Van Gölü Kıyısı’nda Kanser Epidemisi ve Görünmeyen Mücadelesi…

Tıp Fakültesi Dönem 4… Her tıbbiyeli gibi, temelden kliniğe geçişin tatlı heyecanını, artan sorumluluk bilincini ve doktorluğa ilk adımların mutluluğunu yaşadığım günlerdi. Hastanenin yoğun temposu karşısında nelerle karşılaşacağını henüz bilmeyen; steteskopu boynuna takıp polikliniklerde ve servislerde dolaşan bir stajyer doktordum.

İlk stajım, tıbbiyenin en zorlu stajlarından biri olan Dahiliye stajıydı. Rotasyonlarımızın ilk durağı yoğun bakım servisi oldu. Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiye ilk kez bu kadar yakından tanıklık ettim. Bazı hastalarla duygusal bağlar kurmuştum; içimden “Seni asla unutmayacağım.” dediğim olurdu. Hatta bu bağı öyle derin yaşıyordum ki, eve gittiğimde bile onları düşünürdüm. Ancak ertesi gün hastaneye geldiğimde, çoğunu yerinde bulamıyordum.

Yoğun bakım haftası beni derinden etkilemişti. Sonraki süreçte de neredeyse her gün yarım saatimi yoğun bakımda geçirmeye başladım. Ardından hematoloji, gastroenteroloji, romatoloji ve onkoloji rotasyonları geldi.

Yoğun bakımda yaşanan en dramatik acıların çoğunlukla kanser hastalarında toplandığını düşünürdüm. Çünkü bugün gördüğüm hasta, ertesi gün yerinde olmuyordu; onun yatağında aynı kaderi paylaşan, farklı yaşta ve farklı cinsiyette başka biri yatıyordu. Yoğun bakım servisinin yaklaşık yüzde sekseni kanser hastalarıyla doluydu.

Bu süreçte adını hâlâ unutamadığım, belki de hiç unutmayacağım birçok hastayı kaybettik. Kanserin sandığımdan çok daha yaygın, çok daha sinsi bir hastalık olduğunu ilk kez bu kadar net fark ettim.

Onkoloji derslerimizin birinde hocamızın söylediği bir cümle zihnime kazındı: “İzmir’de onkolog bir arkadaşımın iki ayda gördüğü özofagus kanseri sayısını, ben Van’da bir haftada görüyorum.” Bu sözlerden sonra Van bölgesinde ciddi bir kanser pandemisi olduğu düşüncesi bende iyice yer etti.

Bu dersten sonra çeşitli araştırmalar yaptım, farklı hocalarla görüştüm. Bölgemizde kanserin sıklığı ve yarattığı karmaşa her geçen gün daha belirgin hâle geliyordu. Bu tablo karşısında, üzerime düşen görevler olduğuna inanmaya başlamıştım.

Van bölgesinde kanser neden bu kadar yaygındı? Van halkı bu kanser epidemisinin gerçekten farkında mıydı?

Bu soruları meslekte duayen hocalarımıza yönelttim. Aldığım yanıtlar birbirine benziyordu; ancak net, kesin bir açıklama yapmak zordu. Meşhur Van kahvaltısındaki otlu peynir eleştirildi, tarama programlarına katılımın düşüklüğü dile getirildi. Fakat hiçbir başlık tek başına açıklayıcı değildi.

Birkaç ay önce bölgemizin en değerli hekimlerinden Prof. Dr. Mehmet Çetin Kotan’ın şu sözleri bu tartışmayı daha da derinleştirdi: “Dünyada özofagus kanserinin kadınlarda daha sık görüldüğü iki şehir var: Türkiye’de Van ve İran’da Urmiye. İki şehrin de beslenme alışkanlıkları birbirine çok benziyor.” Oysa eleştirilen bu faktörlerin büyük bir kısmı üzerine hâlâ yeterince çalışma yapılmamıştı.

Dahiliye stajının ardından, uzun süredir zihnimde dolaşan Van’da bir kongre düzenleme fikrinin ana teması da böylece netleşti: Van’da bir kanser epidemisi vardı, ancak biz bunun üzerinde yeterince durmuyorduk.

Hocalarımın ve arkadaşlarımın destekleriyle; suçlayacağımız faktörleri konuşmak, Van Gölü Havzası’nda bir kanser epidemisi olduğunu tüm tıbbiyelilere duyurmak ve en önemlisi ders almamız, düzeltmemiz gereken noktalar üzerine birlikte düşünmek için 2–3 Nisan ONKOVAN’2026 Kongresi’ne herkesi davet ediyoruz.

Van Gölü kıyısında, daha sağlıklı ve daha aydınlık günlere…