Amerika Birleşik Devletleri’nin 2025–2030 Beslenme Rehberi, beslenme politikalarında dikkat çekici bir yön değişikliğine işaret ediyor. Rehbere ilişkin değerlendirme yazısı, dünyanın en saygın tıp dergilerinden biri olan JAMA’da yayımlandı.
Yeni rehber, ilk kez ultra işlenmiş gıdalar, şekerli içecekler ve rafine karbonhidratlar konusunda daha açık ve sınırlayıcı bir dil kullanıyor. Bu yaklaşımın; obezite, tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalıklarla mücadelede halk sağlığı politikalarına yön vermesi bekleniyor.
Rehberde öne çıkan başlıklardan biri de protein alım hedeflerinin yükseltilmesi oldu. Günlük protein ihtiyacı, kilogram başına yaklaşık 1,2–1,6 gram aralığında ele alınıyor. Bu artışın kas kütlesinin korunması, yaşlı bireylerde fonksiyonel kapasitenin sürdürülmesi ve metabolik denge açısından potansiyel yararları olduğu ifade ediliyor. Ancak uzmanlar, bu yaklaşımın uzun vadeli etkilerinin izlenmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Yeni beslenme çerçevesinde; sebze, meyve, tam tahıl ve baklagiller gibi tam ve doğal gıdalar ön plana çıkarılırken, katkı maddeleri ve yapay tatlandırıcılara daha temkinli yaklaşılması öneriliyor. Rehberin yalnızca bireysel tercihlerle sınırlı kalmayıp okul yemekleri ve kamu kurumlarındaki beslenme politikalarını da etkilemesi hedefleniyor.
Uzman değerlendirmelerine göre rehber, kesin tedavi ya da diyet reçeteleri sunmaktan ziyade kanıta dayalı bir yol haritası çiziyor. Toplum sağlığı üzerindeki etkilerinin, önümüzdeki yıllarda yapılacak gözlemsel ve epidemiyolojik çalışmalarla daha net ortaya konması bekleniyor.
🇹🇷 Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?
ABD’nin 2025–2030 Beslenme Rehberi’nde öne çıkan yaklaşım, Türkiye açısından yalnızca beslenme alışkanlıklarını değil, sağlık politikalarının yönünü de yakından ilgilendiriyor. Türkiye’de son yıllarda obezite, diyabet ve kardiyovasküler hastalıkların artışı; ultra işlenmiş gıdaların, şekerli içeceklerin ve yüksek kalorili hazır ürünlerin yaygınlaşmasıyla birlikte değerlendiriliyor.
Türkiye’de hâlen yürürlükte olan beslenme rehberleri, genel ilkeler sunsa da ultra işlenmiş gıdalar başlığı altında net ve bağlayıcı sınırlamalar içermiyor. ABD rehberinin aksine, katkı maddeleri, yapay tatlandırıcılar ve yüksek işlem görmüş ürünler konusunda daha ihtiyatlı ama daha dolaylı bir dil tercih ediliyor.
Protein alımı açısından bakıldığında ise Türkiye’de yaygın beslenme modeli; karbonhidrat ağırlıklı, protein kalitesi ve dağılımı açısından dengesiz bir yapı gösteriyor. Yeni ABD rehberinde vurgulanan protein artışı, Türkiye’de özellikle yaşlı nüfus, kronik hastalığı olan bireyler ve kas kaybı riski taşıyan gruplar için yeniden değerlendirilmesi gereken bir başlık olarak öne çıkıyor.
Uzmanlara göre Türkiye açısından asıl kritik mesele, bireysel diyet önerilerinden çok; okul kantinleri, hastane menüleri, askerî ve kamu yemekhaneleri gibi kamusal alanlarda uygulanacak standartlar. ABD rehberinin bu alanları doğrudan hedef alması, Türkiye için de yapısal bir örnek oluşturuyor.
Yeni beslenme rehberi, klasik “bireyin sorumluluğu” yaklaşımını aşarak, beslenmeyi kamusal bir sağlık meselesi olarak ele alıyor. Bu yönüyle metin, yalnızca bir beslenme kılavuzu değil; aynı zamanda bir sağlık politikası belgesi niteliği taşıyor.
Özellikle ultra işlenmiş gıdaların açık biçimde hedef alınması, sağlık harcamalarının azaltılması, kronik hastalık yükünün düşürülmesi ve uzun vadede iş gücü kaybının önlenmesi gibi makro hedeflerle ilişkilendiriliyor. Bu yaklaşım, obeziteyi bireysel irade sorunu olarak değil, sistemsel bir risk alanı olarak tanımlıyor.
Ancak rehberin eleştiriye açık yönleri de bulunuyor. Protein alımının artırılması yönündeki öneriler, sosyoekonomik eşitsizlikler dikkate alındığında her toplum kesimi için eşit derecede uygulanabilir görünmüyor. Ayrıca çevresel sürdürülebilirlik, gıda erişimi ve maliyet boyutlarının politika metinlerine nasıl yansıyacağı henüz netlik kazanmış değil.
Bu noktada JAMA’da yayımlanan değerlendirme yazısı, rehberi nihai bir reçete olarak değil; bilimsel verilerle güncellenmesi gereken dinamik bir çerçeve olarak ele alıyor. Uzmanlar, beslenme politikalarının başarısının; bilimsel kanıt kadar, uygulama kapasitesi ve toplumsal kabul ile belirleneceğine dikkat çekiyor.
Sonuç olarak yeni rehber, beslenmenin artık sadece “ne yediğimiz” değil, nasıl bir sağlık sistemi kurduğumuz sorusuyla birlikte düşünülmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.




