Bıçak Kemiğe Dayandı

Sıcak ve bunaltıcı bir haziran sabahı. Güneşin parlak ışıkları perde aralarından içeri süzülürken gözlerimi tam açmadan saate bakmayı düşünüyorum.

Karşı duvardaki, kenarları solmuş kahverengi saat yine 10.00’ı gösteriyor. Pili biteli haftalar oldu ama ben hâlâ ona bakmaya devam ediyorum. İçeriden eşimin ve iki çocuğumun sesleri geliyor. Gözlerimi kapatıp içimden beşe kadar sayıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş… Çocukluğumdan beri böyle. İçimde boşluk, gerilim ya da hüzün belirince sayarım.

Çarşafı açmadan önce yine aynısını yaptım. Sağ dizimin altındaki eksikliği artık biliyorum ama son bir haftadır tekrar tekrar aynı yere bakıyorum. Sanki bir mucize olacakmış gibi. Oysa gerçek yalın ve sert. Bir ay önce bu boşluğun yerinde, diğer bacağım gibi güçlü bir bacak vardı.

Her sabah kahvaltımı yapar, eşimi ve çocuklarımı öper, evime iki yüz metre uzaklıktaki pizza dükkânına koşar adım giderdim. Sevdiğim siyah motoruma atlar, merdivenler çıkar, kapı kapı dolaşıp pizzaları teslim ederdim. Hızlıydım, güçlüydüm ve ayaktaydım.

Üç hafta önce yağan yağmurun ardından bir mayıs akşamı iki pizza teslim etmek için yine motoruma bindim. Sıklıkla geçtiğim büyük caddeye girdim. Kavşakta kırmızı ışıkta dururken içimi tarif edilmez bir huzursuzluk kapladı. Nedenini bilmediğim bir korku. İçimden saymaya başladım. Bir, iki… Işık yeşile döndü ve hareket ettim. Üç, dört, beş…

Sonrası bulanık. Sağ bacağımdaki şiddetli ağrı dışında neredeyse hiçbir şey net değil. İnsanlar etrafımı sarmıştı. Kan içindeydim. Ayağa kalkmak istiyor ama kıpırdayamıyordum. Motorumu gördüm, sonra her şey karardı.

Gözlerimi açtığımda acil servisteydim. Doktorların yüzüne baktım, sonra gözlerim ister istemez bacağıma kaydı. Dışarı çıkmış, kan içinde bir kemik gördüm. Şok oldum. Söyleyecek söz bulamadım. Yeniden karanlığa gömüldüğümü hatırlıyorum.

Uyandığımda yoğun bakımdaydım. Sürekli ekipler gelip gidiyor, makineler çalıyordu. Başta tam idrak edemediğim şeyler zamanla anlam kazandı. Bir gün pansuman sırasında doktoruma eve ne zaman dönebileceğimi sordum. Gülümseyerek “Daha erken. Küçük ameliyatlar devam edecek, biraz daha buradasın” dedi. Fakat ben o cümlenin ardındaki gerçeği yavaş yavaş anlıyordum. İşim zordu.

Bir süre sonra plastik cerrahi servisine alındım. Yanımdaki yatakta zayıf, yaşlı bir adam vardı. Başını hafifçe sallayarak beni selamladı, sonra içine kapandı. Pencere kenarı yatağı severim. Bu kez cam kenarında yatıyor olmam bende hiçbir duygu uyandırmadı. Televizyondan deprem haberi geçiyordu. Kendi kazamın haber olup olmadığını düşündüm, sonra bunun ne kadar önemsiz olduğunu fark ettim.

Eşim içeri girdi. Gözyaşlarını görünce içimdeki boşluk büyüdü. Yıllar gibi gelen birkaç dakika boyunca konuşamadık. Sonunda aynı anda fısıldadık: “Ne olacak şimdi?” Cevabım hazır değildi. Ben bile bilmiyordum.

Eşim sıkılmayayım diye kitaplar getirmişti. Kızımın sararmış sayfaları olan bir şiir kitabı. Elimi uzattım ama tam o sırada odaya bir grup doktor girdi. İçlerinden biri bacağıma baktı, sonra gözlerime. “Durum ciddi. Elimizden geleni yapıyoruz” dedi. Ben yalnızca tek cümle kurabildim:
“Bacağımı kurtarın.”

Ertesi gün bir ameliyat daha olacaktım. Belki kurtulacaktı. Belki. Fakat ateşim yükseliyor, enfeksiyon kontrol altına alınamıyordu. Geceleri kabuslar görüyor, sabah uyanınca hâlâ karar verememiş olduğumu fark ediyordum. Yaşamak mı bacak mı? Hangisi?

Sonunda büyük gün geldi. Hoca elini omzuma koydu ve açıkça söyledi:
Ya bacağını kaybedecektin ya da enfeksiyon yayılıp hayatını tehdit edecekti.

Gece boyunca düşündüm. Ölümü değil, yaşamayı istiyor muydum? Evet. Kızlarımı görmek, eşimin elini tutmak, güneşi yeniden karşılamak istiyordum. Cahit Sıtkı’nın dizeleri gözümün önündeydi:

Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden.

Sabah hocaya baktım ve fısıldadım:
“Yaşamak istiyorum.”

Bacağım alındı. Zor günlerim oldu, hâlâ var. Fakat hayattayım. Ve bunu her sabah fark ederek uyanıyorum.

Artık beşe kadar saymıyorum. Sayılara sığmayacak kadar büyük bir şey öğrendim:
Hayat, eksilenlere rağmen devam eden bir bütündür.

Şimdi o şiir kitabı başucumda duruyor. Her gün aynı cümleyle güne bakıyorum:

“Her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden.”

Yazarlar: Damla Aslan KİRAZOĞLU, Ahmet KİRAZOĞLU, Ethem GÜNEREN