Disiplin, gayret ve yoğun emek gerektiren mesleki ortam ise hekimleri kimi zaman sanata, kimi zaman spora, kimi zaman da farklı hobilere yöneltmektedir. Sanatın özgün, estetik ve ruha seslenen alanlarında kendilerine yeni dünyalar kurabilen bazı hekimler, sanatçı kimlikleriyle de ön plana çıkmaktadır.
Leonardo da Vinci’nin “Güzellik yaşamda yok olur, ancak sanatta ölümsüzdür” sözü, bu bağlamda hekimin bilinçaltındaki ölümsüzlüğü arama çabasının bir ifadesi olarak da okunabilir. Çünkü modern tıptaki büyük ilerlemelere ve teknolojik gelişmelere rağmen insanın acıkan, susayan, üşüyen, terleyen ve sonunda ömrünü tamamlayan bir varlık oluşu, ölümlülük gerçeğini ortadan kaldırmamıştır. Sanatın ölümsüzlüğe açılan kapısı, belki de tam bu nedenle hekimler için ayrı bir anlam taşımaktadır.
Resim, müzik, heykel ve el sanatları gibi güzel sanat dallarıyla ilgilenen ve bu alanlarda temayüz eden hekimlerin varlığı, tıp ve sanat kavramlarının somutlaştığı güçlü örneklerdir. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Şeker Ahmet Paşa ve Cenap Şahabettin; Cumhuriyet döneminde ise Hasan Mazhar Paşa, Mehmed Şakir, Osman Şevki Uludağ ve Süheyl Ünver ressam, şair ve yazar kimlikleriyle bu geleneğin önemli isimleri arasında yer almaktadır.
Bundan sonraki yazılarımızda, yaşamlarında sanata geniş pencereler açan hekimlerin biyografilerini ele alacağız. Ancak ilk yazı olması dolayısıyla tıp eğitimi almış, asker kökenli ve üst düzey Osmanlı bürokratı olan ressam Şeker Ahmet Paşa'dan kısaca söz etmek istiyorum.
Şeker Ahmet Paşa, 1855 yılında henüz 14 yaşındayken küçük yaşta öğrenci kabul eden Tıbbiye Mektebi’ne sınavla girerek kaydoldu. On sekiz yaşına geldiğinde Tıbbiye’nin resim öğretmeni yardımcılığına atandı. Bu okulda aldığı resim derslerinde yeteneği keşfedilen ve sanata ilgisi giderek artan Ahmet Paşa, eğitimini sürdürmek üzere Fransa’ya gönderildi. Burada dönemin önemli ressamlarından dersler aldı ve İstanbul’da modern resmin öncülerinden biri haline geldi. Zira o döneme kadar hat, minyatür gibi sanatlarla meşgul olan Osmanlı sanat çevreleri için Batılı anlamdaki resim anlayışı yeni ve farklı bir ufuk açmaktaydı.
1851’den itibaren özel ve resmî bütün Türk okullarında resim derslerinin asker öğretmenler tarafından verilmesi dikkat çekicidir. Avrupa’da Batı tarzı resmi öğrenip İstanbul’a dönen Osman Hamdi Bey ve Şeker Ahmet Paşa, rüştiyelerde dersler vermiş; resim derslerini yürütecek öğretmenler yetişinceye kadar asker kökenli hocalar Batılı resim anlayışının ilk öğreticileri olmuştur. Böylece askerî okullar, sadece asker ve komutan değil, aynı zamanda sanatın öncü isimlerini de yetiştirme görevini üstlenmiştir.
Şeker Ahmet Paşa’nın sanatçı kişiliği, eğitimciliği ve yöneticiliğiyle birleşerek ona çok yönlü bir kimlik kazandırdı. Bu özellikleri onu sanatsever Sultan Abdülaziz’e yakınlaştırdı; Paşa, padişahın sanat danışmanı ve sarayın sanat koordinatörü olarak görevlendirildi. Bu konum, ona dönemin diğer sanatçıları arasında farklı bir yer kazandırdığı gibi sarayın Batı tarzı resim sanatına yaklaşımını da olumlu yönde etkiledi. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında sanat çalışmalarına başlayan Şeker Ahmet Paşa, Türk resminin biçimlenip gelişmesinde son derece önemli bir rol üstlendi.
Saraydaki yaverlik göreviyle birlikte yabancı elçilerin karşılanması ve padişahla yakın çalışma temposu, onun manzara resimlerine ayırdığı zamanı azalttı. Bunun üzerine Mercan’daki konağında bir atölye kurarak daha çok ölü doğa (natürmort) çalışmalarına yöneldi. Bu eserlerinde titiz bir kompozisyon anlayışı benimsedi; kavun ve karpuz dilimleri, üzüm salkımları, sepet içinde yerleştirilmiş meyveler ve vazodaki çiçekleri son derece gerçekçi bir biçimde tuvale aktardı.
Tıbbın insan hayatına şifa, sanatın ise ruha nefes verdiği bu ortak zeminde Şeker Ahmet Paşa gibi isimler, iki dünyanın da öncüleri olarak hafızamızda yer almaya devam etmektedir.