Tartışmanın gözden kaçırılmaması gereken diğer yüzünde ise Türkiye’nin en kritik dönemlerinde müttefiklerinden beklediği savunma desteğini alamaması ve giderek derinleşen güven sorunu bulunuyor.
Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi, yalnızca teknik bir askerî tercih değil, Ankara’nın müttefikleriyle yaşadığı uzun süreli güven krizinin de sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Bugün tartışma çoğu zaman “Türkiye neden Rus sistemi aldı?” sorusuna sıkıştırılıyor. Ancak bu soruyu tek başına sormak, Türkiye’yi S-400 tercihine götüren güvenlik ortamını ve müttefiklerin tutumunu görmezden gelmek anlamına geliyor.
Asıl sorulması gereken şudur:
Türkiye, hava ve füze tehdidinin en yüksek olduğu dönemde ihtiyaç duyduğu sistemi neden kendi müttefiklerinden zamanında ve istediği şartlarla temin edemedi?
S-400’ün teknik kapasitesi ne?
S-400 Triumf; savaş uçakları, insansız hava araçları, helikopterler, seyir füzeleri ve bazı balistik füze tehditlerine karşı geliştirilen uzun menzilli bir hava savunma sistemi olarak biliniyor.
Kullanılan mühimmatın türüne ve hedefin özelliklerine göre sistemin yüzlerce kilometrelik tespit ve angajman kapasitesi bulunuyor. Farklı menzilli füzelerle çalışabilmesi, aynı anda çok sayıda hedefi takip edebilmesi ve mobil yapısı, S-400’ün en önemli üstünlükleri arasında gösteriliyor.
Ancak kamuoyunda sıkça kullanılan “400 kilometre menzil” ifadesi, bütün hedeflerin her koşulda bu mesafeden vurulabileceği anlamına gelmiyor. Gerçek angajman mesafesi; hedefin irtifasına, radar görünürlüğüne, arazi şartlarına, elektronik harp ortamına ve kullanılan füzenin türüne göre değişiyor.
S-400, teknik açıdan güçlü bir sistemdir. Fakat hiçbir hava savunma sistemi tek başına bir ülkenin bütün hava sahasını koruyamaz.
Gerçek koruma; erken ihbar radarları, komuta-kontrol merkezleri, elektronik harp sistemleri, savaş uçakları, kısa, orta ve uzun menzilli füzeler ile yeterli mühimmat stokunun birlikte çalışmasıyla mümkün olur.
Türkiye neden S-400’e yöneldi?
Türkiye uzun yıllar boyunca ABD’den Patriot, Fransa ve İtalya’dan ise SAMP/T temelli sistemleri temin etmek veya ortak üretmek amacıyla görüşmeler yürüttü.
Türk yetkililer, Patriot sisteminin istenilen zamanda ve uygun teknoloji paylaşımı şartlarıyla sağlanmadığını, Türkiye’nin acil hava savunma ihtiyacının karşılanmadığını savundu. Buna karşılık ABD yönetimi, Türkiye’ye alternatif sistemler teklif edildiğini ancak Ankara’nın S-400’ü tercih ettiğini açıkladı. Dolayısıyla iki taraf, sürecin nasıl tıkandığı konusunda farklı anlatımlara sahip.
Ancak Türkiye açısından mesele yalnızca bir satın alma pazarlığının sonuçsuz kalması değildi.
Suriye iç savaşının Türkiye sınırına dayandığı, balistik füze tehdidinin arttığı ve hava savunmasının hayati hâle geldiği bir dönemde bazı NATO ülkelerinin Türkiye’de konuşlandırdığı Patriot sistemlerini geri çekmesi, Ankara’da ciddi bir güven aşınmasına yol açtı.
Dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde bazı müttefiklerin Patriot bataryalarını çektiğini, İspanya’nın ise konuşlandırmasını sürdürdüğünü açıklamıştı. NATO kaynakları ise ittifakın farklı dönemlerde Türkiye’nin hava savunmasını Patriot ve diğer savunma unsurlarıyla desteklediğini belirtiyor.
Bu tablo, meselenin siyah ve beyaz olmadığını gösteriyor. Türkiye tamamen desteksiz bırakılmadı; ancak sağlanan desteğin geçici, değişken ve siyasi kararlara bağlı olması, kalıcı bir güvenlik garantisi oluşturmadı.
Müttefiklerin tutumu Türkiye’de güven sorununu büyüttü
Bir ittifak yalnızca ortak toplantılar, bildiriler ve askerî tatbikatlardan ibaret değildir. İttifakın gerçek değeri, üye ülkelerden biri doğrudan tehdit altındayken ortaya çıkar.
Türkiye’nin bakış açısından bazı müttefiklerin tavrı, ittifak dayanışmasıyla bağdaşmayan bir görüntü oluşturdu.
Hava savunma sistemlerinin satışında yaşanan gecikmeler ve şartlar, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının yeterince dikkate alınmadığı düşüncesini güçlendirdi. Suriye’de Türkiye’nin doğrudan güvenlik tehdidi olarak gördüğü yapıların bazı müttefikler tarafından desteklenmesi de bu güvensizliği daha derin bir stratejik kırılmaya dönüştürdü.
Bu nedenle S-400 tercihini yalnızca Ankara’nın Batı’dan uzaklaşması şeklinde okumak eksik kalır.
Karar aynı zamanda Türkiye’de oluşan şu kanaatin ürünüdür:
“En kritik anda müttefiklerimizin siyasi kararlarını beklemek yerine, kendi güvenlik tedbirimizi kendimiz almalıyız.”
S-400 alımı bu güvensizliğe verilen sert bir cevap oldu. Ancak cevap, beraberinde yeni bağımlılıklar ve yeni siyasi maliyetler de getirdi.
NATO ile temel sorun: Entegrasyon
NATO’nun S-400’e yönelik temel itirazı sistemin Rus yapımı olmasından daha geniş bir teknik soruna dayanıyor.
İttifak, S-400’ün NATO’nun entegre hava ve füze savunma ağıyla birlikte çalışamayacağını açık biçimde belirtiyor. NATO’ya göre üye ülkeler hangi sistemi satın alacağına kendileri karar verebilir, ancak ortak savunma için birlikte çalışabilirlik büyük önem taşıyor.
Türkiye de S-400’ün NATO sistemlerine entegre edilmeyeceğini ve bağımsız biçimde kullanılacağını açıkladı.
Fakat burada teknik bir çelişki ortaya çıkıyor.
Uzun menzilli bir hava savunma sisteminin en yüksek verimle çalışabilmesi için ülkenin diğer radarları, erken ihbar sistemleri, savaş uçakları ve komuta merkezleriyle veri paylaşabilmesi gerekir. S-400’ün ayrı bir ada gibi çalışması, güçlü teknik kapasitesinin bütünleşik savunma içindeki etkisini sınırlandırabilir.
Kısacası S-400 güçlü bir nöbetçi olabilir; fakat diğer nöbetçilerle aynı dili konuşmadığında kalenin tamamını koruması zorlaşır.
F-35 kaybı siyasi faturayı ağırlaştırdı
S-400 alımının Türkiye açısından en ağır sonuçlarından biri F-35 programından çıkarılması oldu.
ABD, S-400 radarlarının F-35’in görünmezlik özellikleri ve elektronik izleri hakkında hassas veri toplayabileceğini savundu. Türkiye ise iki sistemin ayrı kullanılabileceğini, muhtemel teknik risklerin NATO’nun da katılacağı ortak bir komisyon tarafından incelenmesini önerdi. Türk makamları bu öneriye olumlu yanıt alınamadığını açıkladı.
Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasının ardından Savunma Sanayii Başkanlığına CAATSA kapsamında yaptırımlar uygulandı. ABD’nin resmî açıklamalarında S-400 alımının F-35 ortaklığının askıya alınmasına ve Türkiye’nin programdan çıkarılmasına yol açtığı belirtildi.
Böylece Türkiye bir uzun menzilli hava savunma sistemi kazanırken, geliştirilmesine ve üretimine katkı sunduğu beşinci nesil savaş uçağı programından uzaklaştırıldı.
S-400 ile F-35 aynı görevi yapan sistemler değildir. Biri hava savunma sistemi, diğeri ise hava üstünlüğü, keşif, elektronik harp ve hassas taarruz kabiliyetine sahip bir savaş uçağıdır.
Bu nedenle F-35 kaybı, S-400’ün sağladığı kapasiteyle doğrudan telafi edilemez.
S-400 Türkiye’ye faydalı mı, siyasi olarak zararlı mı?
S-400’ün Türkiye’ye hiçbir fayda sağlamadığını söylemek doğru değildir.
Sistem uzun menzilli hava savunma kabiliyeti, gelişmiş radar kapasitesi ve caydırıcılık bakımından önemli bir askerî araçtır. Türkiye’nin alternatif tedarik kanallarına yönelebileceğini göstermesi de stratejik bir mesaj niteliği taşımıştır.
Ancak siyasi maliyetin düşük olduğu da söylenemez.
NATO sistemleriyle uyumsuzluk, F-35 programından çıkarılma, CAATSA yaptırımları, bakım ve mühimmat konusunda Rusya’ya bağımlılık ihtimali, satın almanın stratejik bilançosunu ağırlaştırmıştır.
Bununla birlikte bütün faturayı yalnızca Türkiye’ye kesmek de hakkaniyetli değildir.
Müttefiklerin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını zamanında karşılayamaması, savunma sanayii iş birliğini siyasi şartlara bağlaması ve bazı bölgesel tehditler konusunda Ankara’nın beklentilerinden farklı hareket etmesi, S-400 kararını hazırlayan zeminin oluşmasına katkı sağlamıştır.
Türkiye’nin yaptığı tercih tartışılabilir. Fakat bu tercihin ortaya çıktığı güvensizlik iklimi yok sayılamaz.
Asıl hedef S-400 veya Patriot değil, tam bağımsız hava savunması olmalı
Türkiye’nin geleceği, S-400 ile Patriot arasında süresiz bir tercih tartışmasına mahkûm edilmemelidir.
Bugün asıl önemli mesele, Türkiye’nin mümkün olan en kısa sürede kendi katmanlı hava ve füze savunma sistemini eksiksiz biçimde kurmasıdır.
Bu mimaride;
- Alçak irtifada KORKUT ve SUNGUR,
- Alçak ve orta irtifada HİSAR-A ve HİSAR-O,
- Uzun menzil ve yüksek irtifada SİPER,
- Erken ihbar ve uzun menzilli radar sistemleri,
- Elektronik harp ve karıştırma kabiliyetleri,
- Hava Kuvvetlerine ait savaş uçakları,
- İnsansız hava araçları,
- Uydu ve istihbarat altyapısı,
- Ortak komuta-kontrol ağı,
- Yeterli füze ve mühimmat stoku
tek bir millî savunma şemsiyesi altında çalışmalıdır.
SİPER, uzun menzilli ve yüksek irtifadaki savaş uçakları, seyir füzeleri, helikopterler ve insansız hava araçlarına karşı geliştiriliyor. SİPER-1 bataryasının envantere girdiği, SİPER-2 çalışmalarının ve atış testlerinin sürdüğü resmî makamlar tarafından açıklandı.
Ancak yalnızca füze üretmek yeterli değildir.
Türkiye radarından yazılımına, arayıcı başlığından motoruna, veri bağından elektronik harp sistemine, mühimmat stokundan seri üretim kapasitesine kadar bütün zinciri kendi kontrolünde tutmalıdır.
Çünkü ithal edilen her sistem, satın alındığı ülkenin siyasi kararlarından, yedek parça politikasından, ihracat izinlerinden ve diplomatik hesaplarından etkilenebilir.
Sonuç: Türkiye kendi gök kubbesinin anahtarını elinde tutmalı
S-400 teknik olarak güçlü, siyasi olarak pahalı ve stratejik olarak tek başına yetersiz bir sistemdir.
Türkiye’nin S-400’e yönelmesinde müttefiklerinden kaynaklanan güven kaybının önemli bir etkisi vardır. Ankara’nın hava savunma ihtiyacının geciktirilmesi, bazı desteklerin geçici kalması ve bölgesel tehditler konusunda farklı politikalar izlenmesi, Türkiye’yi alternatif arayışlara itmiştir.
Ancak bir bağımlılıktan kaçarken başka bir ülkeye bağımlı hâle gelmek kalıcı çözüm değildir.
Türkiye’nin nihai hedefi Amerikan, Rus veya başka bir ülkenin sistemine muhtaç olmadan kendi hava sahasını koruyabilmek olmalıdır.
S-400 geçici bir caydırıcılık unsuru, Patriot muhtemel bir müttefik katkısı olabilir. Fakat Türkiye’nin gerçek güvenlik teminatı; SİPER, HİSAR, KORKUT, SUNGUR, millî radarlar, elektronik harp sistemleri, KAAN ve bütün bunları birbirine bağlayan millî komuta-kontrol altyapısıdır.
Gökyüzünün savunması başkasının siyasi iradesine bırakılamayacak kadar hayatidir. Türkiye, kendi gök kubbesinin anahtarını mümkün olan en kısa sürede tamamen kendi eline almalıdır.