Organ ve doku nakli, organ ya da doku yetmezliği nedeniyle yaşamı tehdit altında olan hastalar için günümüzde hâlâ en etkili ve çoğu zaman tek tedavi seçeneği olma özelliğini korumaktadır. Bu yöntem sayesinde dünyada ve ülkemizde her yıl on binlerce hasta yeniden hayata tutunmakta; yaşam süreleri ve yaşam kaliteleri anlamlı biçimde artmaktadır.
Bilim ve teknolojide yaşanan hızlı ilerlemeler, yapay organlar ve hayvandan insana organ nakli gibi alanlarda umut verici deneysel çalışmaları beraberinde getirmiş olsa da bugün için değişmeyen bir gerçek vardır: Organ ve doku naklinin yapılabilmesi, hâlâ yaşayan ya da hayatını kaybetmiş bir insanın bağışladığı organlara bağlıdır. Bu nedenle yetersiz organ bağışı, yalnızca ülkemizde değil dünyanın büyük bölümünde organ naklinin önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir.
Türkiye’de Organ Naklinin Tarihsel Yolculuğu
Ülkemizde organ nakli serüveni 1968 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen ilk böbrek nakliyle başlamış; 1969 yılında İstanbul ve Ankara’da yapılan iki kalp nakliyle önemli bir eşik aşılmıştır. Başarılı ilk böbrek nakli ise 3 Kasım 1975’te Prof. Dr. Mehmet Haberal ve ekibi tarafından, anneden alınan böbreğin 12 yaşındaki oğluna nakledilmesiyle gerçekleştirilmiştir.
Kadavra vericili ilk böbrek nakli 10 Ekim 1978’de yurt dışından (Eurotransplant) temin edilen bir organla yapılmış; 1979 yılında yürürlüğe giren 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması, Aşılanması ve Nakli Hakkında Kanun ile organ nakli uygulamaları yasal güvence altına alınmıştır. Aynı yıl, ülkemiz kaynaklı ilk kadavra vericili böbrek nakli başarıyla gerçekleştirilmiştir.
1988’de kadavradan karaciğer, 1990’da ise canlı vericili karaciğer nakilleri tıp tarihimize girmiş; bu alandaki bilimsel birikim hızla artmıştır.
Akdeniz Üniversitesi’nde Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu’nun öncülüğünde 1982’de başlayan organ nakli çalışmaları, 2000’li yıllardan itibaren Prof. Dr. Ömer Özkan ve ekibinin gerçekleştirdiği çift kol, yüz ve uterus gibi kompozit doku nakilleriyle dünya çapında bir merkez hâline gelmiştir.
Bugün Geldiğimiz Nokta
Günümüzde Sağlık Bakanlığı koordinasyonunda; kamu, üniversite ve özel hastanelerde böbrek, karaciğer, kalp, akciğer ve diğer organ nakilleri başarıyla yapılabilmektedir. Ancak tüm bu güçlü altyapıya rağmen organ bağışı sayısındaki yetersizlik, bekleme listelerindeki hastalar için en büyük sorun olmayı sürdürmektedir.
Organ bağışı; kişinin hayattayken, özgür iradesiyle, ölümünden sonra organ ve dokularının ihtiyaç sahibi hastalara bağışlanmasını kabul etmesidir. Mevzuatımıza göre 18 yaşını doldurmuş ve ayırt etme gücüne sahip her birey, E-Devlet üzerinden ya da Sağlık Bakanlığı Ulusal Kayıt Sistemine kayıt yaptırarak organ bağışçısı olabilir. Dileyen kişiler il ve ilçe sağlık müdürlükleri ile hastanelere başvurarak da bağış belgesi alabilmektedir.
Ancak çok önemli bir nokta vardır: Kişi hayattayken organ bağışında bulunmuş olsa bile, ülkemizde her beyin ölümü vakasında mutlaka aile ile görüşme yapılmaktadır. Bu nedenle bağış kararının aile bireyleriyle paylaşılması, sürecin sağlıklı ilerlemesi açısından hayati önem taşımaktadır.
Eğer kişinin hayattayken organ bağışı vasiyeti yoksa; sırasıyla eşi, çocukları, anne-babası, kardeşleri ya da yanında bulunan bir yakınının onayıyla bağış yapılabilmektedir. Buna karşılık, kişi yaşarken açıkça bağışa karşı olduğunu beyan etmişse organ ve doku alınamaz.
Canlı Vericili Nakiller ve Beyin Ölümü Gerçeği
Kişi hayattayken, kendi sağlığını riske atmamak koşuluyla bir böbreğini ya da karaciğerinin bir bölümünü yakınlarına bağışlayabilir. Ülkemizde ölü verici sayısının yetersizliği nedeniyle canlı vericili böbrek ve karaciğer nakilleri oldukça yaygındır. Bu süreçte bağışçı adayları, organ nakli merkezlerinde ayrıntılı tıbbi ve psikososyal değerlendirmelerden geçirilmekte; tüm riskler açıkça anlatılarak onamları alınmaktadır.
Ölü donörlerden organ alınabilmesi ise yalnızca yoğun bakımda, beyin ölümü tanısının kesin olarak konulması hâlinde mümkündür. Bitkisel hayatta olan hastalardan organ alınması söz konusu değildir.
Rakamların Dili: Nerede Duruyoruz?
2024 yılı verilerine göre ülkemizde;
-
3.468 böbrek
-
1.731 karaciğer
-
43 kalp
-
18 akciğer
-
1 pankreas
-
1 ince bağırsak nakli yapılmıştır.
Ancak karaciğer nakillerinin yalnızca %11’i, böbrek nakillerinin ise %13’ü ölü donörlerden sağlanabilmiştir. Aynı yıl tespit edilen 2.078 beyin ölümü vakasından sadece 364’ünde organ bağışı gerçekleşmiş; aile bağış oranı %18, milyon nüfus başına bağış oranı ise 4,1 pmp olarak kaydedilmiştir.
2025 yılında ise kısmi bir iyileşme dikkat çekmektedir. Yıl sonu itibarıyla 2.256 beyin ölümü vakasından 468’inde organ bağışı yapılmış; aile bağış oranı %20,7’ye yükselmiştir. E-Devlet üzerinden organ bağışının kolaylaştırılması sayesinde yalnızca son iki ayda 45 bin kişi bağış vasiyetinde bulunmuştur.
Buna rağmen Ulusal Organ ve Doku Nakli Bekleme Listesi’nde 35 bini aşkın hasta bulunmaktadır ve bu sayı her geçen gün artmaktadır.
Toplumsal Bir Sorumluluk
Canlı vericili böbrek ve karaciğer nakillerinde dünyada ilk sıralarda yer almamız gurur verici bir başarıdır. Ancak kalp, akciğer ve kompozit doku nakilleri gibi yalnızca ölü donörlerle mümkün olan tedavilerdeki yetersizlik, binlerce hasta için umutsuz bir bekleyiş anlamına gelmektedir.
Oysa bir insan, hayatını kaybettikten sonra bağışlayacağı organ ve dokularla birçok kişiye yeniden yaşam armağan edebilir. Böbrekten kalbe, karaciğerden korneaya, elden yüze kadar yapılan her bağış, bir hayatın seyrini değiştirir.
Organların toprağa değil, umutla bekleyen hastalara ulaşması; yalnızca bireysel bir tercih değil, toplumsal bir sorumluluktur. Güçlü sağlık altyapısına, etik ve bilimsel kurallara uygun organ nakli sistemine sahip ülkemizde tek eksik, bağış sayısının yeterli seviyeye ulaşmasıdır.
Organ bağışının bir kültür hâline gelmesi, sadece bugün bekleyen hastalar için değil, yarın hepimiz için hayati bir güvencedir. Çünkü organ bağışı, bir insanın hayattayken başkalarına bırakabileceği en kıymetli miraslardan biridir.