Hastaneler temizdir, düzenlidir, beyazdır. Ama nedense içinden çıkan sağlık çalışanlarının yüzü çoğu zaman yorgundur. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü hastaneleri tasarlarken genellikle herkesi düşünürüz: hastayı, yakını, yöneticiyi, denetçiyi. Oysa o binada en çok zaman geçiren kişiyi, yani sağlık çalışanını çoğu zaman unuturuz. Bugün pek çok hastane ileri teknolojiyle övünürken içeride çalışan doktorlar ve hemşireler gün ışığını haftalarca görmeden vardiya tamamlıyor. Uzun koridorlar, bitmeyen alarmlar, penceresiz dinlenme odaları… Mekân sessiz ama istikrarlı biçimde insanı tüketiyor.

Oysa bu topraklar başka bir tıbbi mekân anlayışını da gördü. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Haydarpaşa’daki binası yalnızca bir eğitim yapısı değil, tıbbi hayatın bütününü taşıyan bir mekân olarak tasarlanmıştı. Yüksek tavanlar, geniş pencereler ve ferah koridorlar estetik için değil, hekimlerin ve öğrencilerin zihnini ayakta tutmak için vardı. Denizi gören bir pencere, gökyüzünü içeri alan bir koridor, insanın yönünü ve zaman duygusunu kaybetmemesi için bilinçli bir tercihti. Bugün modern hastanelerde kaybolan tam da budur.

Tükenmişlik sendromunu genellikle bireysel bir sorun gibi ele alıyoruz. Oysa bu yorgunluk çoğu zaman yanlış tasarlanmış mekânların doğrudan sonucudur. Aynı alanda kayıt almak, hasta takip etmek, telefonlara cevap vermek ve hızla karar vermek zorunda kalan bir sağlık çalışanından hata yapmamasını bekliyoruz, sonra da olanlara şaşırıyoruz. Dünya Sağlık Örgütü raporlarında sağlık çalışanlarının psikolojik yükünün önemli bir bölümünün fiziksel çevreyle ilişkili olduğu açıkça belirtiliyor. Gürültü, yapay ışık ve yön duygusunu kaybettiren plan şemaları küçük ayrıntılar değildir; insanın dikkatini ve karar verme kapasitesini doğrudan etkiler.

Bunu 19. yüzyılda Florence Nightingale de biliyordu. Nightingale tipi koğuşlar iki yandan gün ışığı alan, havayla ve dış dünyayla bağını koparmayan mekânlar olarak tasarlanmıştı. Amaç yalnızca hastayı değil, hemşireyi ve hekimi de ayakta tutmaktı. Osmanlı darüşşifalarında avlular, su sesi ve ışık tedavinin bir parçasıydı. İsviçre ve Almanya’daki sanatoryumlar güneş ve manzara üzerine kuruldu. Çünkü hekim çökerse sistem de çökerdi.

Bugün hastanelerde “dinlenme odası” denilen yerleri düşünün. Çoğu zaman bir masa, birkaç sandalye ve floresan ışık. Bu alanlar dinlenmek için değil, sadece ayakta kalabilmek için var. Oysa sağlık çalışanının ihtiyacı olan şey bir koltuk değil, ortamdan kopabilme hissidir. Kısa bir mola sırasında gün ışığı görebilmek, sessiz bir köşede oturabilmek, birkaç dakikalığına bile olsa alarm seslerinden uzaklaşmak lüks değil, zihnin yeniden toparlanabilmesi için temel bir gerekliliktir.

Dünyanın önde gelen sağlık merkezleri bunu yeniden keşfediyor. Mayo Clinic gibi kurumlar artık çalışan sağlığını merkeze alan bir mimari anlayışla hastane inşa ediyor. Sessiz bahçeler, gün ışığı alan mola alanları ve kısa yürüyüş koridorları tasarlanıyor. Çünkü gerçek verimliliğin kaynağının makine değil insan olduğu anlaşılıyor.

Biz ise beton yığınları inşa edip içine insan koyuyoruz. Kapasiteyi konuşuyoruz ama insanı konuşmuyoruz. Oysa Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kapasite değil, insan tasarlıyordu. Belki de yanlış soruyu soruyoruz. “Hastane nasıl daha verimli olur?” demek yerine “Hastanede çalışan insan nasıl daha az yıpranır?” diye sormadıkça bu binalar gerçekten iyileştirici olamaz. Çünkü sağlık sistemi yalnızca cihazlarla değil, o cihazları kullanan insanların zihinsel ve fiziksel gücüyle ayakta durur. Sağlık çalışanını yoran bir mekân, hastayı da dolaylı olarak yorar.