Modern Şehirler, Yorgun Ruhlar

Doğal nüfus artışı ve göçlerle birlikte şehirler her geçen gün büyüyor. Binalar yükseliyor, yollar uzuyor, kalabalıklar artıyor. Ama insanın iç dünyasında aynı büyüme ve sağlıklı gelişme oluyor mu, bundan pek emin değilim. Çünkü bugün şehirlerde yaşayan pek çok insan, kalabalıklar içinde derin bir yalnızlık, güvensizlik ve yorgunluk hissiyle hayatını sürdürüyor.

Şehir dediğimiz yer sadece beton, asfalt ve binalardan ibaret değildir. Şehir, aslında insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin dışarıya yansıyan hâlidir. İnsan şehri kurar ama şehir de zamanla insanı şekillendirir. Yaşadığımız mekânlar, sadece bedenimizi değil; ruhumuzu, değerlerimizi ve ilişkilerimizi de etkiler.

Eskiden şehirler, insanın nefes aldığı, kendini güvende hissettiği, ait olduğu mekânlardı. Bugün ise birçok şehir, insanı içine alan ama ona dokunmayan büyük kalabalıklara dönüşmüş durumda. İnsanlar birbirine bu kadar yakın yaşarken, duygusal olarak bu kadar uzak ve yabancı olmayı nasıl başardı, düşünmek ve sorgulamak gerekiyor.

Modern şehir hayatı, insanı sürekli uyaran bir ortam sunuyor. Gürültü, hız, rekabet, tüketim ve başarı baskısı… Tüm bunlar insan ruhunu fark ettirmeden yoruyor. Kalabalık sokaklarda yürürken bile kendimizi görünmez hissedebiliyoruz. İşte tam bu noktada şehirlerin sadece fiziksel olarak değil, ruhen de yeniden inşa edilmesi gerektiği gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Bizim kültürümüzde şehir, sadece yaşanılan bir yer değil; aynı zamanda bir ahlâk ve değer alanıdır. Şehri şehir yapan şey, orada yaşayan insanların birbirine duyduğu güven, hak bilinci ve adalet duygusudur. Güvenin olmadığı bir şehirde huzur olmaz. İnsan kendini emniyette hissetmezse ne bedenini ne de ruhunu tam anlamıyla dinlendirebilir.

Güven, insan ilişkilerinin zemini gibidir. Sağlam bir zemin olmadan bina ayakta durmaz. Aynı şekilde güven olmadan aile, mahalle, şehir ve toplum ayakta duramaz. İnsanlar birbirine şüpheyle bakmaya başladığında, şehir kalabalık bir yalnızlık mekânına dönüşür.

Güvenin yanında bir başka temel değer ise hak ve adalettir. Hak duygusu gelişmemiş bir şehirde, güçlü olanın sesi daha çok çıkar. Oysa adalet, güçlü olanın değil, haklı olanın yanında durabilmektir. İnsanların hakkının korunduğu, adil davranıldığını hissettiği bir şehirde ruhlar da daha huzurlu olur.

Aslında şehirleri iyileştirmenin yolu, önce insanı iyileştirmekten geçiyor. İnsanın iç dünyasında adalet, merhamet ve güven yoksa; kurulan şehirler ne kadar modern olursa olsun ruhsuz kalıyor. Ruhsuz şehirler ise insanı beslemek yerine onu tüketiyor.

Geleneğimizde insan, bir şehre benzetilir. Gönül bir şehirdir ve orası imar edilmeden gerçek huzura ulaşılamaz. İçimizdeki şehir karmaşık, güvensiz ve yıkık durumdaysa, dışarıda kurduğumuz şehirlerin de düzenli ve huzurlu olması beklenemez.

Bu doğrultuda Yunus Emre, insanın iç dünyasını bir şehir olarak anlatır ve asıl imarın orada başlaması gerektiğini söyler. Ona göre gönül bir şehirdir; nefisle ruhun mücadelesi bu şehirde yaşanır. Hırs, öfke ve kibir bu şehri ele geçirdiğinde huzur kaybolur; sabır, kanaat ve merhamet hâkim olduğunda ise şehir aydınlanır. Yunus’un işaret ettiği şey şudur: İçimizdeki şehir mamur olmadan, dışarıda kurduğumuz şehirlerin de huzurlu olması mümkün değildir.

Mevlânâ da benzer şekilde gönlü bir şehre benzetir. Ona göre şehirlerin suyu nasıl temiz olmalıysa, insanın gönül dünyası da duru olmalıdır. Suyu bulanan bir şehirde hayat zorlaşır; gönlü bulanık olan bir insanda da denge bozulur. Mevlânâ, bulanık gönüllerin hem kendine hem başkasına fayda üretemeyeceğini ve şifa olamayacağını söyler. Bu yüzden insanın iç dünyasını arındırması, sadece kişisel bir mesele değil; yaşadığı şehirle kurduğu ilişkinin de temelidir.

Belki de mesele, yükselen binalarda değil; ihmal edilen gönüllerdedir.
Şehirleri imar etmeye çabalarken insanı inşa etmeyi unuttuysak, betonla kurulan şehirlerden ne bekliyoruz ki…

Çünkü gönlü mamur olmayan insanın yaşadığı şehir de mamur olamaz.