Bu, istiridyenin içine giren küçücük, neredeyse görünmez bir kum tanesinin üstünün pürüzsüz, sert ve parlak bir maddeyle kaplanması olayıdır. Küçük bir taş parçasının dünyanın en değerli mücevherlerinden birine dönüşmesindeki sır aynı zamanda sabrın ve dönüşümün mucizevi öyküsüdür.
Bir varmış bir yokmuş… Zamanın henüz şarkılar söylemediği, denizlerin sonsuz derinliklerle sustuğu çağlarda, gözle bile zor seçilen küçük bir kum tanesi yolunu kaybetmiş. Dalgalarından kucağında savrulurken, bir istiridyenin denizin dibinde beslenmek için arada sırada açtığı kabuğunun aralığından içeri girivermiş.
Hiçbir şeyin büyüklüğüne veya küçüklüğüne aldanılmamalıdır. Bir kalbin içine giren en ufak bir şüphe bile, bazen koca bir dağdan daha ağır gelir. Kum tanesi küçük de olsa kenar ve köşeleri girintili çıkıntılı olan sert ve yaralayıcı bir taş parçasıdır. Yumuşakçagillerden olan hayvanın etine batar. Memeliler kadar gelişmiş sinir sistemleri olmasa da istiridyenin canı acır. O küçük taş parçasının verdiği acı öyle bir hal alır ki neredeyse günlük yaşamını sürdüremeyecek kadar rahatsız eder. Geceleri de uyutmaz. İstiridye onu içinden atmak ister. Kurtulmak için çırpınır, kıvranır, kabuğunu defalarca açıp kapatır. Ama boşuna… Çabaladıkça kum tanesi etine daha çok batar. Zavallı istiridye, bir süre sonra onu içinden atamayacağını anlar. İki seçeneği vardır. Ya acıya teslim olacak, günden güne erip tükenecek ve büyük ihtimalle sonunda ölecek, ya da acısıyla birlikte yaşamanın yollarını bulacak.
Acılar, herhangi bir yaranın neden, nasıl, ne zaman, nerede olduğuyla ve kim tarafından oluşturulduğuyla ve hatta ne kadar büyük ya da küçük olduğuyla yani boyutuyla ve yeriyle doğru orantılı değildir. Örneğin, en kötüsü mesela diş ağrısıdır, oysa diş küçüktür, mesela kocaman bir şarapnel adamın ciğerini deler, yaradan ılık kan oluktan akar gibi akar, şaşılacak şey, hiç acımaz. Bazıları gerçekten küçüktür, bazıları dıştan küçük görünse de içi büyüktür. Buradaki yaradan maksat, istenmeyen durumlar, acıdan maksat, mutsuzluklardır. Öyle ya da böyle büyük ya da küçük her türlü yaradan ve dolayısıyla acıdan kurtulmak isteriz.
Bir adım ilerleyemediğimiz durumlar çok olur. Bir türlü barışamadığımız kırgınlıklarımız, asla vazgeçemediğimiz bağımlılıklarımız, aşklarımız, pişmanlıklarımız, ayrılıklarımız ve elbette en önemlisi hatta bir bakıma en canımızı yakanı, yani etkisinden büyümekle bile kurtulamadığımız, hani çocukluk işte canım dediğimiz ama bir türlü unutamadığımız travmalarımız yok mu? Gün olur gözümüzün önünden gitmeyen resimlere bakmaktan uyku tutmaz, yani demem o ki gün olur düşünür, düşündükçe de derinlere dalarız. Yani aynen kum taneciğinin istiridyenin etine batması gibi bazı yaralar kurcaladıkça büyür, kanar ve acıtır. Ne kadar kurtulmak istesek olmaz. Yara içimizde yaşamaya devam eder.
İstiridye ikinci yolu seçer. İşte o andan itibaren plastik cerrahların çok iyi bildiği bir tür yara iyileşmesi süreci başlar. Taşın etrafında bir yabancı cisim reaksiyonu gelişir. Bu, taneciğin yüzeyindeki düzensiz girintili çıkıntılı kısımların doldurularak ete batmasını engellemek için pürüzsüz bir madde ile kaplanmasıdır. Memelilerdeki yabancı cisimleri saran yumuşak fibröz bir doku olan bu madde, istiridyede başlangıçta sıvı olarak salgılanır. Zamanla katılaşarak bir tür parlak sert bir minerale dönüşür. Adına sedef denir. Kum tanesi sedefin tam ortasındadır. Taş sedefle kaplanmaya başlar. Kat kat… Sabırla… Her tabaka biraz daha örter kenar ve köşelerindeki çıkıntıların üzerini. Ete batan kısımlar kaplandıkça taş etten sıyrılır. Sedef kalınlaştıkça acı azalır. Kaplama ne kadar kalın olursa istiridye kum tanesinin kendisini rahatsız etmeyeceğinden o kadar emin olur.
Yara ne kadar iyi iyileşirse o kadar mutlu oluruz. İzler bizim zorunlu dostumuzdur, yani hayatımızın her anlamda bir parçasıdır. Sahibinin onun dilinden anlaması gerekir. Gergin yara izleri öfkelidir. Kızarıklık, kabarıklık, kaşıntı olur ve ağrı vardır. Gevşek izler rahat, düz, yumuşak, soluk renklidir. Rahatsızlık vermez. Bunun için unutmak gerekir bazı anıları desem yalan olmaz. Ama diyeceksiniz ki olmuyor. Evet bazen olmaz. O zaman ne yapmalı ve nasıl yapmalıya kafa yormalıyız. Belli ki istiridyeyi örnek almalıyız. Sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal veya zihinsel diyelim de kimsenin aklına kurt düşürmeyelim, yaralarımızın kabuk bağlama misali üzerinin örtülmesi veya kilitli sandıklara kapatılması ya da aynen bir kum tanesinin incinin içinde sonsuza kadar saklı kalması gibi bir daha asla gün yüzüne çıkmayacak kadar derinlere gömülmesi gerekir.
Neden olduğunu bilmiyorum ama her 15 bin inciden bir tanesi pembedir. Hani bazı insanlara bazı yara izleri çok yakışır ya işte o misal. Hatta bazıları izlerinin üzerine dövme yaptırırlar. Burada iki önemli mesele var; birincisi yaranın deride mi içeride mi olduğunun kimseler tarafından bilinmemesi, ikincisi dövmenin şekil itibariyle sembolize ettikleri. Bu konu çok su götürür. Sonuçta, aynen bir insanın zamanında çok sevdiği bir yarasına elinden geldiği kadar özen ve ihtimam göstermesi ve dilinin döndüğü kadar onu övmesi ve ona nadide bir mücevher gibi davranması misali, kim bilir belki de bazı istiridyeler bazı kum tanelerini çok sevmişlerdir de ondan pembe sedef üretmişlerdir.
İnci temalı çok sayıda şiir, hikâye ve roman var. Bunlardan John Steinbeck’in “İnci”sinde klişe trajik olaylar işlenmişken, Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan”ı özveri timsalidir. O misal mücevher olarak takıp takıştırılan bu nadide incilerin her birinin içinde alelade bir taş parçası barındırdığını bilmek gurura iyi gelir. Kibire birebirdir. Benzer şekilde yara izleri de bireyin hayatta kalma gücünü, direncini gösterir.
Günümüzde yapay inci üretim tesisleri var. Masum istiridyelerin kabuğunu zorla açıp içine kum taneleri koyuyorlar. İstiridye reaksiyoner olarak kendisine göre koruyucu bir kalkan üretir. Sedef bizim için güzeldir. Onun için belki de çöptür. Yani istiridye kötülüğe bilinçsizce de olsa güzellikle cevap verir. Bu onun doğasında var. İnsanlar bu güzel şeye daha çok sahip olmak için masum istiridyeleri kandırabilirler. Hani diyelim günümüz şartlarında bu normaldir. Ama ya kötü insanların iyi insanlara yaptıklarına ne demeli? Zaten post-truth çağdayız. Ne doğru ne yanlış, hangisi iyi hangisi kötü, kim masum kim hain veya güzel mi çirkin mi, yararlı mı zararlı mı bilinmez ya da at izi it izine karışmış derlerdi eskiler, işte öyle bir dönemdeyiz. Manipülatif yöntemlerle insanların içine en basitinden şek ve şüphe düşürülmesini veya çocukların beyinlerinin safsatalarla doldurulmasını yani egemen ideolojinin kitlelere dayatılması gibi ya da nasıl desem bir insanın içine yalan ekip ondan, bilinçli veya bilinçsiz de olabilir, zehir kusturulması gibi kötü şeyleri nasıl sineye çekeceğiz? Bu düpedüz gelecek hırsızlığıdır. Gelecek hırsızlığı hırsızlıkların en kötüsüdür.
İstiridye hiçbir zaman bilemez incisinin hangi güzelin boynunda salınacağını, o misal kandırılmış bir mağdur da bilmez kimlerin kötü emellerine hizmet ettiğini. Bu konular oldukça derin ve sıkıntılı ve hatta sakıncalı olabilir. Fazla kurcalamaya gelmez, insanın canını acıtabilir. Bu nedenle kum tanesi ile incinin aşkı misali, canlı cansız tüm varlıklarla birlikte barış ve sevgi içinde yaşamayı sürdürebilmek için, ne kadar kalın olması gerekiyorsa o kadar olmak üzere, hayatımızdaki istemli ya da istemsiz gerçekleşmiş birçok olumsuzluğun üzerinin hoşgörü ve sevgi gibi güzellikle veya belki de alternatif olarak unutmak gibi müthiş yararlı bir örtü ile kaplamak gerekebilir. Oldu oldu. Olmadı, bazen de radikal bir çözüm olarak bu gibi sakıncalı şeylerden kurtulmak denenebilir.
Dilimize yerleşmiş “elindeki eteğindeki incileri döküldü” diye bir deyim var. Genellikle birinin çok üzüldüğünü, ağladığını ya da duygusal bir çöküntü yaşadığını ifade etmek için kullanılır. Bu deyim, kişinin duygularını yoğun bir şekilde dışa vurduğunu veya sakladığı sırlarını özellikle gözyaşlarıyla içindeki acıyı ya da hüznü boşalttığını anlatır. İnci, burada gözyaşını sembolize eder, çünkü gözyaşları da inci gibi emekle üretilir.
Yani belki de inci sessizce şunu fısıldar: Acıdan kaçma. Onu dönüştür. Sabırla sedefini ör. Çünkü kalbin kararmadığı sürece, senin acın bir gün başkasına ışık olabilir.