Hastanede gece nöbetindeydim. Alt sınıf öğrencisiydim. Acil serviste görevliydim ve tıbbın kitapların dışındaki yüzüyle yeni yeni tanışıyordum. Bir sezaryen ameliyatı yapılacağı söylendi. İstersem doktordan izin alıp izleyebileceğim belirtildi. Gittim, izin aldım. Doktor ameliyatın gidişatını anlattı, kısa bir soru cevap yapıldı. Ameliyat sorunsuz bitti. Minicik, tatlı bir bebek dünyaya geldi.

Her şey normal görünüyordu.

Tekrar acil servise döndüm. Aradan birkaç saat bile geçmemişti ki yoğun bakımdan acil çağrı geldi. Valeh doktorla birlikte yoğun bakıma çıktık. İçeri girer girmez, kaosun içinde bir düzen olduğunu fark ettim. Hemşireler sağa sola koşturuyordu; biri ilaç çekiyor, biri serum hazırlıyor, biri tansiyon aletini getiriyordu. Herkes ne yapacağını biliyordu.

Hastayı görünce içim daraldı.

Biraz önce sezaryen olan kadındı. Öyle titriyordu ki, sanki yatak da onunla birlikte sallanıyordu. Rengi bembeyazdı. Doktorlar art arda talimatlar veriyordu. Bana, “Gel, hemen manşonu hastanın koluna bağla,” dediler.

Manşonu elime aldım. O anda az önce dünyaya gelen o minicik bebek aklıma geldi. Annesinin bu halde olması ve onun hiçbir şeyden habersiz yüzü gözümün önünden geçti. “Şimdi o bebek annesiz mi kalacak?” diye düşündüm. Tam o sırada ellerimin titrediğini fark ettim. Doktorlar bunu da gördü. “Böyle durumlarda heyecanlanmak olmaz. Kendini toparla. Soğukkanlı ol,” dediler ve tetkiklere bakmaya devam ettiler.

Manşonu bağladım. Cihazın düğmesine bastığım anda elim birden buz kesti. Döndüm baktım, hasta elimi bileğimden sıkıca tutmuştu. Tırnakları derime batıyordu. Gözleri bana kilitlenmişti. O bakışta korku vardı, yalvarış vardı, sessiz bir “beni bırakma” vardı. Bir “yardım et” çağrısı vardı. Ne yapabilirdim ki? Çok da bir şey bilmiyordum. İlk kez böyle bir durumda olan bir insan görüyordum. Kendisi daha birkaç saat önce anne olmuştu. Peki ya o bebek?

Tansiyonun doğru ölçülmesi için elini açıp yanına koymak istedim. Tam o anda Valeh doktorun sesi duyuldu: “Ne yapıyorsun? Hasta tam odağı sensin. İki elle tut.”

İki elle tuttum. Sanki hastanın bütün bedeninden ayrılmış gibiydi o kol. Diğer kolu titrerken, benim tuttuğum kol kıpırdamıyordu. Elinin soğukluğunu bugün bile hatırlıyorum.

Diğer koluna serum takıldı, ilaçlar verildi. Zaman geçti. Hasta yavaş yavaş sakinleşti. Elimi kendi bıraktı. Uykuya daldı.

O gece bir ders değil, bir gerçek öğrendim.

Tıp sadece ilaçlar, tahliller ve protokoller değildir. Bazen bir insanın hayatta kalması için senin orada olman, onu bırakmaman, iki elle tutman bile büyük bir umut olabilir. Bazen hastayı ayakta tutan şey ilaç değil, güvendir. Ve bazen doktor olmak, sadece tedavi etmek değil; korkan bir insanın elinden tutmaktır, kaybettiği umudu ona yeniden hissettirmektir.

O günden sonra “iki elle tut” benim için sadece bir talimat olmadı. Hayatta biri korktuğunda, titrediğinde, gözleriyle sessizce yardım istediğinde anladım ki bazen en önemli şey şudur: iki elle tutmak.