Son yıllarda yapılan araştırmalar, ergenlerde dijital güvenlik riskleri ve siber zorbalığın psikososyal etkilerini ayrıntılı biçimde incelemektedir.

Bulgular, siber zorbalığın ergen ruh sağlığı üzerinde tek boyutlu olmayan, klinik açıdan da anlamlı sonuçlara yol açtığını gösteriyor. Dijital dünyanın sunduğu imkânlar tartışmasız büyük: sosyalleşme, kimlik gelişimi, öğrenme desteği ve sınırsız bilgi… Fakat aynı kapıdan içeri yalnızca fırsatlar girmiyor; riskler de sessizce eşlik ediyor. 2023–2025 yılları arasında yayımlanan çalışmaların çoğu, bu tabloyu güçlü biçimde destekliyor.

Siber zorbalığa maruz kalan ergenlerde depresyon, kaygı, stres belirtileri ve uyku sorunlarının daha sık görüldüğü bildiriliyor. Bu belirtiler yalnızca “yan ürün” değil. Akademik başarıda düşüş, sosyal geri çekilme, öfke patlamaları ve aile içi çatışmalarla birlikte seyredebiliyor. Yalnızlık duygusu ve algılanan stres düzeyindeki artış, siber zorbalığın ruhsal etkilerini derinleştiriyor. Bu durum bize önemli bir şey söylüyor: Bu mesele yalnızca “dayanıklı ol” demekle çözülemiyor. Aile, akran grubu ve okul iklimi belirleyici rol oynuyor.

Dijital güvenlik açıkları da riskin büyümesine katkıda bulunuyor. Açık sosyal medya profilleri, konum bilgisinin paylaşılması, zayıf parolalar ve tanımadık kişilerle yoğun çevrim içi temas, ergenleri yalnızca siber zorbalığa değil, ikincil psikolojik travmalara da daha açık hale getiriyor. Bu nedenle dijital güvenlik, yalnızca teknik bir bilişim konusu değil. Ergen sağlığının tam kalbinde duran bir başlık.

Üstelik siber zorbalık, yüz yüze zorbalıktan farklı olarak “okul kapısında bitmiyor.” Bildirim sesiyle odanın duvarlarını aşabiliyor, gece yarısı bile çocuğun zihnine sızabiliyor. Zamanın sınırı kalktığında, yük ağırlaşıyor.

Erken dönemde fark edilmeyen siber zorbalık, kendine zarar verme düşünceleri ve riskli baş etme yollarıyla ilişkili olabiliyor. Bu nedenle “ergenlikte olur böyle şeyler” cümlesi, masum bir rahatlatma değil; bazen riskin üzerini örten ince bir perde olabiliyor. Pediatrik ve ergen sağlığı alanında çalışan hekimler için mesaj açık: Yalnızca bedenini değil, çocuğun dijital dünyadaki deneyimlerini de duymak gerekiyor.

HEEADSSS gibi psikososyal değerlendirme araçlarına “Dijital Güvenlik” başlığının eklenmesi bu yüzden kıymetli. Yargılamayan, gizliliğe saygılı, güvene dayalı bir yaklaşım, ergenlerin yaşadıkları çevrim içi deneyimleri paylaşmasını kolaylaştırıyor. Ailelerin ve okulların dijital okuryazarlık konusunda güçlendirilmesi ise bireysel destekleri toplumsal bir koruyucu şemsiyeye dönüştürüyor.

Peki, öğretmenler bu tabloda nerede duruyor?

Aslında tam merkezde. Çocuğun gününün büyük bir bölümü okulda geçiyor ve sınıf, yalnızca ders anlatılan yer değil; duyguların, ilişkilerin ve görünmeyen yaraların da dolaştığı bir alan.

Bu nedenle öğretmenlere düşen bazı küçük ama etkili adımlar var:

  • öğrencinin zor bir çevrim içi deneyim yaşadığında gelebileceği güvenli bir yetişkin olmak

  • sınıf sözleşmelerine dijital davranış kurallarını eklemek

  • şaka ile zorbalık arasındaki sınırı görünür kılmak

  • sessizleşen, içe çekilen, dersten kopan öğrenciyi fark etmek

  • kanıtların silinmemesi gerektiğini öğretmek, “engelle–bildir–kanıtı sakla” modelini anlatmak

  • ailelerle suçlayıcı olmayan bir dille iletişim kurmak

  • gerektiğinde rehberlik servisine yönlendirmek

  • her hafta birkaç dakikalık küçük “dijital okuryazarlık hatırlatmaları” yapmak

Bir cümle bile çoğu zaman kapıyı aralayabiliyor:
“Çevrim içi ortamda seni üzen bir şey olursa konuşabiliriz.”

İşte bu basit cümle, bir gencin yükünü hafifletebiliyor.

Sonuç olarak siber zorbalık ve dijital güvenlik riskleri, artık ergen sağlığının kıyısında duran tali başlıklar değil. Tam tersine merkezde duruyor ve çok disiplinli bir bakış açısı gerektiriyor. Erken tanı, bütüncül değerlendirme ve koruyucu stratejiler hayatlara dokunuyor. Çocuklarımıza yalnızca güçlü parolalar değil, güçlü destek ağları da gerekiyor. Çünkü en güvenli ekran, arkasında güvenilen bir yetişkinin olduğu ekrandır.