Bugün Türkiye’de 15 yaş üstü nüfusun yaklaşık yüzde 64’ü fazla kilolu ya da obez. Obezite oranı yüzde 30’lara dayanmış durumda. Yani toplumun üçte biri ciddi kilo fazlalığıyla yaşıyor. Çocuklarda tablo daha da kaygı verici. Altı ile on yedi yaş arasındaki her üç çocuktan biri fazla kilolu ya da obez. Bu rakamlar yalnızca bugünü değil, yarının sağlık haritasını da çiziyor.
Dünya da benzer bir yoldan geçiyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 1975’ten bu yana obez yetişkin sayısı on kat artarak yüz milyonlardan bir buçuk milyarın üzerine çıktı. Çocuk obezitesi de küresel ölçekte hızla yayılıyor. Yani yaşadığımız sorun yerel değil, gezegenin ortak derdi. Ama her ülke bu tabloya aynı şekilde teslim olmuş değil.
Türkiye’de son yirmi yılda değişen sadece yemek değil, yaşamın kendisi oldu. Evde pişen, paylaşılan sofraların yerini ekranlardan sipariş edilen, paketlenmiş ve hızla tüketilen gıdalar aldı. Bugün market raflarında gördüğümüz ürünlerin büyük bir kısmı ultra işlenmiş sınıfında. Bunlar yalnızca kalorisi yüksek yiyecekler değil; tokluk hissini bozan, daha fazla yemeye iten ve metabolik dengeyi altüst eden maddelerle dolu.
Üstelik mesele sadece ne yediğimiz de değil. Nasıl yaşadığımız da değişti. Yürüyerek gidilen mesafeler kısaldı, sokak oyunlarının yerini ekranlar aldı. Daha az hareket ediyor, daha çok oturuyoruz. Enerji alımı artarken harcama azalıyor ve sonuç kaçınılmaz biçimde kiloya dönüşüyor. Bu basit denklemin bedelini ise yıllar sonra hastane odalarında ödüyoruz.
Bu noktada bir başka gerçeği de görmezden gelemeyiz. Obezite giderek sınıfsal bir hastalığa dönüşüyor. Sağlıklı gıdalar pahalı, ultra işlenmiş ürünler ucuz ve kolay ulaşılır. Bir kilo meyve ile bir paket atıştırmalık arasındaki fiyat farkı, insanların tercihlerini değil mecburiyetlerini belirliyor. Geliri düşük olan kesimler, en ucuz kaloriyi almak zorunda kalıyor ve bedellerini sağlıklarıyla ödüyor.
Dünyadaki bazı ülkeler bu gidişata karşı cesur adımlar attı. Meksika, şekerli içeceklere ek vergi koyarak tüketimi belirgin biçimde düşürdü. Japonya, yetişkin nüfusu düzenli bel çevresi ölçümleri ve yaşam tarzı danışmanlığıyla izleyerek obeziteyi kontrol altında tutmayı başardı. Finlandiya ise yıllar süren toplum temelli beslenme politikalarıyla kalp hastalıklarına bağlı ölümleri ciddi biçimde azalttı. Bu örneklerin ortak noktası, sorunu sadece bireyin iradesine bırakmamalarıydı. Sistemi değiştirdiler, ortamı dönüştürdüler.
Türkiye’de ise bir başka görünmeyen yük daha var. Stres. Ekonomik belirsizlik, gelecek kaygısı ve şehir hayatının yıpratıcı temposu, insanların yemekle kurduğu ilişkiyi bozuyor. Ruh doymadığında beden dolduruluyor. Özellikle şekerli ve yağlı yiyecekler kısa süreli rahatlama sağlıyor ama uzun vadede daha büyük bir yıkıma yol açıyor.
Bu yüzden obezite artık bir diyet meselesi değil. Bu, bir toplumun sağlıklı kalıp kalamayacağının sınavı. Sağlıksız bir toplum üretken olamaz, dirençli olamaz, geleceğe güvenle bakamaz. Gıda politikalarından okul kantinlerine, şehir planlamasından reklam denetimine kadar her alanda bu gerçeği merkeze koymak zorundayız.
Birey olarak bize düşen de küçümsenmeyecek kadar önemli. Ne yediğimizin, ne kadar hareket ettiğimizin ve çocuklarımıza ne öğrettiğimizin farkında olmak zorundayız. Çünkü kilo sadece tartıda ölçülmez. Bir toplumun yarınını da tartar.
Şimdi kendimize dürüstçe sormanın zamanı geldi. Biz bu ülkeyi daha güçlü, daha sağlıklı bir geleceğe mi taşımak istiyoruz, yoksa kronik hastalıkların gölgesinde yavaş yavaş tükenen bir topluma mı dönüşmek? Çünkü aynı anda ikisi birden mümkün değil.