Hicretin 17. yılında, Suriye'nin Amvâs denilen bölgesinde, toprağın derinliklerinden ölümün nefesi yükseldi.

Bu, İslam dünyasının kayıtlara geçen ilk büyük veba salgınıydı.

Tam da bu kargaşada, Hz. Ömer Şam'a gitmek üzere yola koyulmuşken, haberi aldı ve geri dönmeye karar verdi. Yanındaki sahabelerden biri, şaşkınlık içinde sordu: "Ey Müminlerin Emiri, Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" Hz. Ömer'in cevabı, sonraki on dört asır boyunca İslam dünyasının salgınlara yaklaşımını şekillendirecek bir prensibi ortaya koydu: "Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçarız."

Bu sözün arkasında, Hz. Peygamber'in hadisleri yatıyordu. Sahih-i Buhârî ve Müslim'de geçen o kesin talimat: "Bir yerde veba olduğunu işittiğinizde oraya girmeyiniz. Bir yerde vebâ ortaya çıkar, siz de orada bulunursanız, hastalıktan kaçarak oradan dışarı çıkmayınız.” Bu modern tıbbın karantina anlayışından asırlar önce, koruyucu hekimliğin hadislerle tesis edilişiydi.

Tarihler, Hicri 749 yılını (Miladi 1348-49) gösterdiğinde, bu ilkeler tarihin en büyük sınavlarından birine tabi tutulacaktı. Avrupa'da "Kara Ölüm" denen veba, İslam coğrafyasına da ulaşmıştı.

Mısır'da, geleceğin büyük tarihçisi Takıyyüddin Ahmed el-Makrîzî henüz bir çocuktu. Ama hafızasına kazınan görüntüler, onun ileride kaleme alacağı eserlerin temelini oluşturacaktı. Yıllar sonra, es-Sülûk adlı tarih kitabında o günleri şöyle anlatacaktı:

"Bu yılda Mısır ve Şam'da büyük veba salgını vuku buldu... Bu, Allah'ın gözle görülür günlerinden biriydi. İnsan sabah sağlam çıkıp akşam ölüyordu, insan sen farkına varmadan önünde ölüveriyordu. Kahire'de bir günde yaklaşık bin kişi öldü... Evler boşaldı, koca karısını, çocuk annesini kaybetti. Dükkânlar ve mağazalar terk edildi, pazarlar işlemez oldu. İnsanlar büyük bir keder ve uzun bir hüzün içindeydi."

Makrîzî, sadece bir tarihçi değil, aynı zamanda bu felaketin mağduru ve tanığıydı.

Bir başka eserinde çocukluk anısını naklederken, o korkuyu bugüne taşır: "O zamanlar bir çocuktum, hatırlıyorum ki insanların sokaklarda sarhoş gibi yalpalayarak yürüdüklerini, ölülerin yollara serilmiş olduğunu gördüm... Babam (Allah rahmet eylesin) bizi dışarı çıkmaktan meneder ve bize 'Hasbunallah ve ni'me'l-vekil' (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) zikrini çokça söylememizi emrederdi." Babasını bu salgında kaybetmişti. Bu kişisel trajedi, onun olayları kaydetme biçimini derinden etkileyecekti.

Salgın, 1374-75'te geri döndüğünde Makrîzî artık yetişkin bir alimdi ve gözlemleri şimdi daha keskindi: "Bu yıl veba Mısır topraklarını tekrar vurdu, öncekinden daha şiddetliydi. Öyle ki, yaşayanlar ölülerle meşgul olduğundan ve yiyecek satacak kimse kalmadığından birçok insan açlıktan öldü. Fiyatlar yükseldi, Kahire'de her bir irdeb buğday seksen dirheme satıldı." Bu ekonomik çöküş tasviri, Makrîzî'nin sadece olayları kronolojik sıralamadığını, toplumsal çözülmenin mekanizmalarını anlamaya çalıştığını gösterir.

Aynı yıllarda, Mağrip'te bir başka dâhi, benzer bir trajediyi yaşıyor ve onu tarih felsefesine dönüştürüyordu. İbn Haldun da ailesini ve hocalarını aynı kara dalgaya kurban vermişti. Otobiyografisinde bu durumu iç burkan bir cümleyle yazar: "Sekizinci yüzyılın ortalarında Mağrip'e inen büyük salgın... Bu salgında babam, hocalarımdan bir grup ve akrabalarım öldü. Allah'ın rahmeti üzerine olsun, babam bu salgında vefat etti."

Ancak İbn Haldun, bu kişisel acıyı, insanlık tarihinin büyük döngülerini anlamak için bir araç haline getirdi. Mukaddimesinde, vebayı bir medeniyet dinamiği olarak analiz eder:

"Salgın, medeniyete (ümran) isabet edip halkının çoğunu alıp götürdüğünde, iş azalır, üretim düşer, devlet vergi toplayamaz hale gelir, kabileler zayıflar, askerler azalır. Böylece yeryüzünün medeniyeti çöker."

Ona göre veba, "devletlerin yıkılmasının en büyük sebeplerindendir." Çünkü "erkeklerin gücünü ve aklını alıp götürür" ve "yönetim düzeni zayıflar." İşgücünün azalması ücretleri ve fiyatları yükseltir, lüks tüketim ve ince sanatlar çöker, şehrin kültürü geriler. Hatta şehir halkı, salgından kaçarak çöle, bedevî hayata döner; böylece medeniyet (ümran) geriler.

İngiliz tarihçi Arnold Toynbee'nin dediği gibi, İbn Haldun, vebayı bir “medeniyet resetleme mekanizması” olarak gören ilk düşünürdür.

Bu teorik çerçeve, o dönemin en güçlü İslam devleti olan Memlüklerin yaşadığı pratik çöküşle mükemmel bir şekilde örtüşür. Makrîzî'nin de ayrıntılarıyla kaydettiği gibi, veba dalga dalga geliyor, nüfusu eritiyor, tarımı çökertiyor ve devletin can damarı olan vergi gelirlerini kurutuyordu.

İbn Haldun'un dediği gibi, "Salgın yüzünden teba azalınca, vergi gelirleri azalır, devlet askerlerin maaşlarını ödemekten aciz kalır. Böylece devletin gücü zayıflar, temelleri yıkılır." Memlük askerî sistemi (ikta), nüfus ve üretim üzerine kuruluydu. Her ikisi de veba tarafından kemirilince, devlet temelinden sarsıldı.

1419'daki bir diğer salgın (Makrîzî'nin kaydettiği gibi, günde 300 kişinin öldüğü, çarşıların kapandığı, camilerde namazın bile terk edildiği salgın) bu çöküşü hızlandırdı. Vebanın üç yüzyıl boyunca tekrarlayan darbeleri, 1517'de Osmanlı Sultanı Yavuz Selim'in Mercidabık'ta karşısına çıkan devletin, içten içe çürümüş bir gölgesi olmasının başlıca sebebiydi.

Peki İslam dünyası bu kadere sadece seyirci mi kaldı? Kesinlikle hayır.

Endülüs'ten Mağrip'e, Mısır'dan Anadolu'ya, tıp bilginleri salgına karşı akıl ve gözleme dayalı bir mücadele verdi.

Ebû'l-Kasım Zehrâvî (Abulcasis), 10. yüzyılda cerrahi aletlerin kaynatılmasını, yara bakımında titiz temizlik kurallarını öneriyor; yani "mikrop" kavramı olmadan antisepsi uyguluyordu.

İbn Zuhr (Avenzoar), hayvan deneyleriyle tedavileri test ediyor, vebanın klinik gözlemlerini yapıyor ve sağlıklı kişilerin hastalardan uzak durmasını tavsiye ediyordu.

İbn Rüşd ise felsefi bir soğukkanlılıkla, vebanın "tabii sebeplerle" olduğunu, ilahi bir ceza olarak görülmemesi gerektiğini savunuyor, hava kirliliği, su kalitesi ve beslenme gibi çevresel faktörlere dikkat çekiyordu.

Ancak bu bilimsel çabanın en çarpıcı örneği Endülüslü İbn Hatîb'ti.

14. yüzyılda Gırnata'da yaşayan bu bilgin, yaptığı gözlemler sonucunda devrimsel bir teori ortaya attı: "Bizde kesinleşmiştir ki, bu hastalık bulaşma yoluyla geçer; hastayla temas edene, evine girene veya elbiselerini kullanana."

Çobanların vebalı koyunlardan, tüccarların salgın bölgelerinden hastalık getirdiğini, aynı evdekilerin hepsinin hastalandığını gözlemlemişti. Buradan hareketle karantina, izolasyon ve hızlı defin gibi pratik önerilerde bulundu.

Veba, İslam medeniyetini hem iman ile aklı hem tedbir ile teslimiyeti dengelemeye zorlayan ateşten bir imtihandı.

Bugün, küresel bir salgının gölgesinde yaşadığımız korku ve kargaşaya baktığımızda, asırlar ötesinden üç ses yankılanıyor: Makrîzî'nin kaydettiği trajedi, İbn Haldun'un teorize ettiği medeniyet çöküşü ve İbn Hatîb'in hayatı pahasına savunduğu bilimsel gerçekler.

Onların mücadelesi, bize bir ikilemi miras bıraktı: Kaderden kadere kaçarken tedbiri elden bırakmamak.

Bugün maske takarken, karantinada kalırken veya aşı olurken verdiğimiz her karar, aslında bu kadim dengeyi yeniden kurma çabamızdır. Taun geçti, ama bıraktığı sınav devam ediyor.