Ancak Weizmann Institute of Science araştırmacılarının yürüttüğü ve Science dergisinde 29 Ocak 2026’da yayımlanan yeni çalışma, bu tabloyu ciddi biçimde sarsıyor. Araştırmaya göre insan yaşam süresindeki farklılıkların yaklaşık yarısı genetik faktörlerle ilişkili olabilir.
Bugüne kadar yapılan birçok çalışmada yaşam süresinin kalıtılabilirliği genellikle yüzde 20-25 bandında, bazı geniş soy ağacı analizlerinde ise yüzde 10’un altında tahmin ediliyordu. Yeni çalışma ise bu düşük oranların önemli bir bölümünün yöntemsel sınırlamalardan kaynaklandığını öne sürüyor. Araştırma ekibi, özellikle kazalar, enfeksiyon hastalıkları ve diğer dışsal ölüm nedenlerinin genetik etkiyi perdelediğini savunuyor.
Çalışmanın başyazarı Ben Shenhar ve ekibi, İsveç ile Danimarka’daki büyük ikiz veri tabanlarını inceledi. Araştırmanın dikkat çeken yönlerinden biri, yalnızca birlikte büyüyen ikizlerle yetinmemesi oldu. Ekip, bu alanda ilk kez birlikte büyümemiş ikizlere ait verileri de değerlendirmeye kattı. Böylece genetik miras ile çevresel koşulların etkisi daha net ayrıştırılmaya çalışıldı.
Araştırmacılar bununla da kalmadı. Tarihsel veri setlerinde ölüm nedenleri her zaman kayıtlı olmadığı için, matematiksel modeller ve “sanal ikiz” simülasyonları kullanılarak dışsal ölümlerin etkisi filtrelendi. Elde edilen sonuç, genetik katkının önceki tahminlerin çok üzerinde olabileceğini gösterdi. AAAS tarafından paylaşılan özet bilgiye göre dışsal ölümler hesaba katıldığında yaşam süresinin kalıtılabilirliği kabaca yüzde 50’ye, bazı analizlerde ise yaklaşık yüzde 55 düzeyine çıkıyor.
Çalışmada öne çıkan en çarpıcı başlıklardan biri de demans oldu. Bulgulara göre 80 yaşına kadar demansa bağlı ölüm riskinin kalıtılabilirliği yaklaşık yüzde 70’e ulaşıyor. Bu oran, aynı analizlerde kanser ve kardiyovasküler hastalıklara kıyasla daha yüksek bir genetik etkiye işaret ediyor. Araştırmacılar, yaşa ve ölüm nedenine göre genetik katkının değişebildiğini de vurguluyor.
Bu sonuçlar, “genler kaderdir” gibi kaba bir sonuca kapı açmıyor. Araştırmacılar da yaşam süresinin yalnızca kalıtsal özelliklerle açıklanamayacağını, kalan büyük bölümde yaşam tarzı, çevre ve rastlantısal biyolojik süreçlerin etkili olduğunu belirtiyor. Reuters’a konuşan Shenhar, çalışmanın amacının uzun yaşamı etkileyen unsurları “genetik” ve “geri kalan her şey” olarak daha doğru ayırmak olduğunu söyledi.
Yine de çalışma, yaşlanma biyolojisi açısından yeni bir kapıyı aralıyor. Çünkü genetik etkinin sanıldığından güçlü çıkması, uzun yaşamla ilişkili genlerin saptanabileceği yönündeki beklentiyi artırıyor. Bilim insanlarına göre bu durum, yaşlanma mekanizmalarının çözülmesi, poligenik risk skorlarının geliştirilmesi ve kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarının güçlenmesi açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Science’ta çalışmaya eşlik eden değerlendirmede de bu bulguların yaşlanma araştırmaları için ciddi sonuçlar taşıdığı vurgulandı.
Araştırmanın kıymeti, yaşam süresi tartışmasını siyah-beyaz bir denklem olmaktan çıkarmasında yatıyor. İnsan ömrü ne yalnızca sağlıklı alışkanlıkların ödülü ne de bütünüyle genetik piyango. Ama görünen o ki, hangi genlerle dünyaya geldiğimiz, sandığımızdan çok daha büyük bir rol oynuyor. Bu da önümüzdeki yıllarda tıbbın yalnızca “nasıl yaşadığımıza” değil, “hangi biyolojik mirasla yaşlandığımıza” da daha dikkatle bakacağı anlamına geliyor.