Bir an durup şunu düşünelim: Doktorunuz size dönüp “Doğacak çocuğunuzun ağır, tedavisi olmayan ve hayatını kısaltacak bir genetik hastalığı taşıma ihtimali çok yüksek” dese ne yaparsınız? Kader deyip susar mısınız, yoksa elinizdeki tıbbi imkânı kullanıp bu acının daha doğmadan önüne geçmeye mi çalışırsınız? İşte preimplantasyon genetik tanı tam da bu sorunun ortasına düşüyor ve bizi konforlu ahlaki yargılarımızdan çıkarıp rahatsız edici bir gerçekle yüzleştiriyor: Önlenebilir bir acıyı önlememek gerçekten erdem midir?
Tıbbın en sessiz ama en derin devrimleri genellikle manşetlere çıkmaz. Preimplantasyon yöntemi de bunlardan biri. Tüp bebek sürecinde elde edilen embriyoların, rahme yerleştirilmeden önce genetik olarak incelenmesi ve ağır kalıtsal hastalık taşıyanların elenmesi esasına dayanır. Akdeniz anemisi, kistik fibrozis, Duchenne musküler distrofi gibi hastalıklar söz konusu olduğunda bu yöntem bir “tercih lüksü” değil, çoğu aile için bir hayatta kalma meselesidir. Çünkü bu hastalıklar yalnızca çocuğu değil; anne babayı, kardeşleri, hatta kuşakları etkileyen bir zincir kurar. Evde bitmeyen bir hastane kokusu, takvimden düşen umutlar ve çoğu zaman erken gelen bir veda…
Bu noktada yazının ana meselesini net koymak gerekiyor: Preimplantasyon, hayatı dizayn etme hevesi değil; öngörülebilir bir yıkımı önleme çabasıdır. Tartışmayı buradan kopardığımız anda konu “tasarım bebekler”, “Tanrı rolüne soyunmak” gibi sloganlara sıkıştırılıyor. Oysa gerçek hayat sloganlarla akmıyor. Gerçek hayat, çocuğunu her hafta kan nakline götüren bir annenin sessiz yorgunluğunda; kasları her yıl biraz daha eriyen bir gencin gözlerindeki soruda saklı.
Elbette itirazlar var ve bunları ciddiye almak zorundayız. “Bugün hastalık, yarın zekâ seçimi” korkusu boş bir korku değil. Tarih, bilimin denetimsiz gücünün nelere yol açabileceğini defalarca gösterdi. Öjeni hareketleri, sözde “kusursuz insan” arayışının nasıl bir insanlık suçuna dönüştüğünün acı örnekleriyle dolu. Ama tam da bu yüzden kavramları ayırmak zorundayız. Tedavi edici ve önleyici bir tıbbi uygulamayla, üstünlük yaratmaya dönük müdahaleleri aynı sepete koymak meseleyi çözmez; yalnızca sis perdesi oluşturur.
Burada ironik bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Aşı karşıtlığına karşı bilimi savunan, erken kanser taramalarını hayati gören, gebelikte riskli durumlar için testleri normal kabul eden bir toplum; konu genetik hastalıkların önlenmesine gelince bir anda duruyor. Oysa mantık aynı: Hastalık ortaya çıkmadan önce müdahale etmek. Preimplantasyon, küratif değil; koruyucu hekimliğin en ileri halkalarından biridir. Yani tedavi etmiyor, baştan engelliyor. Bu yönüyle de modern tıbbın uzun süredir savunduğu çizginin doğal bir devamıdır.
Bir de konuşulmayan ama son derece belirleyici bir gerçek var: Bu hastalıkların ekonomik ve sosyal yükü. Uzun süreli tedaviler, yoğun bakım süreçleri, ilaçlar, kaybedilen iş gücü… İstatistikler soğuktur ama gerçeği saklamaz. Ağır genetik hastalıklar yalnızca bireysel bir trajedi değil; aynı zamanda toplumun omzuna binen ciddi bir yüktür. Ancak mesele sadece bütçe değildir. Asıl bedel, ailelerin sessizce ödediği duygusal yıkımdır. Preimplantasyon, bu bedeli azaltma potansiyeli taşıyan nadir araçlardan biridir.
Tam bu noktada devletin ve hukukun rolü belirleyici hâle gelir. Bu yöntemin sınırları net çizilmezse, korkulan kayma riski gerçek olur. Ama çözüm yasaklamak değildir. Çözüm; açık mevzuat, güçlü etik kurullar ve yalnızca tıbbi zorunluluk hâlinde uygulamadır. Bilimi tamamen durdurmak ahlakı korumaz. Aksine, kontrolsüz ve merdiven altı uygulamaların önünü açar. Ahlak, bilimi karanlığa iterek değil; ışık altında denetleyerek korunur.
Kendi adıma şunu söyleyebilirim: Bu tartışmada beni en çok rahatsız eden şey, acının romantize edilmesidir. “Kader” kavramının, önlenebilir bir ıstırabı normalleştirmek için kullanılmasıdır. Kader, elimizden hiçbir şey gelmediğinde sığınılan bir kabulleniştir. Elimizde bilim varken, bilgi varken, imkân varken susmak kader değildir; tercihtir. Ve her tercih bir sorumluluk taşır.
Preimplantasyon yöntemi bize şunu soruyor: Acıyı kutsallaştırmaya mı devam edeceğiz, yoksa onu azaltmayı mı seçeceğiz? Bu soru bugün genetik hastalıklar üzerinden soruluyor; yarın başka bir alanda karşımıza çıkacak. Vereceğimiz cevap yalnızca bugünü değil, nasıl bir toplum olmak istediğimizi de belirleyecek.
Son söz yerine tek bir çağrı yapmak istiyorum: Tartışmayı korkularla değil, gerçeklerle; sloganlarla değil, insan hikâyeleriyle yapalım. Bilimi putlaştırmadan ama şeytanlaştırmadan konuşalım. Ve kendimize şu soruyu dürüstçe soralım: Bir çocuğun hayat boyu taşıyacağı acıyı önleyebilecekken, gerçekten neden önlemeyelim?