İnsanların “dünyaları”ndan ve “dünya görüşleri”nden sık sık söz ediyoruz. Fakat bu kavramlarla ne kastettiğimiz üzerinde yeterince düşündüğümüz söylenemez. Cabral tam da bu noktada şu soruların peşine düşüyor: “Dünya dediğimizde neyi kastediyoruz? Dünya, insan kişiliğiyle nasıl bir ilişki içindedir? Birbirine bağımlılar mı ve eğer öyleyse bu ilişki nasıl kurulmaktadır?”

Akademide kalmış büyük tartışma

Akademide üretilen pek çok kıymetli bilginin dar disiplin sınırlarında kalması büyük bir kayıp. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, felsefe ve sosyal antropoloji alanında insan ve insan topluluklarına dair yürütülen zengin tartışmalardır. Cabral’ın daha önce kaleme aldığı iki makaleye dayanan “Dünya: Antropolojik Bir İnceleme” (Kapı Yayınları) adlı kitabı, bu sorulara verilen cevapları derleyip tartışan ve özgün sonuçlara ulaşan dikkate değer bir çalışma. Bu yazıda amacımız kitabın yalnızca tanıtımı değil, aynı zamanda içindeki bazı temel fikirlerle birlikte yürümek.

Sorunun kalbi: Dünya derken neyi kastediyoruz?

Cabral şu soruların peşinde: Dünya neresidir? İçimizde midir, dışımızda mı? Dünya ile kişi arasındaki bağ nasıl kuruludur? Bu sorular ilk bakışta basit görünse de aslında oldukça girift bir alana açılıyor. Sağlam bir kavramsal bakış geliştirmeden insan üzerine üretilecek düşünceler kolaylıkla süslü sözlere dönüşebiliyor.

Dünya kavramının çok katmanlı yapısı

Cabral tartışmasını şöyle açar: Burada dünyanın “özünü” değil, etnografın elinin altında duran, insanın fiilen yaşadığı dünyayı anlamanın koşullarını araştırıyoruz. Soruyu “dünya var mı?” şeklinde değil, “hangi dünya ile meşgulüz?” biçiminde soruyoruz.

İnsan yalnızca düşünen bir varlık değil; aynı zamanda bedensel bir canlıdır. Bu nedenle dünyanın antropolojik incelemesi sadece dil içinde kavranamaz. Dünya, dilden önce gelen ve dilin üzerinde yükseldiği yaşantısal bir zemindir.

Günümüzde “dünya”yı çoğu zaman “var olan her şey” anlamında kullanıyoruz. Oysa kavramın etimolojisi “insanın çağı, insanın hayat içindeki serüveni” gibi çağrışımlar taşır. Latince “mundus” ve Yunanca “kosmos”un düzen ve bütünlük anlamlarını içermesi de dikkat çekicidir.

Tek bir dünya mı, yoksa birçok dünya mı?

Antropolojide dünya kavramı farklı bağlamlarda kullanılır: gezegen, toplumsal düzen veya anlam dünyası. Bu da kavramsal bir bulanıklık üretir. Cabral’ın yaklaşımı nettir: Dünya vardır, içkindir ve kendisini bize dayatır. Dilden önce gelir ve gelişimimizin hem bireysel hem türsel koşuludur.

Cabral’a göre dünya üç boyutta düşünülmelidir:

  1. Kozmik dünya: Her şeyin içinde yer aldığı büyük bütün

  2. Perspektifsel dünya: Bireyin kendisini konumlandırdığı yer, benlik ve yakın çevre

  3. Maddi/bedensel dünya: Bedenle temas eden, sınırlar ve imkanlar üreten fiziksel çevre

Bu üç düzlem birbirinden kopuk değil, iç içedir. Bu nedenle herkesin dünyası kendine göredir. Dünya kişiyi kurar; kişi de dünyayı şekillendirir.

Kişilik ve dünya arasındaki karşılıklı inşa

İnsan yalnızca tepkiler veren bir canlı değildir; dünyayı düşünür, anlamlandırır, yeniden kurar. Dil ve toplumsal ilişkiler aracılığıyla gelişen zihnimiz, dünyayı yorumlama kapasitemizi oluşturur. Kişilik bu nedenle hem kalıcı özellikler taşır hem de sürekli oluş halindedir.

Dünya bize kendini dayatır; biz de dünyaya kavramlar, inançlar ve anlatılar ekleyerek onu “dünyalaştırırız”. Oyun oynarken oyunun da bizi içine alması gibi, dünyayı kurarken dünya da bizi dönüştürür.

Ontolojik çoğulculuk tartışması

Buradan şu kritik soruya geliyoruz:
Birden fazla dünya mı vardır, yoksa tek bir dünya ve çok sayıda dünya görüşü mü?

Cabral, ontolojik çoğulculuk ile tek-dünya realizmi arasında bir denge arar. Eğer her kültür tamamen farklı bir dünya kuruyorsa, insanların birbirini anlaması neredeyse imkansız hale gelir. Oysa etnograf ile araştırdığı toplum aynı gezegeni, aynı maddi koşulları ve benzer bilişsel altyapıyı paylaşır. Bu ortak zemin üzerinde başkalarının dünyası anlaşılabilir.

Sonuç net:
Dünya birdir; dünya görüşleri çoktur.

Zihin, toplumsallık ve tarihsellik

İnsan türün bir üyesi olarak doğar fakat insanlığı yaşam içinde öğrenir. Zihin toplumsal ilişkiler içinde kurulur, tarihsel süreçte olgunlaşır. Bu yüzden ne zihin ne dünya durağan yapılardır. İkisi de bir “oluş” halindedir.

Bu yaklaşım iki sonuca götürür:

  • Yorumlarımız her zaman belirsizdir.

  • Bilgimiz hiçbir zaman bütünüyle kesin değildir.

Zihni donmuş bir yapı gibi ele alan yaklaşımlar bu nedenle insanın tarihsel ve ilişkisel boyutunu eksik kavrar.

Küreselleşme, tekbiçimlilik baskısı ve tedirginlik

Cabral, modernleşme ve küreselleşmenin ortaya çıkardığı yeni duruma da dikkat çeker. Dünya küçülmekte, insanlar birbirine yaklaşmakta ve aynı zamanda tek biçimliliğin baskısı artmaktadır.

Antropolojinin önündeki görev, bu küçülen dünyada:

  • çoğulluğu korumak

  • insanlar arasında anlaşılır diyaloglar kurmak

olarak belirir.

Teknolojinin yalnızca dünyayı değil, bizzat varoluşumuzun zeminini dönüştürmesi karşısında duyulan tedirginlik haksız değildir.

Son söz: Dünyaya ait olmak ve dünyaya karşı durmak

İnsanın durduğu yer tam da şurasıdır:
İnsan dünyaya aittir, fakat aynı zamanda dünyaya karşı durur. İçine doğduğumuz dünya ile söz ve eylemlerimizle kurmaya çalıştığımız dünya arasında denge ararız. Varoluş çabası tam olarak budur.

Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, dünyanın nerede olduğunu değil, bizim dünyada nerede durduğumuzu yeniden düşünmek.