Orada toplumun sinir uçları yanmış, aile içindeki bağlar gevşemiş, dijital dünyanın karanlığı çocuk ruhuna sızmış, yetişkinler de olup biteni uzun süre “geçer”, “düzelir”, “ergenliktir” diye izlemekle yetinmiştir. Bugün okul saldırıları dediğimiz mesele, birkaç gencin taşkınlığı ya da birkaç ailenin ihmali olarak açıklanamaz. Bu, hepimizin gözünün önünde büyüyen bir ruhsal ve toplumsal çözülmedir.
Çocuk, şiddetle doğmaz. Çocuk, şiddeti öğrenir. Kimi evde öğrenir, kimi sokakta, kimi ekranda, kimi de maruz kaldığı aşağılanmanın, dışlanmanın ve ihmalin içinde sessizce biriktirir. Uzun süre görülmeyen bir öfke, zamanla kimlik haline gelir. Bastırılmış değersizlik duygusu, bir süre sonra kendini kanıtlama saplantısına dönüşür. Hele bir de buna sosyal medya üzerinden dolaşıma sokulan karanlık kahramanlıklar, şiddeti estetize eden görüntüler, linç kültürü ve “güç ancak korku vererek kurulur” fikri eklenirse; ortaya sadece problemli bir çocuk değil, tehlike üreten bir ruh hali çıkar.
Bugün birçok çocuk konuşmuyor ama içine kapanıyor. Birçok genç yardım istemiyor ama yardım çağrısını öfke olarak dışarı vuruyor. Birçoğu ağlamıyor ama kırıyor, tehdit ediyor, nefret kusuyor. Çünkü çağımızın en büyük trajedilerinden biri şudur: Ruhsal çöküş artık hüzünle değil, saldırganlıkla da kendini gösterebiliyor. Toplum ise hâlâ yalnızca sonuçla ilgileniyor. Kan döküldükten sonra kamera açılıyor, açıklamalar yapılıyor, birkaç gün konuşuluyor, sonra her şey unutuluyor. Oysa psikolojik çürüme bir günde olmaz. Bir çocuk bir sabah aniden canileşmez. Öncesinde mutlaka sinyaller vardır. İçe kapanma vardır. Takıntı vardır. nefret dili vardır. Zorbalık geçmişi vardır. İntikam cümleleri vardır. Sosyal kopuş vardır. Ama biz bunları “çocuktur geçer” diye küçümseriz.
Burada en ağır sorumluluk aileye düşüyor. Çocuğun karnını doyurmak, sırtına kıyafet almak, onu okula göndermek annelik ve babalık için yetmez. Çocuğun duygusunu takip etmeyen, öfkesini tanımayan, korkusunu anlamayan, dijital hayatını denetlemeyen bir aile, çocuğunu sadece büyütmüş olur; inşa etmiş olmaz. Ev içinde konuşulmayan her mesele, çocuğun iç dünyasında başka biçimlerde konuşmaya başlar. Sürekli aşağılanan, kıyaslanan, sevgiyi başarıya bağlanmış şekilde gören çocukta ya ağır bir değersizlik gelişir ya da saldırgan bir savunma mekanizması oluşur. Her ikisi de risklidir.
Ancak suçu sadece aileye yüklemek de kolaycılıktır. Okullar uzun süredir yalnızca akademik başarıya odaklanan, ama öğrencinin ruhsal yükünü ikinci plana atan yapılar hâline geldi. Bir öğrencinin notu takip ediliyor da ruhsal dağılması neden takip edilmiyor? Devamsızlık var diye veli aranıyor da davranıştaki sert kırılmalar neden sistematik biçimde değerlendirilmiyor? Bir okulda rehberlik servisi varsa ama o servis kriz önleme, risk tarama ve duygusal izleme işlevi görmüyorsa, orada rehberlik sadece tabelada kalmış demektir.
Psikolog gözüyle bakınca tablo nettir: Okul saldırıları çoğu zaman “ani cinnet” değildir. Bunlar, birikmiş öfkenin, kimlik bunalımının, dışlanmışlığın, değersizlik hissinin ve şiddeti meşrulaştıran çevresel etkilerin patlamasıdır. Bu nedenle meseleye sadece güvenlik kamerası, turnike, dedektör ve kapı kontrolü üzerinden bakmak eksiktir. Evet, fiziksel güvenlik şarttır. Ama ruhsal güvenlik sağlanmadan bina güvenliği tek başına çözüm olmaz. Koridoru koruyup zihni koruyamıyorsanız, tehlikeyi yalnızca ertelersiniz.
Bir başka büyük tehlike de dijital evrendir. Bugün bazı çocuklar gerçek hayatta cesaret edemedikleri kötülüğü, dijital gruplarda prova ediyor. Şiddet içerikleri, nefret toplulukları, aşağılama kültürü, karanlık mizah adı altında normalleştirilen vahşet dili, empatiyi kemiriyor. İnsan acısına uzun süre ekran üzerinden maruz kalan çocuk, bir süre sonra duyarsızlaşıyor. Duyarsızlaşan çocuk ise karşısındakini insan olarak değil, nesne olarak görmeye başlıyor. İşte şiddetin psikolojik eşiği tam burada aşınıyor.
Bizim artık “suça sürüklenen çocuk” kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Evet, çocuk korunmalıdır. Ama toplum da korunmalıdır. Bir çocuk ciddi şiddet eğilimi gösteriyorsa, yalnızca pedagogik bir şefkat diliyle değil; psikiyatrik değerlendirme, sıkı takip, aileye zorunlu danışmanlık, okul temelli risk protokolleri ve gerektiğinde kamusal koruma tedbirleriyle ele alınmalıdır. Koruyuculuk ile caydırıcılık birbirinin düşmanı değildir. Tam tersine, sağlıklı toplumlar bu ikisini birlikte kurabilen toplumlardır.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir. Okullarda periyodik ruh sağlığı taramaları zorunlu hâle gelmelidir. Rehber öğretmenlik hizmeti sayısal olarak değil, nitelik ve yetki bakımından güçlendirilmelidir. Her okulun kriz risk haritası çıkarılmalıdır. Aileler için öfke, ekran bağımlılığı, zorbalık ve ergen ruh sağlığı eğitimleri mecburi hâle getirilmelidir. Şiddet eğilimi gösteren gençler “etiketlenmeden”, ama asla “serbest bırakılmış umursamazlıkla” da başıboş bırakılmadan izlenmelidir. Sosyal medya şirketleri ve dijital platformlar çocuklara yönelik şiddet çağrısı ve özendirmesi konusunda daha ağır denetime tabi tutulmalıdır. Devlet, okul güvenliğini yalnızca bina güvenliği olarak değil, ruhsal güvenlik meselesi olarak da tanımlamalıdır.
Çünkü mesele yalnızca saldıran çocuk değildir. Mesele, o çocuğun o noktaya gelene kadar kaç kez görünmez kaldığıdır. Mesele, sınıfta sessizce çöken bir ruhun neden fark edilmediğidir. Mesele, öfkeyi eğlenceye, zorbalığı mizaha, karanlığı özgürlüğe çeviren kültürel iklimdir. Mesele, çocuklarımızın bedeninden önce zihnini ve vicdanını kaybetme tehlikesidir.
Bugün sert konuşmak zorundayız. Çünkü yumuşak cümlelerle geçiştirilecek bir yerde değiliz. Okullar sadece ders anlatılan binalar değildir; milletin geleceğinin emanet edildiği yerlerdir. O kapılardan içeri korku giriyorsa, sadece öğrenciler değil, ülkenin yarını da yaralanıyor demektir.
Bir psikolog olarak şunu açıkça söylüyorum: Şiddet gösteren her çocuğun arkasında yalnızca bireysel bir sorun değil, çoğu zaman ihmal edilmiş bir hikâye vardır. Ama o hikâyeyi anlamak, topluma yönelen tehdidi küçümsemek anlamına gelmez. Merhamet, tehlikeyi inkâr etmek değildir. Bilakis gerçek merhamet; hem çocuğu zamanında fark etmek, hem toplumu korumak, hem de kötülüğün büyümesine izin vermemektir.
Çocuklarımızı kaybetmeden önce durmak zorundayız. Sadece fail olduktan sonra değil, sinyal verdikleri gün harekete geçmek zorundayız. Çünkü bir toplum, çocuklarının eline kitap veremiyorsa bir gün o ellerin ne taşıyacağını da kontrol edemez. Ve unutmayalım: Bir okulda patlayan şiddet, aslında çok daha önce evde, ekranda, sokakta ve ihmalkâr sessizliklerde büyümeye başlamıştır.