İnsan, bir yandan bedensel işlevleri olan biyolojik bir organizma, diğer yandan anlam üreten, değerler doğrultusunda kararlar alan ve ahlaki sorumluluk taşıyan bir özne olarak var olur. Bu ikili yapı, tıbbın tarihsel gelişimi boyunca felsefeyle iç içe ilerlemesinin temel nedenidir.
Antik Yunan düşüncesinde bu ilişki açık biçimde görülür. Hipokrates geleneğinde hekimlik, yalnızca hastalığı tedavi eden teknik bir uğraş değil; ölçülülük, zarar vermeme ve hastaya karşı etik sorumluluk ilkeleriyle tanımlanan bir meslek olarak ele alınmıştır. Platon, sağlığı ruh ile beden arasındaki uyumla ilişkilendirerek tıbbi pratiği doğrudan insan anlayışıyla temellendirirken, Aristoteles insanı ereksel bir varlık olarak kavrayarak tıbbın yalnızca nedenleri açıklayan değil, “iyi yaşam”ı gözeten bir bilgi alanı olması gerektiğini savunmuştur. Bu çerçevede tıp, daha en başından itibaren felsefi antropolojiden kopuk düşünülemeyen bir disiplin olarak şekillenmiştir.
Bu bütüncül yaklaşım Orta Çağ’da özellikle İslam düşüncesinde sistematik bir derinlik kazanmıştır. İbn Sînâ’nın El-Kanun fi’t-Tıbb adlı eseri, tıbbi bilgiyi metafizik, ahlak ve insan doğası anlayışıyla birlikte ele alarak hekimliği yalnızca teknik bir uzmanlık değil, bilgelik gerektiren bir uğraş olarak konumlandırmıştır. Bu dönemde hekim, yalnızca bedeni onaran bir uygulayıcı değil; insanın yaşam tarzını, duygusal durumunu ve ahlaki alışkanlıklarını da dikkate alan bir rehber olarak görülmüştür. Tıp, böylece insanın bedensel, zihinsel ve ahlaki boyutlarını birlikte ele alan bütüncül bir disiplin niteliği kazanmıştır.
Modern bilimsel devrimle birlikte bu tablo belirgin biçimde değişmiştir. Deneysel yöntemlerin, nicel ölçümün ve nedensel açıklamaların merkezî hâle gelmesi, tıbbın teknik kapasitesini olağanüstü ölçüde artırmıştır. Descartes’ın zihin–beden düalizmi, insan bedeninin mekanik bir sistem olarak ele alınmasının önünü açmış; anatomi, fizyoloji ve cerrahi alanlarında büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Ancak bu teknik güçlenme, hastalığın öznel deneyiminin ve insanın anlam boyutunun klinik pratikten kısmen dışlanmasına da yol açmıştır. Modern klinik bakış, hastayı giderek bir “vaka”ya indirgeme eğilimi göstermiş; insanın yaşantısı, anlatısı ve varoluşsal boyutu geri plana itilmiştir.
Bu durum, modern tıbbın kendi içinde bir gerilim üretmesine neden olmuştur. Tıp, bilimsel açıdan güçlenirken, insanı bütüncül olarak kavrama kapasitesini kısmen yitirmiştir. Nitekim 20. yüzyılda bu indirgemeci yaklaşım ciddi eleştirilerle karşılaşmış; sağlık ve hastalık kavramlarının yalnızca ölçülebilir verilerle değil, insanın yaşantısı ve anlam dünyasıyla birlikte ele alınması gerektiği yeniden gündeme gelmiştir. Tıbbın etik ve insani boyutları, yeniden düşünülmesi gereken temel meseleler hâline gelmiştir.
21. yüzyıla gelindiğinde biyoteknoloji, genetik müdahaleler ve yapay zekâ destekli sistemler, tıbbı bir kez daha felsefi ve etik sorgulamaların merkezine taşımıştır. Gen düzenleme teknolojileri kalıtsal hastalıkların önlenmesi konusunda büyük umutlar doğururken, “doğal olan” ile “müdahale edilmiş olan” arasındaki sınırı belirsizleştirmiştir. Yapay zekâ algoritmaları erken tanı ve klinik karar süreçlerinde önemli avantajlar sağlarken, sorumluluk, şeffaflık ve ahlaki muhakemenin teknolojiye devredilip devredilemeyeceği sorusunu da beraberinde getirmiştir.
Bu noktada tıp, yalnızca “ne yapılabilir?” sorusuyla yetinemez hâle gelmiştir. Asıl belirleyici olan soru şudur: Yapılabilir olan her şey yapılmalı mıdır? Bu soru, tıbbın kaçınılmaz olarak etik ve felsefi bir zemine ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Yaşamı uzatmaya yönelik müdahaleler, yoğun bakım kararları, genetik testlerin kullanımı ya da yapay zekânın klinik kararlara dâhil edilmesi, salt bilimsel verilerle çözülebilecek meseleler değildir. Bu alanlarda hekim, teknik bilgi kadar insan onuru, özerklik, zarar vermeme ve adalet gibi değerleri de gözetmek zorundadır.
Dolayısıyla tıp ile felsefe arasındaki ilişki, yalnızca tarihsel bir arka plan değil; hekimlik pratiğinin tam merkezinde yer alan kurucu bir unsurdur. Tanı koyma, tedavi seçimi, müdahale sınırlarının belirlenmesi ve hasta ile kurulan iletişim, farkında olunsun ya da olunmasın, belirli bir insan anlayışına dayanır. İnsan bedenini yalnızca biyolojik bir mekanizma olarak gören bir yaklaşım ile insanı anlam ve değer taşıyan bir özne olarak ele alan yaklaşım, aynı klinik durumda farklı etik sonuçlar doğurur.
Bu nedenle çağdaş tıp eğitimi, yalnızca teknik yeterlilik kazandırmaya odaklanan dar bir uzmanlık anlayışıyla sürdürülemez. Hekim adaylarının, mesleki kararlarının ardındaki felsefi ve etik varsayımları sorgulayabilecek entelektüel donanıma sahip olmaları gerekir. Felsefe ve etik eğitiminin tıp müfredatında yeniden merkeze alınması, akademik bir lüks değil; mesleki sorumluluğun doğal bir gereğidir.
Sonuç olarak tıp ile felsefe arasındaki bağ, geçmişte kalmış bir entelektüel miras değil; çağdaş tıbbın karşı karşıya olduğu anlam, meşruiyet ve etik sorunlara yanıt üretebilecek canlı bir düşünme alanıdır. Tıp, teknolojik gücünü felsefi sorgulamalarla dengelemediği sürece, insanla kurduğu ilişkiyi zayıflatma riski taşır. Bu denge kurulduğunda ise hekimlik, yalnızca hastalıkları tedavi eden değil, insanı merkeze alan sahici bir iyilik pratiği olarak varlığını sürdürebilir.