Türkiye’de son yıllarda “mülakat” kelimesi neredeyse başlı başına bir tartışma hâline geldi. Haksızlık iddiaları, kötü örnekler ve şeffaflıktan uzak uygulamalar… Tüm bunlar mülakatı, birçok alanda sorunlu bir araç olarak gösterdi. Hatta öyle ki, artık bazı çevrelerde mülakatın tamamen kaldırılması gerektiği savunuluyor. Oysa ben, bir akademisyen ve bir profesör olarak, mülakatın yanlış uygulanmasından doğan sorunların, mülakatın kendisini ortadan kaldırmayı haklı kılmadığını düşünüyorum.
Doçentlik sınavına 2016 yılında girdiğimde dosyam aylarca incelendikten sonra beş profesörün karşısına, yüz yüze çıktım. O gün yaşadığım heyecanı hâlâ hatırlıyorum. Bu, bir formalite değildi. Aksine, yıllar boyunca yapılan akademik çalışmaların, verilen derslerin, yazılan makalelerin ve edinilen bilimsel reflekslerin sözlü olarak da sınandığı ciddi bir aşamaydı. Bizler bu sözlü sınava aylar öncesinden hazırlanırdık. Sadece bilgimizi değil, düşünme biçimimizi, savunma yeteneğimizi, akademik olgunluğumuzu ortaya koyacağımızın bilinciyle çalışırdık.
Çünkü akademi, sadece doğru şıkkı işaretlemekten ibaret değildir. Akademi; düşünmeyi, sorgulamayı, tartışmayı ve gerektiğinde eleştirilmeyi göze almayı gerektirir. Bunların hiçbirini çoktan seçmeli bir sınav ölçemez.
Bugün ise bambaşka bir noktadayız. Kendi ekibime dahil edeceğim bir araştırmacı için karşıma çıkan tablo şu: Daha önce hiç tanımadığım, akademik reflekslerini, iletişim becerisini, etik duruşunu, bilimsel merakını hiç gözlemlemediğim bir adayı; yalnızca merkezi bir sınavdan yüksek puan aldığı için işe almak zorunda bırakılmam? Bu durumun, üniversitenin ruhuyla ne kadar örtüştüğünü sorgulamak zorundayız.
Elbette sınavlar önemlidir. Bilgi ölçülmelidir. Nesnel kriterler olmalıdır. Ancak bilgi, tek başına yeterli değildir. Akademide çalışacak bir kişinin; soru sorma cesareti, eleştiriye açıklığı, ekip çalışmasına yatkınlığı, öğrencilerle iletişimi ve en önemlisi bilimsel etik konusundaki hassasiyeti hayati önemdedir. Bunları ölçmenin yolu ise insanı insanla karşı karşıya getiren mülakattan geçer.
Bugün mülakatın tamamen kaldırılmasını savunanların temel gerekçesi, “nasıl yapılacağını bilmeyenler”dir. Evet, kötü yapılan mülakatlar vardır. Hatta adaletsiz, taraflı ve önceden sonucu belli olan mülakat örneklerini inkâr etmek mümkün değildir. Ancak şu soruyu sormak gerekir: Bir uygulama kötü yapılıyor diye, o uygulamayı tamamen ortadan kaldırmak mı gerekir; yoksa doğru yapmayı öğrenmek mi?
Yanlış yapılan mülakatlar yüzünden mülakatı kaldırmak, kötü araba kullananlar var diye direksiyonu yasaklamaya benzer. Asıl sorun, mülakatın kendisi değil; ilkesiz, ölçütsüz ve denetimsiz biçimde yapılmasıdır. Çözüm ise şeffaf, kayıt altına alınan, önceden belirlenmiş kriterlere dayanan mülakat modelleri geliştirmektir.
Akademide mülakat, bir “eleme aracı” değil, bir “tanıma aracı” olmalıdır. Adayın bilgi birikimi kadar, o bilgiyi nasıl kullandığını görmek içindir. Ezberle konuşanla düşüneni ayırt edebilmek içindir. Akademik unvanların, sadece kâğıt üzerinde değil, zihinsel ve etik bir derinliğe dayanmasını sağlamak içindir.
Ben, yıllarını üniversiteye vermiş bir akademisyen olarak şunu açıkça söyleyebilirim: Hiç mülakat yapmadan, sadece test puanlarıyla kurulan bir akademik kadro, zamanla üniversiteyi bir dershaneye dönüştürür. Bilim üretmek yerine sınav kazanmaya odaklanan bir yapı ortaya çıkar. Bu da ne üniversiteye ne öğrenciye ne de ülkeye fayda sağlar.
Evet, mülakat zordur. Emek ister. Sorumluluk ister. Hatta cesaret ister. Ama akademi zaten zor olanı yapmakla yükümlüdür. Kolay olanı seçmek, akademik kaliteyi yükseltmez; aksine sıradanlaştırır.
Sonuç olarak mesele, “mülakat olsun mu olmasın mı” değildir. Mesele, mülakatı nasıl yaptığımızdır. Yanlış yapanları gerekçe göstererek doğru bir aracı çöpe atmak yerine, doğruyu kurumsallaştırmayı tartışmalıyız. Çünkü akademi, insanla yapılan bir iştir. Ve insanı tanımadan, sadece kağıt üzerinden akademisyen yetiştirmek mümkün değildir.