Akışkan Çağın Kırılgan Aşkları

Modern insan, artık yalnızca geçimini, kariyerini ya da gündelik telaşlarını değil; aşkı, bağlılığı ve yakınlığı da yönetilmesi gereken bir mesele olarak görüyor.

Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk kitabında bu durumu “danışma patlaması” üzerinden anlatır. Ona göre günümüz insanı, ilişkiler karşısında kendi kararını vermekte zorlandığı için soluğu uzmanlarda, ilişki köşelerinde, kişisel gelişim metinlerinde ve başkalarının deneyimlerinde alır.

Bauman’ın dikkat çektiği nokta şudur: İnsanlar artık aşkı anlamaya değil, onu daha az riskli hale getirmeye çalışıyor. İlişki, bir hayat ortaklığından çok, gerektiğinde başvurulacak, gerekmediğinde kenara bırakılacak bir imkâna dönüşüyor. Böylece “elde var ilişkiler” dönemi başlıyor. İhtiyaç duyulduğunda yakında, ihtiyaç kalmadığında uzakta tutulabilecek bağlar…

Aşk Neden Tüketim Nesnesine Dönüştü?

Bauman’a göre aşk, tüketim toplumunun mantığıyla taban tabana zıttır. Çünkü tüketim hızlı tatmin, garanti, değişim ve yenilik ister. Aşk ise sabır, özen, cesaret ve belirsizliği göze almayı gerektirir.

Tüketim nesnesi arzuyu kışkırtır; işi bitince atığa dönüşür. Aşk ise sahip çıkmayı, korumayı ve emek vermeyi ister. Arzu tüketmek ister; aşk yaşatmak ister. Bu nedenle kullan-at kültürünün egemen olduğu bir dünyada aşk, eski bir kelime gibi değil, unutulmaya yüz tutmuş bir insanlık becerisi gibi durur.

Gerçek aşk, bir başkasına güvenmeyi ve bazen güveni özgürlüğün önüne koyabilmeyi gerektirir. Çift olmak, belirsiz bir geleceğe birlikte rıza gösterebilmektir. Bu da modern insanın en çok kaçtığı şeylerden biridir: uzun vadeli taahhüt.

İlişkiler Artık Borsa Mantığıyla mı İşliyor?

Bauman, günümüz ilişkilerini borsadaki hisse alım satımına benzetir. İnsanlar bir ilişkiye yatırım yapar, değer artışı bekler; beklenti düşerse ya da başka bir ihtimal daha cazip görünürse hızla yön değiştirir.

Oysa evlilik gibi geleneksel kurumlar hâlâ sadakat, bağlılık ve süreklilik vaat eder. İşte modern insanın ikilemi de burada başlar. Bir yandan sınırsız seçenek ister, diğer yandan güvenli liman arar. Hem özgür kalmak ister hem de sevilmekten vazgeçemez.

Bu yüzden sadakat, aldatma, bağlılık ve terk edilme gibi temalar hâlâ gündemdedir. Çünkü kimse tam olarak inanmasa da herkes hâlâ bir yerlerde kalıcı bir bağın mümkün olmasını ister.

Niceliğin Egemenliği: Daha Çok Bağ, Daha Az Derinlik

Bauman’ın en çarpıcı tespitlerinden biri de nitelik kaybolduğunda insanların niceliğe sığınmasıdır. Kitaplar satış sayısıyla, filmler izlenme oranıyla, insanlar takipçi sayısıyla, düşünürler alıntılanma miktarıyla ölçülür. Böyle bir çağda ilişkilerin de sayıya, hıza ve çeşitliliğe indirgenmesi şaşırtıcı değildir.

İlişkiler artık omza atılan hafif bir palto gibi görülmek istenir. Soğuk bastığında kullanılacak, yük olmaya başladığında çıkarılıp atılacak bir şey… Modern akışkanlık, kalıcı bağlılıkları ağır ve tehlikeli bulur. Seçenek bolluğu ise sadakati neredeyse bir yoksunluk gibi gösterir.

Bağ Kurmak Yerine Neden Bağlantı Biriktiriyoruz?

Bugünün insanı çoğu zaman derin bağlar kurmak yerine bağlantı ağları içinde kalmayı tercih ediyor. Telefonlar, mesajlar, bildirimler, sosyal medya hesapları ve çevrim içi temaslar bize kalabalık bir yalnızlık sunuyor.

Cep telefonu, uzaktakini yakına getirdiği kadar, yakındakini de uzakta tutabiliyor. İnsan, kalabalıktan bunaldığında ekrana sığınıyor; yalnızlıktan bunaldığında yine ekrana dönüyor. Böylece gerçek temasın yerini kesintisiz ama kırılgan bağlantılar alıyor.

Bauman’ın ifadesiyle bu durum, ortak bir amaç etrafında birleşen bir topluluk değil; aynı anda hareket eden ama birlikte bir şey yapmayan bir sürü ortaya çıkarıyor.

Mahremiyet Kaybolmadı, Biçim Değiştirdi

Modern ev, artık ortak hayatın sıcak merkezi olmaktan uzaklaşıyor. Evler, aile üyelerinin aynı çatı altında fakat ayrı ekranlarda yaşadığı çok amaçlı eğlence merkezlerine dönüşüyor. Herkes kendi odasında, kendi ekranında, kendi küçük dünyasında.

Sanal yakınlık, gerçek yakınlıktan daha güvenli görünüyor. Çünkü sanal temas kolay başlar, kolay biter, kolay silinir. Oysa gerçek yakınlık emek ister, tahammül ister, yüzleşme ister.

İnternet üzerinden partner seçmek de tüketim kültürünün diliyle işler. İnsan, bir katalog inceler gibi profillere bakar; beğenir, geçer, seçer, vazgeçer. Ancak unuttuğu şey şudur: Karşısındaki kişi de aynı hızla onu seçebilir ya da iade edebilir.

Sanal Yakınlık Gerçek Yakınlığın Yerini Alabilir mi?

Sanal yakınlık, temas hissi verir ama çoğu zaman dayanışma üretmez. Bağlı olmak, gerçek bir ilişkiye emek vermekten daha kolaydır. Fakat kolay olan her zaman daha sahici değildir.

İnsan yine de sevmek ve sevilmek ister. Bauman’ın söylediği gibi hepimiz belirsizlik denizinde güvenlik adacıkları ararız. Bir eş, bir aile, bir ait olma duygusu… Modern hayat bunları zorlaştırsa da insanın içindeki yakınlık arzusu tamamen kaybolmaz.

Gerçek yakınlık, her gün yeniden seçilmeyi ve yeniden onaylanmayı ister. Bir ilişkiyi yaşatmak, yalnızca bir kez verilen sözle değil, her gün tekrarlanan küçük eylemlerle mümkündür.

Yeni İnsan: Homo Sexualis

Bauman’ın dikkat çektiği bir başka dönüşüm de cinselliğin aşk ve bağlılıktan ayrılmasıdır. Modern tüketim kültürü, cinselliği de hız, çeşitlilik ve teknik üzerinden tanımlar. Böylece cinsellik, eros’tan yani aşk ve arzunun derinliğinden koparak bağımsız bir haz alanına dönüşür.

Bauman, bu yeni insan tipini “homo sexualis” olarak anlatır. Bu insan için cinsellik, çoğu zaman bir ilişki biçimi değil; ölçülebilen, karşılaştırılabilen, teknikleştirilen bir deneyimdir. Duygu, sadakat ve sorumluluk ise bu denklemin dışında bırakılır.

Tıbbın ve teknolojinin gelişmesiyle cinsellik üremeden de ayrılmıştır. Çocuk sahibi olmak bile modern dünyada kimi zaman duygusal bir tüketim nesnesine dönüşür. Ancak çocuk, geri dönüşü olmayan bir bağlılık anlamına geldiği için akışkan modernliğin hafiflik ve hız politikasıyla çatışır.

Bauman’ın Sorusu Bugün Daha da Güncel

Bauman, Akışkan Aşkta modern insanın sevme biçimindeki çözülmeyi, bağ kurma korkusunu ve tüketim kültürünün ilişkilere sızmasını anlatmıştı. Aradan geçen yıllar, onun tespitlerini zayıflatmadı; aksine daha görünür hale getirdi.

Bugün ilişkiler daha hızlı başlıyor, daha hızlı tükeniyor. Bağlantılar çoğalıyor ama bağlar inceliyor. Mahremiyet ortadan kalkmıyor, ekrana taşınıyor. Aşk hâlâ aranıyor; fakat çoğu zaman risk almadan, yara almadan, kendini fazla kaptırmadan yaşanmak isteniyor.

Belki de Bauman’ın bize bıraktığı en önemli soru hâlâ önümüzde duruyor:
Akışkan bir dünyada, katıksız bir aşk mümkün mü?

Bu soruya cevap verebilmek için yalnızca yeni teorisyenlere değil; bağ kurmaktan korkmayan, emek vermeyi göze alan ve insanı tüketim nesnesi olarak görmeyen yeni bir cesarete ihtiyacımız var.