Günde kaç kez ekrana baktığınızı hiç saydınız mı? Sabah alarmı susturmak için uzandığınız telefondan, gece uykuya dalmadan önce son bir bildirim kontrolüne kadar geçen sürede gözleriniz belki de binlerce küçük ışık patlamasına maruz kalıyor. Peki, bu ışıklı dünyanın içinde gözlerimiz sadece yoruluyor mu, yoksa yavaş yavaş yeniden mi biçimleniyor?

Bugün artık akıllı telefonlar sadece hayatımızı değil, görme alışkanlıklarımızı da düzenleyen görünmez bir mimar gibi çalışıyor. Uzağı seyreden, doğaya ve harekete alışkın bir görme sistemi; yerini birkaç on santimetrelik bir mesafeye kilitlenmiş, sürekli odak değiştirmek zorunda kalan bir göze bırakıyor. Bu değişim küçük gibi görünebilir ama insan biyolojisi için son derece derindir. Çünkü göz, sadece baktığımız bir organ değil, beynin dünyayı okuduğu ana kapıdır.

Son yıllarda göz kliniklerine başvuran hastaların önemli bir kısmı benzer cümlelerle geliyor: “Doktor bey, gözlerim yanıyor”, “Akşamları bulanık görüyorum”, “Sanki gözümün içinde kum var.” Bu şikâyetlerin ortak paydası ise genellikle uzun ekran süreleri. Uluslararası çalışmalara göre günde dört saatten fazla ekrana bakan bireylerde göz kuruluğu, odaklama bozukluğu ve baş ağrısı riski belirgin şekilde artıyor. Bu bir tesadüf değil. Ekrana baktığımızda göz kırpma sıklığımız neredeyse yarıya düşüyor ve göz yüzeyi kendini yenileyemiyor.

Ama mesele yalnızca kuruluk ya da yorgunluk değil. Akıllı telefonlar, gözün çalışma ritmini değiştiriyor. Sürekli yakın mesafeye bakmak, göz içindeki odaklama kaslarını uzun süre kasılı halde tutuyor. Tıpkı hiç bırakmadan yumruk sıkan bir el gibi, bu kaslar da zamanla yoruluyor ve gevşemekte zorlanıyor. Sonuç, genç yaşta başlayan bulanık görme, geçici miyopiye benzeyen şikâyetler ve giderek artan görsel rahatsızlık.

Daha da çarpıcı olan, bu değişimin çocuklarda çok daha hızlı ve kalıcı olması. Bir zamanlar sokakta oynayarak, uzaklara bakarak büyüyen çocukların yerini şimdi tablet ve telefon ekranlarına kilitlenen bir nesil aldı. Göz gelişimi büyük ölçüde ilk yıllarda şekillenir. Uzağa bakma alışkanlığı azaldıkça, göz küresi farklı bir büyüme yoluna girer ve miyopi riski artar. Bugün Uzak Doğu’da çocukların yarıdan fazlası miyop. Avrupa ve Türkiye de aynı yolu izliyor. Bu, bireysel değil, toplumsal bir görme değişimidir.

Akıllı telefonların bir başka görünmez etkisi de mavi ışık üzerinden geliyor. Ekranlardan yayılan kısa dalga boylu bu ışık, gözün arka kısmındaki hassas hücreleri uyarır ve beynin “gündüz” sinyalini güçlendirir. Akşam saatlerinde uzun süre ekrana bakmak, melatonin salgısını baskılar, uyku kalitesini bozar. Uyuyamayan göz ise ertesi gün daha hassas, daha yorgun ve daha savunmasız olur. Bir bakıma telefon, yalnızca gözümüzü değil, biyolojik saatimizi de yeniden ayarlamaktadır.

Burada ironik bir durum var. Daha net görmek için tasarladığımız cihazlar, uzun vadede görme kalitemizi tehdit eder hale geliyor. Filtrelerle kusursuz yüzler, yüksek çözünürlükle parlatılmış görüntüler, aslında gözümüze sürekli bir görsel stres yüklüyor. Gerçek dünyada yumuşak geçişlere alışkın olan retina, dijital dünyanın keskin kontrastlarına adapte olmaya zorlanıyor. Bu da zihinsel ve görsel yorgunluğu artırıyor.

Bir göz doktoru olarak beni en çok düşündüren şey, bu dönüşümün sessizliği. Kimse gözlerini kaybetmiyor, kimse bir anda kör olmuyor. Ama milyonlarca insan daha bulanık, daha kuru, daha yorgun gözlerle yaşamaya alışıyor. Bu, yavaş yavaş düşen bir görme standardıdır. Tıpkı şehirlerin gürültüsüne alışmak gibi, gözlerimiz de dijital yorgunluğa alışıyor ama bu alışma sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor.

Elbette çözüm telefonu tamamen hayatımızdan çıkarmak değil. Asıl mesele, gözle teknoloji arasına bilinç koymak. Her yirmi dakikada bir uzak bir noktaya bakmak, ekrana bakarken bilinçli göz kırpmak, akşam saatlerinde parlaklığı ve mavi ışığı azaltmak, çocukları açık havada oynamaya teşvik etmek basit ama etkili adımlardır. Bunlar küçük alışkanlıklar gibi görünür ama göz sağlığının geleceğini belirler.

Akıllı telefonlar bize dünyayı avucumuzun içine sığdırdı. Şimdi sıra, gözlerimizi bu dünyanın altında ezdirmemekte. Belki de kendimize sormamız gereken soru şu: Hayatı daha net görmek için mi ekrana bakıyoruz, yoksa ekranın sunduğu yapay netlik yüzünden gerçek dünyayı bulanık mı görüyoruz? Cevabı gözlerimiz zaten fısıldıyor, yeter ki dinlemeyi bilelim.