Gece boyunca nefesi defalarca duran bir insanın sabaha nasıl uyandığını hiç düşündünüz mü? Yastığa başını koyduğunda dinleneceğini sanıp, sabaha kalbi yorgun, beyni sisli, ruhu tükenmiş uyanan milyonlarca insan var. Uyku apnesi, dışarıdan bakıldığında sadece “horlama” gibi görünen ama içeride kalbi, beyni ve yaşam kalitesini kemiren sessiz bir düşman. Ve bu düşmanla mücadelede bugün elimizde güçlü bir araç var: cerrahi. Ama burada hayati bir soru karşımıza çıkıyor: Bu ameliyatlar kime, ne zaman ve nasıl yapılmalı?
Son yıllarda uyku apnesi cerrahisi adeta bir vitrin hâline geldi. Reklamlar, sosyal medya paylaşımları, “tek operasyonla kurtulun” vaatleri… Oysa tıp vitrinle değil, bilimle yürür. Uyku apnesi ameliyatı bir sihirli değnek değildir. Yanlış hastaya yapılan doğru ameliyat bile başarısızlıktır. Başarıyı belirleyen asıl faktör bıçak değil, doğru hasta seçimidir.
Uyku apnesi dediğimiz hastalık, bir kişide dil kökünden, diğerinde burun tıkanıklığından, bir başkasında çene yapısından kaynaklanabilir. Yani aynı tanı, farklı bedenlerde bambaşka sebeplerle ortaya çıkar. İşte cerrahinin kaderi de burada yazılır. Eğer solunum yolunun nerede çöktüğünü, hangi seviyede daraldığını, hangi dokunun sorumlu olduğunu doğru analiz edemezseniz, yapılan ameliyat estetik bir müdahaleden öteye geçmez. Sorunu çözmez, sadece yer değiştirir.
Bugün modern uyku cerrahisinin en önemli kavramı “hedefe yönelik cerrahi”dir. Artık her horlayanı ameliyat eden bir anlayış yok. Uyku endoskopisi, görüntüleme yöntemleri ve uyku laboratuvarı verileriyle hastanın solunum yolunun gece uykudaki gerçek davranışı inceleniyor. Yani biz artık boğazın gündüz fotoğrafına bakarak değil, uykudaki filmini izleyerek karar veriyoruz. Bu da cerrahinin isabet oranını kökten değiştiriyor.
Bir örnek vereyim. Yıllardır CPAP cihazı kullanamayan, maskeden bunalmış bir hasta düşünün. Daha önce burun ameliyatı olmuş, bademcikleri alınmış ama apnesi hâlâ devam ediyor. Eski anlayışla “demek ki ameliyat işe yaramıyor” denirdi. Oysa bugün biliyoruz ki sorun belki de dil kökünde ya da çene arkasında. O bölge hedeflenmeden yapılan her işlem eksik kalır. Cerrahi başarısızlıkların büyük kısmı, işte bu yanlış hedeflemeden kaynaklanır.
Bu noktada hastaya düşen sorumluluk da büyüktür. “Ameliyat olayım da bitsin” yaklaşımı, uyku apnesinde en tehlikeli tuzaktır. Çünkü bu hastalık sadece nefes durması değil; hipertansiyon, kalp krizi, inme, ritim bozuklukları ve hatta trafik kazalarıyla doğrudan ilişkilidir. Yanlış bir karar, sadece parayı değil, sağlığı da kaybettirir. Doğru merkez, doğru hekim ve kapsamlı bir değerlendirme olmadan girilen her ameliyat, bir kumardır.
Güncel veriler, uygun seçilmiş hastalarda uyku apnesi cerrahisinin başarısının yüzde 60 ile 80 arasında değişebildiğini gösteriyor. Ama bu oran, rastgele seçilmiş hastalarda dramatik biçimde düşüyor. Yani cerrahinin kendisi değil, kime uygulandığı belirleyici. Tıpkı anahtarla kilit arasındaki uyum gibi. Doğru anahtar kapıyı açar, yanlış anahtar ise sadece metali yıpratır.
Benim yıllardır savunduğum bir ilke var: Uyku apnesi cerrahisi bir operasyon değil, bir stratejidir. Bazen tek bir ameliyat yeter, bazen aşamalı müdahaleler gerekir, bazen de cerrahi hiç doğru seçenek değildir. Hekimin görevi, hastaya bıçağı değil, en doğru yolu önermektir. Bazen o yol bir cihazdır, bazen kilo vermek, bazen de gerçekten iyi planlanmış bir ameliyat.
Bu yüzden bugün uyku apnesiyle boğuşan herkese tek bir çağrım var: Sorununuzu hafife almayın ama çözümünü de basitleştirmeyin. Horlama ile hayat arasında sandığınızdan daha ince bir çizgi var. O çizginin hangi tarafında olduğunuzu belirleyen şey, doğru tanı ve doğru hasta seçimidir.
Uyku, bedenin gece vardiyasıdır. O vardiya düzgün çalışmıyorsa, gündüz hiçbir şey yolunda gitmez. Eğer gerçekten dinlenerek uyanmak istiyorsak, uyku apnesini de, onun cerrahisini de ciddiyetle ele almak zorundayız. Çünkü iyi bir gece uykusu, bazen en iyi ilaçtan bile daha güçlüdür.