Değerli okuyucularım, Bugün sizi taşlara kazınmış bir aşk hikâyesinin izini sürmeye davet ediyorum. Ama bu, sadece bir gönül meselesi değil; acının bilgeleştiği, kederin hayra dönüştüğü ve yüzyılları aşan bir sağlık mirasına evrilen eşsiz bir vasiyetin hikâyesi.

Hikâyemizin merkezinde, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan’ın kızı, Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kız kardeşi olan Gevher Nesibe Sultan yer alıyor.
Adı, “cevher, parlaklık, yıldız” anlamına geliyor. Tarihin satır aralarında ise yalnızca bir Selçuklu prensesi olarak değil, insanlığın ortak hafızasına kazınmış bir hayır öncüsü olarak duruyor.

Bize ulaşan anlatıların ne kadarının tarih, ne kadarının efsane olduğunu kesin çizgilerle ayırmak zor. Ancak anlatılanlar, hakikatin ruhunu taşıyacak kadar güçlü.

Rivayete göre Gevher Nesibe Sultan; dönemin en iyi eğitimini almış, ilim ve sanata meraklı, zarafetiyle olduğu kadar zekâsıyla da öne çıkan bir prensesti. Kalemi kuvvetliydi, bilime ve estetiğe ilgisi derindi. Fakat yüreği, saray duvarlarının ötesine uzandı. Kendisi gibi soylu, belki de bir süvari komutana âşık oldu.

Bu aşk, devlet aklının soğuk terazisine takıldı. Politik evliliklerin zorunlu görüldüğü bir çağda, bu gönül bağı ya reddedildi ya da sessizce engellendi. Ve o kırgınlık, yalnızca ruhunda kalmadı; bedeninde bir hastalık olarak kendini gösterdi.

Dönemin tıbbında “ince hastalık” olarak bilinen verem, sıklıkla derin keder ve melankoliyle ilişkilendirilirdi. Gevher Nesibe Sultan da bu amansız hastalığa yakalandı. Gün geçtikçe zayıflayan bedeni, artan öksürük nöbetleri, kanlı balgamlar… Dönemin en mahir hekimleri dahi çare bulmakta zorlandı.

Ölüm döşeğinde, kardeşi Sultan Keyhüsrev’i yanına çağırdı ve tarihin yönünü değiştiren o vasiyeti dile getirdi:

“Benim gibi içi yananların, çaresizlikten hasta düşenlerin şifa bulacağı bir darüşşifa yaptır. Orada yalnız bedenler değil, gönüller de iyileşsin. Hekimler burada yetişsin, bilgi nesilden nesile aktarılsın.”

Bu, sıradan bir yapı talebi değildi.
Bu sözler; kişisel acının toplumsal faydaya, bireysel kederin kurumsal merhamete dönüşmesiydi.

Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, kız kardeşinin bu vasiyetini eksiksiz yerine getirdi. 1204’te temelleri atılan yapı, 1206’da tamamlandı. Böylece Kayseri’de Gevher Nesibe Darüşşifası ve hemen bitişiğindeki Gıyasiye Medresesi doğdu.

Asıl devrim işte buradaydı.

Bu iki yapı, içten bir kapıyla birbirine bağlanmıştı. Medresede teori öğrenen öğrenci, birkaç adım sonra darüşşifaya geçiyor; ustasının yanında hastayı gözlemliyor, teşhis ve tedavi süreçlerine doğrudan katılıyordu. Teori ile pratiğin bu kadar iç içe geçtiği bir eğitim modeli, 13. yüzyıl için olağanüstüydü.

Bu nedenle birçok tarihçi, bu külliyeyi dünyanın ilk tam teşekküllü tıp fakültesi–hastane kompleksi olarak kabul eder.

Gevher Nesibe Sultan’ın ruhu, yalnızca fikre değil, mimariye de sinmişti. Selçuklu taş işçiliğinin en nadide örneklerinden biri olan yapı, estetik kadar işlevselliği de önceleyen bir anlayışla inşa edilmişti.
Ortasında havuzlar bulunan, revaklarla çevrili avlular; hastalar için sakinleştirici, hekimler için düzenli bir çalışma ortamı sunuyordu.

Yapının en dikkat çekici bölümlerinden biri ise bimarhane, yani akıl hastalarının tedavi edildiği kısımdı. Batı’da aynı dönemde akıl hastaları toplumdan dışlanırken, burada onlara özel odalar ayrılmış, müzik ve telkin tedavileri uygulanmıştı. Odaların kemerlerine yerleştirilen ses delikleri sayesinde müzik yankılanarak yayılıyor, adeta ilkel bir hoparlör sistemi oluşturuluyordu.

Külliyede ayrıca hamam, ilaç hazırlama odaları ve dikkat çekici bir ısıtma sistemi bulunuyordu. Yakındaki bir kaplıcadan getirilen sıcak su, yer altına döşenen künkler aracılığıyla binaya taşınıyor; böylece merkezi ısıtma sağlanıyordu.

Kapı üzerindeki kitabeler ve süslemeler Selçuklu estetiğini yansıtırken, çift yılan motifi tıbbın evrensel sembolü olarak yüzyıllar sonrasına sesleniyordu.

Bu yapı bir vakıf kurumu olarak işledi. Hanlar, hamamlar, çarşılar ve arazilerden elde edilen gelirle ayakta tutuldu. En önemlisi:
Hiçbir hastadan ücret alınmadı.
Din, dil, ırk ayrımı gözetilmeden herkes tedavi edildi.

Bugün Kayseri’de o taş yapının avlusunda yürüdüğünüzde, yalnızca bir tarih eserini değil; bir insanın acısından doğan merhametin, bilime dönüşmüş hâlini hissedersiniz.

Gevher Nesibe Sultan, adını tarihe bir fatih ya da hükümdar olarak değil; acıyı şifaya, aşkı ilme dönüştüren bir hayır öncüsü olarak yazdırdı.

Onun hikâyesi bize şunu hatırlatır:
En derin kırgınlıklar bile, doğru bir niyetle birleştiğinde insanlığa kalıcı bir iyilik bırakabilir.
O, taşlara kazınmış bir aşk mektubunun değil; taşlara kazınmış bir şifa manifestosunun kahramanıdır.


Dipnot:
İslam dünyasında hastanelere “darüşşifa” (şifa evi) denirdi. Bunun yanı sıra bimarhane, darülafiye, darüssıhha, şifahane gibi isimler de kullanılmıştır. Medreseler ise orta ve yükseköğretimin yapıldığı kurumlardır. Medrese ve hastanelerin büyük bölümü vakıflar aracılığıyla inşa edilmiş ve yaşatılmıştır.
Künk: Pişmiş toprak ya da betondan yapılan kalın su borusu.