Bu yazı, şehitliğin yüceliğini ya da askeri tıbbın gerekliliğini tartışmak için değil; bu yüce değerler içinde tıbbın insan kalabilme sorumluluğunu hatırlatmak için kaleme alınmıştır.
Cephede bir asker ağır yaralıdır. Kan kaybı hızla artar ve saniyeler hayati önem taşır. Bu tablo, sivil tıpta nadiren görülür; ancak savaş alanında kaçınılmazdır. Çünkü savaş yaralanmaları, birden fazla travmayı, patlayıcı etkilerini ve zamanla yarışan kararları aynı anda barındırır.
İşte bu nedenle askeri tıp, yalnızca belirli bir alana ait bir uzmanlık değildir. Bugün acil servislerde ve afet alanlarında kullanılan pek çok travma yaklaşımı, ilk olarak askeri tıpta geliştirilmiştir. Yani cephede öğrenilen bilgi, şehirde de hayat kurtarmaktadır.
Aynı anda, birkaç metre ötede bir başka asker şehit olmuştur. Onun bedeni artık konuşmaz. Ancak geride bıraktığı sessizlik, yaşayanların omzuna ağır bir sorumluluk yükler. Bu sorumluluk, kaybedilen hayatların unutulmaması ve onların fedakârlığının anlamlı bir şekilde yaşatılmasıdır.
Tıpta bazı bilgiler vardır ki, ne kadar gelişmiş olursa olsun hiçbir simülasyon bu bilgiyi tam olarak öğretemez. Masif kanamalar, travmatik amputasyonlar ve çoklu doku kayıpları gibi durumlar, ancak gerçek deneyime en yakın koşullarda anlaşılabilir. Bu nedenle askeri tıpta kadavra üzerinden eğitim, bir tercih değil; canlıya zarar vermemek için benimsenmiş etik bir zorunluluktur.
Bu eğitimlerin amacı öğrenmek uğruna sınırları zorlamak değildir. Tam tersine, hatanın ilk kez yaşayan bir insan üzerinde yapılmamasını sağlamaktır. Bir hekim adayı için bu süreç, teknik kazanımın ötesinde insani bir yüzleşmedir. Çünkü her kadavra çalışması, sessiz bir hatırlatmadır: Bu beden, başkaları yaşasın diye burada.
Bu yaklaşım literatürde zaman zaman “Nekro-Tıp” kavramı ile ifade edilir. Ancak burada söz konusu olan, ölünün araçsallaştırılması değil; yaşamını yitirmiş bireyler üzerinden edinilen bilginin, insan onuruna saygı çerçevesinde değerlendirilmesidir.
Şehitlik bu coğrafyada en yüce değerlerden biridir. “Şehitler ölmez” sözü, yalnızca bir ifade değil; yaşayanlara yüklenen ahlaki bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, hem hatırayı korumayı hem de o fedakârlığın değerini yaşatacak bir bilinçle hareket etmeyi gerektirir.
Askeri hekim, savaşın karar vericisi değildir. O, savaşın ortaya çıkardığı sonuçlarla yüzleşen ve karşısındaki hayatı kurtarmaya çalışan kişidir. Elindeki bilgi, çoğu zaman daha önce kaybedilmiş hayatların sessiz mirasıdır. Bu miras, etik bir bilinçle taşındığında anlam kazanır.
Bu yazı herhangi bir kurumu, uygulamayı ya da meslek grubunu hedef almamaktadır. Amacı, ölümü sıradanlaştırmadan öğrenmenin ve insan onurunu merkeze alarak ilerlemenin mümkün olduğunu hatırlatmaktır.
Çünkü tıp, yalnızca teknik başarıdan ibaret değildir. Vicdanla taşınmayan bilgi, eksiktir. Bir gün savaşın öğrettiği bu bilgilere artık ihtiyaç kalmaması ise, yalnızca tıbbın değil, insanlığın da kazanımı olacaktır.