Türk tıp tarihinin en önemli eserlerinden biri, hiç kuşkusuz Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun 1465 yılında tamamladığı Cerrahiyyetü’l-Hâniyye adlı kitabıdır. Bu eseri doğru değerlendirebilmek için, kökenlerine bakmak gerekir. Araştırmalar, Cerrahiyyetü’l-Hâniyye’nin büyük ölçüde Endülüslü hekim Ebû’l-Kâsım Zehrâvî’nin (Batı’da Albucasis adıyla bilinir) 11. yüzyılda kaleme aldığı et-Tasrif li-men‘aceze‘an et-Te’lif adlı yapıtının cerrahi bölümüne dayandığını göstermektedir.
Bu durum, Sabuncuoğlu’nun çalışmasını yalnızca bir çeviri olarak değil, aynı zamanda bir kültürel aktarım ve uyarlama olarak değerlendirmeyi mümkün kılar. Sabuncuoğlu, Zehrâvî’nin sistematik cerrahi bilgisini 15. yüzyıl Anadolu dünyasına ve Türkçeye aktarmış bir hekimdir. Bilim dili olarak Arapçanın hâkim olduğu bir dönemde cerrahi gibi karmaşık bir alanın Türkçe kaleme alınması, uygulamada çalışan cerrahlar için son derece önemli bir adım olmuştur.
Cerrahiyyetü’l-Hâniyye’nin en dikkat çekici bölümlerinden biri, cerrahi aletlere ayrılan kısımdır. Bu alan, uzun süre yeterince ayrıntılı biçimde incelenmemiştir. Bu boşluğu doldurmaya yönelik önemli çalışmalardan biri, Ümit Emrah Kurt’un 2012 yılında İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nde tamamladığı doktora tezidir. Çalışma, tıp tarihi alanının önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Nil Sarı’nın danışmanlığında hazırlanmıştır. “Hekim Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun Cerrahiyyetü’l-Hâniyye Adlı Eserinde Yer Alan Cerrahi Aletlerin Tanımlanması, Çizimi, Sınıflanması ve Karşılaştırılması” başlıklı bu çalışma, eserin Paris, Millet ve İstanbul Üniversitesi’nde bulunan üç nüshasını karşılaştırmalı olarak incelemiştir.
Bu inceleme sonucunda, metinde adı geçen 104 cerrahi alet belirlenmiştir. Bunların 88’inin çizimle, 11’inin minyatürlerle gösterildiği; 5’inin ise yalnızca metinde tarif edildiği ortaya konmuştur. Kurt’un çalışması, orijinal çizimleri metindeki ölçü birimleri ve tanımlarla birlikte ele alarak, bu aletleri modern teknik çizimler ve üç boyutlu modellemeler yoluyla yeniden yorumlamıştır. Böylece “mikvat-ı mismari” (mismari dağ aleti), “sınnare-i amya” (kör çengel) ya da “kelbetan” (forseps) gibi aletlerin boyutları ve biçimleri daha somut biçimde göz önüne serilebilmiştir. Aletlerin işlevlerine göre sınıflandırılması ise 15. yüzyıl Osmanlı cerrahisinde sistemli bir alet kullanımına işaret etmektedir.
Cerrahiyyetü’l-Hâniyye büyük ölçüde bir çeviriye dayansa da Sabuncuoğlu’nun katkıları eseri özgün kılan unsurlar içerir. Bunların başında görsel anlatım gelir. Zehrâvî’nin eserinde alet çizimleri bulunmakla birlikte, Sabuncuoğlu kitabına ameliyat sahnelerini betimleyen renkli minyatürler eklemiştir. Bu minyatürlerde hekim, hasta, yardımcılar ve kullanılan aletler birlikte gösterilerek cerrahi uygulamalar görsel olarak da anlatılmıştır. Bu özellik, eseri yalnızca teorik bir metin olmaktan çıkarıp pratik bir kılavuz niteliğine yaklaştırır.
Sabuncuoğlu ayrıca metne kendi deneyimlerini de eklemiştir. “Müellif-i kitap Şerafeddin eydür” gibi ifadelerle başlayan notlarda, kimi uygulamalara ilişkin gözlemlerini ve Anadolu’da kullanılan terimleri aktarmıştır. Böylece eser, yalnızca bir çeviri değil, aynı zamanda yerel tıp pratiğini yansıtan bir metin hâline gelmiştir.
Cerrahiyyetü’l-Hâniyye bu yönleriyle iki farklı dünyayı birbirine bağlayan bir köprü gibidir. İslam ve Antikçağ tıbbının cerrahi birikimi, Osmanlı dönemine aktarılmış; Arapça bir kaynak, Türkçe aracılığıyla Anadolu’daki hekimlere ulaşmıştır. Ümit Emrah Kurt’un doktora tezi de bu köprünün özellikle teknik yönünü daha iyi anlamamıza yardımcı olmuş; metinde yer alan cerrahi aletleri tarihsel bağlamları içinde daha görünür kılmıştır.
Sonuç olarak Cerrahiyyetü’l-Hâniyye, kökeni bir çeviriye dayansa bile, Sabuncuoğlu’nun görsel anlatımı, dil seçimi ve ek notları sayesinde Anadolu tıp kültürüne uyarlanmış güçlü bir kültürel sentez olarak değerlendirilebilir. Bu eser, cerrahi bilginin yüzyıllar boyunca nasıl aktarıldığını ve dönüştüğünü gösteren etkileyici bir tarihsel tanıklık olmaya devam etmektedir.