Ekranla Büyüyen Çocukluk: Sessiz Bir Endokrin Kriz

Bir çocuğun odasından gece yarısı süzülen o mavi ışığı hiç fark ettiniz mi? Ev sessizdir, herkes uyuyordur; ama bir ekran hâlâ açıktır. Parmaklar kayar, gözler yorulur, beden yataktadır ama zihin ayaktadır. Sabah olduğunda ise aileler aynı cümleyi kurar: “Yatıyor ama dinlenemiyor.” Asıl soru şu: Biz çocukları yatağa mı yatırıyoruz, yoksa hormon sistemlerini mi ayakta tutuyoruz?

Bu yazının merkezinde tek bir düşünce var: Ekran süresi, bozulan uyku ve değişen beslenme kültürü, çocukların hormon dengesini sessiz ama derin bir biçimde altüst ediyor. Obeziteden erken ergenliğe, dikkat sorunlarından insülin direncine kadar uzanan tablo, tek tek alışkanlıkların değil; bütüncül bir yaşam tarzının sonucu. Ve bu tabloyu sadece çocuklar değil, yetişkinler olarak bizler de birlikte çiziyoruz.

Son yıllarda çocuk endokrin polikliniklerinde sıkça duyduğumuz ortak cümleler var. “Hocam iştahı hiç kapanmıyor.” “Gece uyumuyor, sabah zor kalkıyor.” “Kilo alıyor ama az yiyor gibi.” Bu cümleler birbirinden bağımsız değil. Çünkü hormon sistemi, tek tek organların değil; uyku, ışık, besin, hareket ve stresin ortak dilidir. Birini bozduğunuzda, diğerleri de zincirleme etkilenir.

Ekranla başlayalım. Telefon, tablet, bilgisayar ve televizyon artık sadece birer araç değil; çocukluğun arka plan müziği. OECD ve WHO verileri, 8–12 yaş grubunda günlük ekran süresinin birçok ülkede 4–5 saati aştığını gösteriyor. Türkiye de bu tablonun dışında değil. Sorun yalnızca “çok bakmak” değil; ne zaman bakıldığı. Akşam saatlerinde maruz kalınan mavi ışık, melatonin salgısını baskılıyor. Melatonin sadece “uyku hormonu” değildir; büyüme hormonu salınımını düzenler, metabolizmayı etkiler, bağışıklıkla ilişkilidir. Gece bastırılan melatonin, sabah eksik kalan büyüme hormonu demektir. Yani çocuk uyusa bile, bedeni dinlenemez.

Uyku bozulduğunda iştah hormonları devreye girer. Leptin azalır, ghrelin artar. Bir başka deyişle, tokluk hissi zayıflar, açlık hissi güçlenir. Çocuk sabah kahvaltı istemez, öğlen seçici olur ama akşam saatlerinde kontrolsüz atıştırmaya yönelir. Aile bunu “huysuzluk” ya da “alışkanlık” sanır; oysa sahnede hormonlar vardır. Uyku yoksunluğu, vücudu sürekli tetikte tutar. Kortizol yükselir. Kortizol yükseldikçe yağ depolanır, insülin direnci artar. Bu kısır döngü sessizdir ama etkilidir.

Beslenme kültürü bu döngünün üçüncü ayağı. Artık çocuklar aç oldukları için değil, uyarıldıkları için yiyor. Reklamlar, paketli gıdalar, hızlı tüketim alışkanlığı ve “ödül” dili, yeme davranışını fizyolojik bir ihtiyaçtan çıkarıp duygusal bir tepkiye dönüştürüyor. Üstelik ekran karşısında yenilen her lokma, beynin doygunluk sinyallerini daha da geç algılamasına neden oluyor. Ne yendiği kadar, nasıl ve ne zaman yendiği de hormonları belirliyor.

Bu tablo yeni değil ama giderek ağırlaşıyor. Tarihsel olarak baktığımızda, çocukluk çağı obezitesinin son 40 yılda dünya genelinde yaklaşık dört kat arttığını görüyoruz. Daha çarpıcı olan ise, bu artışın genetik bir değişimle açıklanamaması. Genlerimiz bu kadar kısa sürede değişmedi; yaşam tarzımız değişti. Daha az uyuyoruz, daha az hareket ediyoruz, daha çok ekrana bakıyor ve daha hızlı yiyoruz. Hormon sistemi ise bu hızlı değişime uyum sağlamakta zorlanıyor.

Erken ergenlik tartışmaları da tam bu noktada anlam kazanıyor. Artan yağ dokusu, leptin sinyalleri ve çevresel etkenler, hipotalamo-hipofizer aksı daha erken harekete geçirebiliyor. Burada mesele sadece boy uzaması ya da adet yaşı değil. Erken ergenlik; psikososyal yük, beden algısı sorunları ve uzun vadeli metabolik riskler demek. Yani konu yalnızca bugünün değil, çocuğun geleceğinin meselesi.

Bir hekim olarak beni asıl kaygılandıran şey şu: Bu sorunları hâlâ tek tek ele almaya çalışmamız. Bir çocuk kilo aldığı için geliyor, diğeri uyumadığı için, bir başkası erken ergenlik şüphesiyle. Oysa hepsi aynı hikâyenin farklı cümleleri. Ekran, uyku ve beslenme bir bütündür; hormon sistemi bu bütünlüğün aynasıdır.

Peki ne yapmalı? Çözüm sihirli değil ama mümkündür. Öncelikle ekranı şeytanlaştırmadan, zamanını ve yerini yeniden tanımlamak gerekiyor. Özellikle uyku öncesi en az bir saat “karanlık zaman” yaratmak, melatonin için en güçlü ilaçtır. İkinci adım, uyku saatlerini hafta sonu dahil mümkün olduğunca sabit tutmak. Üçüncü adım ise sofrayı geri kazanmaktır. Ekransız, acele etmeden, konuşarak yenilen bir öğün; yalnızca kalori değil, hormon dengesi de düzenler.

Ama belki de en zor adım, yetişkinlerin kendine bakmasıdır. Çünkü çocuklar söyleneni değil, yapılanı izler. Telefonla uyuyan bir anne babanın, “tableti bırak” demesi inandırıcı değildir. Evde ışıklar geç sönüyorsa, mutfak gece yarısı hâlâ açıksa, çocuktan biyolojik disiplin beklemek haksızlıktır.

Bu yazı bir yasaklar listesi değil. Bir hatırlatma. Çocukların hormon sistemi, bizim kurduğumuz hayatın biyolojik özetidir. Onlara daha sağlıklı bir gelecek bırakmak istiyorsak, önce ritmi yavaşlatmalıyız. Işığı biraz kısmalı, geceyi gece yapmalı, yemeği yeniden bir buluşmaya dönüştürmeliyiz.

Son cümle yerine bir soru bırakmak istiyorum: Çocuklarımızın büyümesini hızlandırdığımızı sanırken, aslında onları erken yoran bir hayatın içine mi itiyoruz? Eğer cevap içimizi biraz sızlatıyorsa, doğru yerden bakıyoruz demektir.