Payitahtların Sınavı: Veba, Yalnızlık ve Yeniden Doğuş

Bursa, Haziran 1466. Şafak sökmedi o sabah. Sanki güneş bile korkmuştu bu kara beladan. Gümüş renkli ipek böceği kozaları artık ağlamayı unutmuş, derin bir sessizliğe bürünmüştü.

Uludağ'dan inen serin rüzgar, bu sefer ölüm kokusu getiriyordu. Şehrin ahşaptan kapıları, bir daha açılmamak üzere gıcırdayarak kapandı.

Ahmed Paşa, odasının sedirinde, titreyen parmaklarıyla kağıdı okşuyordu. Mürekkep hokkasının başında, dimağındaki kelimeler donmuştu sanki. Evinin cumbalı penceresinden bakarken Arnavut kaldırımlı taş sokağa, altı yüzyıllık şehrin acı dolu çığlıklarını duyuyordu, ardından yüreği kanayarak yazdı:

Bursa şehrine bakıp ağladım

Kimse kimseden haber alamadım

Kapılar sürmeli, sokaklar ıssız

Taun belasıdır bu, candan usandım."

Genç başkent İstanbul, taç giydiği günlerin ihtişamını kaybetmişti. Ayasofya'nın kubbesi altında toplanan cemaat, artık mahşer yerine dönmüş caminin avlusunda, aralıklarla dizilmişti. Kritovoulos'un dediği gibi: "Günde üç yüz can, sessizce göçüp gidiyordu." Fatih, sarayın penceresinden Boğaz'ın karşı yakasına bakarken, belki de ilk kez kendini bu kadar çaresiz hissediyordu. Taht, vebanın karşısında ateşten bir imtihan veriyordu.

Venedikli tüccar Giovanni, Galata'daki hanının kapısına kırmızı bir bez astırmıştı: "Burada ölüm var, uzak durun!" İpek kervanları artık şarkılar söyleyerek getirilmiyordu. Gümrük defterlerindeki rakamlar, bir matem şarkısı gibi azalıyordu: "Bir milyon iki yüz bin akçe... Üç yüz yirmi bin..." Çürüyen, sadece bedenler değildi; rakamlar da can çekişiyordu.

Bursa'nın Çarşısı'nda, dükkan kapıları yarı aralıktı. Sanki her biri, son müşterisini bekleyen bir tabut kapağı gibi. İpekçi Mustafa Usta, tezgahının başında, oğlunun arkaladığı mor ipeği okşuyordu. Oğlu, üç gün önce, "Baba, boğazım ağrıyor," demişti. Şimdi toprağın altındaydı. Lonca kayıtlarına şöyle düşülmüştü: "Vebadan kırılan ustaların yetim çıraklarına bakmak için ortak sandık kuruldu." Ama o sandık, gözyaşlarından dolayı ıslaktı artık.

Kadı'nın konağı önünde kuyruk vardı. Bir kadın, iki yetimini sıkıca tutarak, feryadını içine gömmüş bir halde bekliyordu. Şer'iyye Sicili'ne düşülecek kayıt belliydi: "Zeynep hatun, kocası taundan vefat etti, iki yetim kaldı." Kâğıt soğuktu, mürekkep soğuktu, ama yürekler daha da soğumuştu.

Gecenin en koyu anında, sokaklarda sadece tekerlek sesleri yankılanıyordu. Cenaze arabalarının gıcırtısı, taş döşemelere vurarak ilerliyordu. Bekçi Ali, her gece biraz daha küçülüyordu. "Dün on yedi... Bugün yirmi iki..." diye sayıyordu fısıltıyla. Sayılar, birer mezar taşına dönüşüyordu hafızasında.

İstanbul'da Hekimbaşı, sarayın loş bir odasında, deniz kokulu parşömenlere notlar düşüyordu: "Sirke ile temizlik... Tütsü ile havanın dezenfektesi..." Elleri titriyordu. Bilgisi, bu kara belanın karşısında, çöl ortasındaki bir damla su gibiydi.

Dışarıda, halk daha kadim yöntemlere sarılıyordu: Üzerlik otu yakılan evlerden yükselen dumanlar, şehrin üzerine çöken matem bulutuna karışıyordu.

Aktar dükkanının önündeki kalabalık, umutsuzluğun resmini çiziyordu. Bir adam, son parasını uzatıyordu: "Bana kafur ver! Karım ölüyor!" Defterdeki fiyatlar can yakıcıydı: "Kafur: yüz yirmi akçe..." Ama can, paha biçilemezdi; ölümse ansızın ve bedelsiz geliyordu.

Bursa'nın Muradiye Külliyesi'nde, şifahanenin koridorları iniltilerle doluydu. Molla Gürani, hasta döşeklerinin arasında dolaşırken, fetvasını tekrarlıyordu: "Hastalık zamanında dua için toplanmak caiz, lakin mesafeye dikkat edin." Ama mesafe, artık insanların yürekleri arasına da girmişti. Komşu komşusundan, baba oğlundan, anne evladından ıraktı.

Vakıf mütevellisinin elindeki defter ağırdı: "Günde bin kişiye yemek... Hasta olanlar için ayrı bina..." Rakamlar insanı, insanlar rakamı eziyordu. Yemek kazanlarının buharı, gözyaşlarıyla karışıp buğulaşıyordu havada.

İşte tam bu karanlık yıllarda Fatih'in fermanı, umudun ilk kıvılcımını çaktı: "Taundan zarar gören esnafa iki yıl vergi muafiyeti..." Devlet, çöken omuzları kaldırmaya çalışıyordu. Çarşıda, yavaş yavaş kepenkler gıcırdadı. Ölümün sessizliği, yaşamın inatçı sesiyle kırılıyordu.

Ahmed Paşa, kağıdına yeni bir dize yazdı:

"Ey şehir, sen ölmedin, sadece uyudun..." Mürekkep kurumadan, dışarıdan bir çocuk sesi geldi. Sokakta, cılız bir oyun şarkısı yankılanıyordu. Hayat, ölüme meydan okuyordu.

1468 baharı, Bursa'ya yeni bir nefes getirdi. Uludağ'ın kar suları, çeşmelerden coşkuyla akmaya başladı. İpek tezgahlarında, ilk mekiğin sesi duyuldu. Ulu Caminin avlusunda, cemaat yeniden toplanıyordu.

Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Mezar taşlarındaki "871 senesinde taun şehidi" yazısı, bir neslin hafızasına kazınmıştı. İnsanlar, selamlaşırken mesafeli durmayı, evlerini sirkeli suyla temizlemeyi, sabunun değerini unutmadı.

Şehir, yaralarını sarmıştı belki, ama salgının izleri silinmemişti. Bursa'nın ipeklerine, sadece gül desenleri işlenmiyordu; görünmezden, bir matem nakışı da vardı. İstanbul'un taşlarında, sadece fetih şarkıları değil, fısıltıyla anlatılan veba hikayeleri de yankılanıyordu.

İşte tarih, sadece zaferleri değil, yenilgileri de yazar. Ve bazen, bir şehrin en büyük zaferi, en korkunç beladan sonra tekrar nefes almayı başarmasıdır.

Bursa ve İstanbul, 1467'den beri bunu biliyor.