21. yüzyılın en dikkat çeken sosyologları arasında kabul edilen Ulrich Beck, “Risk Toplumu” adlı eserinde “Her şey post-tur” der.

Beck’e göre eskinin enkazı üzerinde belirmeye başlayan yeni kavramları keşfetmek çaba gerektiren bir girişimdir ve bu girişim bir sistem değişikliğini de kapsar. Toplumsal ve tarihsel düşünme biçimlerinin sanayi toplumunun terminolojisinin ötesine taşınması gerekir. Beck “risk üretimi” ve “risk bölüşümü”nden söz eder. Ona göre artık ulus sınırlarını aşan ve belirli sınıflarla sınırlı olmayan küresel tehlikeler vardır ve bu durum akılcı, güncel önlemleri zorunlu kılar.

Dünya Ekonomik Forumu da 2025 yılında yayımladığı Küresel Riskler Raporunda, son yıllardaki risklerin her birinin başka risklerle bağlantılı olduğunu belirtir. Dünya için artık izole ve saf bir riskten söz etmek mümkün değildir. Ekonomik, çevresel, jeopolitik, sosyal ve teknolojik kategorilerdeki riskler birbirleriyle farklı düzeylerde etkileşim içindedir. Katılımcılara yöneltilen “2025 yılında küresel ölçekte önemli bir krize yol açma olasılığı en yüksek risk nedir?” sorusuna verilen yanıtlara göre; yüzde 23 oranıyla savaşlar ve ülkeler arası çatışmalar, yüzde 14 oranıyla aşırı hava olayları, yüzde 8 oranıyla jeoekonomik gerilimler ilk sıralarda yer almıştır.

Gerçeklik de bu tabloyu doğrular niteliktedir. Günümüzde hem doğa hem de insan kaynaklı çok sayıda afet potansiyeli, ülkemiz ve gündelik hayatımız için ciddi risk oluşturmaktadır. Dünyanın 100’ün üzerinde farklı bölgesinde sıcak çatışmalar ve savaşlar sürmektedir. Rusya–Ukrayna Savaşı, İsrail–Gazze’deki asimetrik savaş ve Suriye iç savaşı yakın çevremizde ve doğrudan etkimiz altındadır. Yakın tarihte ve coğrafyamızda Bosna, Kosova, Libya, İsrail–Lübnan, Afganistan, Irak, Azerbaycan–Ermenistan ve Çeçenistan savaşları yaşanmıştır.

Ulusal müdahale kapasitesini aşabilecek insani krizler ve afetler açısından risk altında bulunan ülkeleri belirleyen INFORM Genel Risk Endeksi üç boyuttan oluşur: tehlikeler ve maruz kalma düzeyi, kırılganlık ve başa çıkma kapasitesinin yetersizliği. 2025 baskısında yayımlanan haritaya göre Türkiye, “çok yüksek risk altındaki ülkeler”in hemen altındaki kategori olan “yüksek risk altındaki ülkeler” arasında yer almaktadır. Son on yılda küresel ölçekte insani kriz riskinde genel bir artış görülmüştür. Başa çıkma kapasitesinde bazı iyileşmeler kaydedilse de, tehlikelere maruz kalan ve kırılgan grupların sayısındaki artış bu kazanımları gölgelemektedir.

Ülkemiz için en yıkıcı sonuçları doğuran afet potansiyellerinin başında deprem gelmektedir. AFAD verilerine göre Türkiye’nin yüzde 92’si deprem bölgeleri içinde yer almakta, nüfusun yüzde 95’i bu alanlarda yaşamaktadır. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nde 17 bin 480 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 23 bin 781 kişi yaralanmıştır. 6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli depremlerde ise 53 bin 537 ölüm ve 107 bin 213 yaralı resmi kayıtlara geçmiştir.

Deprem, sel, heyelan gibi doğa kaynaklı afetler yanında terör saldırıları ve düşük yoğunluklu çatışmalar gibi insan kaynaklı tehlikeler de ülkemizin gündemindedir. Sebebi ne olursa olsun, kitlesel yaralanmalar karşısında biz sağlık çalışanlarının temel görevi yaşam kurtarmak ve kalıcı zararları en aza indirmektir. Bunun için taktik konseptler geliştirmek, bilimi ve teknolojiyi sahada uygulanabilir hale getirmek, toplumsal değerlerden kopmadan üretmek, insan kaynağını sürekli dinamik tutmak gerekir. Yetkin organizasyon ve güçlü iletişimle sağlanacak koordinasyon, ortak bir gücü doğal olarak ortaya çıkaracaktır.

Risklerin ve tehlikelerin yol açtığı toplu yaralanma potansiyellerini azaltmanın temel şartlarından biri, her düzeyde personelin mutlaka eğitilmesidir. Bu eğitim etkin, yaygın ve sürekli olmalıdır. Aksi halde yapılan eğitimler sadece birer “göstermelik faaliyet” olmaktan öteye geçmez ve bunun bedelini toplum ağır öder.

Eğitimin etkin olabilmesi için, eğitimi verenlerin yeterliliği sorgulanmalı, programlar yetkili kurumlarca onaylanmalı ve eğitim alan bireylerde oluşan davranış değişiklikleri ölçülmelidir. Eğitim yaygın olmalı; her kesime, her afet türü için, yüz yüze ya da uzaktan yöntemlerle ulaştırılmalıdır. Eğitim sürekli olmalı; tek seferlik programlarla yetinilmemelidir. Aileden başlayarak okul öncesi, ilk ve ortaöğretim, yükseköğretim ve yetişkin eğitimi boyunca bilgi aktarımı kesintisiz sürmelidir.

Afet riski yüksek toplumlar için bir başka temel öğrenme alanı “triyaj”dır. Triyaj yalnızca toplu yaralanmalarda en ağır hastayı belirleme işlemi değildir. Aynı zamanda kıt kaynakların en doğru biçimde kullanılmasının adıdır. Bu nedenle sadece profesyonellerin değil toplumun tüm bireylerinin triyajın temel felsefesini kavraması önemlidir.

Sonuç olarak, afetlere yönelik yaygın ilgisizlik halini geride bırakmak zorundayız. Değişime direnç, alışkanlıklardan vazgeçmek istememe, felaketi yalnızca “kader” ya da “ceza” olarak görme gibi bireysel ve kültürel tutumlar, hazırlık süreçlerini zayıflatmaktadır. Kurumların yetersizliği ve afet kavramına yüklenen mistik anlamlar da bu tabloyu derinleştirmektedir.

Toplumsal, kurumsal ve bireysel düzeyde üzerimize düşeni yapıp akılcı değişimlere açık olduğumuz takdirde, afetler karşısında daha hazırlıklı ve daha dayanıklı bir toplum haline gelebiliriz. Bu, ertelenemez bir sorumluluktur.