Kafatasından Kil Tabletlere: 7.000 Yıllık Cerrahi Gelenek

Günümüzde modern beyin cerrahisi hassas ve ileri teknoloji ile üretilmiş cerrahi aletler, titanyum plaklar ve nöronavigasyon sistemlerle donatılmış steril ameliyathanelerinde yetkin hocalar, yardımcı uzmanlar ve pek çok teknik eleman ile gerçekleşiyor.

Oysa insanlığın kafatasını açıp beyne müdahale etme cesareti, bizi şaşırtacak kadar eskiye, neolitik çağın tozlu zamanlarına kadar uzanır.
Bugün Fransa'nın Ren Nehri kıyılarından Peru’da bulunan And Dağları'na, oradan Mezopotamya'nın kil tabletlerine uzanan, tıbbın kökenlerine dair çarpıcı bir yolculuk yapacağız.
Birçok bilimin temsilcisi olan bilim insanlarının katkılarıyla birlikte tarih bu karanlık bin yılların sayfalarını aydınlatacak.
1992 yılında, Fransa'nın Alsace bölgesinde, otoyol genişletilmesi için yapılan rutin bir kazılar, arkeoloji dünyasını sarsacak bir keşfe yol açtı.
INRAP'tan arkeolog Bernard Wittmann başkanlığındaki ekip, Linearbandkeramik kültürüne ait 7.000 yıllık bir yerleşimde, üzerinde dikkatle açılmış bir delik bulunan bir kafatasına ulaştı.
Ensisheim kafatası sıradan bir buluntu değildi.
Öncelikle, deliğin kenarlarındaki pürüzsüz, yuvarlak kemik dokusu, hastanın ameliyattan sonra aylarca, belki yıllarca hayatta kaldığını ve vücudunun bu travmayı onardığını gösteriyordu.
Daha da çarpıcısı, deliğin hemen yanındaki iyileşmiş kırık çizgisiydi.
Muhtemelen başına aldığı şiddetli bir darbe sonucu bu adamın kafatasında çatlak, belki de kafatası altında kan birikmesi oluşmuştu.
Neolitik dönemin cerrahı, belki de obsidyen veya çakmaktaşından yapılma bir aletle, kemiği kazıyarak bu basıyı azaltmaya çalışmıştı.
Wittmann'ın titiz çalışması, bu müdahalenin sadece bir "ritüel" değil, tıbbi bir tedavi girişimi olduğunu ortaya koyuyordu.
Hasta bilemediğimiz bir zaman diliminde ölmüştü.
Fakat cerrahın beynin hayati noktalarından kaçınarak kafatasına yaptığı bu müdahale ve hastanın uzun süre hayatta kalması, neolitik dönemde bile cerrahi bilginin var olduğunun kanıtıydı.
Yine 1867'de Paris Antropoloji Derneği'nde yaşanan bir sahne, tıp tarihinin seyrini değiştiriyordu.
Ünlü nörolog Paul Broca, Peru'dan getirilen İnka öncesi üzerinde delik bulunan kafataslarını inceliyordu.
O dönem bilim camiası, bu delikleri doğuştan gelen anormallikler veya savaş yaraları sanıyordu. Ancak Broca'nın gözüne çarpan şey, Ensisheim'da olduğu gibi iyileşmiş kemik kenarlarıydı.
Broca'nın devrimci çıkarımı basit ama sarsıcıydı: "İyileşme, ameliyatın başarısının tek kanıtıdır." Peru kafataslarında gördüğü şey, bilinçli cerrahi müdahalelerdi ve hayatta kalma oranı %50-70 oranında şaşırtıcı derecede yüksekti.
Broca, bu bulgularla canlı bir insan kafatası kemiğinde, beynin hassas noktalarına ulaşacak şekilde bilinçli olarak delik açılması işlemi yani trepanasyonu batıl inanç alanından çıkarıp bilimsel tıbbın ve paleopatolojinin konusu haline getirdi.
Bu yöntem insanlığın cerrahi cesaretini temsiliydi.
Ancak tıbbın gerçek anlamda bir "sistem" haline gelmesi, yazının icadıyla birlikte Mezopotamya'da gerçekleşti.
Sümerler dönemi kendisinden önceki döneme göre daha aydınlık bir dönemdir. Bunun sebebi yazıyı bulmaları ve kil tabletler aracılığı ile pek çok bilgiyi günümüze ulaştırmalarıdır.
Onlar hastalığı anlama ve tedavi etme çabasını iki uzmanlık alanına böldü:
Asipu (büyücü-hekim) hastalığın görünmeyen nedenini (tanrıların gazabı, kötü ruhlar) teşhis ve tedavi ederken,
Asu (pratisyen-hekim) fiziksel belirtilerle ilgileniyordu.
Bu ikilik bize ilkel geliyor olabilir, ancak Sümer tabletlerinde kayıtlı bilgiler, şaşırtıcı derecede modern bir tıbbi zihniyeti ortaya koyuyor
2005 yılında yayımlanan "Diagnoses in Assyrian and Babylonian Medicine" adlı eser, Mezopotamya tıbbını anlamamızda bir dönüm noktası oldu.
Asurolog JoAnn Scurlock ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı Burton R. Andersen'in disiplinlerarası iş birliği, kil tabletlerdeki metinlerle modern tıp arasında köprü kurdu.
Bu ikilinin en önemli katkısı, Mezopotamya tıbbını kendi paradigması içinde değerlendirmeleriydi. Onlara göre, bir hastalığı "kötü ruh" olarak tanımlamak, bugün "virüs" demek kadar gerçekçi ve işlevsel bir açıklamaydı.
Ašipu'nun ayinleri, modern psikosomatik tıbbın ve plasebo etkisinin antik versiyonuydu.
Ancak asıl çarpıcı olan, tabletlerdeki klinik gözlemlerin doğruluğuydu. Epileptik nöbetler, menenjit semptomları, karaciğer hastalıkları, doğum komplikasyonları... Hepsi son derece isabetli tanımlanmıştı.
Ensisheim'ın neolitik cerrahı, Broca'nın incelediği Peru'daki İnka öncesi hekimleri ve Mezopotamya'nın Asipu ve Asu'su... Hepsi farklı coğrafya ve zamanlarda yaşadılar, ancak iki ortak insani içgüdüyü paylaştılar: Acıyı dindirme ve hayat kurtarma isteği ile hastalığı anlama ve sistematize etme çabası…
Tarih öncesi dönemdeki trepanasyon, insanlığın cesaretinin ve merakının simgesidir. Mezopotamya tıbbı ise bu cesareti sistematik bilgiye dönüştürme çabasının ürünü oldu.
Modern tıp, steril ortamlarda, ileri teknolojiyle uygulansa da özünde hala aynı temel üzerinde yükseliyor: Dikkatli gözlem, sistematik kayıt, deneyime dayalı tedavi ve en önemlisi, hastayı bütüncül olarak görme çabası.
Binlerce yıl önceden yaşayan insanların hastalıkların tanılarını Sümerli hekimler kil tabletlere not etmişler.
Kayıtlar şükür ki günümüze kadar ulaşmış.
Bize ulaşan sadece tutulan kayıtlar değil hastalıkların günümüzdeki tanımları ile benzerlikleri…
Gelin bu benzerlikleri birlikte keşfedelim ve yorumlarınızla konuyu derinleştirelim.

"Eğer bir adamın kalbinde sıkıntı varsa, sürekli iç çekiyorsa, uyuyamıyorsa, iştahı yoksa..."
Depresyondan bahsediyor olabilir mi?
"Eğer bir adamın başı (birdenbire) tutulursa, bilinci bulanırsa, ağzı sık sık kapanırsa, el ve ayağı kasılırsa, gözü sola kayarsa, bu adam 'bennu' hastalığına (epilepsi) yakalanmıştır; tedavi edilemez, ölecektir."
Eğer bir adamın konuşması tutuklaşırsa, sözcükleri karıştırırsa, sağ tarafı uyuşursa... bu onun için kötüdür; kaderi belirsizdir."
"Eğer bir adam öksürürse, balgamı koyu yeşil (veya siyah) ise, göğsünde ve yanlarında şiddetli ağrı varsa, nefesi kesiliyorsa... bu kötüdür; ölecektir."
"Eğer bir adam uzun süre öksürürse, balgamı kanlı ise, ateşi varsa, gece terlemeleri olursa ve giderek zayıflarsa..."
"Eğer bir adamın gözleri sararırsa, yüzü sararırsa, dilinin altı yeşil olursa, idrarı bira renginde olursa, karnı su toplarsa... bu çok kötüdür; ölecektir."
"Eğer bir adam düşer ve kemiği kırılırsa, deriyi delip dışarı çıkarsa, iltihap toplarsa..."
"Eğer bir adamın göğsünün sol tarafında sıkışma hissi olursa, soluğu kesilirse, bu ağrı sol koluna vurursa..."
"Diş ağrısının nedeni kurtçuktur. Diş etini deler, dişin özüne yerleşir... Ey kurtçuk! Tanrı Şamaş seni yok etsin!"

Dipnot:
INRAP: Institut National de Recherches Archéologiques Préventives – Ulusal Koruyucu Arkeolojik Araştırma Enstitüsü- 2001 yılında Fransa'da kurulmuş, kamu yararına faaliyet gösteren bir kamu enstitüsüdür. Kuruluşunun arkasındaki temel felsefe, Fransa'nın zengin arkeolojik mirasının, modern kalkınma projeleri (inşaat, altyapı, şehir planlama) nedeniyle yok olmasını önlemektir.
Linearbandkeramik Kültürü: adını karakteristik çanak çömleklerinin üzerindeki "doğrusal (linear) bant (band) süslemelerinden" alan, MÖ 5500-4900 yılları arasında Orta Avrupa'da hüküm sürmüş Neolitik (Yeni Taş Devri) bir kültürdür. Fransızca'da "Céramique Linéaire" olarak adlandırılır. Bu kültür, tarım ve hayvancılığın, Yakın Doğu'dan Avrupa'ya olan yayılımında ilk ve en önemli taşıyıcı güçtür
Paleopatoloji: eski topluluklara ait insan ve hayvan kalıntıları üzerindeki hastalık, yaralanma, travma ve beslenme bozukluklarını inceleyen bilim dalıdır. Kelime anlamı "eski hastalık bilimi"dir (paleo: eski, pathos: hastalık, logos: bilim). Arkeoloji, antropoloji, tıp tarihi ve klinik tıp disiplinlerinin kesişim noktasında yer alan, disiplinlerarası bir alandır. Temel amacı, hastalıkların evrimsel ve tarihsel seyrini, toplumların sağlık durumunu, yaşam tarzını ve çevresel koşullarını anlamaktır.