Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, 1984. Hocanın sesi amfide yankılanırken, geleceğin hekimlerinin yüzlerinde bir şaşkınlık ve sorgulama ifadesi vardı: “Burada değil de Çemişgezek’te bir sağlık ocağında olsaydınız, nefes almakta zorlanan bu hastaya nasıl müdahale ederdiniz?”
Bu, sadece bir klinik vaka sorusu değildi. Bir vicdan muhasebesinin, meslek ahlakının ve imkânsızlıklarla imtihanın ilk dersiydi.
Çocukluğumun en derin acı izleri, annemin ağrılar içinde kıvrandığı o karanlık gecelerde, bir umut ışığı arayışıyla geçti. Komşudan "rica-minnet” bir araba temin etmek, sonra kaptanın evinin kapısını telaşla çalıp onu uykusundan uyandırmak. Arabayla feribot iskelesine ulaşıp nihayet Keban'ın soğuk, dipsiz sularında karanlıkta yol almak...
Varış noktası Elazığ'da bir hastaneye ulaşmak, bazen şafağa kadar süren, her saniyesi endişeyle dolu bir yolculuk.
İşte benim ve benim gibi yüzlerce çocuğun yaşadığı çaresizlik sayesinde, Rektörümüz Prof. Dr. Kemalettin Aydın’ın öğrencilik yıllarında sıkça maruz kaldığı “Çemişgezek’te doktor olsaydınız…” sorusunun neden bu kadar önemli olduğunu ve kendisinin neden her fırsatta bu dersi bizlere ve yeni nesillere aktarmaya çalıştığını artık daha iyi kavrıyorum.
O, Zigana Dağları'nın yol vermediği, tünelin henüz açılmadığı zamanların da tanığı bir hekimdi. Trabzon'da hekimlik yaptığı yıllarda, kendisine aracılar koyarak ulaşmaya çalışan hastalara söylediği şu söz, onun meslek anlayışının özünü yansıtıyordu: “Bunlara gerek yok, tünelin öbür tarafından geliyorsan yeter.” Yani, zorluğu yaşayan, ulaşılması güç yerlerden gelen herkesin derdine deva olmak O’nun için bir öncelik ve sorumluluktu.
Çemişgezek, bu zorlu coğrafyanın simgelerinden biri. Bir yarımada. Bir zamanlar Murat ve Karasu nehirleri ile kuşatılmış, bugün ise Keban Baraj Gölü'nün mavi ama bir o kadar da izole edici serin sularıyla çevrili.
Tek bağlantısı, rüzgâra, fırtınaya ve kaptanın evindeki telefonun çalmasına bağlı olan bir feribot. 1974'te Keban Baraj Gölü'nün oluşması, coğrafyayı değiştirdi ama ulaşımın zorluk derecesini neredeyse aynı bıraktı.
Mektebi Tıbbiye’de gecenin ilerleyen saatleri, yoğun bir çalışma anının ardından Rektör Hocamız tarafından bizlere anlatılan “Ya Çemişgezek’te olsaydın” tıbbiyeli anısı. Ardından, "Neden bizi Çemişgezek’e götürmüyorsun?" sorusuyla gece noktalanmıştı. On gün sonra Üniversitemizin dekan ve hocalarıyla birlikte, çocukluğumun ıssız uzak yollarına düşmüştük.
Yolculuğun kendisi benim için bir ders niteliğindeydi: Uçak, araba, feribot, tekrar araba ile ulaşılan dolambaçlı yollar... Yolculuğun her aşaması bana şunu fısıldıyordu: "İşte genç hekimler, senin hastanın hayatı bu kadar çok aktarmaya bağlı. Ve bazen, o feribot kalkmaz/kalkamaz.”
Türkiye'deki pek çok tıp fakültesi hocası tarafından dillendirilen ve internette taradığımda onlarcasına rastladığım "Çemişgezek senaryoları", birer retorik egzersiz değil, hekimliğin çıplak gerçeğinin provasıdır. İşte o senaryolara birkaç örnek.
"Gece 02:00, tipi altında apandisit şüphesiyle getirilen genç bir hasta. Ultrason yok. Sadece lökosit sayımı yapabilen bir laboratuvar. Yollar kapalı, sevk imkansız."
"Doğum eylemindeki hastada omuz takılması. Yenidoğan resüsitasyon üniteniz bir ambu ve maskeden ibaret. Yanınızda sadece bir hemşire var."
"Kendine ve çevreye zarar verme riski taşıyan akut psikotik hasta. Psikiyatri kliniği saatler uzakta. Güvenlik personeli yok. Hasta yakınları korku içinde."
"18 aylık ateşli, halsiz bebek. Lumbal ponksiyon kiti yok, kültür gönderilemiyor."
Çemişgezek İlçe Devlet Hastanesi Müdürü Abdullah Akdemir ile yaptığım sohbette, ilçede 12 yataklı bir devlet hastanesinin hizmet verdiğini; bu hastanenin acil servis, evde sağlık hizmetleri, diş polikliniği, aile hekimliği uzman polikliniği ve toplum sağlığı merkezi birimlerinden oluştuğunu öğrendim. Ayrıca, ilçede iki aile hekimi uzmanı, yedi pratisyen hekim ve iki diş hekimi görev yapıyor; iki adet 112 acil ambulansıyla Tunceli, Elazığ ve Malatya’ya hasta sevki gerçekleştiriliyor.
Bugün Çemişgezek’teki sağlık hizmet sunumu geçmiş yıllara göre daha donanımlı, ulaşım nispeten daha düzenli olabilir. Ancak coğrafyanın dik yamaçları, gölün kaprisli rüzgarları ve kışın beyaz örtüsü, hekimin omuzlarındaki "tek başına karar ver, tek başına sorumluluk al" yükünü asla hafifletmiyor.
Rektörümüzün her ortamda gençlere anlattığı ve benim o yolculukla bir kez daha ruhuma kazıdığım ders şuydu: Tıp ve hekimlik, sadece en ileri medikal cihazları kullanabilmek değildir. Tıp ve hekimlik, o cihazlar olmadığında da, hayatı kurtarabilecek bilgiye, sezgiye ve cesarete sahip olmaktır. Feribotun kalkmadığı gece, o hastanede, o sağlık ocağında bir nefer olarak 'son kale' olduğunu bilmek ve o kalede kahraman olmaktır.
Çemişgezek, işte bu ruhun coğrafi koordinatlarıdır. Her "Çemişgezek'te doktor olsaydınız..." sorusu, geleceğin genç hekimlerine sessizce şunu sorar: Sana sadece stetoskopunu ve aklını verseler, bilginle, cesaretinle ve yüreğinle birleştirip bir can kurtarabilir misin?