RUH SAĞLIĞI

Araştırma: Sosyal Medyada Kutuplaştırıcı Siyasi Dil, Depresyon ve Anksiyetede Görülen Düşünme Kalıplarına Benziyor

Yeni araştırma, sosyal medyada kutuplaştırıcı siyasi dil ile depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunlarda da görülebilen siyah-beyaz ve abartılı düşünme kalıpları arasında ilişki bulunduğunu ortaya koydu. Ancak çalışma herhangi bir ruhsal hastalık tanısı koymuyor.

ABD’de seçim dönemlerine ait milyonlarca sosyal medya paylaşımını inceleyen yeni bir araştırma, siyasi kutuplaşma derinleştikçe çevrim içi dilde “siyah-beyaz”, abartılı ve katı düşünme kalıplarının da arttığını ortaya koydu. Çalışma, özellikle 2016 ile 2020 başkanlık seçimleri arasındaki dönemde, politik söylemde bilişsel çarpıtma işaretlerinin belirgin biçimde yükseldiğini gösterdi.

Communications Psychology dergisinde yayımlanan araştırmada bilim insanları, Twitter’ın eski adıyla bilinen X platformunda ABD başkan adayları hakkında atılan paylaşımları mercek altına aldı. Analizde, 2016 ve 2020 seçim dönemlerinde aday isimlerini içeren tüm tweet kümeleri kullanıldı; ayrıca zaman içindeki değişimi görebilmek için her iki dönemde de en az 10 paylaşım yapan yaklaşık 97 bin 748 kullanıcının verileri ayrı olarak incelendi. Bu uzunlamasına veri seti, 2016’dan 2020’ye aynı kişilerin dilindeki değişimi izleme imkânı sundu.

Araştırmada “bilişsel çarpıtma” olarak tanımlanan kavram, psikolojide kişinin olayları aşırı genelleyici, felaketleştirici ya da mutlak ifadelerle değerlendirmesi anlamına geliyor. Örneğin bir grubu “tamamen kötü”, bir siyasi rakibi “kesin hain” gibi etiketlemek ya da geleceğe dair kanıtsız ama çok sert yargılar üretmek bu çerçevede değerlendiriliyor. Çalışmanın yazarları, terapide ele alınan bu düşünme kalıpları ile kutuplaşmış siyasi dil arasında dikkat çekici paralellikler bulunduğunu belirtiyor.

Bilim insanları, paylaşımlarda bu tür dil örüntülerini saptamak için bilişsel davranışçı terapi uzmanlarınca geliştirilen 241 ifadeden oluşan özel bir sözlük kullandı. Bu sözlükte yer alan kelime ve ifade kalıpları taranarak her kullanıcı için “çarpıtılmış dil yaygınlığı” hesaplandı. Ardından kullanıcıların retweet ağları ve paylaştıkları siyasi içerikler analiz edilerek ideolojik eğilimleri ile kutuplaşma düzeyleri modellendi.

Sonuçlar çarpıcıydı. Araştırmaya göre, 2016 ile 2020 arasında incelenen kullanıcı grubunda çarpıtılmış dil kullanımının ortalama yaygınlığı yüzde 43’ten fazla arttı. Bireysel hesaplar üzerinden bakıldığında ise, en az bir bilişsel çarpıtma işareti içeren paylaşım oranında ortalama yüzde 76’lık artış görüldü. Artış yalnızca tek bir düşünme biçimiyle sınırlı kalmadı; duygusal muhakeme, aşırı genelleme, felaketleştirme ve karşı tarafın niyetini okuma gibi kategorilerin tamamında yükseliş saptandı.

Araştırmacılar, siyasi olarak daha uç noktalara kayan ve daha izole hâle gelen kullanıcıların, aynı zamanda daha yüksek oranda çarpıtılmış dil kullandığını buldu. Sol eğilimli kullanıcılarda ideolojik sertleşme ile bu dil örüntülerinin artışı daha düzenli bir paralellik gösterirken, sağ eğilimli kullanıcılarda 2016’da zaten daha yüksek bir başlangıç seviyesi bulunduğu için 2020’ye giderken artışın daha sınırlı göründüğü belirtildi. Yazarlar bunu kısmen “doygunluk etkisi” ile açıklıyor.

Çalışmanın en dikkat çekici bulgularından biri de zaman sıralaması oldu. Veriler, 2016’da daha yoğun çarpıtılmış dil kullanan kişilerin 2020’de daha fazla kutuplaşma eğilimi gösterdiğini ortaya koydu. Buna karşılık, 2016’da zaten çok kutuplaşmış olmak, 2020’de yeni çarpıtılmış dil kullanımını aynı güçte öngörmedi. Araştırmacılar, bunun katı ve siyah-beyaz düşünme kalıplarının yalnızca kutuplaşmayı yansıtmakla kalmayıp, zaman içinde onu besleyen unsurlardan biri olabileceğine işaret ettiğini vurguladı.

Bununla birlikte uzmanlar önemli bir uyarı da yapıyor: Bu araştırma nedenselliği kanıtlamıyor. Yani sosyal medyada bu tür dil kullanmak doğrudan siyasi kutuplaşmaya yol açıyor demek mümkün değil. Ayrıca çalışma yalnızca tek bir platformdaki gözlemsel verilere dayanıyor; 2016 ile 2020 arasında platformun algoritmaları ve moderasyon politikalarındaki değişikliklerin de sonuçları etkilemiş olabileceği belirtiliyor. Üstelik araştırmacılar, bu bulguların kullanıcıların klinik düzeyde ruhsal hastalık taşıdığı anlamına gelmediğinin altını çiziyor. Ölçülen şey, bir tanı değil, belirli bir iletişim ve düşünme tarzı.

Yine de çalışma, dijital kamusal alanın psikolojik iklimine dair önemli bir pencere açıyor. Araştırma ekibine göre sosyal medya ortamı, insanların günlük siyasi tartışmalarda terapide düzeltilmeye çalışılan düşünme kalıplarına daha sık başvurmasına zemin hazırlıyor olabilir. Bu da yalnızca bireysel stres ya da öfke dili açısından değil, demokratik tartışma kültürü açısından da dikkatle izlenmesi gereken bir tabloya işaret ediyor.