Sağlığın Sessiz Tarifi

Hastanelerin en ağır yeri yoğun bakım değildir, bekleme salonlarıdır.

Orada, yoğun bakımda hayat mücadele eder; bekleme salonlarında ise insan düşünür. Orada ne monitörlerin hiç susmayan sesi vardır ne de telaşla atılan adımlar. Orada zaman yavaşlar. Bazen de durur, tamamen durur. İnsanlar kimi zaman anlayabildikleri, kimi zaman ise hiçbir şey ifade etmeyen tahlil kâğıtlarıyla oturur, bakışırlar. Daha doğrusu bakışlar boşluğa kilitlenir. Kâğıtlarda rakamlar vardır, harfler vardır. Ama yüzlerde sayısız soru… Herkes aynı soruyu fısıldar. Öyle fısıldar ki kimse duymasın ister:

“Acaba gerçekten iyi miyim?”

Tıp bize sağlığı rakamlarla öğretir. Kan basıncı normalse, nabız stabilleşmişse, tahliller referans aralığındaysa, demek ki her şey yolundadır. Bu, bilimsel açıdan doğru bir yaklaşımdır, evet. Ama insan, bilimin doğruları ile iç dünyasının derinliklerindeki sorular arasında sıkışıp kalır. Çünkü insan organizması yalnızca dokulardan, hücre yığınlarından ya da belli bir işlev için birlikte çalışan organ sistemlerinden ibaret değildir. İnsan aynı zamanda söyledikleridir, sustuklarıdır, içine attığı duygulardır. Laboratuvarlar anıları ölçmez. Laboratuvarlar duyguları hesaplayamaz. Merak ediyorum; ya hesaplayabilselerdi, neyi gösterirlerdi?

Hekim ağrının adını koyar, tanısını yapar, hatta tedavisini yazar. Ama ağrı bir terime sığmaz ki… Bazen bel ağrısının altında yılların acımasız yükü vardır. Bazen boyun tutulmasının ardında gidilmemiş, yarım bırakılmış yollar durur. Belki de her boğaz ağrısı, hiç söylenmemiş “hayır”ların bir sonucudur. Hatta kalp çarpıntısı çoğu zaman fizyolojik bir süreçten çok, içte biriken huzursuzluğun haykırışıdır. Tıp bunları hisseder, ama bize açıkça itiraf etmez.

En zor anlar ise “siz sağlıklısınız” denilen anlardır. Kendisini iyi hissetmeyen bir hastayı bu cümle ne kadar rahatlatabilir ki? Onu duygularının içinde daha da yalnız bırakmaz mı? Yaşadıklarını geçersiz kılmaz mı? Sanki bunca ağrı bilime tanınmıyordur, görülmüyordur. Oysa sağlık, yalnızca hastalığın olmaması değildir; insanın kendi bedeniyle kurduğu ilişkidir. Kendini dinleyebilmesi, yorgunluğunu kabul edebilmesi ve dinlenme ihtiyacını inkâr etmemesidir. Bu yüzden hasta hekimden ilaç değil, dinlenilmeyi ister. Acele edilmeden konuşmak, sözünü bölen saat sesine bakmadan içini dökmek ister. Birinin gözlerinin içine bakıp “seni anlıyorum” demesini ister. Bu cümlenin farmakolojide bir karşılığı yoktur, reçetesi bile yoktur. Ama etkisi bazen en güçlü ilaçlardan daha derindir. Çünkü insan tedavi edilmekten çok, anlaşılmak ister.

Tıp güçlü bir teknolojidir, ama ruhu ilişkide gizlidir. Röntgen kemikleri gösterir, MR dokuları… Ama hiçbiri insanın geceleri neden uyuyamadığını, her şey yolunda görünürken neden içinde bir boşluk hissettiğini açıklayamaz.

Bir cümle, bir bakış, bir sessizlik… Bazen bunlar en hassas cihazlardan bile daha çok şey anlatır. Belki de bu yüzden hekimlik bir meslekten çok bir sorumluluktur. Karşımızdaki bir “hasta”, bir “vaka” değil; bir hikâyedir. Bir insan hayatının en ağır sayfasını bize emanet ediyorsa, onu yırtıp atmak değil; bazen sessizce, bazen kendi duygularımızla birlikte okumamız gerekir.

Sağlık bazen susar, hastalık ise konuşur; durmadan konuşur. Ama en tehlikelisi, her şey normal görünürken insanın içindeki sessiz yorgunluktur. Adı olmayan, ölçülemeyen ama insanı içten içe tüketen bir yorgunluk… Tıp bunu ölçemez. Felsefe ise yalnızca bir soru sorar:

“İnsan ne zaman gerçekten iyi olur?”

Bu sorunun cevabı tahlil formlarında yoktur.

Ne cihazlarda, ne de rakamlarda…

Belki de insan, acısını inkâr etmeyi bıraktığında, susmayı kendine borç bilmediğinde ve sonunda kendi sesine kulak vermeye cesaret ettiğinde gerçekten iyileşmeye başlar.