Ölüm döşeğinde olan, günlerdir serum tedavisi uyguladığım ağır bir kanser hastasına nasıl olduğunu sordum. Bana, “İyiyim evladım, çok sağ ol; yalnız kendimi tükenmiş hissediyorum, nefes almakta zorlanıyorum; konuşmaya ve hareket etmeye de gücüm kalmadı,” diye yanıt verdi.
Hastayı dikkatle gözlemliyordum. Sanki damarlarında kan bile güçlükle akıyordu. Atmakta olan kalbi, yaşama isteğini yitirmiş gibiydi; adeta zorla çalıştırılıyormuşçasına görevini yerine getiriyordu. Bağımsız hekim olarak mesleğe yeni başladığım Salyan ilçesinde yaşadığım bu olayın üzerinden on beş yıl geçti; ancak dün gibi aklımdadır.
İnsan neden ölür?
Hareket durduğu için. Bedenin aktivitesi ve enerjisi sıfıra indiği için.
Peki insan yeniden canlanabilir, hatta gençleşebilir mi?
Evet; harekete geçerse, aktivitesi ve enerjisi artarsa.
Günlük yaşamımızdaki faaliyetlerimiz ya da hareketsizliğimiz enerjimizi ya artırır ya da azaltır. Günlük aktivitelerimiz büyük ölçüde bizim tercihimize bağlıdır; günü hareketli ve aktif ya da durağan ve az hareketli geçirebiliriz. Ne yazık ki çoğu zaman ikinci seçeneği tercih ediyoruz.
Yıllar geçtikçe hareket tempomuz azalır. Dikkat edersek, çocuklukta sahip olduğumuz aktivitenin 20 yaşında; 20 yaşındaki aktivitenin ise 30 yaşında olmadığını görürüz. Bunun nedeni fiziksel yaşlanmanın enerjimizi azaltması değildir; zamanla bilinçli ya da bilinçsiz şekilde kendi hareketliliğimizi kısıtlamamızdır.
Kim söylemiş, nerede yazılmıştır ki yaş ilerledikçe hareketlerimizi azaltmalı, ağırbaşlı olmalı, düğünlerde dans etmemeli, parkta koşmamalı, bisiklete binmemeli ve 30 yaşında kendimizi 70 yaşında bir ihtiyar gibi davranmaya zorlamalıyız? Ya da 60–70 yaşındaki bir insanın neşeli, pozitif ve güler yüzlü olmaması gerektiği nerede yazmaktadır?
“Erkek ağırbaşlı olur, gülmez”; “kız çocuğu ağır oturur” gibi kalıplaşmış söylemlerle, sonunda bu suskun ve donuk mizacın içinde yavaş yavaş tükenir ve ölürüz. Oysa aylar ve yıllar boyunca hareketlerimizi azalttığımızda, bir gün enerjimiz sıfıra düştüğünde ölüm kaçınılmaz hale gelir. Aslında bu tür ifadelerin derin felsefi anlamları vardır ve hareketi kısıtlamayı değil, karakterin dengelenmesini amaçlar. Elbette her davranış yerinde ve zamanında güzeldir.
Günümüzde tüm dünya; obezite, miyokard enfarktüsü, inme ve pek çok hastalığın az hareketlilikten (hipodinami) ya da hareketsizlikten (adinami) kaynaklandığını ve bu durumlarda hastalıkların daha ağır seyrettiğini kabul etmektedir.
Çocuklarımızı gözlemleyelim. Hayat enerjisiyle dolup taşarlar; ne yorulmayı bilirler ne de tükenmeyi. Bizi gördüklerinde çoğu zaman elimizden çekiştirerek, “Anne (baba), hadi oynayalım; şunu yapalım, buraya gidelim,” derler.
Biz ise çoğunlukla şu yanıtları veririz:
Sen oyna, ben izleyeyim.
Sen git, ben yorgunum.
Oysa dikkat edersek, çocukların bizi gençleştirmek için adeta gönderilmiş birer yaşam kaynağı melek olduğunu anlayabiliriz. Tüm enerjileriyle bizi hareket etmeye, oynamaya ve canlı kalmaya teşvik ederler. Biz ise onlara eşlik etmemekle kalmaz, “sakin dur, koşma, yaramazlık yapma” diyerek onların enerjisini de bastırmaya çalışırız; böylece onları da erkenden yaşlandırırız.
Ayrıca çeşitli öznel nedenlerle hareketsiz bir yaşam tarzını tercih eder; bunu meşrulaştırmak için iş yoğunluğunu, maddi sorunları, zaman yetersizliğini, hava koşullarını bahane ederiz. Ne kadar ilginçtir ki yaşam koşulları iyileştikçe fiziksel hareket miktarımız azalır; bu durum ise doğrudan sağlığımızı olumsuz etkiler.
Pek çok bilimsel araştırma, düzenli fiziksel aktivitenin yaşlanmayı önlediğini ya da geciktirdiğini ortaya koymuştur. 50–60 yaşlarında düzenli spor yapan bireylerin iş ve yaşam performansının, 30–40 yaşlarında olup sedanter yaşayan bireylerden daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Ayrıca artan fiziksel aktivite, azalan stres anlamına gelir. Fiziksel hareketlilik beyinde mutluluk hormonlarının sentezini artırarak bireyin stres ve depresyondan uzak, daha mutlu olmasını sağlar. Sinir yorgunluğunun aksine, kas yorgunluğu ruh halini olumlu yönde etkiler. Sinir sisteminin yoğun baskı altında olduğu modern yaşamda, sporun önemi bu noktada daha da belirginleşmektedir.
Dünya; dans etmek, gülümsemek, sevmek ve sevilmek, koşmak, spor yapmak ve hareketli olmak için her gün bize binlerce fırsat sunmaktadır. Bu fırsatları görmek ve değerlendirmek ise tamamen bizim tercihimizdir.
Bu nedenle; daha enerjik, daha hareketli yaşayalım ki erken yaşlanmayalım, erken hastalanmayalım ve yaşamdan erken kopmayalım.