Bir çocuğun hastaneye girdiği anı düşünelim. Yüksek tavanlar, uzun ve sonu görünmeyen koridorlar, keskin kokular, suskun duvarlar… Biz yetişkinler için alışıldık olan bu mekânlar, çocuklar için çoğu zaman korkutucu bir bilinmezdir. Oysa mimarlık tam da burada devreye girmelidir. Çünkü hastaneler yalnızca tedavi edilen bedenlerin değil, aynı zamanda kırılgan zihinlerin de mekânıdır.
Uzun yıllar boyunca hastane mimarisi; hijyen, işlev ve teknik verimlilik üzerinden okundu. Elbette bunlar vazgeçilmezdir. Ancak konu çocuklar olduğunda, bu kriterler tek başına yeterli olmaz. Çocuklar mekânı ölçmez, hisseder. Ve hissettikleri, çoğu zaman bize düşündüğümüzden çok daha fazlasını anlatır.
Bir çocuğun göz hizasından bakıldığında, standart bir hasta odası bile devasa bir boşluğa dönüşebilir. Bu nedenle ölçek, çocuk hastanelerinde en az statik hesaplar kadar önemlidir. Daha alçak tavanlı geçişler, mekânsal kırılmalar, köşeler ve nişler çocuğa şunu fısıldar: “Burada kaybolmazsın.” Mimarlığın güven veren dili tam da burada başlar.
Renk meselesi ise hâlâ sıkça yanlış anlaşılır. Çocuk mekânı denildiğinde ilk refleks, her yeri parlak renklerle doldurmaktır. Oysa mesele renk çokluğu değil, renk dilidir. Sakinleştiren tonlar, yön bulmayı kolaylaştıran kurgular mekânın ruhunu yumuşatır. Beyazın steril gücü korunurken, çocuğun dünyasına küçük ama anlamlı dokunuşlar yapılabilir.
Bir diğer önemli unsur doğadır. Çocuklar için pencere yalnızca bir açıklık değil, dış dünyayla kurulan bir bağdır. Gün ışığı alan bir oda, bir ağacın dallarını görebilmek ya da küçük bir avluya açılan kapı… Bunlar tedavinin görünmeyen ama etkili parçalarıdır. Doğa, çocuğa hastanenin geçici olduğunu hatırlatır.
Ve oyun… Oyun odaları çoğu zaman hastane planlarında “olursa güzel olur” alanları olarak görülür. Oysa oyun, çocuk için bir lüks değil; hayatta kalma stratejisidir. Oyun sayesinde çocuk, kontrolü yeniden eline alır. Mimarlık, oyunu belirli bir odaya hapsetmek yerine mekânın geneline yayabildiği ölçüde iyileştirici bir güce kavuşur.
Belki de en kritik mesele şudur: Çocuk hastaneleri çocuğu yalnızlaştırmamalıdır. Ebeveynin mekândaki varlığı, bir refakat düzenlemesinden ibaret değildir; psikolojik bir ankrajdır. Mimari tasarım, aileyi misafir eden değil, onu doğal bir parça olarak kabul eden bir kurguya sahip olmalıdır.
Sonuçta soru nettir: Hastaneler çocuklara ne söylüyor? “Korkma, buradayız” mı, yoksa “sus ve bekle” mi? Mimarlık bu soruya verdiği yanıtla yalnızca bir bina üretmez; bir deneyim, bir hatıra, belki de bir iyileşme hikâyesi inşa eder. Çünkü bazı mekânlar yalnızca barındırmaz. İyileştirir.