Her damar tıkanıklığı bir anda oluşmaz. Her kalp krizi gökten düşmez. Çoğu zaman kalp, bize çok önceden haber verir. Merdiven çıkarken gelen nefes darlığı, yürürken göğüste sıkışma, çabuk yorulma, tansiyonun sürekli yüksek seyretmesi, kontrolsüz şeker, yüksek kolesterol… Bunlar küçük işaretler değildir. Kalbin çaldığı kapıdır. Fakat biz çoğu zaman o kapıyı açmak yerine, sesi kısmayı tercih ediyoruz.
Ameliyathanede bir hastanın kalbine ulaşmak, insanı hem mesleki hem vicdani açıdan derinden sarsan bir andır. Çünkü orada gördüğümüz tablo çoğu zaman sadece tıbbi bir sorun değildir. Sigaranın izi vardır. Hareketsizliğin yükü vardır. Sofrada yıllarca biriken fazla tuzun, yağın, şekerin izi vardır. Uyku düzeni bozulmuş, stresle örselenmiş, kendine bakmayı sürekli ertelemiş bir hayatın izleri vardır.
Bu yüzden şunu açıkça söylemek gerekir: Biz kalbi yalnızca ameliyathanede kaybetmiyoruz. Onu çok daha önce; sokakta, sofrada, iş yerinde, trafikte, ekran başında, sigara dumanında, hareketsizliğin sessizliğinde kaybediyoruz.
Elbette modern kalp ve damar cerrahisi bugün büyük imkânlara sahiptir. Bypass ameliyatları, kapak cerrahileri, damar onarımları, ileri teknolojiyle yapılan müdahaleler pek çok hastaya yeni bir hayat kapısı açmaktadır. Fakat hiçbir ameliyat, sağlıksız hayat tarzının sürekli ürettiği hasarı tek başına ortadan kaldıramaz. Cerrahi bazen hayat kurtarır; ancak hayatın nasıl sürdürüleceği, en az ameliyat kadar önemlidir.
Hastalarımıza çoğu zaman şunu anlatmaya çalışıyoruz: Bypass olmak, eski alışkanlıklara kaldığınız yerden devam edebilmek için alınmış bir izin belgesi değildir. Açılan damar, yeni bir başlangıçtır. Eğer kişi aynı sigaraya, aynı sofraya, aynı hareketsizliğe, aynı kontrolsüz strese dönerse, kalp yeniden ağır bir yükün altına girer.
Bugün kalp damar hastalıkları artık yalnızca ileri yaşların meselesi değildir. Genç yaşta kalp krizi vakalarının daha fazla konuşulması tesadüf değildir. Fazla kilo, elektronik sigara, enerji içecekleri, düzensiz uyku, hareketsiz yaşam ve kronik stres genç bedenlerin damarlarını erken yaşta yaşlandırıyor. Dışarıdan güçlü görünen birçok insanın kalbi, içeride sessiz bir kuşatma altında çalışıyor.
Burada sorumluluğu yalnızca hastaya yüklemek de doğru değildir. Evet, birey sigaradan uzak durmalı, hareket etmeli, sağlıklı beslenmeli, kontrollerini ihmal etmemelidir. Fakat toplum düzeni de insanı sağlıklı yaşama teşvik etmelidir. Çocuklar yürüyebilmeli, gençler spor yapabilmeli, çalışanlar sürekli stres ve hareketsizliğe mahkûm edilmemelidir. Şehirler sadece araçlara değil, insana göre planlanmalıdır.
Kalp sağlığı, bir hastane koridoruna sıkıştırılamayacak kadar büyük bir meseledir. Okul kantininden belediye kaldırımına, aile sofrasından iş yeri düzenine, medya dilinden devlet politikalarına kadar uzanan geniş bir sorumluluk alanıdır. Tütünle mücadele tavizsiz sürdürülmeli, obeziteyle mücadele geçici kampanyalarla değil, kalıcı politikalarla yürütülmelidir. Koruyucu sağlık hizmetleri, tedaviden önce gelen asıl cephe olarak görülmelidir.
Bir cerrah için en ağır cümlelerden biri şudur: “Keşke daha erken gelseydi.” Çünkü bazı hastalar bize çok geç ulaşır. Bazı damarlar yıllarca sessizce daralır. Bazı kalpler yıllarca uyarı verir ama duyulmaz. Sonra bir gün ameliyathanede, dakikalarla yarışılan bir anda, geçmişte ihmal edilen her şey karşımıza çıkar.
Oysa kalp krizini önlemek, kalp krizini tedavi etmekten her zaman daha değerlidir. Bir insanın ameliyat masasına yatmadan sağlığını koruması, tıbbın en büyük başarısıdır. Biz cerrahlar elbette gerektiğinde kalbe giden yolları yeniden açmak için varız. Ama asıl arzumuz, o yolların hiç tıkanmamasıdır.
Bugün her bireyin kendine şu soruyu sorması gerekiyor: Kalbime nasıl davranıyorum? Ona her gün biraz daha yük mü bindiriyorum, yoksa onu koruyacak bir hayat mı kuruyorum?
Kalp sadece kan pompalayan bir organ değildir. Bir ailenin umudu, bir çocuğun babası, bir annenin evladı, bir toplumun emeği, bir ülkenin geleceğidir. Kalbi korumak; hayatı, üretimi, aileyi ve geleceği korumaktır.
Bu nedenle kalp damar sağlığı kişisel bir tercih değil, toplumsal bir sorumluluktur. Ameliyathaneler hayat kurtarmaya devam edecektir. Fakat asıl zafer, insanlarımızı o ameliyathaneye muhtaç bırakmadan koruyabilmektir. Kalbi kaybetmeden önce duymak, damarlar tıkanmadan önce önlem almak zorundayız. Çünkü en başarılı ameliyat bile, zamanında alınacak bir önlemin yerini tam olarak tutamaz.