Bir sayıyla başlayalım. Antibiyotik direnç oranlarının %40-60’lara çıktığını biliyor musunuz?
Evet son yayınlarda ve rehberlerde, bazı sık karşılaşılan enfeksiyon etkenlerindeki antibiyotik direncinin daha fazla olduğu belirtiliyor. Bu oranlar; Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Küresel Antimikrobiyal Direnç Sürveyans Sistemi (GLASS), Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’nin (ECDC) yıllık direnç raporları ve IDSA/EUCAST temelli güncel klinik rehberlerden alınan rakamlar.
Abartılı mı? Abartılı gelmemeli. Bu rakamlar tahmin değil, sahadan gelen acı gerçekler
Tahmin olarak ne deniyor? Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, mevcut gidişat değişmezse 2050 yılında antimikrobiyal direnç nedeniyle her yıl yaklaşık 10 milyon insan hayatını kaybedebilir.
Antibiyotik direnci artık bir gelece senaryosu değil, şu anda, tüm dünyada hastane servis ve polikliniklerinde yaşanan bir gerçek
Dünya sağlık Örgütü direncin insanlık için ilk on küresel halk sağlığı tehditi olduğunu açıkladı. Kimse duymadan, sessiz sakin ilerleyen bir “sessiz pandemi”. Kimsecikler duymuyor çünkü, ani ölümlerle manşet olmuyor, acil durum ilanları vermiyor, ama her gün yüzlerce, binlerce kişi bu sebepten hayatını kaybediyor
Rehberlera bakalım biraz da!
WHO, ECDC ve IDSA rehberleri, hepsi aynı şeyin üzerinde duruyor. Ampirik antibiyotik seçimi yani hastalık etkeni belli olmadan önce tahmin edilebilen etkene uygun verilmesi planlanan antibiyotiğin seçimi, artık yalnızca enfeksiyonodağına göre değil, bölgesel ve hatta hastane bazlı direnç verilerine göre yapılmalıdır.
Güncel tedavi rehberleri artık klasik ampirik antibiyotik listelerini eskisi kadar rahat veremiyor. Rehberleri okuduğumuzda karşımıza hep şu cümleler çıkıyor:
“Yerel direnç oranları göz önünde bulundurulmalıdır.”
“Eğer toplum kaynaklı direnç oranı %20’nin üzerindeyse…”
“Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) prevalansınınyüksek olduğu bölgelerde…”
Bu ifadeler tesadüf değil. Çünkü artık rehberler bile hızla artan direnç oranlarının hızına yetişemiyor. Kılavuzlar, sahadaki yangını uzaktan tarif ediyor; alevlerin sıcaklığı ise hekimlerin elini yakıyor.
Örneğin basit bir drar yolu enfeksiyonunda bile yıllarca güvenle kullanılan antibiyotiklerin bir kısmı, bazı bölgelerde yazılabilir olmaktan çıktı. Toplum kökenli kabul ettiğimiz etkenlerde bile çoklu ilaç direncini görmek artık bizi şaşırtmıyor. Direnç hekimler arasında yavaş yavaş normalleşti. Ne kadar acı değil mi?
Bu durum neden şaşırtıcı değil?
Çünkü yıllardır şunları yaptık:
• Her öksürene antibiyotik yazdık, virüs mü, bakteri mi düşünmedik bile.
• Hastaların reçete isteklerini geri çevirmedik, “Bir şey yazmadan göndermeyelim” refleksiyle reçete düzenledik.
• Kültür almadan tedavi başlattık, kültür sonucu geldiğinde bakmadık bile.
• Geniş spektrumlu antibiyotikleri güvenli liman sandık.
• Dar spektrumlu ilaç verirsek hastamız ölür sandık
• Antibiyotiği mucize ilaç gibi pazarladık.
Dünya Sağlık Örgütü yıllardır bizi uyarıyor. Yardım çağrısı yapıyor. “ANTİBİYOTİKLER SINIRSIZ BİR KAYNAK DEĞİL, diyor. Her gereksiz kullanım, gelecekte gerçekten ihtiyacı olan bir hastadan bu ilacı çalmak demek. Kendi çocuklarımızın elinden tedavi şansını almak belki de…
Direnç sadece bir mikrobiyoloji sorunu değil. Direnç demek antibiyogram raporlarındaki dirençli anlamına gelen “R” harfinden daha öte bir şey anlatmalı bize:
• Bu, hastanede yatış süresinin uzaması demek
• Bu, daha toksik ve daha pahalı ilaçların kullanılması demek
• Bu, ölüm oranlarında artış demek
• Bu, sağlık sistemine binen büyük bir ekonomik yük demek
• Bu, basit bir enfeksiyon ile hastanın ölebilmesi demek
• Bu, daha büyük dirençler için bir başlangıç demek
Bugün sezaryen ameliyatından organ nakline, kemoterapiünitesinden yoğun bakım ünitesine kadar her alanın sağlıklı işlemesi ve etkin sonuçlar alması etkin antibiyotiklerin varlığına dayanır. Antibiyotikler çökerse, modern tıp da çöker, bu çok net!
“Yeni antibiyotik çıkar” rahatlığı?? En tehlikeli görüş bu. Ancak yeni bir antibiyotiğin geliştirilmesi hem çok yavaş, hem çok pahalı bir iş. Günümüzde yeni antibiyotik diye piyasaya sürülen antibiyotiklerin büyük çoğunluğu piyasaya çıkar çıkmaz büyük direnç oranları ile karşımıza çıkıyor.Büyük ilaç firmaları da bunca ARGE çalışmasından sonra beklenen maddi getiriyi sağlayamadığı için bu alandan çekiliyor.
Peki yeni antibiyotikler? Bunların çoğu eski moleküllerin yeni küçük varyasyonları ya da yanına ikincil bir etken eklenmiş hali. Direnç, antibiyotik üretim hızımızdan çok daha hızlı
Yani yarış eşit değil.
Ne yapılmalı?
• “Hastamızı memnun etmek” için antibiyotik yazılmamalı
• “Akılcı antibiyotik Kullanımı” bir slogan değil, zorunluluk olmalı, gerekli yasal düzenlemeler ve kısıtlılıklar getirilmeli
• Reçete yazan her hekim, yazdığı ve yazmadığı her antbiyotik için kendini sorumlu hissetmeli
• Yerel ve kurumsal dirençler her hekim tarafından takip edilmeli, bu veriler sık aralıklarla güncellenmeli
• Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik mikrobiyoloji uzmanları danışmanlıktan öte, her klinikte, her alanda olmalı
Sağlık bakanlığı tarafından “Antimikrobiyal Direnç ile Mücadele Ulusal Eylem Planı” yayımladı ve kurumların özel komiteler kurmasını istedi. Ayrıca insan, hayvan ve çevre sağlığının birbirine bağlı olduğunu belirterek, sadece hekimleri değil “Tek Sağlık” yaklaşımı ile herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini vurguladı
Antibiyotik direnciyle ilgili oranlar yüksek görünüyor, evet. Ama asıl sorun bu oranlara hala şaşırabiliyor olmamız. Dünya Sağlık Örgütü, ECDC ve klinik rehberlerin tüm rapor ve uyarılarına rağmen yine de reçetelerimize dikkat edemiyorsak, sorun bakterilerde değil
Antibiyotikleri akılla değil refleksle kullanmaya devam edersek, çok yakında rehberleri değil, çaresizliği okuyacağız.