Dijital çağın tam ortasındayız. Ekranlar hayatımızın her alanına sızmış durumda. Evlerimize, ceplerimize, sofralarımıza… En önemlisi de çocuklarımızın dünyasına. Bir psikolog olarak son yıllarda en sık karşılaştığım tablo şu: Çok şey bilen ama az hisseden, hızlı tüketen ama derinleşemeyen, kolay sıkılan ama zor bağlanan çocuklar.
Bugünün çocukları ekranla çok erken tanışıyor. Henüz konuşmayı tam öğrenmeden kaydırmayı, tıklamayı, videolar arasında geçiş yapmayı biliyorlar. Bu durum ilk bakışta “zekâ gelişimi” gibi sunulsa da, ruhsal gelişim açısından ciddi soru işaretleri barındırıyor. Çünkü çocuk zihni hızla akan görüntülere uyum sağlarken, duygular aynı hızda gelişemiyor. Duygular yavaş olgunlaşır; beklemeyi, sabretmeyi, hayal kurmayı ister. Dijital dünya ise bunların tam tersini sunar: Anında haz, anında değişim, anında tatmin.
Ekranla büyüyen çocuklarda en sık gözlenen sorunlardan biri dikkat dağınıklığıdır. Bir oyundan diğerine, bir videodan ötekine saniyeler içinde geçebilen çocuk, gerçek hayatta aynı sürekliliği kurmakta zorlanır. Öğretmeni dinlemek, bir oyunu sonuna kadar sürdürmek, bir sohbeti takip etmek giderek zorlaşır. Çünkü gerçek hayat, ekran kadar hızlı değildir. Gerçek hayat sabır ister.
Bir diğer önemli mesele, çocukların sıkılmayı unutmasıdır. Oysa sıkılmak çocuk gelişiminin doğal ve gerekli bir parçasıdır. Sıkılan çocuk düşünür, üretir, hayal kurar, oyun icat eder. Bugün ise çocuk sıkıldığı anda ekran devreye giriyor. Sıkıntıya tahammül edemeyen çocuk, iç dünyasıyla temas kuramıyor. İç dünyasına dönemeyen çocuk ise duygularını tanımakta ve yönetmekte zorlanıyor.
Aileler çoğu zaman iyi niyetle, “biraz oyalansın” düşüncesiyle ekrana başvuruyor. Yemek yesin diye, ağlamasın diye, sessiz dursun diye… Ancak ekran kısa vadede sessizlik sağlarken, uzun vadede iletişimi zayıflatıyor. Dil gelişiminde gecikmeler, sosyal becerilerde zayıflama, öfke patlamaları, uyku sorunları ve bağımlılığa varan kullanım alışkanlıkları bu sürecin sık görülen sonuçları arasında.
Unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek var: Bir çocuk için en etkileyici ve öğretici ekran, anne babasının yüzüdür. Göz teması, ses tonu, mimik, dokunuş… Bunlar çocuğun duygusal güvenliğini inşa eder. Ekran bunu sağlayamaz. Ekran bilgi verebilir ama bağ kuramaz. Sevgi, güven ve aidiyet duygusu ancak insanla insana aktarılır.
Dijital çağda çözüm ekranı tamamen yasaklamak değildir. Yasaklamak çoğu zaman merakı artırır ve çatışma yaratır. Asıl mesele ekranı yönetmektir. Ne kadar, ne zaman, ne için kullanıldığı önemlidir. Küçük yaşlarda ekran süresi sınırlı olmalı, mümkün olduğunca ebeveyn eşliğinde ve nitelikli içeriklerle sınırlandırılmalıdır. Daha büyük çocuklarda ise ekranla gerçek hayat arasında sağlıklı bir denge kurulmalıdır.
Ekranın karşısında geçirilen zaman arttıkça, gerçek hayattaki temas azalıyor. Oysa çocuk gelişimi temasla beslenir. Toprakla, oyunla, arkadaşlıkla, kitapla, sohbetle… Çocukluk, parmak uçlarıyla değil, bütün bedeni ve duygularıyla yaşanması gereken bir dönemdir.
Bugün sessizce kaybettiğimiz şey, çocukluğun kendisi olabilir. Sokaksız, oyunsuz, hayalsiz büyüyen çocuklar; yarın duygularını tanımakta zorlanan yetişkinlere dönüşebilir. Bu yüzden sorumluluk büyük ölçüde biz yetişkinlere düşüyor. Kendi ekran alışkanlıklarımızı sorgulamadan çocuklardan sağlıklı kullanım beklemek gerçekçi değil. Çocuk, söyleneni değil, gördüğünü yapar.
Dijital dünya büyük ve kaçınılmaz. Ama çocuk ondan çok daha hassas ve korunmaya muhtaç. Bir psikolog olarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Çocukların ekrana değil, insana ihtiyacı var. Dijital çağın içinde çocuk kalabilmek mümkündür; yeter ki biz yetişkinler onlara çocuk olabilecekleri alanlar açalım.