Simurg hikâyesine kimi zaman “mitolojik bir öykü” denilir. Mitos ya da efsane denilmesi çok da önemli değil. Neticede doğunun kadim hafızasında yer etmiş, Farsça kökenli güçlü bir söz hazinesidir. Gelin, bu hikâyeyi bir de birlikte yeniden hatırlayalım.

Bir gün, gizli ya da açık uçan, gece ya da gündüz kanat çırpan; havada, karada veya suda yaşayan ne kadar kuş varsa toplanmış. Kendi hükümdarlarını seçmek istiyorlarmış. Toplananların arasında, bilge kral Süleyman’ın yanından hiç ayrılmadığı söylenen ve nerede su varsa onu görüp diğerlerine gösteren Hüdhüd de varmış. Hüdhüd, aslında yeni bir hükümdara ihtiyaç olmadığını, çünkü kuşların zaten bir padişahı bulunduğunu söylemiş ve anlatmaya başlamış:

Kuşların hükümdarı Simurg’muş, diğer adıyla Zümrüd-ü Anka. Kaf Dağı’nda yaşadığı söylenirmiş. En bilinen özelliği ise yanarak kül olmak ve küllerinden yeniden doğmakmış. Yeniden doğuş düşüncesi, kuşların ilgisini daima cezbedermiş. Kuşlar Simurg’un kendilerini kurtaracağına inanır, işler karıştığında onun gelip her şeyi düzelteceğini düşünürmüş. Ancak Simurg her çağrıldığında gelmezmiş; ihtiyaç sahipleri ümitleri tükenene kadar bekler, yine de görünmezmiş.

Bunun üzerine kuşlar, Simurg’u bulmak için Kaf Dağı’nın zirvesine gitmeye karar vermiş. Rivayete göre Kaf Dağı öyle yakın bir yer değilmiş; bin, hatta on bin kuş uçumu mesafede olduğu söylenirmiş. Yol, zorlu tepeler ve dipsiz vadilerle doluymuş. Nasıl gidileceğini öğrenmek için en bilge kuş olan Hüdhüd’e danışmışlar. Hüdhüd, yolun zahmetlerini ve erişilmesi güç hedefi uzun uzun anlatmış. Birçok kuş, bu çetin yolculuğa dayanamayacağını söyleyip bağışlanma istemiş. Hüdhüd ise ısrar etmiş: İsterlerse başarabileceklerini, yeter ki azmetsinler, demiş.

Hazırlıklarını tamamlayan binlerce kuş, “vira bismillah” diyerek yola çıkmış. Aşk denizini aşmışlar, ayrılık vadisinden geçmişler, hırs ovasının tükenmez düzlüklerinde uçmuşlar. Kıskançlık gölünün üzerinde süzülmüşler. Yol boyunca şiddetli rüzgarlarla mücadele etmiş, yakıcı güneş altında halsiz düşmüş, dondurucu gecelerde titreyerek kanat çırpmayı sürdürmüşler. Sağanaklarda ağırlaşan kanatlarına rağmen durmamışlar.

Zamanla bazıları kuşku duymaya başlamış: “Ya bunca emekten sonra Simurg’u göremezsek?” Hüdhüd, soruları sabırla yanıtlamış, endişelerini gidermiş, onları yola devam etmeye ikna etmiş. Fakat yol gerçekten uzadıkça uzuyormuş. Yorgun düşenler bir ağaca konuyor, aç kalanlar yere iniyormuş.

Önce isteği ve sebatı zayıf olanlar geri kalmış. Ardından iş, eş, ev, bark telaşına kapılanlar sorumluluklarının altında ezilmiş. Mal, mülk, makam hırsını öncelik yapanlar geri dönmüş. Bülbül güle olan aşkı uğruna vazgeçmiş. Papağan, yağmur ve fırtınada tüylerini bahane etmiş ama tüyleri yüzünden kafeslendiğini unutmuş. Kartal kendi krallığını bırakamamış. Baykuş yuvasını, martı dalgalarını, serçe rüzgarları özlemiş. Böylece kuşlar birer ikişer geri dönmüş.

Kaf Dağı’na vardıklarında binlerce kuştan yalnızca otuz kuş kalmış. Karşılarında büyük bir kapı görmüşler. Kapıdaki görevli onları geri çevirmek istemiş. Hüdhüd’ün ısrarı üzerine içeri alınmışlar. İçeride otuz taht varmış. Her kuş bir tahta oturmuş. Her tahtın önünde bir sehpa, sehpaların üzerinde deri kaplı defterler duruyormuş.

Kuşlar defterleri açtıklarında, yol boyunca başlarından geçenlerin tek tek yazılı olduğunu görmüşler. Hayretler içinde kalmışlar. Tam o sırada “Simurg geliyor” diye bir ses yükselmiş. Başlarını kaldırıp baktıklarında her biri karşısındaki aynada kendi yüzünü görmüş.

İşte o an sırrı anlamışlar. Kuş dilinde “si” otuz demekmiş, “murg” ise kuş. Simurg, otuz kuş demekmiş. Aradıkları sultan aslında kendileriymiş. Gerçek yolculuk Kaf Dağı’na değil, insanın iç dünyasına yapılan yolculukmuş.

Sonuna kadar azimle sürdürülen mücadele, insanın kendini araması ve bağımlılıklarından özgürleşmesi anlamına gelirmiş. Küllerinden doğuş, reenkarnasyondan ziyade arınma ve aydınlanmanın simgesiymiş. Öznel çıkarlarını terk etmeden nesnel yararlardan söz etmek mümkün değilmiş. Her kuş, yani her insan, kendi içindeki Simurg’u bulmadıkça kafeslerinden kurtulamazmış.

“Peki, sona kadar dayanan o otuz kuş kim?” diye soranlara verilecek ilk cevap şuymuş: Önce aynaya bakmak gerekir. Kendimize sormalıyız: Ülkü, ülke, bugün ve yarın için konforumuzdan vazgeçtik mi? Elimizi taşın altına koyduk mu? Küçük menfaatlerimizi riske etmeyi göze aldık mı? Sahip olduklarımızı ne kadar seviyor, özgürlüğümüzü ne kadar önceliyoruz?

Bu hikâye bir fabl. Ama yalnızca bir masal değil. İbn Sina’nın El-Kasidet’ül Ayniyye, Ahmed el-Gazali’nin Risaletü’t-Tayr, Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr ve Ali Şir Nevai’nin Lisanü’t-Tayr eserlerini okuyanlar bilir. Kuşların yolculuğu üzerinden anlatılan bu öykü, aslında insanın kendi nefsiyle mücadelesini ve hakikate ulaşma arayışını dile getiriyor. Aranan kurtarıcının dışarıda değil, kişinin kendi sabrında, gayretinde ve arınmışlığında saklı olduğunu hatırlatıyor.

Ve belki de en önemlisi şu: İnsana dair hikâye hiç bitmez. Çünkü insan, kendini aradığı sürece yol hep devam eder.