Tıp söz konusu olduğunda ise mesele çok daha derin bir anlam kazanır. Çünkü tıp yalnızca akademik bir uğraş değil; insan hayatına, hasta-hekim ilişkisine, toplum sağlığına ve kamusal güvene temas eden yaşamsal bir alandır. Bu nedenle tıp biliminde hangi dilin kullanıldığı, yalnızca akademisyenlerin değil, sağlık sisteminin bütün paydaşlarının meselesidir.
Bugün tıbbın evrensel dili olarak İngilizcenin kabul edilmesi çoğu zaman “bilimin doğası” ile açıklanır. Oysa bu durum, bilimsel bir zorunluluktan çok, 20. yüzyılda şekillenen küresel güç dengelerinin sonucudur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bilimsel yayıncılığın büyük ölçüde ABD ve Birleşik Krallık merkezli hâle gelmesi, yüksek etki değerli dergilerin İngilizce yayın yapması ve akademik dolaşımın bu dil üzerinden inşa edilmesi, İngilizceyi fiilen baskın konuma taşımıştır. Bu tablo kaçınılmaz değildir; tarihsel bir tercihin ürünüdür.
Tam da bu noktada Türkçe, yalnızca “yerel” bir iletişim aracı olarak değil; güçlü bir bölgesel bilim dili potansiyeline sahip bir ana omurga olarak değerlendirilmelidir. Ortak kökleri itibarıyla 200–220 milyon, bazı hesaplamalara göre 300 milyona yaklaşan bir nüfusa hitap eden Türk dili ailesi, Orta Asya’dan Anadolu’ya, Kafkaslar’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Buna karşın, dünyada her yıl yaklaşık 1,2 milyon tıbbi makale yayımlanırken, Türk dillerinde üretilen akademik tıp yayınlarının oranı yüzde 1’in dahi altındadır. Bu durum bir yetersizlikten çok, henüz değerlendirilmemiş büyük bir potansiyeli işaret etmektedir.
Tarihsel perspektif bu potansiyelin hayal değil, gerçekçi bir zemine dayandığını açıkça gösterir. Razi’nin hasta başında eğitim anlayışı, İbn-i Sina’nın Tıbbın Kanunu ile yüzyıllar boyunca Avrupa tıp eğitimine yön vermesi, Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun resimli cerrahi eserleri, Hekim Bereket ve Ayaşlı Şaban Şifai’nin Türkçe tıp kitapları; yerli bir tıp dilinin ve terminolojisinin tarihsel olarak mümkün olduğunun somut kanıtlarıdır. Osmanlı döneminde 1.400’ün üzerinde hekimin ve 5.600’den fazla tıbbi eserin varlığı da tercümeyle sınırlı olmayan, özgün bir tıp kültürünün inşa edildiğini ortaya koymaktadır.
Bu miras, bugün nostaljik bir hatıra değil; geleceğe dönük rasyonel bir dayanak noktasıdır.
Bir dilin bilim dili olabilmesi için gerekenler aslında nettir: Sürekli ve nitelikli akademik üretim, bu üretimi değerlendiren ve tartışan bir topluluk ve bilginin dolaşımını sağlayan güçlü bir altyapı. Dijital yayıncılık, açık erişim platformları ve çok merkezli akademik ağlar sayesinde bu koşullar, geçmişe kıyasla çok daha erişilebilir hâle gelmiştir. Dolayısıyla asıl soru “Türkçe bilim dili olabilir mi?” değil; “Bu ekosistemi kurmaya hazır mıyız?” sorusudur.
Elbette itirazlar vardır. Türkçenin bilim dili olmasının görünürlüğü azaltacağı, terminolojik karmaşa yaratacağı ya da uluslararası etkiyi düşüreceği sıkça dile getirilir. Ancak etkiyi yalnızca atıf sayılarıyla ölçmek, tıbbın toplumsal sorumluluğunu göz ardı etmek anlamına gelir. Sağlık okuryazarlığı, hasta-hekim iletişiminin kalitesi, yerel sağlık sorunlarına uygun çözümler geliştirme kapasitesi ve bölgesel iş birliği; en az bibliyometrik göstergeler kadar değerlidir. Latin Amerika’da İspanyolca ve Portekizcenin, Doğu Asya’da yerel dillerin bilimsel üretimde etkin biçimde kullanılması, çok dilli bilimin hem mümkün hem de verimli olduğunu göstermektedir.
Bu hedefin gerçekleşmesi için sorumluluk paylaşımı şarttır. Akademisyenler, Türkçe tıp terminolojisini bilinçli biçimde kullanarak makale, kitap ve klinik rehberler üretmeli; çift dilli yayın modellerini yaygınlaştırmalıdır. Hekimler, klinik pratikte Türkçe terimlerle iletişimi güçlendirerek sağlık okuryazarlığını artırmalı; sahadan beslenen bilimsel tartışmalara katkı sunmalıdır. Tıp öğrencileri ise Türkçe terminolojiye hâkim olmayı bir geri kalmışlık değil, entelektüel bir donanım olarak görmelidir. Politika yapıcılar ve kurumlar da Türkçe tıp literatürünü teşvik eden fon mekanizmaları oluşturmalı, ortak terminoloji komisyonlarını desteklemeli ve bölgesel akademik iş birliklerini kurumsallaştırmalıdır.
Bu çabanın kazanımı yalnızca bir dilin güçlenmesi değildir. Türkçenin tıp bilim dili olarak güçlenmesi; bilimsel bağımsızlık, çok merkezli bilgi üretimi, bölgesel sağlık diplomasisi ve daha adil bir bilgi dolaşımı anlamına gelir. Ortak bir dil üzerinden kurulan bilimsel ağlar, akademik olduğu kadar kültürel ve toplumsal bir yakınlaşmayı da beraberinde getirir. Bu, küresel bilime kapanmak değil; kendi merkezimizi güçlendirerek küresel tartışmalara daha özgüvenli ve eşit bir şekilde katılmaktır.
Sonuç olarak, evrensel tıp dili olmak bir dilin kaderi değil; o dili konuşan toplulukların ortak iradesinin ürünüdür. Orhun Yazıtları’ndan modern klinik terminolojiye uzanan Türkçe, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de dilidir. Küresel bilimin giderek çok merkezli ve çok dilli bir yapıya evrildiği bu dönemde Türkçe; nüfus potansiyeli, tarihsel mirası ve akademik altyapısıyla tıbbın güçlü bir bölgesel bilim dili olmaya adaydır. Bu hedef, bir dil tercihinden öte; bilimsel egemenliğin, toplumsal sorumluluğun ve ortak gelecek vizyonunun ifadesidir.