İnce Hastalığın Şiir ve Edebiyattaki İzleri

İnce narin parmaklardaki beyaz bir mendilin zarafeti, öksürüğün uyutmadığı geceler, bir gencin mendile düşen kırmızı kanı… Halk dilinde “ince hastalık” “verem” diye anılan tüberküloz, yalnız tıp kitaplarının değil, roman ve şiirimizin de satır aralarında sıkça anılan, gönül işleri ile irtibatlandırılmış bir kader metaforudur.

Vereme yakalanarak sevdiklerini, yakınlarını yasa boğmuş nice genç, tedavinin yeterli olmadığı zamanlarda bu hastalığın pençesinden kurtulamamıştır. İlginç olan ise hastalığa sebep olan Mycobacterium tuberculosis bakterisinin de laboratuvar boyamalarında ince ve zarif duruşudur.

Hava yoluyla bulaşan bu bakterinin yeryüzünde dolaşması diğer salgınlara göre yavaş olmuştur. Çünkü yavaş büyür ve immün sistemi yendiğinde hastalık oluşturur. Bu nedenle de insanlar tarafından veba veya çiçek gibi bir salgın olarak algılanmamıştır. Hasta bir kişinin öksürüğü, konuşması veya ortama nefes vermesi yoluyla saçılan zerreciklerle bulaşan hastalık, akciğerde hasar oluşturmakla kalmaz, gittiği farklı organlarda vücut direncinin düşmesini fırsat bilerek yıllar sonra aktifleşebilir.

Antitüberküloz ilaçların kullanılmaya başlanmasından önce verem, halk arasında korkulan hastalıklardan biriydi. Tarih boyunca toplumlarda oluşturduğu kültürel etki; aşk acısı, fakirlik, kalabalık yaşam, beslenme, tıbbi imkanlara ulaşamama ile kurulmuş sıkı bağlardan oluşuyordu.

Cumhuriyet’in erken yıllarında sanatoryumlar ve toplumsal mücadele, veremin çevresinde oluşturulan edebi ve kültürel alt yapının başlıca düğümleri idi. İnsanların bir yakını veya tanıdığı mutlaka bu illete yakalanmış, hastalık şiirlerde, güftelerde, Yeşilçam filmlerinde tarihi dokümante eden sahnelerde yer almayı başarmıştı.

Tüberkülozun adeta bir roman kahramanı olduğu bu süreç, Tıp bilimindeki hızlı gelişme ile eş zamanlı olarak tarihteki önemli yerine kaydedilmiştir. Halen devam eden bir hastalık olmasına rağmen yeni hastalıklar nedeniyle kültürdeki etkisi şimdilerde biraz değişikliğe uğramış gibidir.

Hastalığın Türk Edebiyat Sahnesinde Yolculuğu

Tanzimat dönemindeki romanlarda romantik âşıkların birbirlerine kavuşamama teması ve buna sebep olan tüberküloz o kadar sık işlenmiştir ki; Ahmet Hamdi Tanpınar: “Devrin edebiyatı başka hastalık bilmez gibidir” demektedir. Türk edebiyatında veremin geçtiği ilk eser; Mehmet Murat (Mizancı Murat)’ın “Turfanda mı Turfa mı?” adlı romanıdır.

Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde verem, şairlerin, yazarların hayatına dokunmuş bir kişisel gerçeklik ve anlatımlarında tematik bir öznedir. O dönemin belgelerinde hâlen aşk ve kavuşamama ile beraber anıldığı ve kurgulandığı görülür. Halbuki Cumhuriyet dönemine geldiğimizde hastalığın daha ziyade yoksulluk, barınma- temizlik ve beslenme eksikliği ile ilişkilendirildiğini görürüz. Yani önceleri melankoli ve duyguları öne çıkaran yazı dilinin hastalığın toplumsal bir yara haline geldiğini öne çıkaran bir şekle dönüştüğünü söyleyebiliriz.

Türk edebiyatında verem, daha çok kişisel kırılganlık olarak yansıtılır. Hastalık, edebiyat diline solgun, ince ve derin bir estetik getirir. “Bedenin incelmesi”, “nefesin daralması”, “zamanın yavaşlaması” gibi tabirler, şiirin ritmini ve okuyucunun ruhunu etkileyen fiziksel gerçeklik çağrışımı yapar ve duygulara hitap eden çeşitli söz sanatlarını kullanır. Edebiyatçılar, hastalığın etkilerini satırlara sığdırmaya çalışırken, çoğu kez o acıyı toplumsal bir çağrıya dönüştürür: “Hikmetli bir sabır”, “halk sağlığı bilinci”, “dayanışma gerekliliği” … Bu anlamda edebiyat eserlerindeki anlatılar yalnızca hastalıkla ilgili bilgiler vermez; aynı zamanda dönemin değerler sistemine bakabileceğimiz pencerelerdir.

1900’lü yılların hemen öncesinde ve sonrasında İsmail Şükrü, Kilisli Rıfat (Kardam) , Dr. Kınacıyan, Ahmed Şükrü gibi veremle mücadele eden ve hastalıkların bulaşmasını önlemeye çalışan hekimlerin hastalıklar hakkında yazdığı “Akciğer Tüberkülozu Tezi”, “Verem Kabil-i Şifadır”, “Veremin Tedavisi”,“Her Kan Tüküren Verem Değildir” gibi tıbbi kitapların, dönemin edebiyatçılarını da etkilemiş olduğu bir gerçektir. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Peyami Safa, Halide Edip, Reşat Nuri gibi birçok yazarın kitaplarında bu açıkça fark edilir.

Mikrop ve bulaşma teorisinin kabullenişi ve sanatoryum hareketi toplumsal bir gerçek olarak hikâye ve romanlarda ustalıkla işlenir ve okuyucular tarafından kolaylıkla fark edilir.

Şiirlerde “Verem” izleri:

Şiirlerde geçen solgunluk ve zarafet ifadeleri neredeyse ayrılmaz verem işaretleridir. “İncelik” yalnızca fiziksel olarak erime değil; zarafetin de trajik eşliğidir. Ayrılık ve ölümden bahsedilmesi ve bunun hastalık sebebi veya sonucu olarak sunulması diğer sık görülen imgelerdir.

“Kavuşamamak” “hasret” “çaresizlik” “yokluk” hastalığa sebep olabilirken “vedanın yaklaşması”, “sonsuz ayrılış” “yataklara düşmek” “kahrolma” “ölüm” gibi kelimeler şiirin iç ritmini ağırlaştıran, mısraları şifreler üzerinden eğip büken kuvvetler haline gelir.

Tanzimat ve Servet-i Fünun metinlerinde bu kurgu çok öne çıkar. Namık Kemal, veremi gençliğin kırılganlığı ve ölüm korkusunun sembolü olarak kullanır. Tevfik Fikret, ‘hasta çocuk’ şiiriyle veremi çağrıştırırken, Halit Ziya solgun gül, ince dal imgeleri ile veremli bir sevgiliyi anlatmaya çalışır.

Ayrıca satırların arasına gizlenmiş doğa, ağaçlar, orman ve temiz hava ile şifa arayışı, çiçek ve yaprak metaforları ile gençliğin yitirilmesi, faniliğe vurgu yapılır. Sık temas edilen bir konu olan verem hakkında birbirinden etkilenen bu edebi cümleler, hastalığın kişisel kader olmaktan çıkıp toplumsal hikâyeye dönüştüğü anları da görünür kılar.

Türk Müziği ve Sinemasında “İnce Hastalık”

Müzik, kültürleri oluşturan, duyguları harekete geçiren ve nesiller boyu aktaran önemli toplumsal hafıza araçlarıdır. Türkülerde tüberküloz, özellikle “verem olmak” şeklinde, çoğu kez aşkın sonlanmasına sebep olan gerçek veya mecazi anlamda kullanılan trajik bir motif olarak sahneye çıkar. “Buralarda yâr seven vallahi verem olur” “Yar sılada kanser, ben burada verem” “Bak derdinden verem oldum” “Bahçalarda mor meni, verem ettin sen beni” gibi imâlar güfteye düşük yoğunluklu bir ağıt tadı verir.

Yeşilçam melodramı ile sanat müziği güfteciliğinin birbirini beslediği bir atmosferde, yine verem kendisine bolca yer bulur. “Boş çerçeve”, “Hıçkırık”, “Beyaz mendil” gibi birçok film Türk sinema tarihindeki yerini alırken modern sinemada “Kelebeğin Rüyası” önemli bir kültür yansıması olarak veremli iki gencin hikayesi ile dönemin şartlarını, veremle mücadeleyi şiirsel bir tarzda yansıtır. Filmde anlatılan Muzaffer Tayyip Uslu bir şairdir. (Türk edebiyatında Memet Fuat, Cenap Şahabettin, Cahit Sıtkı Tarancı, Peyami Safa ve Rüştü Onur gibi değerli birçok kalem benzer şekilde veremle boğuşmuş isimler arasındadır.)

Bu filmlerin çoğunda kullanılan müziklerde Hicaz, Hüzzam, Kürdîli Hicazkâr gibi makamlar tercih edilirken, uzayan ezgi hattı hastalığın yavaş ritmini tonal bir anlatıma taşır.

Veremin bir hastalık olarak algısındaki bu kültürel etki ve edebi eserlerdeki görünürlüğü 20. yüzyılın ortalarına dek devam etti. Kanser gibi yeni mücadele edilecek hastalıkların artması, tedavideki ilerlemeler, kontrol önlemlerinin gücü ile tüberkülozun görece azalması, verem kelimesini mecâzi bir sanatsal kullanım şekline dönüştürdü. Ancak halk arasında hâlen veremin “ince, duygulu kişileri” hatta “ince kıvrık kirpikli kişileri” hedef aldığına dair inanışın izleri devam eder.

İnce hastalığın şiir ve sinemadaki narin(!) estetiği, ülkemizdeki sert halk sağlığı mücadelesiyle dengelenmiştir. BCG aşısının yaygın uygulanışı, çocuklarda menenjit ve yaygın hastalık formlarını azaltmış, tıbbi tanı ve tedaviye ulaşım imkanları, kurulan verem savaş dispanserleri ile kolaylaştırılmıştır. Bunlar tıp biliminin/dilinin, edebî dil üzerinde kurduğu akılcı nazireyi temsil eder.

Bütün bu gelişmelerle verem, zamanla önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olarak “kültürel melankoli”den toplumsal sorumluluk bilincine doğru konum değiştirmiştir. Bu değişimde tıbbın hekimler aracılığı ile yazdığı, satırlarında “BCG aşısı”, “antitüberküloz ilaçlar”, “izolasyon”, “gözetimli ilaç kullanımı” kelimelerini içeren cümlelerin önemi âşikardır.

Ancak bu tehlikeli ve eritici hastalık ne yazık ki yok edilememiş, halen aramızda dolaşmakta çoğumuzun vücudunda bir yerlerde gizli saklı var olabilmektedir. Bazı hastalıkları tedavide kullanılan immun süpresif ilaç seçenekleri, sonradan kazanılmış edinsel yetmezliğe sebep olan HIV enfeksiyonu gibi durumlar onu gizlendiği o kuytu köşeden çıkarmak için yeterlidir. Ayrıca bazen bakterinin kazandığı direnç nedeniyle tedavisi de eskisi gibi zorlaşabilmektedir.

Sonuç olarak tarih boyunca insanlarla birlikte var olan verem, ağır, ölümcül ve eritici seyri nedeniyle diğer hastalıkların önüne çıkarak kendisini edebiyat ve sanata yansıtmış, kendisi ile çok mücadele edilmiş ve edilmeye devam edilen bir enfeksiyondur. Şimdilerde sanat dünyasında daha sessiz bir şarkı söylüyor olabilir. Ancak tıp literatüründe hâlen hakkında en çok çalışma yapılan ve en çok yayın üretilen kadim hastalıklardan biridir.

Veremi bir de Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”’nda geçen Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın şiirinde görerek bitirelim:

"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yâr kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"

"Gönlümü çekse de yârin hayâli
Aşmaya kudretim yetmez cibâli
Yolcuyum bir kuru yaprak misâli
Rüzgârın önüne katılmışım ben"

"Garibim nâmıma kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"


Kaynaklar

Göçmen J.S. “Edebi Metinlerde Tüberküloz”. Mersin Ü. Lokman Hekim Tıp Tarihi Dergisi. (2023).

Uğurlu Y. S. Türk Romanında Verem Üzerine Bir İnceleme”. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (2020).

Adıgüzel G. “Mendilimde kan sesleri; Yeşilçam'ın 'ince' hastalığı”. Lacivert Dergi. (2016).