Evde yükselen sesleri, televizyonda sıradanlaştırılan kavgayı, okulda alaya dönüşen hoyratlığı, sokakta güç gösterisine çevrilen öfkeyi, dünyanın bir köşesinden ekrana düşen savaş görüntülerini sessizce kaydeder. Biz çoğu zaman onun oyuncakla meşgul olduğunu sanırız. Oysa çocuk, tam da o sırada insanın insana nasıl davrandığını öğrenmektedir.
Hekimlik yılları insana yalnızca bedenin dilini öğretmez. Bakışın ağırlığını, suskunluğun nedenini, çocuğun içe çekilişini de öğretir. Bazı yaralar röntgende görünmez. Bazı kırıklar alçıya alınmaz. Bazı sarsıntılar ateş yapmaz, tahlilde çıkmaz. Ama çocuğun uykusunda, davranışında, arkadaşlığı kurma biçiminde, korkularında ve öfkesinde kendini ele verir. Şiddet de böyledir. Çocuk onu yalnızca yaşadığında değil, sürekli gördüğünde de etkilenir.
Gözün gördüğü, ruhun taşıdığı
Yetişkinler çoğu zaman şiddeti dar bir çerçevede düşünür. Dayak varsa şiddet vardır, yoksa mesele büyütülmemelidir sanılır. Hâlbuki çocuk için şiddet, yalnızca fiziksel temas değildir. Evde aşağılayıcı bir dilin hâkim olması, bağırmanın normalleşmesi, korkutarak terbiye etme alışkanlığı, okulda dışlama ve küçük düşürme, sokakta hakaretin bir güç dili gibi kullanılması, ekranda insan acısının seyirlik bir malzemeye dönüşmesi de çocuğun dünyasında iz bırakır. Çocuk, kendini güvende hissetmediği bir iklimde sağlıklı gelişemez.
Bir beden düşünün; sürekli alarm halinde. Kalbi hızlı, dikkati dağınık, uykusu yüzeysel, huzuru kırılgan. Böyle bir çocuk yalnızca üzülmez. Yorulur. Tedirgin olur. Bazen içine kapanır, bazen saldırganlaşır. Kimi çocuk sessizleşir, kimi çocuk sesini ancak öfkeyle duyurabileceğini sanır. Yani şiddet, yalnızca bugünü bozmaz; çocuğun yarına kuracağı ilişkiyi de bozar.
Evin içindeki iklim
Çocuğun ilk dünyası evdir. Orada gördüğü ilişki biçimi, hayatın doğal düzeniymiş gibi yerleşir. Anne babanın birbirine hitabı, anlaşmazlık anında takındığı tavır, öfkenin nasıl yönetildiği, hatanın nasıl konuşulduğu, gücün nasıl kullanıldığı çocuk için büyük bir derstir. Evde söz sürekli yaralıysa, çocuk sevginin bile sertlikten geçtiğini sanabilir. Bağırmanın olağan, aşağılamanın meşru, korkutmanın etkili bir yöntem olduğuna inanmaya başlayabilir.
Bu yüzden çocuk terbiyesi adına kurulan sert cümlelerin, “bir şey olmaz” diye geçiştirilen çıkışların, aile içindeki kaba dilin küçümsenmemesi gerekir. Çocuk yalnızca o an üzülmez; insan ilişkilerini o kalıpla kurmayı öğrenir. Sonra aynı dili okulda taşır, arkadaşlığına taşır, ileride kuracağı aileye taşır. Bugün bir evin içinde savrulan öfke, yarının toplumsal iklimine dönüşebilir.
Ekranın sessiz öğretmenliği
Televizyon ve dijital dünya da artık çocuğun görünmez terbiyecileri arasındadır. Orada neyin komik bulunduğu, neyin alkışlandığı, neyin güç sayıldığı önemlidir. Şiddet sık tekrarlandığında, insan zihni ona alışır. Çocuk için de böyledir. Yumruğun, hakaretin, aşağılamanın, tehditkâr dilin sıradanlaşması, merhamet duygusunu aşındırır. Acı karşısında irkilmeyen bir göz, zamanla duyarlılığını kaybeder.
Buradaki mesele yalnızca kötü örnek görmek değildir. Daha derin bir sorun var. Çocuk, sorun çözmenin yolunu yanlış öğreniyor. Konuşmak yerine bastırmayı, anlamak yerine cezalandırmayı, sabretmek yerine patlamayı daha sık görüyorsa, bunları hayata taşıması şaşırtıcı olmaz. Çünkü çocukluk, öğüdün değil örneğin en güçlü olduğu dönemdir.
Okulda büyüyen sessiz yaralar
Okul, çocuğun topluma ilk ciddi çıkışıdır. Orada yalnızca ders öğrenmez; değer öğrenir, aidiyet öğrenir, kendine bakmayı öğrenir. Fakat okul ortamında alay, dışlama, zorbalık ve korku varsa, çocuk hem arkadaşına hem kendine yabancılaşır. Kimi zaman bir lakap, kimi zaman bir grup baskısı, kimi zaman öğretici olması gereken bir sözün kırıcı biçimde söylenmesi çocuğun iç dünyasında derin iz bırakır.
Her yara görünür değildir. Karın ağrısıyla derse gitmek istemeyen, sebepsiz baş ağrısından yakınan, ders başarısı aniden düşen, eskiden sevdiği ortamlardan kaçan çocuklara sadece “naz yapıyor” diye bakılamaz. Çocuk ruhu bazen derdini davranışla anlatır. Onu duymak için yalnız kulağa değil, vicdana da ihtiyaç vardır.
Dünyanın gürültüsü çocuğun içine düşerken
Bugünün çocuğu yalnız kendi mahallesini görerek büyümüyor. Dünyanın acısı da öfkesi de savaşı da ekranlardan evimizin içine kadar giriyor. Yetişkin için bile ağır olan görüntüler, çocuk için çok daha sarsıcı olabilir. Çünkü çocuk, gördüğü dehşeti zihninde işleyecek olgunluğa sahip değildir. O görüntü onda bazen korku, bazen çaresizlik, bazen de dünyanın bütünüyle güvensiz olduğu hissini bırakır.
Çocukların yanında konuşulan her sert cümle, açılan her görüntü, normalleştirilen her vahşet üzerinde biraz daha düşünmek zorundayız. Çünkü çocuk, dünyanın nasıl bir yer olduğunu bizim kurduğumuz pencereden seyrediyor. O pencere karanlıkla kaplıysa, içeriye umut değil kaygı doluyor.
Ne yapmalı?
Çocukları şiddetten korumak, yalnızca onları kötü insanlardan uzak tutmak değildir. Onları kötü dilden, kaba üsluptan, korku üreten ev içi iklimden, seyirlik hale getirilmiş şiddet görüntülerinden, aşağılamayı terbiye zanneden anlayıştan da korumaktır. Bir çocuğun en büyük ihtiyacı, kendini güvende hissettiği bir dünyadır. Güven duygusu olmadan ne sağlıklı kişilik gelişir ne sağlam bir toplum kurulur.
Evlerimizde sesin tonunu düşürmek, öfkeyi yönetmeyi öğrenmek, çocukların yanında birbirimize daha saygılı davranmak, okulda zorbalığı hafife almamak, ekranda neyin izletildiğine dikkat etmek küçük işler değildir. Bunlar, toplum sağlığının temel taşlarıdır. Çünkü ruhu örselenmiş bir çocuk, yalnız kendi çocukluğunu kaybetmez; toplum da geleceğinin bir parçasını kaybeder.
Bir çocuğu büyütmek, sadece onu beslemek, giydirmek, okutmak değildir. Ona insanın insana zarar vermeden de güçlü olabileceğini göstermektir. Merhametin zayıflık değil olgunluk olduğunu öğretmektir. Öfkenin değil sükûnetin, korkunun değil güvenin, şiddetin değil insanlığın izini bırakmaktır.
Bugün çocuklarımız neyi seyrediyorsa, yarın biraz da ona dönüşecek. Mesele tam da budur. Bu yüzden çocukları yalnız şiddetten değil, şiddetin gölgesinden de korumak zorundayız. Çünkü gölge uzun sürerse, çocukluğun ışığı erken söner.