Bir tıbbi tavsiyenin doğru olup olmadığını nasıl anlarız: Onu veren bir hekim mi, yoksa çok izlenen bir video mu? Bu soru birkaç yıl önce anlamsız görünebilirdi. Ancak bugün birçok insan için cevap artık değişti. Baş ağrısı, mide bulantısı, halsizlik, uykusuzluk ve hatta zihinsel gerginlik…

Bu semptomların ilk adresi poliklinik değil, sosyal medya oluyor. Bir video açılıyor, biri “bende de böyleydi” diyor, digeri “şunu yaptım geçti” yazıyor ve insan artık problemini anladığını düşünüyor.

Peki, gerçekten anlamış mı?

Benim fikrime göre, sosyal medyada yayılan yanlış tıbbi bilgilerin en tehlikeli tarafı onların apaçık yalan olması değil. Aksine, bunlar çoğu zaman yarım gerçekler üzerine kuruluyor. Birinin hayatında işe yarayan yöntem, bir başkası için riskli olabilir. Ancak video bunu söylemiyor; sadece sonucu gösteriyor, süreci değil. İnsan ise sonucu görüp sebebi kendine uyarlıyor.

Burada temel soru ortaya çıkıyor: Neden insanlar hekimden çok bir “influencer”ı dinliyor? Cevap düşündüğümüzden daha basit. Influencer sade konuşuyor, terimlerden kaçınıyor, korkutmuyor ve en önemlisi kendini “bizden biri” gibi tanıtıyor. Hekim ise bilimsel sorumlulukla hareket eder, teşhis için muayene ister ve bazen “hayır” der. Bu “hayır”ın hoş gelmemesi normaldir; seçimi çoğu zaman duygular yönlendirir.

Sosyal medyada özellikle tehlikeli konular var: “Detoks” adı altında sunulan yöntemler, vitamin ve hormonların zararsız gösterilmesi, antibiyotiklerin tavsiye gibi paylaşılması ve psikolojik durumların testlerle teşhis edilmesi. Benim fikrime göre, sorun yalnızca yanlış bilgi değil, yanlış güvendir. İnsan artık meseleyi kontrol altına aldığını ve doktora gitmeye gerek kalmadığını düşünüyor. Halbuki tıp öyle bir alandır ki, “kendini iyi hissetmek” her zaman “sağlıklı olmak” demek değildir.

Peki, bu videolar insan sağlığına somut olarak ne yapıyor?

Çoğu zaman anında hiçbir şey. Asıl tehlike buradadır. Sosyal medya nadiren doğrudan zarar verir ama çok etkili bir şekilde vakit çalar. Teşhis gecikir, tedavi ertelenir, semptomlar maskelenir. İnsan aylarca “geçecek” ümidiyle bekler. Hekime başvurduğunda ise hastalık artık farklı bir aşamada olur. O zaman şu soru sorulur: Neden daha erken gelmedin?

Sorumluluğu yalnızca sosyal medyaya yüklemek de doğru olmaz. Hekimlerin geri kalmasının sebepleri var. Hekim etik çerçevede konuşur, herkese uygun olmayan tavsiyeyi vermekten çekinir. Sosyal medya ise etik değil, izlenme sayısına odaklanır. Algoritma için önemli olan bilginin doğruluğu değil, ne kadar paylaşıldığıdır. Çok paylaşılan ise otomatik olarak “doğru” kabul edilir. Benim fikrime göre en büyük yanılgı da buradadır.

Çıkış yolu var mı? Sadece “bilinçlenmek lazım” demek yeterli değil. Daha gerçekçi yaklaşım, insanların birer bilgi tüketicisi olarak daha dikkatli olmasıdır. Bir tıbbi tavsiyeyi kabul etmeden önce kendimize sormalıyız: Bu bilginin kaynağı var mı? Risklerden bahsediliyor mu, yoksa sadece olumlu taraflar mı gösteriliyor? Tavsiye herkes için geçerli mi, yoksa somut bir deneyimin genelleştirilmesi mi?

Sonuç olarak, sosyal medya bazı semptomları tanımaya yardımcı olabilir ama teşhis koyamaz. Teşhis bir sorumluluktur ve bu sorumluluk bir videonun üzerine yüklenemez. Sağlık bir içerik değil, bir sorumluluktur ve bu sorumluluk izlenme sayısıyla ölçülemez.

Belki de asıl soru şudur: Biz sağlığımızla ilgili kararları neden en çok izlenen içeriğe göre veriyoruz?