Ergenlik artık “geçer” denilecek bir dönem değil

Ergenlik, çocuklukla yetişkinlik arasına sıkışmış kısa bir köprü değil; beynin, kimliğin, değerlerin ve alışkanlıkların şekillendiği bir inşa sahası.

Beynin karar verme, plan yapma ve dürtü kontrolünden sorumlu ön bölgesi henüz tam olgunlaşmamışken; duyguların yoğunlaştığı limbik sistem gaz pedalına sonuna kadar basıyor. Sonuç açık: hızlanan duygu, geciken fren.

Bu biyolojik gerçek, günümüz dünyasının baskılarıyla birleşince tablo ağırlaşıyor. Sınav maratonu, dijital görünürlük baskısı, estetik kaygılar, akran zorbalığı, yalnızlık, ekonomik belirsizlik… Hepsi bir araya geldiğinde ergenler adeta görünmez bir fırtınanın içinde yürümek zorunda kalıyor.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ergenlerde ruh sağlığı sorunları giderek artıyor ve intihar, bu yaş grubunda önde gelen ölüm nedenlerinden biri haline geliyor. Türkiye’de de tablo farklı değil. Rehberlik servislerinin kapıları dolup taşıyor, veliler çaresiz soruyor: “Bu sadece ergenlik mi, yoksa yardıma ihtiyaç var mı?”

Görmezden gelinen sessiz gerçek: ruh sağlığı krizi

Gelin dürüst olalım.
Ergenin öfkesi “geçer”, içine kapanması “çağ atlatır”, suskunluğu “büyümeyle ilgilidir” diye oyalanıyoruz. Oysa gerçek başkaymış gibi yapmanın bir faydası yok.

Bugün ergenlerde:

• depresyon ve kaygı bozuklukları artıyor
• yalnızlık duygusu yaygınlaşıyor
• okula bağlılık azalıyor
• uyku bozuklukları yükseliyor
• kendine zarar verme davranışları alarm veriyor

Ve bunların büyük kısmı “fark edilmeden” yetişkinliğe taşınıyor. Yetişkinlikte karşılaştığımız kronik stres, sağlık sorunları ve bağımlılıkların önemli bir bölümü, köklerini işte bu dönemde salıyor.

Şu soruyu kendimize sormadan ilerlemeyelim:
Bir çocuğun iç dünyasında büyüyen fırtınayı “ergenlik kaprisi” diye küçümsediğimizde aslında kimi kaybediyoruz?

Obezite, dijital bağımlılık ve gizli riskler

Ergen sağlığını konuşurken yalnızca ruhsal boyutla sınırlı kalmak da eksik olur. Çünkü tablo çok katmanlı.

Bugün:

• hareketsizlik ve yanlış beslenme nedeniyle ergen obezitesi artıyor
• fast-food kültürü, hızlı yaşam ve düzensiz uyku metabolizmayı zorluyor
• ekran süreleri yükseliyor, uyku kalitesi düşüyor
• gerçek sosyal ilişkilerin yerini dijital onay arayışı alıyor

Dijital bağımlılık yalnızca bir “telefon sorunu” değil. Odaklanma güçlüğü, akademik başarısızlık, sosyal geri çekilme ve agresyonla iç içe geçen bir yaşam biçimi.

Ergenlik, aynı zamanda ilk sigara, ilk alkol, ilk riskli davranışın en sık görüldüğü dönem. Beynin risk değerlendirme mekanizması olgunlaşmadan karşısına çıkan her teklif, geleceğe atılmış bir gölge gibi.

Aile, okul ve sağlık sistemi aynı masaya oturmadıkça bu sorun çözülmez

Ergen sağlığı yalnızca hekimlerin sırtına yüklenebilecek bir alan değil.
Aileler çoğu zaman ne yapacağını bilemeden izliyor, öğretmenler yoğun müfredat baskısı içinde sinyalleri kaçırıyor, sağlık sistemi ise başvuru olmadıkça çocuğa ulaşamıyor.

Oysa çözüm belli:

• okullarda sistemli ruh sağlığı taramaları
• genç dostu sağlık hizmetleri
• mahremiyete saygılı başvuru kanalları
• aile ve öğretmen eğitimleri
• medyanın sorumlu dil kullanımı
• sosyal politikalarla desteklenen koruyucu programlar

Çünkü ergen, yalnızca bir “hasta” değil; kimliği arayan bir birey. Onu dinlemeden, yargılamadan, korkutmadan ulaşabildiğimiz ölçüde sonuç alabiliriz.

“Ergenlik geçer” düşüncesi en pahalı yanılgımız

Bugün ihmal edilen her duygu, yarın kronik bir yara olarak karşımıza çıkıyor.
Bir gencin sigarayla, alkolle, maddeyle, şiddetle veya yalnızlıkla kurduğu ilk temas “geçici bir deneyim” değil; geleceğin sağlık maliyeti, iş gücü kaybı ve sosyal sorunlarının başlangıç noktası.

Aslında soru şu:
Gençlerimize yalnızca üniversite sınavını kazandırmayı mı hedefliyoruz, yoksa hayata tutunan, sağlıklı, mutlu bireyler yetiştirmeyi mi?

Son söz yerine değil, yeni bir başlangıcın eşiğinde

Ergen sağlığına yatırım, ilaç gideri değil; ülkenin geleceğine yapılan en yüksek getirili yatırımdır.
Bir toplum, gençlerinin ruhunu ve bedenini koruyabildiği ölçüde yarınlarını güvence altına alır.

Şimdi kendimize cesur bir soru yöneltelim:
“Bugünün ergenlerine gerçekten kulak veriyor muyuz, yoksa yalnızca büyümelerini mi bekliyoruz?”

Cevap içtenlikle “evet” değilse, yapılacak olan bellidir.
Ergenleri anlamayı önceleyen, duygularını ciddiye alan, mahremiyetlerine saygı duyan, bilimsel ve koruyucu sağlık hizmetlerini güçlendiren bir yaklaşımı birlikte inşa etmek zorundayız.

Çünkü ergenlik elbette geçer.
Fakat bu dönemde ihmal edilen her sorun, yetişkinliğe sızar ve hayatın en kırılgan yerinde karşımıza çıkar.

Asıl mesele tam da burada başlıyor:
Gençlerimizin kapattığı kapıları mı sayacağız, yoksa o kapının ardındaki sesi duyup yanlarında mı duracağız?