Geçtiğimiz sayımızda kaleme aldığımız “Hücreler Zamanı Nasıl Hatırlar? Telomerler, Travmalar ve Vaktinde Orada Olmanın Biyolojisi” başlıklı yazımızda; telomerlerin o dürüst kum saatinden ve “vaktinde orada olmanın” biyolojik karşılığından söz etmiştik. Zamanın hücredeki sessiz tanıklığını konuşurken, aslında kendimize bir kapı aralamıştık.

Şimdi o kapıdan içeri süzülüp daha derin bir soruyla yüzleşme vaktidir: Bu izler sadece bize mi ait, yoksa bizden sonrakilere devredeceğimiz biyolojik bir miras mı?

Tıbbi biyoloji ve genetik dünyası, uzun yıllar boyunca DNA’yı değiştirilemez bir kader, doğumla verilen statik bir “donanım” olarak kabul etti. Oysa bugün modern bilim bize şunu gösteriyor: İnsan genomu yalnızca okunmayı bekleyen bir kütüphane değil; yaşantılarla her an yeniden yorumlanan canlı bir metindir. Epigenetik dediğimiz bu düzenleyici mekanizma, genlerimizi bir piyanonun tuşlarına benzetir. O tuşlara hangi ritimle basılacağını; yani hangi genin açılıp hangisinin susacağını belirleyen şey, yaşamın kendisidir. Elbette epigenetik düzenlenmenin ve kuşaklar arası aktarımın insanlardaki sınırları hâlâ araştırılmaktadır. Ancak mevcut bilimsel veriler, yaşantıların biyolojiye kazındığını ve hücresel hafızada iz bıraktığını açıkça ortaya koymaktadır.

Biyolojik Bir Hafıza: Taşınan İzler
Hücrelerimiz yalnızca kendi deneyimlerimizi değil, bizden önce gelen kuşakların maruz kaldığı biyolojik yükleri de taşıyabilir. Kıtlık dönemleri, büyük toplumsal sarsıntılar, kronik stres ve yoğun duygusal baskılar; DNA dizisini değiştirmeden genlerin ifade biçimini etkileyen kimyasal izler bırakabilir. Yapılan epidemiyolojik çalışmalar, bu biyolojik duyarlılıkların nesiller boyunca taşınabildiğine işaret etmektedir.
Nitekim 1944’ün o 'Hollanda Kıtlık Kışı', epigenetik literatüründe sarsılmaz bir biyolojik referans noktasıdır; zira o dönemde anne karnında olan bireylerin ve hatta onları takip eden üçüncü kuşağın, maruz kalmadıkları bir kıtlığın metabolik izlerini ve genetik duyarlılıklarını taşıyor olmaları, çevresel travmanın moleküler bir hafızaya dönüşerek nesiller arası aktarıldığının en somut bilimsel kanıtıdır. Eskilerin “Dedesi ekşi erik yemiş, torununun dişi kamaşmış” sözü, bugün moleküler düzeyde anlam kazanmaktadır. Bizler yalnızca aktarılan mirasın alıcıları değil; aynı zamanda geleceğin biyolojik hassasiyetini şekillendiren aktörleriz. Bir anlamda, genetik metnin ortak yazarlarıyız.

Laboratuvardan Hayata: Sessiz Bir Sorumluluk
Bu noktada konu yalnızca bilimsel bir veri olmaktan çıkar, insani bir sorumluluğa dönüşür. Bugün bir başkasına sunduğumuz anlayış ya da esirgediğimiz ilgi, yalnızca duygusal bir etki değildir. Stres hormonları, inflamatuvar yanıtlar ve epigenetik düzenleyiciler üzerinden bedene kazınan her deneyim, karşı tarafın biyolojik dengesini etkiler. Bu etki, zamanla daha geniş bir biyolojik yankıya dönüşebilir. Bu gerçek, insan ilişkilerindeki nezaketi bir incelik olmaktan çıkarıp biyolojik bir denge unsuru haline getirir. Sosyal destek, güven ve aidiyet duygusu; kortizol düzeylerini düşürür, inflamasyonu azaltır ve hücresel uyumu korur.
Nezaket ve samimiyet yalnızca ahlaki değerler değil, aynı zamanda biyolojik düzenleyicilerdir.

Şifacının Duruşu
Molekül ile insan arasında şifacı kimliğimizle, molekülü bilen ama insanı merkeze alan bir bakış açısına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Bilimin soğuk verisi, insani sezgiyle buluşmadığında geriye yalnızca sayılar kalır. Oysa bizim görevimiz, yalnızca hücreleri onarmak değil; o hücrelerin taşıdığı hayatı anlamaktır. Bir sağlık profesyonelinin sözü, bir bakışı, bir sessizliği ya da bir şefkati; yalnızca o anı değil, karşısındaki insanın biyolojik dengesini de etkiler. Bu nedenle tıp ve sağlık bilimleri, yalnızca müdahale etmek değil; dengeyi korumayı bilmek sanatıdır. Bu noktada tababet; sadece molekülün dilini bilmek değil, hastanın ruhuna sunulan güvenin onun genetik ifadesini dahi dengeleyebilecek biyolojik bir mimari olduğunu idrak etmektir.

Sonuç: Duruş Genetikten Güçlüdür
Genetik alfabemiz bir başlangıçtır; ama o alfabeyle hangi hikâyeyi yazacağımız bizim duruşumuza bağlıdır. Genler bir ihtimal haritasıdır, kesin bir hüküm değildir. İnsan, genlerinin kölesi değil; onların yön vericisidir. Nezaket, güven ve samimiyet yalnızca soyut kavramlar değil, hücresel düzeyde karşılığı olan gerçekliklerdir. Geleceğe daha dengeli bir biyolojik iz bırakabilmek, bugün hayata nasıl temas ettiğimizle ilgilidir. Çünkü hayat, yalnızca bize verilmiş bir armağan değil; bizden sonrakilere devreden bir hikâyedir.
Unutmayalım: Kaderimiz genlerimizde başlayabilir, ama nasıl devam edeceğine her zaman bizim duruşumuz karar verir.
Bugün attığınız bir adımın veya kurduğunuz bir cümlenin, iki nesil sonraki bir hücrede "şifa" olarak yankılanacağını bilseydiniz, duruşunuzda neyi değiştirirdiniz?