<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Tıbbiye Bülteni</title>
    <link>https://tibbiyebulteni.com</link>
    <description>Tıbbiye Bülteni; sağlık, tıp ve bilim başta olmak üzere ilaç, beslenme, sağlık teknolojileri, mevzuat, kariyer, üniversiteler ve güncel gelişmeleri güvenilir kaynaklardan aktaran dijital haber platformudur.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://tibbiyebulteni.com/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 07 Oct 2026 16:41:38 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Dr. Sezgin Gökmen Hayatını Kaybetti: Bodrum’un Sualtı Hekimliği ve Kültür Hayatında İz Bıraktı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/dr-sezgin-gokmen-hayatini-kaybetti-bodrumun-sualti-hekimligi-ve-kultur-hayatinda-iz-birakti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/dr-sezgin-gokmen-hayatini-kaybetti-bodrumun-sualti-hekimligi-ve-kultur-hayatinda-iz-birakti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bodrum’da uzun yıllar hekimlik yapan, sualtı ve basınç hekimliği alanındaki çalışmalarıyla tanınan Dr. Sezgin Gökmen 64 yaşında hayatını kaybetti. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu Gökmen, sağlık hizmetlerinin yanı sıra sualtı arkeolojisi ve Bodrum’un sosyal yaşamında da aktif rol üstlenmişti.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bodrum sağlık camiasının tanınan isimlerinden Dr. Sezgin Gökmen hayatını kaybetti. Medicare Klinikleri’nin kurucusu olan ve uzun yıllar sualtı hekimliği alanında çalışan Gökmen 64 yaşındaydı.</p>

<p>Dr. Sezgin Gökmen’in vefatı 7 Ekim 2026 tarihinde Bodrum’daki yerel basın kuruluşlarınca duyuruldu. Bodrum Belediyesi vefat kayıtlarında da Gökmen’in adı ve cenaze bilgileri yer aldı.</p>

<p>DR. SEZGİN GÖKMEN KİMDİR?</p>

<p>Dr. Sezgin Gökmen, 18 Mayıs 1962 tarihinde dünyaya geldi.</p>

<p>İlk, orta ve lise öğreniminin ardından İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde tıp eğitimine başlayan Gökmen, 1985 yılında mezun oldu.</p>

<p>Mezuniyetinin ardından Ankara’nın Ayaş ilçesinde mecburi hizmetini tamamladı.</p>

<p>DUKE UNIVERSITY’DE EĞİTİM ALDI</p>

<p>Dr. Sezgin Gökmen’in mesleki yaşamında sualtı hekimliği önemli bir yer tuttu.</p>

<p>Gökmen, 1987-1991 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Duke University’de sualtı ve basınç hekimliği alanında eğitim aldı.</p>

<p>Türkiye’ye dönüşünün ardından Bodrum Devlet Hastanesi Acil Servisi’nde hekim olarak görev yaptı.</p>

<p>1992 yılına kadar kamudaki görevini sürdüren Gökmen, aynı yıl ayrılarak Bodrum’da Medicare Klinikleri’ni kurdu.</p>

<p>BODRUM’DA SAĞLIK HİZMETLERİNİN TANIŞAN İSİMLERİNDENDİ</p>

<p>Dr. Sezgin Gökmen uzun yıllar Bodrum’da sağlık hizmeti verdi.</p>

<p>Sualtı hekimliği alanındaki bilgi ve deneyimini özellikle dalış faaliyetleriyle iç içe olan Bodrum’da sürdüren Gökmen, sağlık çalışmalarının yanında denizcilik ve sualtı araştırmalarıyla da yakından ilgilendi.</p>

<p>SUALTI ARKEOLOJİSİ ÇALIŞMALARINDA YER ALDI</p>

<p>Dr. Gökmen’in Bodrum’daki çalışmalarının dikkat çeken yönlerinden biri de sualtı arkeolojisiyle kurduğu bağ oldu.</p>

<p>Yerel kaynaklarda Gökmen’in Sualtı Arkeoloji Enstitüsü adına çeşitli araştırmalarda görev aldığı ve Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi ile bağlantılı sualtı çalışmalarına katıldığı belirtiliyor.</p>

<p>Uluslararası araştırma ekiplerinde de görev alan Gökmen’in, Bodrum’un denizcilik ve arkeoloji mirasının ortaya çıkarılmasına yönelik çalışmalara katkı sunduğu aktarılıyor.</p>

<p>ÇOK SAYIDA KURULUŞTA GÖREV ALDI</p>

<p>Dr. Sezgin Gökmen yalnızca hekimliğiyle değil, Bodrum’un sosyal ve sivil toplum hayatındaki çalışmalarıyla da tanınıyordu.</p>

<p>Bodrum Esnaf Sanayici ve İş İnsanları Derneği, tenis ve yat kulüpleri, kültür-sanat kuruluşları, sualtı arkeolojisi ve arama-kurtarma alanında faaliyet gösteren çeşitli oluşumların kuruluş ve çalışmalarında yer aldı.</p>

<p>Bodrum Esnaf Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nde yönetim kurulu başkanlığı da yapan Gökmen için dernek tarafından vefatının ardından taziye mesajı yayımlandı.</p>

<p>SPOR VE DENİZCİLİK ORGANİZASYONLARINA DA DESTEK VERDİ</p>

<p>Gökmen’in kamuya yansıyan özgeçmişinde Bodrum Spor Kulübü, Bodrum Kupası, Era Yat Kulübü, Sualtı Arkeoloji Enstitüsü ve dalış güvenliği alanında çalışan uluslararası kuruluşlarla hekim olarak bağlantılı görevler üstlendiği belirtiliyor.</p>

<p>Türk Tabipleri Birliği ve sualtı hekimliği alanındaki mesleki kuruluşlarla da ilişkili olan Gökmen, farklı dönemlerde bilimsel ve mesleki topluluklarda yer aldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>FİNLANDİYA’NIN BODRUM FAHRİ KONSOLOSU OLARAK GÖREV YAPTI</p>

<p>Dr. Sezgin Gökmen’in Bodrum’daki görevlerinden biri de diplomatik temsilcilikti.</p>

<p>Gökmen, Finlandiya Cumhuriyeti’nin Bodrum Fahri Konsolosu olarak görev yaptı. Kamuya açık konsolosluk kayıtlarında fahri konsolosluk adresinin Gökmen’in kurduğu Medicare ile bağlantılı olduğu görülüyor.</p>

<p>Sağlık, denizcilik, iş dünyası ve sivil toplum çalışmalarını bir arada sürdüren Gökmen, uzun yıllar Bodrum’un sosyal yaşamında aktif bir isim olarak yer aldı.</p>

<p>8 EKİM’DE SON YOLCULUĞUNA UĞURLANACAK</p>

<p>Bodrum Belediyesi kayıtlarına göre Dr. Sezgin Gökmen’in cenazesi 8 Ekim 2026 Perşembe günü öğle namazının ardından Yalıkavak Merkez Camii’nden kaldırılacak.</p>

<p>Gökmen’in cenazesi daha sonra Sandıma Mezarlığı’nda toprağa verilecek.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kayıplarımız</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/dr-sezgin-gokmen-hayatini-kaybetti-bodrumun-sualti-hekimligi-ve-kultur-hayatinda-iz-birakti</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 16:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1986.jpeg" type="image/jpeg" length="17273"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Dr. Müşerref Pervin Tuba DURGUT’a uluslararası halk sağlığı ödülü]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/dr-muserref-pervin-tuba-durguta-uluslararasi-halk-sagligi-odulu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/dr-muserref-pervin-tuba-durguta-uluslararasi-halk-sagligi-odulu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[AK Parti İstanbul Milletvekili Dr. Müşerref Pervin Tuba DURGUT, tütünle mücadele ve koruyucu sağlık politikalarına katkılarıyla 2026 Tony A. Mobley Uluslararası Seçkin Mezun Ödülü’ne layık görüldü.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>AK Parti İstanbul Milletvekili Dr. Müşerref Pervin Tuba DURGUT, halk sağlığı alanındaki çalışmaları dolayısıyla 2026 Tony A. Mobley Uluslararası Seçkin Mezun Ödülü’ne layık görüldü. Ödülün resmî duyurusunda, DURGUT’un tütünle mücadele, bağımlılıkların önlenmesi ve koruyucu sağlık politikalarına katkıları öne çıkarıldı.</p>

<p>Indiana Üniversitesi Halk Sağlığı Okulu tarafından verilen ödüle ilişkin sosyal medya hesabından paylaşım yapan DURGUT, mezunu olduğu kurum tarafından ödüllendirilmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi.</p>

<p>TÜTÜNLE MÜCADELE ÇALIŞMALARI ÖNE ÇIKTI</p>

<p>Ödülün tanıtım metninde DURGUT’un eczacılık ve halk sağlığı birikimini kamu politikalarına taşıyan çalışmalarına yer verildi. Tütün kontrolü, obezitenin önlenmesi, sağlık iletişimi ve sosyal politika alanlarındaki faaliyetlerinin ulusal politikalara ve önleyici çalışmalara katkı sunduğu belirtildi.</p>

<p>Dumansız alan politikaları, tütün ürünlerinde düz paket uygulaması ve gençleri tütün endüstrisinin etkisinden korumaya yönelik girişimleri özellikle vurgulandı. Çocukların korunması, aile ve okul çevresinde önleyici sistemlerin güçlendirilmesi ile kadın hakları alanlarındaki çalışmaları da değerlendirmede yer aldı.</p>

<p>TONY A. MOBLEY ÖDÜLÜ NEDİR?</p>

<p>Ödül, adını Indiana Üniversitesi’nde bugünkü Halk Sağlığı Okulu’nun önceki yapılanmasına 1976–2002 yılları arasında dekanlık yapan Dr. Tony A. Mobley’den alıyor.</p>

<p>Mobley’in 26 yıllık görev döneminde okulun öğrenci sayısı iki katından fazla artarken araştırma faaliyetleri ve uluslararası iş birlikleri genişledi. Bu dönemde 17 üniversiteyle uluslararası değişim anlaşmaları yapıldı.</p>

<p>Tony A. Mobley Uluslararası Seçkin Mezun Ödülü, kurumda uluslararası öğrenci olarak eğitim görmüş ve halk sağlığının geliştirilmesine kişisel ve mesleki başarılarıyla katkı sağlamış mezunları onurlandırıyor. DURGUT, 2026 yılında farklı kategorilerde ödüllendirilen beş isim arasında yer aldı.</p>

<p>2021’DE DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ TARAFINDAN DA ÖDÜLLENDİRİLMİŞTİ</p>

<p>Dr. Müşerref Pervin Tuba DURGUT, 2021 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün Dünya Tütünsüz Günü kapsamında Avrupa Bölgesi için verdiği ödüle de layık görülmüştü.</p>

<p>Küresel sağlık kuruluşu Vital Strategies’in o dönemde yayımladığı açıklamada, DURGUT’un Türkiye’de tütün kontrolü politikalarına katkılarına dikkat çekilmişti. Özellikle 2019 yılında tütün vergilerinin artırılması ve düz paket uygulamasının benimsenmesi sürecindeki çalışmaları vurgulanmıştı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kuruluş, DURGUT ile 2008’den itibaren sürdürdüğü iş birliği kapsamında dumansız kamusal alanlar, tütün reklam ve tanıtımının sınırlandırılması ve çocukların korunmasına yönelik kampanyalara yer verildiğini belirtmişti.</p>

<p>DR. MÜŞERREF PERVİN TUBA DURGUT KİMDİR?</p>

<p>Dr. Müşerref Pervin Tuba DURGUT, lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamladı. 1995 yılında Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldu.</p>

<p>Indiana Üniversitesi’nde halk sağlığı yüksek lisansı yaptı. Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde halk sağlığı doktorasını tamamlayarak doktor unvanını aldı. Johns Hopkins Üniversitesi Bloomberg Halk Sağlığı Okulu’nda tütün kontrolü, stratejik iletişim ve savunuculuk alanlarında eğitim gördü.</p>

<p>2009–2018 yılları arasında Dünya Sağlık Örgütü’nde proje danışmanı olarak çalıştı. 2010–2014 yıllarında Sağlık Bakanlığı’nda, 2014–2018 yıllarında ise aile ve sosyal politikalar alanında bakanlık müşavirliği görevlerini yürüttü.</p>

<p>Yeşilay Yönetim Kurulu üyeliği ve KADEM Toplumsal Farkındalık Komisyonu üyeliğinde bulundu. 27. ve 28. dönemlerde AK Parti İstanbul milletvekili seçildi.</p>

<p>TBMM’de Suça Sürüklenen Çocuklara İlişkin Araştırma Komisyonu Başkanlığı görevini üstlendi. Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ve Türkiye–Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu çalışmalarında yer aldı.</p>

<p>Halk sağlığı, tütünle mücadele, kadın ve çocuk hakları ile sosyal politikalar alanlarında çalışmalar yürüten Dr. Müşerref Pervin Tuba DURGUT, evli ve iki çocuk annesi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Gündem</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/dr-muserref-pervin-tuba-durguta-uluslararasi-halk-sagligi-odulu</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 14:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1982.jpeg" type="image/jpeg" length="10421"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ortopedi Uzmanı Dr. Mehmet Sait Çetinoğlu Hayatını Kaybetti]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/ortopedi-uzmani-dr-mehmet-sait-cetinoglu-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/ortopedi-uzmani-dr-mehmet-sait-cetinoglu-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi 1980 yılı mezunu, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Mehmet Sait Çetinoğlu hayatını kaybetti. Çetinoğlu, uzun yıllara yayılan hekimlik kariyerinin yanı sıra ortopedi literatüründeki bilimsel çalışmalarıyla da biliniyordu.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>İstanbul sağlık camiasının deneyimli isimlerinden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Mehmet Sait Çetinoğlu hayatını kaybetti.</p>

<p>Acı haberi İstanbul Tabip Odası 7 Ekim 2026 tarihinde yayımladığı taziye mesajıyla duyurdu.</p>

<p>İstanbul Tabip Odası, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 1980 yılı mezunlarından olan Dr. Mehmet Sait Çetinoğlu’nun vefatı dolayısıyla ailesine, yakınlarına ve hekim camiasına başsağlığı dileklerini iletti.</p>

<p>DR. MEHMET SAİT ÇETİNOĞLU KİMDİR?</p>

<p>Dr. Mehmet Sait Çetinoğlu, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinden 1980 yılında mezun olan bir hekimdi.</p>

<p>Tıp eğitiminin ardından mesleki kariyerini kas-iskelet sistemi hastalıkları, yaralanmalar ve cerrahi tedavilerle ilgilenen Ortopedi ve Travmatoloji alanında sürdürdü.</p>

<p>Uzun yıllar İstanbul’da hekimlik yapan Çetinoğlu’nun adı farklı dönemlerde özel sağlık kuruluşlarının Ortopedi ve Travmatoloji kadrolarında yer aldı.</p>

<p>Kamuya açık hekim kayıtlarında Çetinoğlu’nun İstanbul Kağıthane’deki Özel Derindere Hastanesi ile Özel Levent Hastanesi’nde Ortopedi ve Travmatoloji alanında hasta kabul ettiği görülüyor.</p>

<p>ORTOPEDİNİN FARKLI ALANLARIYLA İLGİLENDİ</p>

<p>Mesleki profillerinde Dr. Mehmet Sait Çetinoğlu’nun ilgi alanları arasında omurga sorunları, diz hastalıkları, ayak ve ayak bileği cerrahisi, çeşitli eklem yaralanmaları ve doğumsal ortopedik hastalıklar bulunuyordu.</p>

<p>Çetinoğlu’nun meslek yaşamı yalnızca hasta hizmetleriyle sınırlı değildi. Bilimsel ortopedi literatüründe de adına rastlanıyor.</p>

<p>1988’DE YAYIMLANAN ORTOPEDİ ÇALIŞMALARINDA YER ALDI</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Türk ortopedi literatürünün köklü bilimsel dergilerinden Acta Orthopaedica et Traumatologica Turcica’nın 1988 yılı kayıtlarında Mehmet Sait Çetinoğlu’nun imzasını taşıyan çalışmalar bulunuyor.</p>

<p>Çetinoğlu; Fahri Seyhan ve İ. Remzi Tözün ile birlikte “Tibia tüberkülünün avülsiyon kırığı” başlıklı çalışmanın yazarları arasında yer aldı.</p>

<p>Çalışmada özellikle ergenlik çağında görülebilen ve nadir rastlanan tibia tüberkülü avülsiyon kırığının klinik ve radyolojik özellikleri ile tedavisi ele alındı.</p>

<p>Aynı yıl yayımlanan ve dirsek eklemi cerrahisini konu alan bir başka ortopedi çalışmasında da M. Çetinoğlu adına yazarlar arasında rastlanıyor.</p>

<p>İSTANBUL TIP FAKÜLTESİ’NDEN 1980’DE MEZUN OLDU</p>

<p>Dr. Mehmet Sait Çetinoğlu’nun hekimlik yolculuğunun önemli duraklarından biri İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesiydi.</p>

<p>1980 yılında tıp fakültesinden mezun olan Çetinoğlu, daha sonra Ortopedi ve Travmatoloji alanında uzmanlaşarak meslek yaşamını bu branşta sürdürdü.</p>

<p>Yaklaşık yarım asra yaklaşan bir döneme yayılan tıp ve hekimlik serüveninde klinik çalışmaların yanı sıra bilimsel yayınlarda da yer aldı.</p>

<p>VEFATINI İSTANBUL TABİP ODASI DUYURDU</p>

<p>İstanbul Tabip Odası, 7 Ekim 2026 tarihinde yayımladığı açıklamada Dr. Mehmet Sait Çetinoğlu’nun vefatını duyurdu.</p>

<p>Meslek örgütü, Çetinoğlu’nun ailesi ve yakınlarının acısını paylaştığını belirterek hekim camiasına başsağlığı dileklerini iletti.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kayıplarımız</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/ortopedi-uzmani-dr-mehmet-sait-cetinoglu-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 13:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1979.jpeg" type="image/jpeg" length="76991"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hemoglobin normal olsa da demir depoları boş olabilir: Ferritin ne söylüyor?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/hemoglobin-normal-olsa-da-demir-depolari-bos-olabilir-ferritin-ne-soyluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/hemoglobin-normal-olsa-da-demir-depolari-bos-olabilir-ferritin-ne-soyluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Demir eksikliği anemisi yalnızca halsizlik yapmaz; nefes darlığı, çarpıntı, saç dökülmesi ve buz yeme isteğiyle de ortaya çıkabilir. Nedenleri, doğru testler ve güncel tedavi yaklaşımı için rehber.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Demir eksikliği anemisi, vücuttaki demir depolarının azalması sonucunda yeterli hemoglobin üretilememesidir. Hemoglobin, kırmızı kan hücrelerinin içinde oksijeni akciğerlerden dokulara taşıyan proteindir. Düzeyi azaldığında halsizlik, solukluk, baş dönmesi, nefes darlığı ve çarpıntı ortaya çıkabilir.</p>

<p>Demir eksikliğini yalnızca beslenme sorunu olarak görmek doğru değildir. Yoğun adet kanaması, sindirim sisteminden fark edilmeyen kan kaybı, gebelik, büyüme dönemi veya bağırsaklardan emilim bozukluğu eksikliğe yol açabilir. Bu nedenle tedavide demiri yerine koymak kadar kaybın nedenini bulmak da önemlidir.</p>

<p>Demir eksikliği ile demir eksikliği anemisi aynı mı?</p>

<p>Aynı durumun farklı aşamalarıdır. Önce vücudun demir depoları azalır. Bu dönemde ferritin düşük olduğu hâlde hemoglobin henüz normal kalabilir. Demir azlığı ilerleyip kan yapımını etkilediğinde hemoglobin düşer ve demir eksikliği anemisi gelişir.</p>

<p>Bu ayrım önemlidir. Kişi henüz anemi oluşmadan yorgunluk, egzersiz kapasitesinde azalma veya huzursuz bacak yakınmaları yaşayabilir. Bununla birlikte bu şikâyetler demir eksikliğine özgü değildir ve başka hastalıklarda da görülebilir.</p>

<p>Demir eksikliği anemisi neden olur?</p>

<p>Yetişkinlerde en önemli nedenlerden biri uzun süreli kan kaybıdır. Üreme çağındaki kadınlarda yoğun ve uzun süren adet kanamaları öne çıkar. Rahim miyomları, adenomyozis, doğum ve sık gebelikler kaybı artırabilir.</p>

<p>Erkeklerde ve menopoz sonrasındaki kadınlarda mide ya da bağırsaklardan kan kaybı özellikle araştırılmalıdır. Ülser, mide iltihabı, polipler, iltihaplı bağırsak hastalığı ve daha seyrek olarak sindirim sistemi kanserleri demir kaybına neden olabilir. Aspirin ve bazı ağrı kesiciler de mide-bağırsak kanaması riskini artırabilir.</p>

<p>Diğer nedenler şunlardır:</p>

<p>- Demirden yetersiz beslenme.<br />
- Gebelikte ve büyüme döneminde artan ihtiyaç.<br />
- Çölyak hastalığı gibi emilimi bozan bağırsak hastalıkları.<br />
- Mide veya bağırsak ameliyatları ve obezite cerrahisi.<br />
- Sık kan bağışı.<br />
- İdrar yollarından veya tekrarlayan burun kanamasıyla kayıp.<br />
- Bazı parazit enfeksiyonları.<br />
- Aktif iltihaplı bağırsak hastalığında hem kan kaybı hem emilim bozukluğu.</p>

<p>Risk faktörü bulunması, demir eksikliğinin nedenini tek başına kanıtlamaz. Özellikle yetişkin bir erkekte ya da menopoz sonrasındaki kadında “iyi beslenmiyor” açıklamasıyla yetinilmemelidir.</p>

<p>Demir eksikliği belirtileri nelerdir?</p>

<p>Hafif eksiklik uzun süre belirti vermeyebilir. Anemi ilerledikçe şu yakınmalar görülebilir:</p>

<p>- Sürekli yorgunluk ve güçsüzlük.<br />
- Eforla nefes darlığı.<br />
- Baş dönmesi veya sersemlik.<br />
- Kalp atışlarını belirgin hissetme.<br />
- Baş ağrısı ve odaklanma güçlüğü.<br />
- Ciltte ve göz kapaklarının iç yüzünde solukluk.<br />
- Soğuğa karşı hassasiyet.<br />
- Tırnaklarda kırılma veya kaşık biçiminde çökme.<br />
- Ağız kenarlarında çatlak ve dilde hassasiyet.<br />
- Saçlarda incelme veya dökülme.<br />
- Buz, toprak, kâğıt gibi besin olmayan maddeleri yeme isteği.</p>

<p>Özellikle buz çiğneme isteğine pagofaji denir ve demir eksikliğiyle ilişkili olabilir. Ancak saç dökülmesi, halsizlik veya baş ağrısı tek başına demir eksikliği tanısı koydurmaz.</p>

<p>Bebeklerde ve küçük çocuklarda huzursuzluk, iştahsızlık, uyku bozukluğu, oyuna ilgide azalma ve büyüme geriliği görülebilir. Çocukluk dönemindeki uzun süreli eksiklik öğrenme ve gelişimi etkileyebileceğinden değerlendirme geciktirilmemelidir.</p>

<p>Ne zaman doktora başvurulmalı?</p>

<p>Haftalarca süren açıklanamayan yorgunluk, eforla nefes darlığı, solukluk, tekrarlayan baş dönmesi veya çarpıntı varsa aile hekimine ya da iç hastalıkları uzmanına başvurulmalıdır. Yoğun adet kanaması bulunan kişiler kadın hastalıkları ve doğum değerlendirmesine yönlendirilebilir. Çocuklarda değerlendirmeyi çocuk hekimi yapar.</p>

<p>Aşağıdaki belirtiler gecikmeden tıbbi değerlendirme gerektirir:</p>

<p>- Dinlenirken ortaya çıkan belirgin nefes darlığı.<br />
- Göğüs ağrısı, bayılma veya bilinç değişikliği.<br />
- Çok hızlı kalp atışıyla birlikte güçsüzlük.<br />
- Katran gibi siyah ve yapışkan dışkı.<br />
- Dışkıda belirgin kan veya kanlı kusma.<br />
- Kontrol edilemeyen yoğun adet ya da başka bir kanama.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Demir ilacı dışkıyı koyulaştırabilir. Ancak katranı andıran, yapışkan ve kötü kokulu siyah dışkı sindirim sistemi kanamasının belirtisi olabilir; otomatik olarak ilaca bağlanmamalıdır.</p>

<p>Demir eksikliği anemisi nasıl teşhis edilir?</p>

<p>İlk inceleme genellikle tam kan sayımıdır. Hemoglobin aneminin bulunup bulunmadığını gösterir. MCV adı verilen değer kırmızı kan hücrelerinin ortalama büyüklüğünü, RDW ise hücrelerin boyutlarındaki değişkenliği yansıtır. Demir eksikliğinde hücreler sıklıkla küçülür ve renkleri soluklaşır.</p>

<p>Ferritin, demir depolarını değerlendirmede en sık kullanılan testtir. Düşük ferritin demir eksikliğini güçlü biçimde destekler. Ancak ferritin aynı zamanda iltihap sırasında yükselen bir proteindir. Enfeksiyon, kronik böbrek hastalığı, kalp yetersizliği veya başka bir iltihaplı hastalık varsa normal ya da yüksek ferritin demir eksikliğini tamamen dışlamaz.</p>

<p>Bu durumlarda transferrin satürasyonu, serum demiri, demir bağlama kapasitesi ve iltihap göstergeleri birlikte değerlendirilebilir. Tek bir serum demiri ölçümü gün içinde ve beslenmeye göre değişebildiğinden tek başına tanı koydurmaz.</p>

<p>Her küçük kırmızı kan hücresi demir eksikliği anlamına gelmez. Talasemi taşıyıcılığı ve kronik hastalık anemisi benzer sonuçlar oluşturabilir. Gerekirse periferik yayma, hemoglobin elektroforezi, B12, folat ve başka testlerden yararlanılır.</p>

<p>Tanıdan sonra neden araştırılır. Adet düzeni, gebelik, beslenme, kan bağışı, kullanılan ilaçlar ve sindirim sistemi belirtileri sorgulanır. Uygun hastalarda çölyak testleri, dışkı incelemeleri, gastroskopi veya kolonoskopi gerekebilir. Erkekler ve menopoz sonrasındaki kadınlarda açıklanamayan demir eksikliği anemisi sindirim sistemi kanaması yönünden özellikle önemlidir.</p>

<p>Demir eksikliği anemisi nasıl tedavi edilir?</p>

<p>Tedavinin iki hedefi vardır: Demir depolarını doldurmak ve eksikliğin nedenini ortadan kaldırmak. Yalnızca demir kullanılıp devam eden kan kaybı araştırılmazsa anemi tekrarlayabilir.</p>

<p>Beslenme</p>

<p>Kırmızı et, sakatat, balık ve kümes hayvanlarındaki demir bağırsaklardan daha kolay emilir. Mercimek, nohut, fasulye, koyu yeşil yapraklı sebzeler ve demirle zenginleştirilmiş ürünler de demir sağlar.</p>

<p>Çay ve kahve, bitkisel besinlerdeki demirin emilimini azaltabilir. Demirden zengin öğünlerle aynı anda tüketilmemeleri yararlı olabilir. Beslenme önemlidir; ancak belirgin anemide kaybedilen demirin yalnızca yiyeceklerle kısa sürede yerine konması genellikle mümkün değildir.</p>

<p>Ağızdan demir tedavisi</p>

<p>Çoğu hastada ilk seçenek ağızdan alınan demir ilacıdır. Amerikan Gastroenteroloji Derneğinin 2024 güncellemesi, hiçbir ağızdan demir türünün bütün hastalarda diğerlerinden üstün olduğunun gösterilmediğini belirtiyor. Ucuz ve yaygın bir seçenek olması nedeniyle demir sülfat sık kullanılır.</p>

<p>Güncel yaklaşım, ağızdan demirin günde bir kereden daha sık verilmesinin genellikle gerekmediği yönündedir. Bazı hastalarda gün aşırı kullanım benzer emilim sağlarken bulantı, karın ağrısı ve kabızlık gibi sorunları azaltabilir. Kullanım sıklığı, preparat ve tedavi süresi kişiye göre belirlenmelidir.</p>

<p>Dışkıda koyulaşma, kabızlık, ishal, bulantı ve mide rahatsızlığı görülebilir. Yan etki oluştuğunda ilacı kendiliğinden bırakmak yerine kullanım biçimi veya preparat sağlık profesyoneliyle değerlendirilmelidir.</p>

<p>Hemoglobinin normale dönmesi depoların tamamen dolduğu anlamına gelmez. Tedavinin ne kadar sürdürüleceğine hemoglobin, ferritin, neden ve tedaviye verilen yanıt birlikte değerlendirilerek karar verilir.</p>

<p>Damardan demir tedavisi</p>

<p>Ağızdan demiri tolere edemeyen, yeterli yanıt vermeyen veya demirin bağırsaktan emilmesinin beklenmediği hastalarda damar yoluyla demir kullanılabilir. Aktif iltihaplı bağırsak hastalığı, emilimi bozan obezite cerrahisi, ileri eksiklik veya demirin daha hızlı tamamlanmasının gerektiği bazı durumlar buna örnektir.</p>

<p>Yeni kuşak damar içi demir preparatlarının bazıları eksik demirin bir veya iki uygulamada verilmesine olanak tanır. Bu kolaylık, damardan tedavinin herkes için daha iyi olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Gerçek anafilaksi çok seyrektir; buna rağmen damar içi demir sağlık kuruluşunda ve reaksiyona müdahale edilebilecek koşullarda uygulanır. Bazı preparatlar kandaki fosfor düzeyini düşürebilir. Özellikle ferrik karboksimaltozun tekrarlayan yüksek dozlarında uzun süren fosfor düşüklüğü, kas güçsüzlüğü, kemik ağrısı ve nadiren kemik hasarı gelişebilir.</p>

<p>Kan nakli</p>

<p>Demir eksikliği anemisinde kan nakli rutin tedavi değildir. Hayati tehlike oluşturan kanama, dolaşım bozukluğu veya ağır belirtiler gibi özel durumlarda değerlendirilir. Nakil hemoglobin düzeyini hızla yükseltse de demir kaybının nedenini tedavi etmez.</p>

<p>En güncel tedavi yaklaşımında ne değişti?</p>

<p>2024 tarihli Amerikan Gastroenteroloji Derneği uzman incelemesi, ağızdan demirin günde en fazla bir kez kullanılmasını; bazı hastalarda gün aşırı kullanımın daha iyi tolere edilebileceğini belirtiyor. Ayrıca demir açığını bir veya iki uygulamada tamamlayabilen damar içi preparatlara öncelik verilmesini öneriyor.</p>

<p>Bu değişiklik yeni bir “mucize ilaç” anlamına gelmiyor. Asıl yenilik, tedavinin gereksiz yere sık dozlanmaması ve ağızdan tedavinin başarısız olacağı hasta gruplarında damar içi demirin geciktirilmemesi yönündeki yaklaşım değişikliğidir.</p>

<p>2025–2026 döneminde demir eksikliği anemisini ortadan kaldıran yeni bir FDA veya EMA onayı doğrulanmadı. Kullanılan ağızdan ve damar içi demir preparatları uzun süredir bilinen demir yerine koyma tedavileridir. Türkiye’de seçilecek preparatın ruhsat ve geri ödeme koşulları ürün ve klinik duruma göre ayrıca kontrol edilmelidir.</p>

<p>Umut vaat eden ve uygulamayı etkileyen çalışmalar</p>

<p>2025’te yayımlanan açık etiketli ve tek merkezli bir araştırmada, hemoglobini 6–10 g/dL arasında olan 68 yetişkin kadın günlük ya da gün aşırı demir tedavisine ayrıldı. İki gruba sekiz hafta boyunca toplamda eşdeğer miktarda demir verilmesi hedeflendi.</p>

<p>Yirmi sekizinci günde hemoglobin artışı gün aşırı grupta ortalama 2,2 g/dL, günlük grupta 1,3 g/dL oldu. Yan etki bildirenlerin oranı günlük kullanımda yüzde 45, gün aşırı kullanımda yüzde 9’du. Ancak 56. gündeki hemoglobin farkı istatistiksel olarak anlamlı değildi ve araştırmanın bu bölümünde takip kaybı yüksekti. Çalışma, her hastanın gün aşırı tedavi kullanması gerektiğini kanıtlamıyor; daha büyük ve çok merkezli araştırmalara ihtiyaç var.</p>

<p>2024’te yayımlanan başka bir randomize araştırmada, yemek borusu varis kanaması geçiren ve sirozu bulunan 92 hasta incelendi. Üç ayda hemoglobin artışı damar yoluyla ferrik karboksimaltoz verilenlerde ortanca 3,65 g/dL, ağızdan demir verilenlerde 1,10 g/dL oldu. Demir depoları sırasıyla yüzde 84,6 ve yüzde 21 oranında normale döndü.</p>

<p>Bununla birlikte çalışma tek merkezde, yalnızca yakın zamanda varis kanaması geçirmiş siroz hastalarında yapıldı; sonuçları genel demir eksikliği nüfusuna doğrudan uygulanamaz. Damar yoluyla tedavi verilenlerin yüzde 43’ünde geçici hafif veya orta düzey fosfor düşüklüğü gelişmesi de yarar ile riskin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösterdi.</p>

<p>Sık sorulan diğer sorular</p>

<p>Demir eksikliği anemisi kanser anlamına gelir mi?</p>

<p>Hayır. Demir eksikliğinin çok sayıda iyi huylu nedeni vardır. Ancak özellikle erkeklerde, menopoz sonrasındaki kadınlarda veya açıklanamayan kilo kaybı ve bağırsak değişikliği bulunanlarda sindirim sistemi hastalıkları dışlanmalıdır.</p>

<p>Yoğun adet kanaması normal kabul edilebilir mi?</p>

<p>Günlük yaşamı bozan veya sık ped değiştirmeyi gerektiren kanama normalleştirilmemelidir. Demir eksikliğinin yanı sıra miyom, adenomyozis veya kanama bozukluğu gibi nedenler araştırılabilir.</p>

<p>Demir ilacı saç dökülmesini kesin olarak durdurur mu?</p>

<p>Hayır. Demir eksikliği saç dökülmesine katkıda bulunabilir; ancak tiroit hastalığı, stres, hormon değişimleri ve başka nedenler de dökülmeye yol açabilir. Demir yalnızca doğrulanmış eksiklikte yarar sağlar.</p>

<p>Demir ilacı kilo aldırır mı?</p>

<p>Demir ilaçlarının doğrudan yağlanmaya neden olduğu gösterilmemiştir. İştah ve enerji düzeyindeki değişiklikler kişiden kişiye farklı olabilir.</p>

<p>Talasemi taşıyıcılığı ile demir eksikliği aynı mıdır?</p>

<p>Hayır. Talasemi taşıyıcılığı kalıtsal bir hemoglobin özelliğidir; demir eksikliği ise depoların azalmasıdır. İkisi birlikte bulunabilir ve test sonuçları hekim tarafından ayırt edilmelidir.</p>

<p>Hemoglobin düzeldikten sonra ilaç hemen bırakılır mı?</p>

<p>Her zaman değil. Hemoglobin normalleşse bile demir depoları henüz dolmamış olabilir. İlacın ne zaman bırakılacağı kontrol kan sonuçlarına ve eksikliğin nedenine göre belirlenir.</p>

<p>Tıbbi uyarı</p>

<p>Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır. Demir ilacı, damar içi demir veya kan nakli kararı kişisel değerlendirme ve laboratuvar sonuçları gerektirir.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>1. T.C. Sağlık Bakanlığı, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü. Demir Eksikliği ve Demir Eksikliği Anemisi Klinik Protokolü, Versiyon 1.0. Mart 2020.</p>

<p>2. Dünya Sağlık Örgütü. Anaemia bilgi notu. 10 Şubat 2025.</p>

<p>3. DeLoughery TG, Jackson CS, Ko CW, Rockey DC. AGA Clinical Practice Update on Management of Iron Deficiency Anemia: Expert Review. Clinical Gastroenterology and Hepatology, 2024.</p>

<p>4. Ko CW ve arkadaşları. AGA Clinical Practice Guidelines on the Gastrointestinal Evaluation of Iron Deficiency Anemia. Gastroenterology, 2020.</p>

<p>5. Tabish M ve arkadaşları. Randomized Controlled Trial of Intravenous Ferric Carboxymaltose vs Oral Iron to Treat Iron Deficiency Anemia After Variceal Bleed in Patients With Cirrhosis. American Journal of Gastroenterology, 2024.</p>

<p>6. Daily Versus Alternate Day Oral Iron Replacement for Women with Iron Deficiency Anaemia: A Randomized Controlled Trial. Indian Journal of Hematology and Blood Transfusion, 2025.</p>

<p>7. Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu. Ferric carboxymaltose: risk of symptomatic hypophosphataemia leading to osteomalacia and fractures. Drug Safety Update, 2020. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıbbiye Kütüphanesi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/hemoglobin-normal-olsa-da-demir-depolari-bos-olabilir-ferritin-ne-soyluyor</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 11:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/genel/i-m-g-0973.jpeg" type="image/jpeg" length="58656"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Diz kireçlenmesinde ilaç + bant: Ağrı ilk haftada daha hızlı azaldı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/diz-kireclenmesinde-ilac-bant-agri-ilk-haftada-daha-hizli-azaldi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/diz-kireclenmesinde-ilac-bant-agri-ilk-haftada-daha-hizli-azaldi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diz osteoartritinde selekoksibe flurbiprofenli bant eklenmesi, küçük bir randomize çalışmada ilk hafta ağrıyı daha hızlı azalttı. Ancak 14. günde ağrı farkı kalmadı ve uzun dönem yarar-güvenlik belirsiz.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Diz osteoartriti, halk arasında sık kullanılan ifadeyle diz kireçlenmesi, ağrı ve hareket kısıtlılığının en yaygın nedenlerinden biri. Yeni bir randomize kontrollü çalışma, ağızdan kullanılan selekoksibe cilt üzerine uygulanan flurbiprofen bandı eklenmesinin ağrıyı özellikle tedavinin ilk günlerinde daha hızlı azaltabileceğini gösterdi. Ancak önemli bir ayrıntı var: Gruplar arasındaki ağrı farkı 14. günde ortadan kalktı.</p>

<p>Rheumatology dergisinde Eylül 2026'da yayımlanan araştırma, bu nedenle kombinasyonun uzun vadede daha üstün olduğunu göstermiyor. Çalışmanın dikkat çekici bulgusu, daha çok tedavinin erken dönemindeki ağrı kontrolü ve fiziksel işlevdeki kısa süreli iyileşme.</p>

<p>Çalışmada ne yapıldı?</p>

<p>Araştırmaya semptomatik diz osteoartriti bulunan 90 hasta alındı. Açık etiketli randomize kontrollü çalışmada katılımcılar iki gruba ayrıldı.</p>

<p>Bir grup yalnızca ağızdan selekoksib kullanırken diğer grupta selekoksibe topikal, yani cilt üzerinden uygulanan flurbiprofen bandı eklendi.</p>

<p>Hastalar başlangıçta ve tedavinin 3, 7 ve 14. günlerinde değerlendirildi. Araştırmacılar özellikle ağrı şiddetini ve diz osteoartritine bağlı günlük işlev kaybını inceledi. Yaşam kalitesi ve hastaların kendi durumlarına ilişkin genel değerlendirmeleri de araştırmanın ikincil ölçütleri arasındaydı.</p>

<p>Toplam 89 hasta çalışmayı tamamladı.</p>

<p>Ağrı farkı ilk haftada ortaya çıktı</p>

<p>En dikkat çekici sonuç tedavinin üçüncü gününde görüldü.</p>

<p>Ağrı için kullanılan görsel analog ölçekte başlangıca göre azalma, kombinasyon grubunda ortalama 3,4 puan, yalnızca selekoksib kullanan grupta ise 2,0 puan oldu.</p>

<p>Yedinci günde de kombinasyon lehine fark devam etti. Ağrı azalması sırasıyla ortalama 3,9 ve 3,3 puandı.</p>

<p>Ancak 14. güne gelindiğinde iki grup arasında ağrı azalması açısından anlamlı fark kalmadı.</p>

<p>Bu sonuç önemli bir ayrım ortaya koyuyor: Flurbiprofen bandının selekoksibe eklenmesi ağrının daha erken kontrol edilmesine katkı sağlamış olabilir, ancak çalışma kombinasyonun iki hafta sonunda ağrı açısından kalıcı bir üstünlüğünü göstermedi.</p>

<p>Fiziksel işlevde fark daha uzun sürdü</p>

<p>Araştırmada yalnızca ağrı değil, diz osteoartritinin günlük yaşam üzerindeki etkisini değerlendiren WOMAC ölçeği de kullanıldı.</p>

<p>Kombinasyon grubunda WOMAC skorlarındaki iyileşme 3, 7 ve 14. günlerde yalnızca selekoksib kullanan gruba göre daha fazlaydı.</p>

<p>On dördüncü günde yaşam kalitesi ölçümleri ile hastaların kendi sağlık durumlarını değerlendirdiği sonuçlar da kombinasyon grubunda daha iyi bulundu.</p>

<p>Bu nedenle araştırmacılar, flurbiprofen bandının selekoksibe eklenmesinin yalnızca ilk günlerde ağrı kontrolünü hızlandırmakla kalmayıp kısa dönemde fiziksel işlev üzerinde de ek yarar sağlayabileceği sonucuna vardı.</p>

<p>Sonuç neden önemli?</p>

<p>Diz osteoartritinde hızlı ağrı kontrolü yalnızca hastanın kendisini daha iyi hissetmesi anlamına gelmiyor. Ağrı azaldığında hareket etmek ve egzersiz programına devam etmek de kolaylaşabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle tedavinin erken döneminde semptomların daha hızlı kontrol edilmesi bazı hastalarda önemli olabilir.</p>

<p>Yeni çalışmanın özgün yönü de burada bulunuyor. Topikal ve oral iki farklı nonsteroid antiinflamatuvar ilacın birlikte kullanımını doğrudan yalnızca oral tedaviyle karşılaştırıyor.</p>

<p>Bununla birlikte 90 kişilik ve yalnızca 14 günlük bir araştırma, kombinasyonun uzun dönem yarar ve güvenliğini ortaya koymak için yeterli değil.</p>

<p>Bu sonuç tedavi yaklaşımını değiştiriyor mu?</p>

<p>Henüz böyle bir sonuca varmak için erken.</p>

<p>Mevcut klinik kılavuzlar diz osteoartritinde topikal nonsteroid antiinflamatuvar ilaçları önemli seçeneklerden biri olarak görüyor. Gerektiğinde oral NSAİİ'ler de kullanılabiliyor.</p>

<p>Ancak yeni araştırma, oral ve topikal NSAİİ'lerin rutin olarak birlikte kullanılması gerektiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Çalışmanın açık etiketli olması, katılımcı sayısının sınırlı kalması ve takip süresinin yalnızca 14 gün olması sonuçların genellenmesini sınırlıyor. Daha büyük ve daha uzun süreli araştırmalarda aynı avantajın sürüp sürmediğinin ve güvenlik profilinin ayrıca değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>NSAİİ'lerde neden temkin gerekiyor?</p>

<p>Selekoksib ve flurbiprofen aynı geniş ilaç grubunun, yani nonsteroid antiinflamatuvar ilaçların üyeleri.</p>

<p>Bu ilaçlar ağrı ve inflamasyonun kontrolünde etkili olabilse de özellikle ağızdan kullanılan NSAİİ'lerde mide-bağırsak sistemi, böbrekler ve kalp-damar sistemi açısından riskler dikkate alınmalı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>NICE'ın osteoartrit kılavuzu da ilaç gerektiğinde mümkün olan en düşük etkili dozun mümkün olan en kısa süreyle kullanılmasını öneriyor. Oral NSAİİ düşünülürken hastanın yaşı, diğer ilaçları, eşlik eden hastalıkları ve gastrointestinal, böbrek, karaciğer ve kardiyovasküler riskleri hesaba katılıyor.</p>

<p>Bu nedenle “bant dışarıdan uygulanıyor, zarar vermez” veya “iki NSAİİ daha güçlüdür, birlikte kullanılabilir” şeklinde bir çıkarım doğru değil.</p>

<p>Asıl mesaj: Daha hızlı etki sinyali var, kalıcı üstünlük henüz yok</p>

<p>Yeni araştırmanın en güçlü mesajı, selekoksib ile flurbiprofen bandının birlikte kullanılmasının semptomatik diz osteoartritinde ilk günlerde ağrının daha hızlı azalmasını sağlayabileceği.</p>

<p>Ancak 14. günde ağrı açısından gruplar arasındaki farkın kaybolması, sonucu doğru yorumlamak açısından en az erken dönemdeki avantaj kadar önemli.</p>

<p>Araştırma bu kombinasyonun hastalığın ilerlemesini durdurduğunu, kıkırdağı onardığını veya uzun dönemde tek ilaçtan daha iyi olduğunu göstermiyor.</p>

<p>Diz osteoartritinin yönetimi yalnızca ağrı kesici ilaçlara da dayanmıyor. İlaç tedavileri, uygun hastalarda terapötik egzersiz, hareketin korunması ve gerektiğinde kilo yönetimi gibi temel yaklaşımları destekleyen araçlar olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Selekoksib, flurbiprofen veya başka bir NSAİİ'nin birlikte kullanımı kişisel olarak başlanmamalıdır. Mide-bağırsak hastalığı, böbrek hastalığı, kalp-damar hastalığı bulunanlarda ve başka ilaç kullananlarda riskler değişebilir. Tedavi seçimi hekim tarafından kişiye göre değerlendirilmelidir.</p>

<p>KAYNAKLAR<br />
1. Rheumatology — Celecoxib plus topical flurbiprofen patch versus celecoxib alone for symptomatic knee osteoarthritis: a randomized controlled trial — 9 Eylül 2026<br />
2. NICE — Osteoarthritis in over 16s: diagnosis and management — 2022 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/diz-kireclenmesinde-ilac-bant-agri-ilk-haftada-daha-hizli-azaldi</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 11:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1963.jpeg" type="image/jpeg" length="21690"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Subay ve Astsubaylıkta Psikiyatrik Hastalıklar ve İlaç Kullanımı Engel mi?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubaylikta-psikiyatrik-hastaliklar-ve-ilac-kullanimi-engel-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubaylikta-psikiyatrik-hastaliklar-ve-ilac-kullanimi-engel-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Geçmişte depresyon veya anksiyete tanısı almak, antidepresan kullanmak ya da psikiyatriste başvurmuş olmak subay ve astsubay adaylarının en fazla endişe ettiği sağlık konularından. Güncel yönetmelik geçmiş psikiyatrik öyküyü tek bir kayda bakarak değerlendirmiyor; tanının niteliği, tedavi süresi, tekrarlayıp tekrarlamadığı ve son üç yıldaki kayıtlar önem taşıyor. Peki hangi durumda aday “sağlam” kabul edilebiliyor?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p>Subay ve astsubay adaylarının sağlık muayenesinde en fazla merak ettiği konulardan biri psikiyatri geçmişi.</p>

<p>Bir dönem antidepresan kullanmış olmak adaylığı bitirir mi?</p>

<p>Üniversite yıllarında anksiyete tanısı almak engel mi?</p>

<p>Psikiyatriste bir kez gitmek elenme nedeni mi?</p>

<p>Reçete yazılmış ancak ilaç kullanılmamışsa ne olur?</p>

<p>Bu soruların yanıtında özellikle 2025 yılında yapılan yönetmelik değişikliği önem taşıyor.</p>

<p>Çünkü artık geçmişteki bazı psikiyatrik tanıların hangi şartlarda “sağlam” kabul edilebileceği daha ayrıntılı biçimde tanımlanmış durumda.</p>

<p>SUBAY VE ASTSUBAY ADAYLARINDA TEMEL KURAL NE?</p>

<p>Dış kaynaktan alınacak subay ve astsubay adaylarının ruh sağlığı ve hastalıkları açısından “tam sağlam” olması gerekiyor.</p>

<p>Bu hüküm oldukça önemli.</p>

<p>Çünkü görev yapan personelin sağlık değerlendirmesi ile dış kaynaktan ilk kez subay veya astsubay olacak kişinin değerlendirilmesi aynı değil.</p>

<p>Adaylık aşamasında daha sıkı sağlık kriterleri uygulanıyor.</p>

<p>PSİKİYATRİSTE GİTMEK TEK BAŞINA ELENME NEDENİ Mİ?</p>

<p>Yönetmelik yalnızca “psikiyatri polikliniğine başvurdu” şeklinde bir ölçüt koymuyor.</p>

<p>Esas değerlendirme;</p>

<p>geçmiş psikiyatrik tanı,</p>

<p>hastalığın niteliği,</p>

<p>tekrarlayıp tekrarlamadığı,</p>

<p>tedavi süresi,</p>

<p>hastane yatışı,</p>

<p>geçmiş tıbbi kayıtlar,</p>

<p>mevcut ruhsal muayene</p>

<p>ve gerektiğinde psikometrik incelemeler üzerinden yapılıyor.</p>

<p>Sağlık kurulu geçmiş psikiyatrik tanıya ilişkin epikriz ve diğer tıbbi belgeleri de isteyebiliyor.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca hastane sisteminde “psikiyatri” başlığı görülmesiyle kesin sonuç çıkarmak doğru değil.</p>

<p>ANKSİYETE VE DEPRESYON SUBAYLIĞA ENGEL Mİ?</p>

<p>Yönetmeliğin 16’ncı maddesi;</p>

<p>anksiyete,</p>

<p>depresif bozukluklar,</p>

<p>obsesif spektrum bozuklukları,</p>

<p>travma ve strese bağlı bozukluklar,</p>

<p>somatoform bozukluklar,</p>

<p>dissosiyatif bozukluklar,</p>

<p>yeme bozuklukları</p>

<p>ve bunların alt tiplerini birlikte ele alıyor.</p>

<p>Geçmişte böyle bir tanı bulunması her durumda aynı şekilde değerlendirilmez.</p>

<p>2025 yılında güncellenen hüküm, bazı geçmiş tanıların belirli şartlarla psikiyatri uzmanı tarafından “sağlam” kabul edilebilmesine imkân tanıyor.</p>

<p>ANCAK ÇOK ÖNEMLİ ŞARTLAR VAR</p>

<p>Geçmiş psikiyatrik durumun reaktif ve tekrarlamayan özellikte olması gerekiyor.</p>

<p>Tedavinin üç aydan kısa sürmüş olması gerekiyor.</p>

<p>Geçmiş kayıtlarda bu durumla ilişkili hastane yatışı bulunmaması gerekiyor.</p>

<p>Psikotik belirti bulunmaması gerekiyor.</p>

<p>İntihar girişimi bulunmaması gerekiyor.</p>

<p>Madde kullanımıyla ilişkili kayıt bulunmaması gerekiyor.</p>

<p>Dürtüsellik veya kendine zarar verici davranış tanımlanmamış olması gerekiyor.</p>

<p>Ayrıca mevcut ruhsal muayene ve gerektiğinde psikometrik incelemede psikopatolojik bir unsur saptanmaması gerekiyor.</p>

<p>Fakat dış kaynaktan subay ve astsubay olmak isteyen adaylarda bunlara bir şart daha ekleniyor.</p>

<p>3 YIL KURALI NEDİR?</p>

<p>Güncel yönetmeliğin adaylar açısından en önemli hükümlerinden biri bu.</p>

<p>Dış kaynaktan alınacak subay ve astsubay adaylarında yukarıdaki şartların yanında son üç yıl içerisinde psikiyatrik tanı veya tedavi kaydının bulunmaması gerekiyor.</p>

<p>Başka bir ifadeyle geçmişte reaktif, tekrarlamayan ve üç aydan kısa tedavi gerektiren bir rahatsızlık yaşanmış olsa dahi, aday açısından “sağlam” değerlendirmesinde son üç yıllık dönem ayrıca inceleniyor.</p>

<p>Bu hüküm uzman erbaş, sözleşmeli erbaş/er ve öğrenci adaylarını da kapsıyor.</p>

<p>ANTİDEPRESAN KULLANMAK SUBAYLIĞA ENGEL Mİ?</p>

<p>Bu soruya yalnızca ilacın adına bakarak “evet” veya “hayır” demek doğru değil.</p>

<p>Antidepresan ilaçlar depresyon dışında anksiyete, obsesif kompulsif bozukluk ve başka klinik durumlarda da kullanılabiliyor.</p>

<p>Sağlık değerlendirmesinde esas olan ilacın kutusu değil, hangi tanıyla ve ne kadar süreyle tedavi verildiği ve bunun tıbbi kayıtlardaki karşılığı.</p>

<p>Ancak dış kaynak subay ve astsubay adayları için son üç yıldaki psikiyatrik tanı veya tedavi kaydı önemli.</p>

<p>Dolayısıyla yakın dönemde düzenli psikiyatrik ilaç tedavisi görmüş bir aday açısından “ilacı bıraktım, artık kesin sorun olmaz” şeklinde düşünmek doğru değil.</p>

<p>Sağlık kurulu kayıtları ve yönetmelik şartlarını birlikte değerlendiriyor.</p>

<p>3 AYDAN KISA ANTİDEPRESAN KULLANMAK NE ANLAMA GELİYOR?</p>

<p>Yönetmeliğin geçmiş nevrotik bozukluklara ilişkin hükmünde üç aydan kısa tedavi özel olarak belirtiliyor.</p>

<p>Ancak yalnızca tedavinin kısa sürmesi yeterli değil.</p>

<p>Durumun reaktif ve tekrarlamayan nitelikte olması ve diğer risk unsurlarının bulunmaması gerekiyor.</p>

<p>Dış kaynak subay ve astsubay adaylarında ayrıca son üç yılda psikiyatrik tanı veya tedavi kaydının olmaması şartı bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle örneğin beş yıl önce yaşanan, birkaç haftalık tedaviyle düzelen ve tekrar etmeyen bir uyum/depresif yakınma ile son bir yıl içerisinde tedavi edilen bir psikiyatrik sorun aynı şekilde değerlendirilmez.</p>

<p>ÜÇ AYDAN UZUN TEDAVİ ALANLAR NE OLACAK?</p>

<p>“Sağlam” kabul edilmesini sağlayan özel hüküm üç aydan kısa tedaviyi şart koşuyor.</p>

<p>Üç ay veya daha uzun psikiyatrik tedavi geçmişi bulunan bir aday bu özel istisnanın şartlarını karşılamaz.</p>

<p>Böyle bir durumda tanının niteliği ve yönetmeliğin ilgili diğer hükümleri üzerinden değerlendirme yapılır.</p>

<p>Bu nedenle “tedavim dört ay sürdü ama şimdi iyiyim” ifadesi tek başına adayın sağlam kabul edileceği anlamına gelmez.</p>

<p>HALEN ANTİDEPRESAN KULLANAN ADAY SUBAY VEYA ASTSUBAY OLABİLİR Mİ?</p>

<p>Yönetmeliğin 16’ncı maddesinde tedavi ile kontrol altında bulunan ve idame tedavisi süren nevrotik bozukluklar ayrıca tanımlanıyor.</p>

<p>Dış kaynaktan subay ve astsubay adaylarında ise ruh sağlığı açısından tam sağlam olma şartı bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle halen aktif psikiyatrik tedavi ve ilaç kullanımı bulunan aday açısından durum, geçmişte tamamen sonlanmış kısa süreli bir tedaviden farklı değerlendirilir.</p>

<p>İlaç kesme kararı ise hiçbir zaman sınava girebilmek amacıyla kişinin kendi başına verilmemeli; psikiyatrik tedavi yalnızca takip eden hekimin değerlendirmesiyle değiştirilmelidir.</p>

<p>E-NABIZ’DAKİ PSİKİYATRİ KAYDI ENGEL Mİ?</p>

<p>Tek başına ekranda görünen poliklinik başlığından kesin karar çıkarılamaz.</p>

<p>Yönetmelik hastalık öyküsü ve tıbbi kayıtların incelenmesini öngörüyor.</p>

<p>Gerekirse eski epikrizler istenebiliyor.</p>

<p>Burada şu ayrım önemli:</p>

<p>Bir psikiyatri muayenesi kaydı ile belgelenmiş psikiyatrik tanı ve tedavi geçmişi aynı şey değildir.</p>

<p>Ancak adayın sağlık geçmişini gizlemeye çalışması doğru değildir.</p>

<p>Nihai değerlendirme mevcut resmi sağlık kayıtları ve sağlık kurulunun muayenesi üzerinden yapılır.</p>

<p>REÇETE YAZILDI AMA İLACI KULLANMADIM, NE OLUR?</p>

<p>Bu durumda da yalnızca “ilacı içmedim” ifadesinden sonuç çıkarılamaz.</p>

<p>Sağlık kurulu, reçetenin hangi tanı nedeniyle düzenlendiğine ve sağlık kayıtlarında bir tanı veya tedavi kaydı bulunup bulunmadığına bakabilir.</p>

<p>Dolayısıyla adayın değerlendirmesinde reçete kadar tanının ve tıbbi kaydın içeriği önemlidir.</p>

<p>PANİK ATAK ENGEL Mİ?</p>

<p>Panik bozukluk, anksiyete bozuklukları içerisinde değerlendirilebilecek bir durumdur.</p>

<p>Geçmişte tek ve reaktif bir dönem yaşanması ile tekrarlayan panik ataklar aynı değerlendirmeye tabi değildir.</p>

<p>Tekrarlayıcı psikiyatrik bozukluklar ve kişinin işlevselliğini etkileyen durumlar yönetmelikte daha ağır kategorilerde ele alınabiliyor.</p>

<p>OKB SUBAY VE ASTSUBAYLIĞA ENGEL Mİ?</p>

<p>Obsesif spektrum bozuklukları da yönetmeliğin 16’ncı maddesinde açık biçimde bulunuyor.</p>

<p>Burada yine hastalığın yalnızca ismi değil;</p>

<p>geçmişte mi kaldığı,</p>

<p>tekrarlayıp tekrarlamadığı,</p>

<p>tedavi süresi,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>halen belirti bulunup bulunmadığı</p>

<p>ve son üç yıllık psikiyatrik kayıtlar önem taşıyor.</p>

<p>BİPOLAR BOZUKLUKTA DURUM FARKLI</p>

<p>Bipolar bozukluk ve psikotik bozukluklar, hafif ve reaktif anksiyete veya depresyon öyküsüyle aynı kategoride değerlendirilmiyor.</p>

<p>Yönetmeliğin 15’inci maddesinde tek hecme halinde geçirilmiş psikotik bozukluklar ve bipolar bozukluklar dahi B diliminde yer alıyor.</p>

<p>Tekrarlayan veya kronik psikotik bozukluklar ve tekrarlayan bipolar bozukluklar ise D diliminde değerlendiriliyor.</p>

<p>Dış kaynak subay ve astsubay adaylarında B ve D dilimleri adaylık şartlarını karşılamıyor.</p>

<p>ŞİZOFRENİ VE PSİKOTİK BOZUKLUKLAR</p>

<p>Geçirilmiş psikotik hastalıklar yönetmelikte ayrıca ve daha ağır şekilde düzenleniyor.</p>

<p>Tek atak halinde geçirilmiş ve tamamen remisyonda olan psikotik bozukluk bile geçmişteki basit bir anksiyete veya reaktif depresyon öyküsüyle aynı şekilde kabul edilmiyor.</p>

<p>Tekrarlayan ya da kronik psikotik bozukluklarda değerlendirme daha da ağırlaşıyor.</p>

<p>İNTİHAR GİRİŞİMİ NEDEN ÖNEMLİ?</p>

<p>2025’te güncellenen hüküm geçmiş psikiyatrik tanının “sağlam” kabul edilebilmesi için tıbbi kayıtlarda intihar girişimi ve kendine zarar verici davranış bulunmamasını açıkça şart koşuyor.</p>

<p>Aynı şekilde psikotik belirtiler, madde kullanımı ve dürtüsellik de değerlendirilen risk unsurları arasında.</p>

<p>DEHB SUBAY VE ASTSUBAYLIĞA ENGEL Mİ?</p>

<p>Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için de yönetmelikte benzer biçimde ayrıntılı kriterler bulunuyor.</p>

<p>Geçmiş tedavinin üç aydan kısa sürmüş ve tekrarlamamış olması, başka bir psikiyatrik tanının eşlik etmemesi, hastane yatışı ve belirtilen ciddi risk kayıtlarının bulunmaması ve mevcut değerlendirmede psikopatoloji saptanmaması halinde “sağlam” değerlendirmesi mümkün olabiliyor.</p>

<p>Ancak dış kaynak subay ve astsubay adaylarında burada da son üç yılda psikiyatrik tanı veya tedavi kaydı bulunmaması şartı aranıyor.</p>

<p>PSİKOLOGA GİTMEK ENGEL Mİ?</p>

<p>Psikolojik destek almak ile psikiyatrik hastalık tanısı bulunması aynı şey değildir.</p>

<p>Yönetmelikte belirleyici olan ruhsal hastalık öyküsü, tıbbi tanı ve tedavi kayıtları ile mevcut psikiyatrik değerlendirmedir.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca geçmişte psikolojik danışmanlık alınmış olması üzerinden aday hakkında kesin “olamaz” sonucu çıkarılması doğru değildir.</p>

<p>SAĞLIK KURULU NELERE BAKABİLİR?</p>

<p>Adayın geçmiş psikiyatrik tanıları.</p>

<p>Tedavinin ne kadar sürdüğü.</p>

<p>Tanının tekrarlayıp tekrarlamadığı.</p>

<p>Kullanılan ilaçların hangi nedenle verildiği.</p>

<p>Hastane yatışı bulunup bulunmadığı.</p>

<p>Psikotik belirti geçmişi.</p>

<p>İntihar girişimi veya kendine zarar verme öyküsü.</p>

<p>Madde kullanım öyküsü.</p>

<p>Mevcut ruhsal muayene.</p>

<p>Gerekli görülürse psikometrik incelemeler.</p>

<p>Eski epikriz ve tıbbi belgeler.</p>

<p>Son üç yıllık psikiyatrik tanı ve tedavi kayıtları.</p>

<p>EN ÇOK YANLIŞ ANLAŞILAN NOKTA</p>

<p>“Bir kez antidepresan kullanan kesin elenir.”</p>

<p>Bu ifade yönetmeliğin yaklaşımını tam olarak yansıtmıyor.</p>

<p>Ancak bunun tersi de doğru değil:</p>

<p>“İlacı bıraktım, artık hiçbir sorun olmaz.”</p>

<p>Güncel sistem geçmiş psikiyatrik tanının niteliğini, tedavi süresini, tekrarlama durumunu, mevcut ruhsal muayeneyi ve dış kaynak adaylarında özellikle son üç yıllık tanı/tedavi geçmişini birlikte değerlendiriyor.</p>

<p>ADAY İÇİN EN KRİTİK ÜÇ KURAL</p>

<p>Geçmiş depresyon, anksiyete ve benzeri bir tanının “sağlam” kabul edilebilmesi için yönetmelikte oldukça ayrıntılı şartlar bulunuyor.</p>

<p>Üç aydan kısa tedavi tek başına yeterli değil; hastalığın reaktif ve tekrarlamayan özellikte olması ve ciddi risk kayıtlarının bulunmaması gerekiyor.</p>

<p>Dış kaynaktan subay ve astsubay adayında bunlara ek olarak son üç yılda psikiyatrik tanı veya tedavi kaydının bulunmaması aranıyor.</p>

<p>TIBBİ VE İDARİ UYARI</p>

<p>Bu haber genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Geçmişte psikiyatrik tanı veya tedavi öyküsü bulunan adayların yalnızca ilaç adına ya da internetteki örneklere bakarak kesin sonuç çıkarmaması gerekir. Kesin değerlendirme yürürlükteki Sağlık Yeteneği Yönetmeliği ve yetkili sağlık kurulunun muayenesi sonucunda yapılır. Psikiyatrik ilaçlar adaylık amacıyla hekime danışılmadan başlanmamalı, azaltılmamalı veya kesilmemelidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı Sağlık Yeteneği Yönetmeliği.</p>

<p>13 Eylül 2025 tarihli ve 33016 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sağlık Yeteneği Yönetmeliği değişikliği. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Aday Rehberi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubaylikta-psikiyatrik-hastaliklar-ve-ilac-kullanimi-engel-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 10:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/genel/i-m-g-1091.jpeg" type="image/jpeg" length="37744"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Subay ve Astsubaylıkta Skolyoz, Düz Tabanlık ve Ortopedik Hastalıklar Engel mi?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubaylikta-skolyoz-duz-tabanlik-ve-ortopedik-hastaliklar-engel-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubaylikta-skolyoz-duz-tabanlik-ve-ortopedik-hastaliklar-engel-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Subay ve astsubay adaylarının en fazla merak ettiği sağlık şartları arasında skolyoz, düz tabanlık, menisküs yırtığı ve çapraz bağ ameliyatları bulunuyor. Güncel yönetmelikte dış kaynaktan alınacak subay ve astsubay adayları için skolyozda 10 derece önemli bir eşik. Düz tabanlıkta ise yalnızca açıya bakmak yetmiyor; adayın sınıfı ve değerlendirme sütunu sonucu değiştirebiliyor. Peki menisküs veya ön çapraz bağ ameliyatı adaylığa engel mi?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Subay ve astsubay adaylarında göz ve boy-kilo şartlarından sonra en fazla soru işareti oluşturan alan ortopedi.</p>

<p>“Skolyozum var, subay olabilir miyim?”</p>

<p>“Düz tabanlık kaç dereceye kadar kabul ediliyor?”</p>

<p>“Menisküs ameliyatı oldum, astsubay olabilir miyim?”</p>

<p>“Ön çapraz bağ ameliyatı kesin elenme nedeni mi?”</p>

<p>Bu soruların tamamında aynı hata yapılıyor: Tek başına hastalığın adına bakılarak sonuç çıkarılıyor.</p>

<p>Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı Sağlık Yeteneği Yönetmeliğinde hastalığın derecesi kadar hangi madde ve fıkra kapsamında değerlendirildiği ve Personel Adaylarının Hastalıklara Göre Değerlendirme Çizelgesindeki karşılığı önem taşıyor.</p>

<p>SKOLYOZ SUBAY VE ASTSUBAYLIĞA ENGEL Mİ?</p>

<p>Her omurga eğriliği otomatik olarak subay veya astsubay olmaya engel değil.</p>

<p>Burada özellikle dış kaynaktan alınacak subay ve astsubay adayları açısından önemli bir rakam bulunuyor:</p>

<p>10 derece.</p>

<p>Yönetmeliğin Hastalıklar Listesinin 63'üncü maddesindeki özel açıklamaya göre dış kaynaktan alınan subay ve astsubay adaylarında, ayakta çekilen ön-arka omurga grafisinde 10 derecenin altında kalan eğrilikler adaylığa engel teşkil etmiyor.</p>

<p>Başka bir ifadeyle:</p>

<p>9 dereceye kadar olan bir eğrilik bu özel hüküm kapsamında engel kabul edilmiyor.</p>

<p>Ancak burada “10 derece dahil” denilmiyor.</p>

<p>Metin açık biçimde 10 derece hariç olmak üzere 10 derecenin altındaki eğrilikleri kapsıyor.</p>

<p>10 DERECE SKOLYOZ ENGEL Mİ?</p>

<p>Bu nokta özellikle önemli.</p>

<p>Dış kaynak subay ve astsubay adayları için getirilen “engel teşkil etmez” istisnası 10 derecenin altında sona eriyor.</p>

<p>10 derece ve üzerindeki bir eğrilikte artık bu özel sağlam kabul hükmünden yararlanılamıyor.</p>

<p>Durum Hastalıklar Listesinin ilgili fıkrası ve EK-D'deki aday değerlendirme sütunu üzerinden karara bağlanıyor.</p>

<p>Dolayısıyla “10 derece de kabul edilir” şeklindeki yaygın bilgi dış kaynak subay ve astsubay adayları açısından doğru değil.</p>

<p>5 DERECE SKOLYOZ SINIRI NEREDEN GELİYOR?</p>

<p>İnternette sıkça “askeriyede skolyoz sınırı 5 derece” bilgisi görülüyor.</p>

<p>Ancak bu rakam bütün adayları kapsamıyor.</p>

<p>Yönetmelikte 5 dereceye kadar olan eğriliklerle ilgili hüküm öğrenci adayları için ayrıca düzenlenmiş durumda.</p>

<p>Dış kaynaktan alınacak subay ve astsubaylarda ise özel olarak 10 derecenin altındaki eğriliklerin engel olmadığı belirtiliyor.</p>

<p>Bu nedenle MSÜ öğrenci adaylığı ile üniversite mezunları arasından yapılan dış kaynak subay veya astsubay alımının sağlık şartlarını birbirine karıştırmamak gerekiyor.</p>

<p>SKOLYOZ NASIL ÖLÇÜLÜYOR?</p>

<p>Omurga eğriliği yalnızca kişinin sırtına bakılarak değerlendirilmez.</p>

<p>Yönetmelik ayakta çekilen ön-arka omurga grafisini esas alıyor.</p>

<p>Eğriliğin derecesinin belirlenmesinde radyolojik ölçüm yapılıyor.</p>

<p>Adayın daha önce özel bir hastanede yaptırdığı ölçüm fikir verebilir ancak personel temini açısından belirleyici olan yetkili sağlık kuruluşunun değerlendirmesidir.</p>

<p>İLERİ SKOLYOZDA NE OLUYOR?</p>

<p>Yönetmelik daha ileri omurga deformitelerini ayrıca sınıflandırıyor.</p>

<p>Ayakta çekilen grafilerde torakal skolyozun 26–45 derece, lomber skolyozun ise 21–50 derece arasındaki belirli deformiteleri Hastalıklar Listesinin B diliminde yer alıyor.</p>

<p>B ve D dilimindeki hastalıklar dış kaynaktan alınacak subay ve astsubay adayları açısından “Muvazzaf/Sözleşmeli Subay veya Astsubay Olamaz” kararıyla sonuçlanıyor.</p>

<p>DÜZ TABANLIK SUBAY VE ASTSUBAYLIĞA ENGEL Mİ?</p>

<p>Düz tabanlıkta cevap skolyozdan biraz daha karmaşık.</p>

<p>Yönetmeliğin 66'ncı maddesine göre yürüyüşü güçleştirmeyen ve kalkaneal yükseklik açısı 10 ila 19 derece arasında olan düz tabanlık A diliminde tanımlanıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Burada 10 ve 19 derece de genel A dilimi tarifinin içinde.</p>

<p>Ancak çok önemli bir ayrıntı var:</p>

<p>“A diliminde” olmak, dış kaynak subay ve astsubay adayında otomatik olarak “olur” kararı anlamına gelmiyor.</p>

<p>10–19 DERECE DÜZ TABANLIK KESİN KABUL EDİLİYOR MU?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>Personel Adaylarının Hastalıklara Göre Değerlendirme Çizelgesinde 66/A kapsamındaki durumların karşılığı adayın tabi olduğu değerlendirme sütununa göre değişebiliyor.</p>

<p>Yönetmelikte subay ve astsubay adayları için (1) ve (2) numaralı değerlendirme sütunları bulunuyor. Hangi sınıf veya branşın hangi sütuna tabi olduğu ilgili düzenlemeyle belirleniyor.</p>

<p>Bu nedenle:</p>

<p>“Düz tabanlığım 15 derece, kesin geçerim.”</p>

<p>şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değil.</p>

<p>Açı kadar adayın hangi statü, sınıf ve değerlendirme sütununa tabi olduğu da önem taşıyor.</p>

<p>10 DERECENİN ALTINDA DÜZ TABANLIK NE ANLAMA GELİYOR?</p>

<p>Yönetmelikte yürüyüşü bozan ve beraberinde belirli radyolojik bozuklukların bulunduğu, kalkaneal yükseklik açısının 10 derecenin altında olduğu ileri düzey düz tabanlıklar B diliminde düzenleniyor.</p>

<p>Ancak yönetmelikte yalnızca tek bir açıya bakılmıyor.</p>

<p>Yürüyüşün bozulması, ayak kemiklerinin ilişkisi ve dejeneratif değişiklikler gibi birden fazla bulgunun birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bu nedenle adayın evde yaptığı “düz tabanlık derecesi” değerlendirmesiyle kesin karar vermek mümkün değil.</p>

<p>MENİSKÜS YIRTIĞI SUBAY VE ASTSUBAYLIĞA ENGEL Mİ?</p>

<p>Bu konu adaylar açısından özellikle dikkat çekici.</p>

<p>Yönetmeliğin 58'inci maddesinin A diliminde;</p>

<p>parsiyel veya total menisektomiler,</p>

<p>menisküs yırtıklarına bağlı hastalıklar,</p>

<p>ön çapraz bağ lezyonları,</p>

<p>arka çapraz bağ lezyonları</p>

<p>ve bunların cerrahi olarak tedavi edilmiş halleri açık biçimde sayılıyor.</p>

<p>Ancak burada yine “A dilimi kabul edilir” şeklinde düşünmemek gerekiyor.</p>

<p>Personel Adaylarının Hastalıklara Göre Değerlendirme Çizelgesinde 58/A'nın menisküs ve çapraz bağları kapsayan ilgili fıkrası subay ve astsubay adayları açısından olumsuz değerlendirme alan maddeler arasında.</p>

<p>Dolayısıyla sağlık kurulu adayın durumunu 58/A-4 kapsamında değerlendirirse bu durum dış kaynak subay veya astsubay adaylığı bakımından ciddi bir engel oluşturuyor.</p>

<p>MENİSKÜS AMELİYATI OLDUM, TAMAMEN İYİLEŞTİM. YİNE DE ENGEL Mİ?</p>

<p>Yönetmelik yalnızca aktif menisküs yırtığını saymıyor.</p>

<p>Menisküs ameliyatlarının ve çapraz bağ lezyonlarının cerrahi tedavi edilmiş hallerini de aynı fıkra içerisinde değerlendiriyor.</p>

<p>Bu nedenle:</p>

<p>“Ameliyat oldum, artık hiçbir şikâyetim yok; kesin sorun çıkmaz.”</p>

<p>şeklinde düşünmek doğru değil.</p>

<p>Sağlık kurulunun ameliyat geçmişini, mevcut muayene bulgularını ve yönetmelikteki tanımlamayı birlikte değerlendirmesi gerekiyor.</p>

<p>ÖN ÇAPRAZ BAĞ AMELİYATI ENGEL Mİ?</p>

<p>Ön çapraz bağ ve arka çapraz bağ lezyonları da 58/A-4 içerisinde açıkça yer alıyor.</p>

<p>Cerrahi tedavi uygulanmış olması da yönetmelikte ayrıca belirtilmiş durumda.</p>

<p>Bu nedenle geçmişte ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu geçirmiş bir adayın ameliyatını gizlemek veya yalnızca “dizim şu anda sağlam” düşüncesiyle hareket etmek yerine epikriz ve mevcut tıbbi durumuyla sağlık kurulunda değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>DİZDE HAREKET KISITLILIĞI VARSA NE OLUR?</p>

<p>Yönetmelik eklem hareket kaybını da derecelendiriyor.</p>

<p>Kalça, diz ve ayak bileği gibi büyük eklemlerde daha belirgin hareket kaybı, instabilite, tekrarlayan çıkıklar veya kalıcı fonksiyon kayıpları daha ağır dilimlerde değerlendirilebiliyor.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca MR görüntüsündeki tanı değil, dizin ne kadar hareket ettiği, stabil olup olmadığı ve kişinin fonksiyonlarının etkilenip etkilenmediği de önem taşıyor.</p>

<p>BEL FITIĞI AMELİYATI SUBAYLIĞA ENGEL Mİ?</p>

<p>Her omurga ameliyatı aynı şekilde değerlendirilmiyor.</p>

<p>Yönetmeliğin 63'üncü maddesinde opere edilmemiş disk hernileri ile opere edilmiş tek seviyeli disk hernileri A dilimi içinde düzenleniyor.</p>

<p>Ancak çok önemli bir istisna da bulunuyor:</p>

<p>Semptom ve bulgu vermeyen tek seviyeli disk hernisi ameliyatlarının “sağlam” kabul edileceği açıkça belirtiliyor.</p>

<p>Dolayısıyla geçmişte tek seviyeli bel fıtığı ameliyatı geçirmek tek başına otomatik elenme anlamına gelmeyebilir.</p>

<p>Buna karşılık nörolojik kayıp, tekrarlayan disk hernisi, birden fazla seviyede ameliyat veya omurgada belirgin fonksiyon kaybı bulunan durumların değerlendirmesi farklı.</p>

<p>PLATİN, VİDA VE ORTOPEDİK AMELİYATLAR ENGEL Mİ?</p>

<p>“Vücudumda platin var, subay olabilir miyim?” sorusunun tek bir cevabı yok.</p>

<p>Platin veya vida bulunmasının nedeni, bulunduğu bölge, kırığın iyileşme durumu, eklem hareketleri, ağrı, kas gücü ve kalıcı fonksiyon kaybı değerlendirmede önem taşıyor.</p>

<p>Bazı tamamen iyileşmiş ortopedik durumlarla görev fonksiyonlarını bozan kalıcı sekeller aynı şekilde değerlendirilmiyor.</p>

<p>Bu nedenle ameliyatın adından çok yönetmelikte hangi madde ve fıkraya karşılık geldiği belirleyici oluyor.</p>

<p>A DİLİMİ NEDEN HER ZAMAN “GEÇER” DEMEK DEĞİL?</p>

<p>Subay ve astsubay adaylarının en çok yanıldığı noktalardan biri bu.</p>

<p>Hastalıklar Listesinde bir sorunun A diliminde bulunması, dış kaynak subay veya astsubay adayının otomatik olarak kabul edileceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Yönetmeliğin 71'inci maddesi gereğince Personel Adaylarının Hastalıklara Göre Değerlendirme Çizelgesindeki ilgili sütuna da bakılıyor.</p>

<p>Karşılığı (+) ise aday açısından kabul mümkün olurken, ilgili A dilimi karşısında (-) bulunması “Muvazzaf/Sözleşmeli Subay veya Astsubay Olamaz” sonucuna yol açabiliyor.</p>

<p>B ve D dilimleri ise adaylık açısından kabul edilmiyor.</p>

<p>EN ÖNEMLİ ÜÇ SONUÇ</p>

<p>Dış kaynak subay ve astsubay adayında omurganın ayakta çekilen grafisindeki eğrilik 10 derecenin altındaysa yönetmelik bunu adaylığa engel saymıyor.</p>

<p>Düz tabanlıkta 10–19 derece aralığı tek başına “kesin kabul” anlamına gelmiyor; EK-D değerlendirme sütunu da kontrol edilmeli.</p>

<p>Menisküs, ön çapraz bağ ve arka çapraz bağ lezyonları ile bunların cerrahi tedavi edilmiş halleri yönetmelikte özel olarak düzenlenmiş durumda ve adaylık açısından ayrıca değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>TIBBİ VE İDARİ UYARI</p>

<p>Bu haber genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Aday hakkında kesin “olur” veya “olamaz” kararı yalnızca hastalığın adına ya da internetten yapılan derece hesabına göre verilemez. Esas olan yürürlükteki Sağlık Yeteneği Yönetmeliği, adayın tabi olduğu değerlendirme sütunu ve yetkili sağlık kurulunun kararıdır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Aday Rehberi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubaylikta-skolyoz-duz-tabanlik-ve-ortopedik-hastaliklar-engel-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 10:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/genel/i-m-g-1091.jpeg" type="image/jpeg" length="96198"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Subay ve Astsubay Boy-Kilo Şartları 2026: Güncel Ölçüm Tablosu]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubay-boy-kilo-sartlari-2026-guncel-olcum-tablosu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubay-boy-kilo-sartlari-2026-guncel-olcum-tablosu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Subay ve astsubay adaylarının fiziki değerlendirmede geçmesi gereken ilk eşiklerden biri boy-kilo ölçümü. Ancak 2026’da bütün alımlar için geçerli tek bir boy sınırı yok. Temin edilen sınıfa göre alt sınırlar değişebiliyor. Peki 170, 175 veya 180 santimetre boyundaki bir aday kaç kilo olmalı? Sınırı 1 kilo aşmak elenme nedeni olabilir mi?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p>Subay ve astsubay olmak isteyen adayların sağlık şartlarında en fazla araştırdığı konuların başında boy ve kilo geliyor.</p>

<p>Burada bilinmesi gereken ilk kural şu:</p>

<p>Adayın yalnızca zayıf veya kilolu görünmesine bakılmıyor. Boy uzunluğuna karşılık gelen alt ve üst ağırlık sınırının, ilgili personel temin kılavuzundaki boy-kilo nomogramına uygun olması gerekiyor.</p>

<p>Üstelik 2026 yılı için “bütün subay ve astsubay adaylarında asgari boy kesin olarak şu kadardır” demek doğru değil.</p>

<p>Çünkü MSB, farklı personel teminlerinde farklı boy aralıkları belirleyebiliyor.</p>

<p>2026’DA SUBAYLAR İÇİN BOY SINIRI KAÇ?</p>

<p>2026 Hukuk Sınıfı Muvazzaf Subay Adayı Temini Kılavuzu’nda dış kaynak adayları için erkeklerde asgari boy 168 santimetre, kadınlarda ise 162 santimetre olarak belirlenmiş durumda.</p>

<p>Aynı sınırlar 2026 yılında Millî Savunma Üniversitesine yapılacak öğretmen/mühendis sınıfı muvazzaf subay temininde de kullanılıyor.</p>

<p>Ancak bu rakamların bütün 2026 subay alımlarına otomatik olarak uygulanması doğru değil.</p>

<p>Örneğin 2026 tabip, diş tabibi ve bazı özel nitelikli subay teminlerinde kullanılan boy-kilo tablosu erkeklerde 164 santimetreden, kadınlarda 153 santimetreden başlıyor.</p>

<p>Bu farklılık çok önemli.</p>

<p>Dolayısıyla internette görülen “Subay olmak için kesinlikle 168 santimetre olmak gerekir” gibi genellemeler adayları yanıltabilir.</p>

<p>Esas alınacak belge, adayın başvurduğu temin dönemine ve sınıfa ait güncel kılavuzdur.</p>

<p>170 CM BOYUNDA ERKEK ADAY KAÇ KİLO OLMALI?</p>

<p>2026 Hukuk Sınıfı Muvazzaf Subay Adayı Temini’nde kullanılan nomograma göre 170 santimetre boyundaki erkek aday için:</p>

<p>Alt sınır: 55 kilogram<br />
Üst sınır: 75 kilogram</p>

<p>Dolayısıyla bu alım özelinde 170 santimetre boyunda ve 76 kilogram ağırlığında ölçülen bir aday üst sınırın dışında kalır.</p>

<p>175 CM ERKEK ADAY KAÇ KİLO OLMALI?</p>

<p>175 santimetre boy için:</p>

<p>Alt sınır: 58 kilogram<br />
Üst sınır: 80 kilogram</p>

<p>180 CM ERKEK ADAY KAÇ KİLO OLMALI?</p>

<p>180 santimetre boy için:</p>

<p>Alt sınır: 62 kilogram<br />
Üst sınır: 84 kilogram</p>

<p>185 CM ERKEK ADAY KAÇ KİLO OLMALI?</p>

<p>185 santimetre boy için:</p>

<p>Alt sınır: 65 kilogram<br />
Üst sınır: 89 kilogram</p>

<p>190 CM ERKEK ADAY KAÇ KİLO OLMALI?</p>

<p>190 santimetre boy için:</p>

<p>Alt sınır: 69 kilogram<br />
Üst sınır: 94 kilogram</p>

<p>ERKEK ADAYLAR İÇİN SIK ARANAN BOY-KİLO DEĞERLERİ</p>

<p>168 cm: 54–73 kg<br />
169 cm: 54–74 kg<br />
170 cm: 55–75 kg<br />
171 cm: 56–76 kg<br />
172 cm: 56–77 kg<br />
173 cm: 57–78 kg<br />
174 cm: 58–79 kg<br />
175 cm: 58–80 kg<br />
176 cm: 59–81 kg<br />
177 cm: 60–81 kg<br />
178 cm: 60–82 kg<br />
179 cm: 61–83 kg<br />
180 cm: 62–84 kg<br />
181 cm: 62–85 kg<br />
182 cm: 63–86 kg<br />
183 cm: 64–87 kg<br />
184 cm: 64–88 kg<br />
185 cm: 65–89 kg<br />
186 cm: 66–90 kg<br />
187 cm: 66–91 kg<br />
188 cm: 67–92 kg<br />
189 cm: 68–93 kg<br />
190 cm: 69–94 kg<br />
191 cm: 70–95 kg<br />
192 cm: 70–96 kg<br />
193 cm: 71–97 kg<br />
194 cm: 72–98 kg<br />
195 cm: 72–99 kg</p>

<p>KADIN SUBAY ADAYLARINDA BOY-KİLO SINIRI</p>

<p>2026 Hukuk Sınıfı Muvazzaf Subay Adayı Temini Kılavuzu’nda kadın adaylar için asgari boy 162 santimetre.</p>

<p>Bu alımda kullanılan tabloya göre bazı örnekler şöyle:</p>

<p>162 cm: 49–68 kg<br />
165 cm: 51–70 kg<br />
170 cm: 54–75 kg<br />
175 cm: 58–79 kg<br />
180 cm: 61–84 kg<br />
185 cm: 64–88 kg<br />
190 cm: 68–93 kg<br />
195 cm: 72–98 kg</p>

<p>ASTSUBAYLARDA BOY-KİLO NASIL DEĞERLENDİRİLİYOR?</p>

<p>Astsubay adaylarında da fiziki değerlendirme seçim aşamalarından biri.</p>

<p>MSB’nin en son genel muvazzaf astsubay temin sürecinde adayların evrak kontrolünün ardından fiziki değerlendirmeye alındığı, daha sonra fiziki yeterlilik testi ve sağlık kurulu işlemlerinin yürütüldüğü görülüyor.</p>

<p>Ancak subaylarda olduğu gibi astsubay adayının da başvurduğu yılın ve temin türünün kılavuzundaki boy-kilo tablosuna bakması gerekiyor.</p>

<p>Bu nedenle başka bir yılın, askerî öğrenci alımının veya farklı bir personel statüsünün tablosunu kullanarak sonuç çıkarmak doğru değil.</p>

<p>VKİ HESAPLAMAK YETERLİ Mİ?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hayır.</p>

<p>Aday kendi vücut kitle indeksini hesaplayabilir ancak personel teminindeki resmi değerlendirme yalnızca adayın internette hesapladığı VKİ sonucuna göre yapılmıyor.</p>

<p>Fiziki değerlendirmede adayın ölçülen boyu ile o boya karşılık gelen kılavuzdaki alt ve üst ağırlık değerleri karşılaştırılıyor.</p>

<p>Bu nedenle “VKİ’m normal, kesin geçerim” düşüncesi yanıltıcı olabilir.</p>

<p>1 KİLO FAZLA OLMAK ELENME NEDENİ Mİ?</p>

<p>Boy-kilo tablosundaki sınırlar fiziki değerlendirmede doğrudan uygulanıyor.</p>

<p>Örneğin ilgili kılavuzda 180 santimetre boy için üst sınır 84 kilogram ise adayın ölçüm sonucunun tabloda yer alan sınırlar içinde bulunması gerekiyor.</p>

<p>Resmi ölçüm sonucunda sınır dışında kalan aday seçim aşamasına devam edemeyebilir.</p>

<p>Bu nedenle sınırda bulunan adaylar açısından birkaç kilogramlık fark dahi önem taşıyabilir.</p>

<p>BOY VE KİLO NASIL ÖLÇÜLÜYOR?</p>

<p>Güncel 2026 Hukuk Sınıfı Subay Temini Kılavuzu’na göre fiziki değerlendirme sırasında boy ve kilo ölçümleri ayakkabısız gerçekleştiriliyor.</p>

<p>Adayın boy uzunluğu ve bu boya karşılık gelen vücut ağırlığının kılavuzdaki tablo içinde olması gerekiyor.</p>

<p>Ölçümde şartları sağlayamayan aday kabul edilmiyor.</p>

<p>ÖLÇÜME İTİRAZ EDİLEBİLİR Mİ?</p>

<p>Evet.</p>

<p>Fiziki değerlendirmede elenen adayın sınav alanından ayrılmadan ve aynı gün içerisinde itiraz etmesi mümkün.</p>

<p>İtiraz halinde ölçüm farklı cihazlarla yeniden yapılıyor.</p>

<p>Ancak ikinci ölçüm ve değerlendirme sonucuna yeniden itiraz hakkı verilmiyor.</p>

<p>BOY ÖLÇÜMÜNDE 167,5 CM ÇIKARSA NE OLUR?</p>

<p>Adayların evde yaptığı ölçüm ile sınav merkezindeki resmi ölçüm arasında küçük farklılıklar oluşabilir.</p>

<p>Bu nedenle asgari boy sınırına çok yakın adayların kendi yaptıkları ölçümü kesin kabul etmemesi gerekir.</p>

<p>Adaylık açısından esas olan seçim merkezinde yapılan resmi ölçümdür.</p>

<p>HER SUBAYLIK İÇİN 168 CM ŞARTI VAR MI?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>2026 kılavuzları bunun en açık örneğini oluşturuyor.</p>

<p>Hukuk sınıfı ve öğretmen/mühendis sınıfı bazı muvazzaf subay alımlarında erkekler için 168, kadınlar için 162 santimetre asgari sınırı kullanılırken bazı sağlık sınıfı ve özel nitelikli teminlerde daha farklı boy aralıkları bulunabiliyor.</p>

<p>Aynı durum farklı sınıflar, özel ihtisaslar ve farklı personel teminleri açısından da ortaya çıkabilir.</p>

<p>Bu nedenle adayın yapması gereken ilk şey internette genel bir tablo aramak değil, başvurduğu ilanın kendi kılavuzunu kontrol etmektir.</p>

<p>EN ÖNEMLİ KURAL: KILAVUZDAKİ TABLOYA BAKIN</p>

<p>Subay veya astsubaylığa hazırlanan bir aday için üç bilgi birlikte değerlendirilmelidir:</p>

<p>Başvurulan personel statüsü.</p>

<p>Başvurulan sınıf veya branş.</p>

<p>O temin döneminde yayımlanan güncel boy-kilo tablosu.</p>

<p>Bir başka alıma ait boy sınırı veya kilo tablosu adayın kendi başvurusu için bağlayıcı olmayabilir.</p>

<p>TIBBİ VE İDARİ UYARI</p>

<p>Bu içerik genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Subay ve astsubay adayları açısından bağlayıcı olan; ilgili personel temin döneminde Millî Savunma Bakanlığınca yayımlanan başvuru kılavuzu, yürürlükteki sağlık mevzuatı ve seçim merkezinde yapılan resmi ölçüm ve değerlendirmedir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Aday Rehberi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/subay-ve-astsubay-boy-kilo-sartlari-2026-guncel-olcum-tablosu</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 10:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/genel/i-m-g-1091.jpeg" type="image/jpeg" length="86098"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kalpte Kanserin Nadirliğinde Mekanik Yük Bulgusu]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kalpte-kanserin-nadirliginde-mekanik-yuk-bulgusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kalpte-kanserin-nadirliginde-mekanik-yuk-bulgusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trieste’deki Uluslararası Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi öncülüğündeki uluslararası ekibin Science’ta yayımladığı araştırma, fare modelleri ve laboratuvarda geliştirilen kalp dokularında mekanik yükün kanser hücrelerinin çoğalmasını sınırlayabildiğini gösterdi. Üç insan kalp metastazı ile yedi kalp dışı tümör örneğinde yapılan moleküler analizler de bu mekanizmayla uyumlu değişiklikler ortaya koydu.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Nisan ayında yayımlanan çalışma, eylül ayında yayımlanan iki bilimsel değerlendirmeyle yeniden gündeme taşındı; ancak bulgular henüz insanlarda kullanılabilecek bir kanser tedavisi anlamına gelmiyor.</p>

<p>Kalbin sürekli kasılıp gevşerken oluşturduğu mekanik kuvvetler, bu organda kanser hücrelerinin büyümesini zorlaştıran etkenlerden biri olabilir. Science’ta 23 Nisan 2026’da yayımlanan araştırmada bilim insanları, fare modelleri, mühendislik ürünü kalp dokuları ve insan metastaz örneklerinden yararlanarak kalbin fiziksel ortamının tümör hücreleri üzerindeki etkisini araştırdı.</p>

<p>Çalışma, 16 Eylül’de Signal Transduction and Targeted Therapy’de yayımlanan araştırma değerlendirmesi ile Avrupa Kardiyoloji Derneği Miyokard Fonksiyonu Çalışma Grubu’nun 29 Eylül tarihli bilimsel yorumunda yeniden ele alındı.</p>

<p>Araştırmanın temel sorusu uzun süredir bilinen bir gözleme dayanıyor: Kalbin kendi dokusundan gelişen kötü huylu tümörler son derece seyrek. Kalbe başka organlardan metastaz gelişebiliyor ancak özellikle kalp kası, yoğun kanlanmasına rağmen birçok başka dokuya göre tümör büyümesine daha dirençli görünüyor.</p>

<p>Bilim insanları bu direncin nedenlerinden birinin, kalbin yaşam boyunca karşılaştığı mekanik yük olabileceğini düşündü.</p>

<h3>İlk deneyde yedi fare incelendi</h3>

<p>Araştırmanın ilk bölümünde kanser gelişimini kolaylaştıran KRAS değişikliğinin etkinleştirildiği ve tümör baskılayıcı p53 sisteminin devre dışı bırakıldığı yedi fare kullanıldı.</p>

<p>Genetik değişiklikler kalp, karaciğer ve iskelet kası dahil farklı dokularda oluşturuldu. İki aylık takip sonunda farklı bölgelerde tümörler gelişirken kalpte tümör saptanmadı.</p>

<p>Bu deney mekanik kuvvetin tek başına koruyucu olduğunu göstermiyordu. Araştırmacılar bu nedenle kalbin mekanik yükünü doğrudan değiştirebilecekleri ikinci bir modele geçti.</p>

<h3>Mekanik yük azaltılınca kanser hücreleri çoğaldı</h3>

<p>Bilim insanları farelerde heterotopik kalp nakli olarak bilinen deneysel yöntemi kullandı. Donörden alınan kalp başka bir farenin boyun bölgesine nakledildi.</p>

<p>Nakledilen kalbin kanlanması devam ederken sol karıncığı normal kalpteki gibi kan pompalamadı. Böylece doku canlılığını korudu ancak normal basınç ve hacim yükünün büyük bölümü ortadan kalktı.</p>

<p>Araştırmacılar daha sonra akciğer adenokarsinomu hücrelerini hem normal çalışan kalbe hem de mekanik yükü azaltılmış kalbe yerleştirdi.</p>

<p>İlk üç günde kanser hücrelerinin dokuya yerleşmesi iki grupta benzerdi. Fark daha sonra belirginleşti.</p>

<p>İki hafta sonunda normal mekanik yüke maruz kalan kalplerde kanserli alan genellikle sol karıncığın yüzde 20’sinden azını kaplarken, mekanik yükü azaltılmış kalplerde tümör hücrelerinin çok daha geniş alanlara yayıldığı görüldü.</p>

<p>Bu karşılaştırmadaki tümör alanı ölçümleri üç biyolojik tekrara dayanıyordu. Hücre çoğalmasını gösteren Ki67 ve pHH3 belirteçleri ise üç ila dört biyolojik tekrarda değerlendirildi.</p>

<p>Mekanik yükü azaltılmış kalplerde çoğalan kanser hücrelerinin sayısı yedinci ve on dördüncü günlerde yaklaşık iki kat daha yüksekti.</p>

<p>Araştırmacılar başlangıçtaki hücre yerleşiminin benzer olması ve hücre ölümünde belirgin fark saptanmaması nedeniyle, tümör boyutundaki ayrışmanın esas olarak hücre çoğalmasındaki farklılıktan kaynaklandığı sonucuna vardı.</p>

<h3>Kalp dokusu laboratuvarda yeniden oluşturuldu</h3>

<p>Fare modelinde dolaşım, bağışıklık sistemi veya nakil işleminin sonuçları etkileyebileceği için araştırmacılar ikinci bir deney sistemi geliştirdi.</p>

<p>Sıçan kalp kası hücreleri ve destek hücrelerinden üç boyutlu mühendislik ürünü kalp dokuları oluşturuldu. Bu dokuların karşılaştığı mekanik yük kontrollü biçimde artırılıp azaltılabildi.</p>

<p>Doku yedi gün olgunlaştırıldıktan sonra mekanik yük üç gün boyunca değiştirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yük azaltıldığında kanser hücrelerinin çoğalması arttı. Mekanik yük yükseltildiğinde ise çoğalma belirgin biçimde sınırlandı.</p>

<p>Araştırmacılar daha uzun süreli deneylerde atan ve atmayan kalp dokularını da karşılaştırdı. Atmayan dokularda kanser hücreleri daha geniş alanlara yayılırken, kasılan dokularda çoğalma daha sınırlı kaldı.</p>

<p>Sonuç yalnızca akciğer kanseri hücrelerinde görülmedi. Kolon kanseri ve melanom hücreleriyle yapılan deneyler de mekanik yükün hücre çoğalmasını sınırlayabileceğini gösterdi.</p>

<h3>Kanser hücreleri düşük basınçlı bölgeleri tercih etti</h3>

<p>Bilgisayar modellemeleri ve laboratuvar dokularındaki hücre dağılımı başka bir bulgu ortaya çıkardı.</p>

<p>Kanser hücreleri, kasılan kalp dokularında mekanik basıncın daha düşük olduğu dış bölgelere daha fazla yerleşti. Yüksek basınca maruz kalan merkez bölgelerinde hücre yoğunluğu daha düşüktü.</p>

<p>Araştırmacılar bunun besin yetersizliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını da test etti. Deneyler, belirgin bir besin rekabetinin gözlenen farkı açıklamadığını gösterdi.</p>

<p>Bulgular, kalp kasının oluşturduğu fiziksel kuvvetlerin kanser hücrelerinin çoğalmasını doğrudan etkileyebileceği görüşünü destekledi.</p>

<h3>İnsanlardan alınan örnekler ne gösterdi?</h3>

<p>Çalışmanın insanlara ilişkin bölümü bir tedavi deneyi değildi.</p>

<p>Araştırmacılar akciğer adenokarsinomu, kolon kanseri ve deri melanomu bulunan üç hastadan elde edilen kalp metastazlarını, aynı hastalardan alınmış kalp dışındaki tümör dokularıyla karşılaştırdı.</p>

<p>Moleküler analizler üç kalp metastazı ve yedi kalp dışı tümör örneğini kapsıyordu.</p>

<p>Kalpteki metastazlarda histon demetilasyonu adı verilen süreçle ilişkili genlerin daha etkin olduğu görüldü. Ayrıca H3K9me3 olarak bilinen histon işaretinin düzeyi ve kromatinin sıkılığı daha düşüktü.</p>

<p>Kromatin, DNA’nın hücre çekirdeğinde proteinlerle birlikte paketlendiği yapıdır. Ne kadar sıkı veya gevşek olduğu, hücrenin hangi genleri kullanabileceğini etkileyebilir.</p>

<p>Kalp metastazlarındaki daha açık kromatin yapısının, hücre döngüsünü frenleyen bazı gen bölgelerinin daha erişilebilir hale gelmesiyle ilişkili olduğu belirlendi.</p>

<p>Bu insan verileri önemli olmakla birlikte yalnızca üç kalp metastazına dayanıyor. Ayrıca hastalarda mekanik yük değiştirilmediği için, insan örnekleri mekanik kuvvetin kanseri doğrudan baskıladığını tek başına kanıtlamıyor.</p>

<h3>Nesprin-2 mekanik sinyali çekirdeğe taşıyor</h3>

<p>Araştırmanın bir sonraki aşamasında bilim insanları, fiziksel kuvvetlerin kanser hücresinin çekirdeğine nasıl ulaştığını araştırdı.</p>

<p>Nesprin-2 adlı protein burada öne çıktı.</p>

<p>Nesprin-2, hücrenin iç iskeleti ile hücre çekirdeği arasında bağlantı sağlayan protein sisteminin bir parçası. Bu yapı dış ortamdan gelen fiziksel kuvvetlerin çekirdeğe aktarılmasına yardım ediyor.</p>

<p>Araştırmacılar Nesprin-2 üretimini azalttıklarında mekanik yükün kanser hücreleri üzerindeki baskılayıcı etkisi zayıfladı.</p>

<p>Etki yalnızca laboratuvar dokularında görülmedi. Nesprin-2’nin azaltıldığı akciğer kanseri hücreleri normal çalışan fare kalbine yerleştirildiğinde hücreler daha fazla çoğaldı ve kalp kası içinde genişledi.</p>

<p>Kolon kanseri ve melanom hücrelerinde yapılan deneyler de Nesprin-2’nin birden fazla kanser türünde mekanik sinyalin aktarılmasına katkıda bulunabileceğini gösterdi.</p>

<h3>Mekanik kuvvet genlerin çalışma biçimini değiştirdi</h3>

<p>Araştırmacılar mekanik yük ile gen düzenlenmesi arasındaki bağlantıyı daha ayrıntılı incelemek için kromatin erişilebilirliğini ve histon değişikliklerini ölçtü.</p>

<p>Normal mekanik yük altındaki kanser hücrelerinde H3K9me3 düzeyinin ve kromatin sıkılığının azaldığı görüldü.</p>

<p>Aynı hücrelerde hücre döngüsünü durdurma, mekanik sinyalleri algılama ve hücresel çevreye yanıt verme ile ilişkili gen bölgeleri daha erişilebilir hale geldi.</p>

<p>Araştırmacılar KDM4C ve KDM4D adlı histon demetilazlarını baskıladığında bu değişikliklerin bir bölümü tersine döndü ve atan kalp dokularındaki kanser hücrelerinin büyümesi arttı.</p>

<p>Bu deneyler mekanik kuvvet, Nesprin-2, kromatin yapısı ve hücre çoğalması arasında biyolojik bir bağlantı bulunduğunu destekledi.</p>

<h3>Araştırmanın önemli sınırlılıkları var</h3>

<p>Çalışmanın kanser hücreleri üzerindeki nedensel kanıtı esas olarak farelerden ve laboratuvarda geliştirilen kalp dokularından geliyor.</p>

<p>Heterotopik kalp nakli yalnızca mekanik yükü değiştirmiyor. Nakil işlemine bağlı inflamasyon ve bağışıklık yanıtları da tümör hücrelerinin davranışını etkileyebilir.</p>

<p>Kanser hücrelerinin doğrudan kalp kasına enjekte edilmesi de doğal metastaz sürecini tam olarak taklit etmiyor. Gerçek metastazda kanser hücresinin primer tümörden ayrılması, kana girmesi, başka bir organa ulaşması ve orada tutunması gerekiyor.</p>

<p>Mühendislik ürünü kalp dokuları ise yetişkin insan kalbinin damar, bağışıklık ve hücre dışı yapı özelliklerinin tamamını taşımıyor.</p>

<p>İnsan verisinin yalnızca üç kalp metastazından gelmesi de önemli bir sınırlılık oluşturuyor.</p>

<p>Science ayrıca 19 Mayıs 2026’da çalışmanın Figür 3A bölümüne ilişkin bir düzeltme yayımladı. Dergi, bir hastaya ait akciğer adenokarsinomu görüntüsünün yanlışlıkla çoğaltılarak başka bir hastanın adrenal ve akciğer metastazı görüntülerinin üzerine yerleştirildiğini bildirdi ve figürü değiştirdi.</p>

<h3>Kalpte kanserin nadirliğinin tek nedeni mekanik kuvvet değil</h3>

<p>Araştırma, kalbin mekanik ortamının kanser hücrelerinin büyümesini sınırlayabileceğine dair deneysel kanıt sağlıyor. Ancak kalpte kötü huylu tümörlerin seyrek görülmesini yalnızca kalbin atmasına bağlamak mümkün değil.</p>

<p>Yetişkin kalp kası hücrelerinin çok sınırlı bölünme kapasitesi, kalbin metabolik yapısı, bağışıklık ortamı, hücre dışı matriksi ve kanser hücrelerinin kalp dokusuna tutunma özellikleri de bu dirence katkıda bulunabilir.</p>

<p>Mekanik yük bu nedenle kalbin tümör gelişimine görece dirençli olmasını açıklayabilecek mekanizmalardan biri olarak değerlendirilmeli.</p>

<h3>Yeni bir kanser tedavisi henüz yok</h3>

<p>Çalışma, mekanik kuvvetlerin veya bu kuvvetleri hücre çekirdeğine taşıyan yolların gelecekte kanser tedavisinde kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu gündeme getiriyor.</p>

<p>Özellikle Nesprin-2 ve mekanik sinyallerin gen düzenlenmesine çevrildiği moleküler yollar yeni ilaç araştırmaları açısından incelenebilir.</p>

<p>Ancak mevcut çalışma herhangi bir mekanik tedavinin insanlarda kanseri küçülttüğünü veya önlediğini göstermiyor.</p>

<p>Bulgular tümör üzerine masaj, baskı veya başka bir fiziksel kuvvet uygulanmasının tedavi edici olduğu anlamına da gelmiyor.</p>

<p>Araştırmanın bugün için en güçlü mesajı kanser biyolojisine ilişkin: Bir tümör hücresinin davranışını yalnızca genetik değişiklikleri ve kimyasal çevresi değil, içinde bulunduğu dokunun fiziksel özellikleri de belirleyebiliyor.</p>

<p>Kalbin sürekli karşılaştığı mekanik yük de kanser hücrelerinin bu organda çoğalmasını zorlaştıran doğal engellerden biri olabilir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>• Science – Mechanical Load Inhibits Cancer Growth in Mouse and Human Hearts, 23 Nisan 2026</p>

<p>• Science – Mechanical Load Inhibits Cancer Growth in Mouse and Human Hearts, Figür 3A düzeltmesi, 19 Mayıs 2026</p>

<p>• Signal Transduction and Targeted Therapy – Mechanical Load as an Endogenous Tumor Suppressor: Nesprin-2-Mediated Mechanotransduction Reshapes the Cancer Epigenome, 16 Eylül 2026</p>

<p>• Avrupa Kardiyoloji Derneği Miyokard Fonksiyonu Çalışma Grubu – Can the Beating Heart Keep Cancer at Bay?, 29 Eylül 2026</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kalpte-kanserin-nadirliginde-mekanik-yuk-bulgusu</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 08:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/kalpte-kanser-neden-bu-kadar-nadir-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="25456"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kodları Tavana Astılar: Nature’ın “Suyun Hafızası” Sınavı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kodlari-tavana-astilar-naturein-suyun-hafizasi-sinavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kodlari-tavana-astilar-naturein-suyun-hafizasi-sinavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[1988 yılında dünyanın en saygın bilim dergilerinden Nature’da yayımlanan üç sayfalık bir çalışma, modern bilim tarihinin en sıra dışı tartışmalarından birini başlattı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Araştırmacılar bir antikor çözeltisini tekrar tekrar seyreltiyorlardı. Seyreltme öylesine ileri götürülüyordu ki bazı örneklerde başlangıçtaki antikor moleküllerinden herhangi birinin kalması beklenmiyordu.</p>

<p>Buna rağmen biyolojik etkinin devam ettiği bildiriliyordu.</p>

<p>Eğer sonuç doğruysa ortaya çok büyük bir soru çıkıyordu:</p>

<p><strong>Madde artık ortamda bulunmasa bile su, onun etkisine ilişkin bir tür bilgiyi koruyor olabilir miydi?</strong></p>

<p>Sonraki yıllarda bütün dünyada <strong>“suyun hafızası”</strong> olarak anılacak tartışma böyle başladı.</p>

<p>Ancak hikâye makalenin Nature’da yayımlanmasıyla bitmedi.</p>

<p>Nature sonuçlara başından itibaren kuşkuyla yaklaşıyordu. Makalenin yayımlandığı sayıya olağan dışı bir editoryal eklendi. Ardından Nature’ın editörü John Maddox, bilimsel araştırmalardaki sorunlarla ilgilenen Walter W. Stewart ve profesyonel illüzyonist James Randi, deneyleri yerinde incelemek üzere Jacques Benveniste’nin Fransa’daki laboratuvarına gitti.</p>

<p>Bir süre sonra örneklerin hangi gruba ait olduğunu gösteren gizli kod, James Randi tarafından laboratuvarın tavanına bantlanacaktı.</p>

<p>Deneyler sıkı kör koşullar altında tekrarlandığında ise Nature’da yayımlanan olağanüstü bulgu doğrulanamadı.</p>

<p>Bilim tarihinin en ilginç tekrarlanabilirlik hikâyelerinden biri ortaya çıkıyordu.</p>

<h2>Hikâyenin Merkezindeki İsim: Jacques Benveniste</h2>

<p>Jacques Benveniste, 1988’de bilim dünyasının dışında kalan veya akademik itibarı bulunmayan bir araştırmacı değildi.</p>

<p>Fransız immünolog, Paris yakınlarındaki Clamart’da bulunan INSERM Unit 200’ün kıdemli yöneticisiydi. Laboratuvarında alerji ve inflamasyonun immünolojisi üzerine araştırmalar yürütülüyordu.</p>

<p>Benveniste özellikle platelet-activating factor, yani PAF üzerine yapılan erken dönem önemli çalışmalarla da tanınıyordu.</p>

<p>Dolayısıyla Nature’ın karşısında marjinal bir iddiayla ortaya çıkan bilinmeyen bir isim değil, bilimsel geçmişi bulunan tanınmış bir araştırmacı vardı.</p>

<p>Bu durum birkaç yıl sonra yaşanacak tartışmayı daha da dikkat çekici hale getirecekti.</p>

<h2>Deneyde Ne Yapılmıştı?</h2>

<p>Çalışmanın merkezinde insan bazofilleri bulunuyordu.</p>

<p>Bazofiller bağışıklık sisteminin hücrelerinden biridir. Yüzeylerinde bulunan IgE moleküllerinin belirli biçimde uyarılması, hücrenin içindeki granüllerin boşalmasına yol açabilir. Bu olaya <strong>degranülasyon</strong> denir.</p>

<p>Benveniste’nin de aralarında bulunduğu araştırmacılar, bazofilleri uyaran anti-IgE antikorlarını giderek artan oranlarda seyrelttiler.</p>

<p>Nature’da 30 Haziran 1988’de yayımlanan çalışmanın başlığı şuydu:</p>

<p><strong>“Human basophil degranulation triggered by very dilute antiserum against IgE.”</strong></p>

<p>Çalışmada 1:10²’den 1:10¹²⁰’ye kadar uzanan çok geniş bir seyreltme dizisi kullanılmıştı.</p>

<p>Bu ölçeğin en yüksek basamakları, Avogadro sınırının çok ötesindeydi. Başka bir ifadeyle başlangıçtaki anti-IgE moleküllerinden herhangi birinin çözeltide bulunmasının beklenmediği seyreltilere ulaşılmıştı.</p>

<p>Buna rağmen araştırmacılar bazofil degranülasyonunun belirli yüksek seyreltmelerde sürdüğünü bildirdiler.</p>

<p>Makale Nature’ın 333. cildinin 816–818. sayfalarında yayımlandı.</p>

<p>DOI: <strong>10.1038/333816a0</strong></p>

<h2>Bu Bir Homeopati Çalışması mıydı?</h2>

<p>Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.</p>

<p><strong>1988 Nature makalesi, homeopatinin hastalarda etkili olup olmadığını araştıran klinik bir çalışma değildi.</strong></p>

<p>Araştırma, yüksek oranda seyreltilmiş anti-IgE çözeltilerinin bazofiller üzerindeki etkisini inceleyen laboratuvar çalışmasıydı.</p>

<p>Ancak ortaya atılan iddia homeopati açısından son derece önemliydi.</p>

<p>Çünkü homeopatinin en tartışmalı özelliklerinden biri, başlangıçtaki maddenin son derece yüksek oranlarda seyreltilmesidir.</p>

<p>Benveniste ve arkadaşlarının bildirdiği biyolojik etkinin gerçekten başlangıçtaki moleküller ortadan kalktıktan sonra da devam etmesi, yüksek seyreltmelere ilişkin homeopatik iddialar için olası bir mekanizma bulunduğu şeklinde yorumlandı.</p>

<p>“Suyun hafızası” kavramı da buradan doğdu.</p>

<p>Ancak bu ifade özgün makalenin başlığı değildi.</p>

<p>Daha sonra araştırmanın kamuoyundaki ve bilim dünyasındaki tartışmasının adı haline geldi.</p>

<h2>Nature Makaleyi Yayımladı Ama Kuşkusunu Gizlemedi</h2>

<p>Nature’ın tavrı başından itibaren olağan dışıydı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çalışma uzun bir değerlendirme sürecinden geçti. Hakemler, bildirilen etkinin başka bağımsız laboratuvarlarda da tekrarlanabildiğine ilişkin kanıt görmek istedi.</p>

<p>Dergi sonunda makaleyi yayımladı.</p>

<p>Fakat aynı sayıda ayrıca şu başlığı taşıyan bir editoryal yayımlandı:</p>

<p><strong>“When to believe the unbelievable”</strong></p>

<p>Türkçesiyle:</p>

<p><strong>“İnanılmaz olana ne zaman inanmalı?”</strong></p>

<p>Nature, bildirilen gözlemlerin mevcut fizik bilgisi içinde açıklanabilecek bir temelinin bulunmadığını ve sonuçlar konusunda hüküm vermeden önce ihtiyatlı davranılması gerektiğini açıkça belirtiyordu.</p>

<p>Bu nedenle olayın zaman zaman anlatıldığı gibi,</p>

<p><strong>“Benveniste çok ünlü olduğu için Nature makaleyi reddedemedi”</strong></p>

<p>şeklinde aktarılması doğru değildir.</p>

<p>Benveniste tanınmış bir araştırmacıydı. Fakat mevcut tarihsel kayıtların gösterdiği şey, Nature’ın çalışmayı ciddi bilimsel kuşkular eşliğinde yayımladığıdır.</p>

<p>Hatta Nature yıllar sonra, hakemlik sırasında talep edilen bağımsız laboratuvar sonuçlarının daha sonra yayımlanmadığını da belirtecekti.</p>

<h2>Sonra Nature Laboratuvara Gitti</h2>

<p>Nature makaleyi yayımlamakla yetinmedi.</p>

<p>Editör John Maddox deneylerin nasıl yürütüldüğünü yerinde görmek üzere Benveniste’nin laboratuvarına gitti.</p>

<p>Yanında iki sıra dışı isim vardı.</p>

<p><strong>Walter W. Stewart</strong>, ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nde bilimsel araştırmalardaki hata ve usulsüzlük meseleleriyle ilgilenmiş bir araştırmacıydı.</p>

<p>Diğer isim ise bilim insanı bile değildi.</p>

<p><strong>James Randi</strong>, dünyaca tanınan profesyonel bir illüzyonistti. Aynı zamanda paranormal ve olağanüstü iddialardaki olası hileleri ve yöntemsel açıkları araştırmasıyla biliniyordu.</p>

<p>Bir bilim dergisinin yayımladığı araştırmayı incelemek için laboratuvara bir illüzyonist götürmesi başlı başına tartışma yarattı.</p>

<p>Fakat Nature ekibinin ilgilendiği mesele yalnızca bilinçli hile olasılığı değildi.</p>

<p>Bir deneyde fark edilmeyen işaretler, kodlama hataları, gözlemci beklentileri veya araştırmacının hangi örneğin hangisi olduğunu istemeden öğrenmesi de sonuçları etkileyebilirdi.</p>

<p>Bu nedenle deneylerin çok sıkı biçimde körlenmesine karar verildi.</p>

<h2>Gizli Kod Tavana Bantlandı</h2>

<p>Hikâyenin en unutulmaz ayrıntısı işte burada yaşandı.</p>

<p>Örnekler kodlandı.</p>

<p>Deney sırasında hangi tüpün hangi gruba ait olduğunun bilinmemesi gerekiyordu.</p>

<p>James Randi, kör deneyde örneklerin kimliklerini gösteren kodu <strong>laboratuvarın tavanına bantladı.</strong></p>

<p>Bu ayrıntı yıllar boyunca hikâyenin en çarpıcı bölümlerinden biri olarak anlatıldı.</p>

<p>Üstelik bir şehir efsanesi değildi.</p>

<p>Nature, Randi’nin 2020 yılında yayımlanan ölüm yazısında da kodun kör test sırasında tavana bantlandığını doğruladı.</p>

<p>Randi daha sonra bunu yalnızca kodlara müdahaleyi önlemek için değil, herhangi birinin kodlara ulaşmaya çalışıp çalışmayacağını görmek için yaptığını anlatacaktı.</p>

<p>Laboratuvar artık çok daha sıkı kör koşullar altında çalışıyordu.</p>

<p>Ve asıl sınav bundan sonra başladı.</p>

<h2>Körleme Sıkılaşınca Sonuç Doğrulanamadı</h2>

<p>Nature ekibinin gözetiminde gerçekleştirilen çift kör deneyler, Benveniste ve arkadaşlarının özgün bulgusunu doğrulayamadı.</p>

<p>Bu nokta hikâyenin bilimsel açıdan en önemli bölümüdür.</p>

<p>Nature ekibi laboratuvardaki incelemenin ardından değerlendirmesini yayımladı.</p>

<p>Başlığı oldukça sertti:</p>

<p><strong>“‘High-dilution’ experiments a delusion.”</strong></p>

<p>Maddox, Randi ve Stewart tarafından hazırlanan rapor Nature’ın 334. cildinde 287–290. sayfalarda yayımlandı.</p>

<p>DOI: <strong>10.1038/334287a0</strong></p>

<p>Ekibin vardığı sonuç, laboratuvarda gözlemledikleri deneylerin ileri sürülen olağanüstü iddiayı desteklemek için yeterli bir temel oluşturmadığı yönündeydi.</p>

<p>Fakat burada çok önemli bir ayrım yapılması gerekiyor.</p>

<p><strong>Nature’ın incelemesini “Benveniste’nin sahtekârlık yaptığı kanıtlandı” şeklinde yorumlamak doğru değildir.</strong></p>

<p>Tartışmanın merkezinde deneylerin körlenmesi, sonuçların değerlendirilmesi, olası gözlemci yanlılığı ve yöntemsel sorunlar bulunuyordu.</p>

<p>Bilimsel soru aslında çok basitti:</p>

<p><strong>Bir etki gerçekten varsa, araştırmacılar örneklerin kimliğini bilmediğinde de aynı etki ortaya çıkmalıydı.</strong></p>

<p>Sıkı kör koşullarda bu gerçekleşmedi.</p>

<h2>Benveniste Sonucu Kabul Etmedi</h2>

<p>Jacques Benveniste Nature ekibinin vardığı sonuca sert biçimde karşı çıktı.</p>

<p>Nature onun yanıtını da aynı sayıda yayımladı.</p>

<p>Benveniste, inceleme yöntemlerinin bilimsel açıdan adil olmadığını ve laboratuvarındaki olağan çalışma ortamının bozulduğunu savundu.</p>

<p>Tartışma böylece yalnızca yüksek seyreltmeler üzerine bir deney tartışması olmaktan çıktı.</p>

<p>Bilim dünyası başka soruları da konuşmaya başladı:</p>

<p>Bir dergi yayımladığı çalışmayı ne ölçüde soruşturmalıdır?</p>

<p>Olağanüstü bir bilimsel iddia, olağan bir iddiadan daha güçlü kanıt gerektirir mi?</p>

<p>Araştırmacının beklentileri deney sonuçlarını bilinçsiz biçimde etkileyebilir mi?</p>

<p>Körleme neden bu kadar önemlidir?</p>

<p>Ve belki de en önemlisi:</p>

<p><strong>Bir araştırma hangi aşamada güvenilir bilimsel bilgiye dönüşür?</strong></p>

<h2>Beş Yıl Sonra Bir Kez Daha Denediler</h2>

<p>Tartışma 1988’de sona ermedi.</p>

<p>1993 yılında University College London’dan S. J. Hirst ve arkadaşları Benveniste ekibinin deneyini mümkün olduğunca yakından tekrarlamak üzere yeni bir çalışma yürüttü.</p>

<p>Makalenin başlığı sonucu açık biçimde ifade ediyordu:</p>

<p><strong>“Human basophil degranulation is not triggered by very dilute antiserum against human IgE.”</strong></p>

<p>Araştırmacılar, Benveniste ve arkadaşlarının yöntemini mümkün olduğunca yakından izlediklerini ancak yüksek seyreltmelerde daha önce bildirilen etkiyi doğrulayamadıklarını bildirdiler.</p>

<p>Çalışma 9 Aralık 1993’te Nature’ın 366. cildinin 525–527. sayfalarında yayımlandı.</p>

<p>DOI: <strong>10.1038/366525a0</strong></p>

<p>Benveniste iddiasının karşısındaki temel bilimsel sorun böylece daha da belirgin hale geldi:</p>

<p><strong>Sonuç bağımsız araştırmacılar tarafından güvenilir biçimde yeniden üretilemiyordu.</strong></p>

<h2>Makale Geri Çekilmedi</h2>

<p>Hikâyenin dikkat çekici ayrıntılarından biri de budur.</p>

<p>1988 yılında yayımlanan özgün Nature makalesi geri çekilmedi.</p>

<p>Bu durum ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir.</p>

<p>Ancak bir araştırmanın daha sonra doğrulanamaması ile bilimsel sahtekârlığın kanıtlanması aynı şey değildir.</p>

<p>Bilimsel literatür yalnızca sonunda doğru olduğu kanıtlanan sonuçlardan oluşmaz.</p>

<p>Yanlış çıkan hipotezler, doğrulanamayan deneyler ve sonraki çalışmalarla farklı yorumlanan bulgular da bilim tarihinin parçasıdır.</p>

<p>Bilimin önemli özelliklerinden biri de budur.</p>

<p>Bir çalışma yayımlandığında bilimsel kayıt oluşur.</p>

<p>Ardından başka araştırmacılar aynı iddiayı sınar.</p>

<p>Sonuçlar tekrarlanabiliyorsa güven artar.</p>

<p>Tekrarlanamıyorsa iddia giderek zayıflar.</p>

<h2>Benveniste Gerçekten “Suyun Hafızasına” İnanıyor muydu?</h2>

<p>Jacques Benveniste’yi bilimsel sahtekârlık yaptığı kanıtlanmış bir araştırmacı olarak sunmak doğru değildir.</p>

<p>Nature’ın 2004 yılında yayımladığı değerlendirmede de Benveniste’nin devrim niteliğinde bir olgu keşfettiğine gerçekten inandığı görüşü aktarılıyordu.</p>

<p>Bu ayrım önemlidir.</p>

<p>Çünkü bilimde yanlış bir sonuca ulaşmak ile bilerek yanlış veri üretmek aynı şey değildir.</p>

<p>Deneyimli bilim insanları da beklentilerden, ölçüm yöntemlerinden, deney tasarımından veya istatistiksel dalgalanmalardan etkilenebilir.</p>

<p>Bilimsel yöntemde körleme ve bağımsız tekrarın bu kadar önemli olmasının nedeni tam olarak budur.</p>

<h2>Bu Hikâyenin Konusu Homeopati Değil, Bilimin Kendisi</h2>

<p>Benveniste vakası genellikle homeopati başlığı altında anlatılır.</p>

<p>Oysa hikâyeyi yalnızca homeopati tartışmasına indirgemek asıl önemli noktayı kaçırmak olur.</p>

<p>Bu olay gerçekte <strong>bilimsel yöntemin nasıl çalıştığının hikâyesidir.</strong></p>

<p>Bir araştırmanın Nature’da yayımlanması bilimsel tartışmanın sonu değildir.</p>

<p>Bazen tam tersine başlangıcıdır.</p>

<p>Bir çalışmanın güvenilirliği yalnızca araştırmacının ününe, çalıştığı kurumun prestijine veya makalenin yayımlandığı derginin adına bağlı değildir.</p>

<p>Bilimde çok daha zor bir sınav vardır:</p>

<p><strong>Başkaları aynı deneyi yaptığında aynı sonucu elde edebiliyor mu?</strong></p>

<p>Buna tekrarlanabilirlik denir.</p>

<p>Benveniste vakasının yaklaşık kırk yıl sonra hâlâ anlatılmasının temel nedeni de budur.</p>

<p>Hikâyede gerçekten unutulmayacak unsurlar vardır:</p>

<p>Saygın bir immünolog.</p>

<p>Dünyanın en önemli bilim dergilerinden biri.</p>

<p>Bilinen fizik ve kimyayla bağdaştırılması son derece güç bir iddia.</p>

<p>Kendi yayımladığı makaleye kuşkuyla yaklaşan bir dergi.</p>

<p>Laboratuvara giden üç kişilik sıra dışı bir ekip.</p>

<p>Profesyonel bir illüzyonist.</p>

<p>Tavana bantlanan gizli deney kodu.</p>

<p>Ve sıkı çift kör deneylerde doğrulanamayan bir sonuç.</p>

<h2>Bilimde Asıl Sınav Yayımlanmak Değildir</h2>

<p>Jacques Benveniste 2004 yılında hayatını kaybetti.</p>

<p>Nature kısa süre sonra onun bilimsel yaşamını yeniden değerlendiren <strong>“The memory of water”</strong> başlıklı bir yazı yayımladı.</p>

<p>Benveniste’nin hikâyesi, bilim dünyasına olağanüstü iddialarla nasıl başa çıkılması gerektiği konusunda unutulmaz bir örnek bırakmıştı.</p>

<p>Aradan onlarca yıl geçti.</p>

<p>Ama hikâyenin verdiği ders değişmedi.</p>

<p>Bir araştırmacı çok tanınmış olabilir.</p>

<p>Bir çalışma dünyanın en saygın bilim dergilerinden birinde yayımlanabilir.</p>

<p>Sonuç son derece çarpıcı olabilir.</p>

<p>Hatta mevcut bilimsel bilgilerimizi değiştirecek kadar önemli görünebilir.</p>

<p>Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir.</p>

<p>Çünkü bilimde asıl sınav yayımlanmak değil, <strong>tekrarlanabilmektir.</strong></p>

<p>Ve Benveniste’nin “suyun hafızası” vakasının sonunda geriye kalan en güçlü soru hâlâ aynıdır:</p>

<p><strong>Başka bir laboratuvar aynı deneyi yaptığında aynı sonucu elde edebiliyor mu?</strong></p>

<p>Bilimin gücü, olağanüstü iddiaları reddetmesinden değil; onları sınamasından, yeniden sınamasından ve gerektiğinde kendi yayımladığı sonuçları bile sorgulayabilmesinden gelir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kodlari-tavana-astilar-naturein-suyun-hafizasi-sinavi</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 07:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/nature-yayimladi-sonra-laboratuvara-gitti-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="75403"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[2026 Nobel Tıp Ödülü Optogenetiğe: Sinir Hücrelerini Işıkla Kontrol Eden Teknoloji Tıbbı Nasıl Değiştirebilir?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/2026-nobel-tip-odulu-optogenetige-sinir-hucrelerini-isikla-kontrol-eden-teknoloji-tibbi-nasil-degistirebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/2026-nobel-tip-odulu-optogenetige-sinir-hucrelerini-isikla-kontrol-eden-teknoloji-tibbi-nasil-degistirebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir yeşil algdeki ışığa duyarlı proteinin keşfi, yıllar içinde sinir hücrelerinin ışıkla kontrol edilmesini sağlayan optogenetik teknolojisine dönüştü. 2026 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü Karl Deisseroth, Peter Hegemann ve Georg Nagel’e bu alandaki keşifleri nedeniyle verildi. Peki optogenetik gerçekten “beyni açıp kapatmak” mı? İnsanlarda kullanılabiliyor mu ve geleceğin tıbbı açısından ne anlama geliyor?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Bazen bilim tarihindeki büyük dönüşümler, başlangıçta tıpla doğrudan ilgisi yokmuş gibi görünen basit bir sorudan doğar:<br />
Tek hücreli bir yeşil alg ışığı nasıl algılıyor?<br />
Bu sorunun peşinden giden araştırmalar, yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra sinirbilimin en güçlü deneysel araçlarından birinin ortaya çıkmasına ve 2026 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne uzandı.<br />
Nobel Meclisi, 5 Ekim 2026’da Karl Deisseroth, Peter Hegemann ve Georg Nagel’in ödülü paylaşacağını açıkladı. Ödül, “ışıkla kapılanan iyon kanalları ve optogenetik konusundaki keşifleri” nedeniyle üç bilim insanına verildi.<br />
Bu çalışmalar bilim insanlarına belirli hücrelerin, özellikle sinir hücrelerinin faaliyetini ışık kullanarak son derece hassas biçimde değiştirme olanağı sağladı.<br />
Ancak burada ilk önemli ayrımı yapmak gerekiyor:<br />
Optogenetik bütün insan beynini bir düğme gibi açıp kapatan bir teknoloji değildir.<br />
Daha doğru tanım şudur:<br />
Optogenetik, genetik olarak ışığa duyarlı hale getirilmiş belirli hücrelerin veya sinir devrelerinin faaliyetinin ışık kullanılarak kontrol edilmesini sağlayan yöntemdir.<br />
Nobel’in önemi de büyük ölçüde bu hassasiyetten kaynaklanıyor.<br />
Hikâye insan beyninde değil, yeşil bir algde başladı<br />
Optogenetiğin kökeninde Chlamydomonas reinhardtii adlı tek hücreli yeşil alg bulunuyor.<br />
Bu organizma ışığı algılayabiliyor ve ışık kaynağına göre hareket edebiliyor. Araştırmacılar uzun yıllar boyunca bu davranışın moleküler temelini anlamaya çalıştı.<br />
2002 yılında Georg Nagel, Peter Hegemann ve çalışma arkadaşları, algden elde edilen channelrhodopsin-1 adlı proteinin ışıkla çalışan bir proton kanalı olduğunu gösterdi.<br />
Bir yıl sonra daha kritik bir gelişme yaşandı.<br />
Araştırmacılar channelrhodopsin-2'nin (ChR2) doğrudan ışıkla açılan bir katyon kanalı olduğunu ortaya koydu. ChR2 başka hücrelerde üretildiğinde, mavi ışık verilmesi hücre zarından yüklü parçacıkların geçmesine ve hücrenin elektriksel özelliklerinin değişmesine yol açıyordu.<br />
Bu bulgu sinirbilim açısından çok önemli bir soruyu gündeme getirdi:<br />
Bu protein bir sinir hücresine yerleştirilirse nöron da ışıkla kontrol edilebilir miydi?<br />
2005: Sinir hücreleri ışığa cevap verdi<br />
Bu sorunun önemli deneysel yanıtlarından biri 2005 yılında geldi.<br />
Edward Boyden, Feng Zhang, Ernst Bamberg, Georg Nagel ve Karl Deisseroth tarafından yayımlanan çalışma, channelrhodopsin-2'nin memeli nöronlarında kullanılabileceğini gösterdi.<br />
Araştırmacılar ChR2'yi sinir hücrelerinde ifade ettirdikten sonra mavi ışık darbeleri kullanarak nöronların elektriksel ateşlemesini milisaniye ölçeğinde kontrol edebildi.<br />
Sinaptik iletimin de yüksek zaman hassasiyetiyle etkilenebildiği gösterildi.<br />
Bu gelişme, genetik olarak seçilmiş sinir hücrelerinin ışıkla kontrol edilmesinin önünü açtı.<br />
Daha sonraki çalışmalar yöntemi canlı hayvanların beynine taşıdı ve optogenetik kısa sürede sinirbilimin temel araştırma araçlarından biri haline geldi.<br />
Burada tarihsel bir noktayı da vurgulamak gerekir:<br />
2026 Nobel Ödülü üç bilim insanına verilmiş olsa da optogenetiğin ortaya çıkışı ve gelişimi çok sayıda araştırmacının katkısıyla gerçekleşti. Nobel Ödülü bilimsel gelişmenin bütün tarihini değil, Nobel Komitesi tarafından ödüllendirilen belirli temel katkıları temsil ediyor.<br />
Optogenetik nasıl çalışıyor?<br />
Optogenetiğin temelinde iki alanın birleşmesi bulunuyor:<br />
Genetik ve ışık teknolojisi.<br />
Öncelikle araştırılmak istenen hücre grubu belirleniyor.<br />
Daha sonra bu hücrelerin ışığa duyarlı bir protein, yani bir opsin, üretmesini sağlayacak genetik bilgi hücrelere aktarılıyor.<br />
Opsin hücre zarına yerleşiyor.<br />
Uygun dalga boyundaki ışık proteine ulaştığında iyonların hücre zarından geçişi değişiyor. Bunun sonucunda hücrenin elektriksel davranışı da değişiyor.<br />
Channelrhodopsin gibi bazı optogenetik araçlar nöronları uyarmak için kullanılabilirken, zaman içinde geliştirilen başka opsinler ve yöntemler hücresel aktivitenin azaltılmasına veya baskılanmasına da imkân sağladı.<br />
Dolayısıyla araştırmacı yalnızca beynin hangi bölümünün aktif olduğunu gözlemlemekle kalmıyor.<br />
Belirli bir hücre grubunun faaliyetini değiştirerek bunun sonucunda ne olduğunu deneysel olarak sınayabiliyor.<br />
Optogenetiğin asıl gücü burada yatıyor.<br />
Sinirbilimde soru değişti<br />
Beyin görüntüleme teknikleri bize belirli bir görev sırasında beynin hangi bölgelerinin aktif olduğunu gösterebilir.<br />
Ancak bir bölgenin bir davranış sırasında aktif olması, o davranışın nedeni olduğunu tek başına kanıtlamaz.<br />
Örneğin korku sırasında beynin belirli bir bölgesinin aktifleşmesi, o bölgedeki hücrelerin korkuyu doğrudan oluşturduğunu kanıtlamak için yeterli değildir.<br />
Optogenetik bu noktada önemli bir deneysel avantaj sağladı.<br />
Araştırmacılar belirli bir nöron grubunu etkinleştirip davranışın ortaya çıkıp çıkmadığını inceleyebilir. Aynı devrenin aktivitesini azaltarak davranışın değişip değişmediğine de bakabilir.<br />
Böylece sinirbilimde soru giderek değişti.<br />
Eskiden:<br />
“Beynin hangi bölgesi çalışıyor?”<br />
sorusu ağırlıktayken, artık:<br />
“Hangi hücre, hangi devre üzerinden hangi işleve veya davranışa katkıda bulunuyor?”<br />
sorusuna çok daha güçlü deneysel yöntemlerle yaklaşılabiliyor.<br />
Optogenetiğin sinirbilim açısından devrim niteliğindeki yönlerinden biri, gözlem ile neden-sonuç ilişkisinin deneysel olarak sınanması arasındaki bu farktır.<br />
Hafızadan korkuya, uykudan harekete<br />
Optogenetik bugün öncelikle güçlü bir araştırma teknolojisi.<br />
Bilim insanları yöntemi;<br />
hafıza ve öğrenme mekanizmalarını, korku ve stres yanıtlarını, ödül ve motivasyon sistemlerini, uyku ve uyanıklığı, hareket kontrolünü, duyusal sistemleri, yeme ve içme davranışlarını ve çeşitli sosyal davranışlarla ilişkili sinir devrelerini incelemek için kullanıyor.<br />
Parkinson hastalığı, epilepsi, Alzheimer hastalığı ve çeşitli nörolojik veya psikiyatrik hastalık modellerinin araştırılmasında da optogenetikten yararlanılıyor.<br />
Ancak burada kritik bir ayrım bulunuyor:<br />
Bir hastalığın laboratuvarda veya hayvan modelinde optogenetik yöntemlerle araştırılması, aynı hastalığın insanlarda optogenetikle tedavi edildiği anlamına gelmez.<br />
Araştırma aracı ile kanıtlanmış klinik tedavi birbirinden ayrılmalıdır.<br />
İnsanlarda ne kadar ilerledi?<br />
Optogenetiğin insanlarda doğrudan uygulanmasında en dikkat çekici alanlardan biri retina hastalıkları oldu.<br />
Retinanın ışığa doğal olarak erişilebilir olması bu konuda önemli bir avantaj sağlıyor.<br />
2021 yılında Nature Medicine'da yayımlanan bir çalışmada ileri retinitis pigmentosa nedeniyle görmesini kaybetmiş bir hastada optogenetik yaklaşım kullanıldı.<br />
Hastanın retina ganglion hücrelerine ChrimsonR adlı ışığa duyarlı proteini kodlayan gen viral bir vektör aracılığıyla taşındı.<br />
Ardından özel geliştirilmiş gözlük sistemi çevredeki görüntüleri uygun ışık uyarılarına dönüştürdü.<br />
Hasta tedavi edilen gözü ve özel gözlüğü birlikte kullandığında bazı nesneleri algılayabildi, yerlerini belirleyebildi, sayabildi ve onlara uzanabildi.<br />
Bu sonuç optogenetik açısından önemli bir kavram kanıtı oldu.<br />
Ancak tek bir hastada elde edilen kısmi fonksiyon kazanımı, optogenetiğin körlük için kanıtlanmış veya rutin bir tedavi haline geldiği anlamına gelmiyor.<br />
2026'daki çalışma önemli bir sınırı gösterdi<br />
2026 yılında Ophthalmology Science'da yayımlanan bir Faz I/IIa çalışması optogenetiğin klinik potansiyelini değerlendirirken neden temkinli olmak gerektiğini gösterdi.<br />
İleri retinitis pigmentosalı 14 katılımcıya, channelrhodopsin-2 kodlayan deneysel bir optogenetik gen tedavisi olan AGN-151597 uygulandı.<br />
Katılımcılar uzun süre takip edildi.<br />
Beş yıllık takipte önemli bir uzun dönem oküler güvenlik sorunu ortaya çıkmaması olumlu bir bulgu olarak değerlendirildi. Bununla birlikte tedaviyle ilişkili bazı yan etkiler görüldü; en sık bildirilenlerden biri geçici göz içi basıncı artışıydı.<br />
Daha önemlisi, araştırmada klinik olarak anlamlı bir etkinlik gösterilemedi.<br />
Tedavinin ileri retinitis pigmentosada görme kaybını yavaşlattığına ilişkin kanıt bulunmadı.<br />
Bu sonuç son derece öğretici.<br />
Bir teknolojinin biyolojik olarak etkileyici olması, klinikte mutlaka etkili bir tedaviye dönüşeceği anlamına gelmez.<br />
Optogenetiğin geleceği konusunda yapılacak değerlendirmelerde bu ayrım mutlaka korunmalıdır.<br />
İnsan beynine uygulamak neden daha zor?<br />
Retina ışığın ulaşabildiği özel bir sinir dokusu.<br />
Beynin derin bölgelerinde durum çok daha karmaşık.<br />
Öncelikle hedef hücrelerin ışığa duyarlı hale getirilmesi gerekiyor.<br />
Bunun için genetik materyalin doğru hücrelere güvenli ve yeterli miktarda ulaştırılması gerekiyor.<br />
Ardından ışığın aynı hücrelere ulaştırılması gerekiyor.<br />
Görünür ışık beyin dokusunun derinliklerine kolaylıkla ulaşamadığından bazı uygulamalar için optik lifler veya başka cihazlar gerekebilir.<br />
Bunların yanı sıra uzun dönem gen ifadesi, bağışıklık yanıtları, hedef dışı etkiler, kullanılan vektörlerin güvenliği, cihazların uygulanması ve etik konular da çözülmesi gereken sorunlar arasında.<br />
Bu nedenle bugün:<br />
“İnsan beynini ışıkla kontrol edebiliyoruz”<br />
demek doğru değil.<br />
Bilim insanlarının yapabildiği şey çok daha sınırlı fakat bilimsel açıdan çok değerli:<br />
Önceden ışığa duyarlı hale getirilmiş belirli hücrelerin aktivitesini uygun deneysel koşullarda ışıkla değiştirmek.<br />
Optogenetiğin hastalara en büyük katkısı doğrudan optogenetik olmayabilir<br />
Optogenetiğin gelecekte tıbba sağlayacağı en büyük katkının her hastanın beynine ışık verilmesi olması gerekmiyor.<br />
Teknolojinin çok önemli başka bir kullanım alanı var:<br />
Hastalığa neden olan veya hastalığın belirtilerine katkıda bulunan sinir devrelerini bulmak.<br />
Varsayalım ki araştırmacılar Parkinson hastalığındaki belirli bir belirtinin hangi hücre grubundaki veya hangi sinir devresindeki bozuklukla bağlantılı olduğunu optogenetik deneylerle belirledi.<br />
Hastanın kendisine optogenetik uygulanması şart değil.<br />
Aynı devre daha sonra ilaçlarla, derin beyin stimülasyonuyla, elektriksel veya manyetik uyarımla, gen tedavileriyle ya da gelecekte geliştirilecek başka yöntemlerle hedeflenebilir.<br />
Bu durumda optogenetik doğrudan tedavinin kendisi değil, tedavi edilecek doğru hedefi gösteren araç olabilir.<br />
Klinik açıdan belki de teknolojinin en büyük potansiyellerinden biri burada yatıyor.<br />
Beyin haritaları artık yalnızca anatomik olmayabilir<br />
Bugünkü beyin haritalarının önemli bölümü anatomik bölgeler üzerine kurulu.<br />
Hipokampus, amigdala, prefrontal korteks ve diğer bölgeler belirli işlevlerle ilişkilendiriliyor.<br />
Fakat her beyin bölgesinde farklı özelliklere ve bağlantılara sahip çok sayıda hücre tipi bulunuyor.<br />
Geleceğin sinirbilimi giderek şu zinciri çözmeye çalışıyor:<br />
Hangi hücre tipi → hangi bağlantı → hangi sinir devresi → hangi işlev → hangi davranış<br />
Tek hücre analizleri ve genomik yöntemler hücrelerin kimliğini tanımlayabilir.<br />
Gelişmiş görüntüleme yöntemleri hücresel aktiviteyi gösterebilir.<br />
Elektrofizyoloji elektriksel sinyalleri kaydedebilir.<br />
Optogenetik ise belirli hücre veya devrelerin faaliyetinin değiştirilerek işlevlerinin deneysel olarak sınanmasına yardımcı olabilir.<br />
Bu teknolojilerin birlikte kullanılması, beynin yalnızca anatomik değil, işlevsel ve hücresel düzeyde çok daha ayrıntılı haritalarının çıkarılmasına katkı sağlayabilir.<br />
Yapay zekâ ile birleşirse ne değişebilir?<br />
Modern sinirbilim giderek daha büyük veri kümeleri üretiyor.<br />
Binlerce hatta çok daha fazla hücrenin faaliyetinin aynı anda kaydedildiği deneyler, insanın tek başına değerlendirmekte zorlanacağı ölçekte veri oluşturabiliyor.<br />
Yapay zekâ ve hesaplamalı yöntemler bu verilerdeki örüntüleri belirlemeye yardımcı olabilir.<br />
Ancak bir örüntünün bulunması yine tek başına neden-sonuç ilişkisini kanıtlamaz.<br />
Optogenetik bu noktada tamamlayıcı rol oynayabilir.<br />
Olası araştırma zinciri şöyle gelişebilir:<br />
Beyin aktivitesinin kaydedilmesi → büyük verinin analiz edilmesi → önemli devrenin belirlenmesi → devreye deneysel müdahale → etkinin ölçülmesi<br />
Bu yaklaşım, yapay zekâ ile deneysel sinirbilimin gelecekte daha fazla bütünleşebileceğini düşündürüyor.<br />
Ancak bunlar bugünün rutin klinik uygulamaları değil, araştırmanın ilerleyebileceği olası yönlerdir.<br />
Hastalıkları sınıflandırma biçimimiz değişebilir mi?<br />
Optogenetiğin genomik, görüntüleme ve hesaplamalı yöntemlerle birleşmesinin uzun vadede başka bir sonucu daha olabilir.<br />
Bugün özellikle bazı psikiyatrik ve nörolojik hastalıklar büyük ölçüde belirtiler üzerinden sınıflandırılıyor.<br />
Oysa benzer belirtileri gösteren iki hastada altta yatan hücresel veya sinirsel bozuklukların aynı olması gerekmiyor.<br />
Gelecekte bilim insanları belirli belirtilerin hangi devre bozukluklarıyla ilişkili olduğunu ve bu devrelerin hastalık açısından gerçekten nedensel önem taşıyıp taşımadığını daha iyi ortaya koyabilirse bazı hastalıkların sınıflandırılması da değişebilir.<br />
Bir gün yalnızca:<br />
“Hastanın hangi belirtileri var?”<br />
sorusu değil,<br />
“Bu belirtilerin altında hangi biyolojik devre bozukluğu bulunuyor?”<br />
sorusu da daha fazla önem kazanabilir.<br />
Ancak bu, bugün gerçekleşmiş bir dönüşüm değil; bilimsel araştırmaların işaret ettiği olası gelecek yönlerinden biridir.<br />
Peki kötüye kullanılabilir mi?<br />
Her güçlü biyoteknoloji gibi optogenetik de etik tartışmaları beraberinde getiriyor.<br />
Sinir devrelerinin değiştirilmesi;<br />
özgür irade, nöroteknoloji, insan davranışına müdahale ve gelecekteki beyin teknolojilerinin sınırları gibi konularda önemli sorular doğuruyor.<br />
Bu tartışmalar ciddiye alınmalı.<br />
Ancak sosyal medyada zaman zaman ortaya çıkan:<br />
“İnsanların düşünceleri uzaktan ışıkla kontrol edilebilecek”<br />
gibi iddiaların günümüzdeki optogenetik teknolojiyle bilimsel karşılığı bulunmuyor.<br />
Hedef hücrelerin öncelikle ışığa duyarlı proteinleri üretir hale getirilmesi gerekiyor.<br />
Ardından uygun ışığın bu hücrelere ulaştırılması gerekiyor.<br />
Üstelik insan düşüncesi, kişiliği, bilinci ve karar verme süreçleri tek bir sinir hücresi grubunun açılıp kapanmasıyla açıklanamayacak kadar karmaşık ve dağıtık sinir ağlarına dayanıyor.<br />
Dolayısıyla:<br />
Etik riskleri tartışmak bilimsel olarak gereklidir; bilim kurgu senaryolarını bugünün teknolojisiymiş gibi sunmak ise doğru değildir.<br />
Tıp tarihinin en büyük buluşu mu?<br />
Optogenetiğin sinirbilimdeki etkisi son derece büyük.<br />
Ancak bugün bunu “tıp tarihinin en önemli buluşu” olarak tanımlamak bilimsel açıdan fazla iddialı olur.<br />
Anestezi ameliyatın sınırlarını değiştirdi.<br />
Antisepsi ve asepsi cerrahinin güvenliğini dönüştürdü.<br />
Aşılar bulaşıcı hastalıklarla mücadeleyi değiştirdi.<br />
Antibiyotikler milyonlarca insanın yaşamını kurtardı.<br />
İnsülin, diyabetin seyrini değiştirdi.<br />
Röntgen, insan bedeninin içini ameliyatsız görmeyi mümkün kıldı.<br />
Optogenetiğin bugünkü tarihsel konumu biraz farklı.<br />
Henüz milyonlarca hastanın rutin tedavisini değiştiren bir yöntem değil.<br />
Buna karşılık sinirbilimde neden-sonuç ilişkilerini araştırma biçimini değiştiren en önemli deneysel teknolojilerden biri haline geldi.<br />
Nobel Ödülü de bu bilimsel dönüşümün önemini ortaya koyuyor.<br />
Optogenetiğin anestezi, antibiyotikler veya aşılarla karşılaştırılabilecek ölçekte doğrudan insan sağlığı etkisine ulaşıp ulaşmayacağını ise ancak gelecek gösterecek.<br />
Bir algden Nobel’e<br />
Optogenetiğin öyküsü aynı zamanda temel bilimin neden önemli olduğunun çarpıcı örneklerinden biri.<br />
Başlangıçta soru şuydu:<br />
Bir alg ışığı nasıl algılıyor?<br />
Araştırmacılar bu sorunun peşinden gitti.<br />
Işığa duyarlı proteinler bulundu.<br />
Channelrhodopsinlerin işlevleri ortaya çıkarıldı.<br />
Bu proteinlerin başka hücrelerde de çalışabileceği gösterildi.<br />
Ardından sinir hücreleri ışığa duyarlı hale getirildi.<br />
Nöronların elektriksel faaliyeti milisaniye hassasiyetinde kontrol edildi.<br />
Teknoloji canlı hayvanların beyninde kullanılmaya başlandı.<br />
Hafıza, korku, ödül, hareket ve başka işlevlerin altında yatan sinir devreleri araştırıldı.<br />
Sonunda araştırmanın bir kolu insanlarda görme kaybını düzeltmeye yönelik klinik deneylere kadar ulaştı.<br />
Her deney başarıyla sonuçlanmadı.<br />
Bazı klinik çalışmalar beklenen etkinliği gösteremedi.<br />
Ama bilim böyle ilerliyor.<br />
Başarılı ve başarısız deneylerin tamamı, hangi yolun işe yarayıp hangisinin yaramadığını göstererek bir sonraki araştırmanın yönünü belirliyor.<br />
2026 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nün asıl mesajı bu nedenle “insan beynini ışıkla yönetmek” değil.<br />
Asıl dönüşüm çok daha temel:<br />
Bilim insanları artık beynin yalnızca hangi bölümünün çalıştığını izlemekle yetinmeyip, belirli hücrelerin faaliyetini kontrollü biçimde değiştirerek bu hücrelerin ne işe yaradığını ve davranışa nasıl katkıda bulunduğunu deneysel olarak sınayabiliyor.<br />
Optogenetik beynin bütün sırlarını çözmedi.<br />
İnsan davranışını yöneten bir düğme yaratmadı.<br />
Henüz birçok hastalık için doğrudan bir tedavi de değil.<br />
Ama sinirbilime daha önce sahip olmadığı son derece güçlü bir araç kazandırdı.<br />
Nobel’in ödüllendirdiği gerçek bilimsel devrim de tam olarak burada yatıyor.<br />
Kaynaklar<br />
Nobel Assembly at Karolinska Institutet. The Nobel Prize in Physiology or Medicine 2026.<br />
Nagel G, Ollig D, Fuhrmann M ve ark. Channelrhodopsin-1: A Light-Gated Proton Channel in Green Algae. Science, 2002.<br />
Nagel G, Szellas T, Huhn W ve ark. Channelrhodopsin-2, a Directly Light-Gated Cation-Selective Membrane Channel. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2003.<br />
Boyden ES, Zhang F, Bamberg E, Nagel G, Deisseroth K. Millisecond-Timescale, Genetically Targeted Optical Control of Neural Activity. Nature Neuroscience, 2005.<br />
Sahel JA, Boulanger-Scemama E, Pagot C ve ark. Partial Recovery of Visual Function in a Blind Patient after Optogenetic Therapy. Nature Medicine, 2021.<br />
Bunnell B, López FJ, Yuan D ve ark. Phase I/IIa Study of an Intravitreal Optogenetic Therapy (AGN-151597) in Patients with Advanced Retinitis Pigmentosa. Ophthalmology Science, 2026.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/2026-nobel-tip-odulu-optogenetige-sinir-hucrelerini-isikla-kontrol-eden-teknoloji-tibbi-nasil-degistirebilir</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 07:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/optogenetik-nobel-1280x720-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="17329"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Doç. Dr. Esra Erenler Tekmen Hayatını Kaybetti]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/doc-dr-esra-erenler-tekmen-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/doc-dr-esra-erenler-tekmen-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çankırı Karatekin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Esra Erenler Tekmen hayatını kaybetti. Tekmen, 7 Ekim’de Bolu’da son yolculuğuna uğurlanacak.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Çankırı Karatekin Üniversitesi akademik camiası acı bir kayıp yaşadı. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Esra Erenler Tekmen hayatını kaybetti.</p>

<p>VEFATI ÜNİVERSİTE TARAFINDAN DUYURULDU</p>

<p>Acı haberi Çankırı Karatekin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi duyurdu. Fakültenin 6 Ekim 2026 tarihinde yayımladığı taziye mesajında, Doç. Dr. Esra Erenler Tekmen’in vefat ettiği belirtilerek ailesine ve üniversite camiasına başsağlığı dilekleri iletildi.</p>

<p>YÖNETİM VE ORGANİZASYON ALANINDA ÇALIŞIYORDU</p>

<p>Doç. Dr. Esra Erenler Tekmen, Çankırı Karatekin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü bünyesindeki Yönetim ve Organizasyon Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak görev yapıyordu.</p>

<p>Tekmen’in akademik çalışmalarında örgütsel davranış, insan kaynakları ve yönetim alanları öne çıkıyordu. Üniversitenin akademik bilgi sisteminde çok sayıda makale, bildiri ve akademik çalışması bulunuyor.</p>

<p>BOLU’DA SON YOLCULUĞUNA UĞURLANACAK</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Üniversitenin açıklamasına göre Doç. Dr. Esra Erenler Tekmen’in cenazesi 7 Ekim 2026 Çarşamba günü öğle namazının ardından Bolu Merkez’de defnedilecek.</p>

<p>Tekmen’in vefatı ailesi, öğrencileri, meslektaşları ve Çankırı Karatekin Üniversitesi camiasında üzüntüyle karşılandı.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kayıplarımız</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/doc-dr-esra-erenler-tekmen-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Wed, 07 Oct 2026 06:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1958.jpeg" type="image/jpeg" length="55054"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Forsepsi Neden 100 Yıl Boyunca Aile Sırrı Olarak Sakladılar? Chamberlen Ailesinin Sırrı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/forsepsi-neden-100-yil-boyunca-aile-sirri-olarak-sakladilar-chamberlen-ailesinin-sirri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/forsepsi-neden-100-yil-boyunca-aile-sirri-olarak-sakladilar-chamberlen-ailesinin-sirri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Zor doğumlarda anne ve bebeğin yaşam şansını artırabilecek forseps, 17. yüzyılda Chamberlen ailesinin elinde büyük bir mesleki avantaja dönüştü. Ancak aile, geliştirdiği yöntemi yayımlamak yerine yaklaşık bir yüzyıl boyunca gizli tuttu. Bazı tarihsel değerlendirmelerde aile içindeki aktarım ve gizlilik dönemi yaklaşık 150 yıla kadar uzatılıyor. Peki böylesine önemli bir tıbbi araç neden kuşaklar boyunca aile sırrı olarak saklandı?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h1>Doğum odasına giren gizli alet</h1>

<ol start="17">
 <li>yüzyılda güç ve tıkanmış doğumlar hem anne hem de bebek için son derece tehlikeliydi.</li>
</ol>

<p>Sezaryenin anne açısından çok yüksek ölüm riski taşıdığı; modern anestezi, antisepsi, kan transfüzyonu ve antibiyotiklerin henüz bulunmadığı bir dönemde, doğum kanalında ilerleyemeyen bir bebeğin canlı olarak dünyaya getirilmesi tıbbın en güç sorunlarından biriydi.</p>

<p>Tam bu dönemde İngiltere'de çalışan Chamberlen ailesinin adı, doğum tarihini değiştirecek bir araçla özdeşleşti:</p>

<p><strong>Obstetrik forseps.</strong></p>

<p>İki metal parçadan oluşan bu alet, uygun vakalarda bebeğin başını kavrayarak doğuma yardımcı olmak amacıyla kullanılıyordu.</p>

<p>Modern obstetrik forsepsin öncülerinden kabul edilen Chamberlen forsepsi, dönemi açısından olağanüstü bir yenilikti.</p>

<p>Ancak Chamberlenler geliştirdikleri yöntemi tıp dünyasıyla paylaşmadılar.</p>

<p>Onu bir aile sırrına dönüştürdüler.</p>

<h3>Forsepsi kim icat etti?</h3>

<p>Chamberlenler, Fransa'daki dinî çatışmalar nedeniyle 16. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere'ye göç eden Huguenot bir aileydi.</p>

<p>Ailenin sonraki kuşaklarında cerrahlar, hekimler ve doğumla ilgilenen uygulayıcılar yetişti.</p>

<p>Forsepsin ilk olarak ailenin hangi üyesi tarafından geliştirildiği ise kesin olarak bilinmiyor.</p>

<p>Tıp tarihi kaynaklarında Peter Chamberlen the Elder sıkça öne çıkan isimlerden biri olsa da mevcut kanıtlar buluşu tartışmasız biçimde tek bir Chamberlen'e atfetmeye yeterli değil.</p>

<p>Daha güvenli tarihsel ifade şu:</p>

<p><strong>Obstetrik forsepsin erken gelişimi Chamberlen ailesiyle yakından ilişkilidir.</strong></p>

<p>Aile içinde geliştirilen yöntem sonraki kuşaklara aktarıldı ve büyük bir gizlilikle korundu.</p>

<h3>Neden bu kadar önemliydi?</h3>

<p>Chamberlen forsepsinin önemini anlayabilmek için dönemin güç doğumlarına bakmak gerekiyor.</p>

<p>Tıkanmış doğumlarda uygulanabilecek yöntemler oldukça sınırlıydı. Özellikle bebeğin yaşamını yitirdiği bazı vakalarda annenin hayatını kurtarmaya yönelik girişimler, bebeğin cerrahi aletlerle küçültülerek çıkarılmasını gerektirebiliyordu.</p>

<p>Forseps ise uygun vakalarda bebeğin başına kontrollü biçimde uygulanarak vajinal doğuma yardımcı olabilecek farklı bir seçenek sunuyordu.</p>

<p>Bu nedenle Chamberlen ailesinin elindeki bilgi yalnızca tıbbi bir yenilik değildi.</p>

<p>Aynı zamanda önemli bir mesleki avantajdı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Diğer doğum uygulayıcılarının son derece zorlandığı bazı vakalarda Chamberlenlerin farklı bir müdahale seçeneğine sahip olması, ailenin ününü artırıyordu.</p>

<h3>Kimse görmesin diye nasıl sakladılar?</h3>

<p>Hikâyenin en çarpıcı bölümlerinden biri forsepsin nasıl gizlendiğidir.</p>

<p>Tıp tarihi kaynaklarında Chamberlenlerin doğum yerine gösterişli ve kapalı bir sandıkla geldikleri anlatılıyor.</p>

<p>Aletin görülmemesi için odadaki diğer kişilerin uzaklaştırıldığı, doğum yapan kadının gözlerinin bağlandığı ve müdahalenin örtüler altında gerçekleştirildiği yönünde tarihsel anlatılar bulunuyor.</p>

<p>Böylece diğer hekimlerin, ebelerin ve doğum uygulayıcılarının kullanılan aleti görmeleri engelleniyordu.</p>

<p>Amaç açıktı:</p>

<p><strong>Ailenin sırrı korunmalıydı.</strong></p>

<p>Bugünün bilimsel bilgi anlayışından bakıldığında sıra dışı görünen bu yöntem, dönemin mesleki rekabet ortamında Chamberlen ailesine önemli bir üstünlük sağlıyordu.</p>

<h3>Neden paylaşmadılar?</h3>

<p>Bunun en güçlü açıklamalarından biri ekonomik ve mesleki rekabetti.</p>

<p>Forseps Chamberlen ailesine diğer doğum uygulayıcıları karşısında önemli bir avantaj sağlıyordu. Başkalarının aynı yöntemi öğrenmesi bu ayrıcalığın ortadan kalkması anlamına gelebilirdi.</p>

<p>Hugh Chamberlen'in daha sonraki ifadeleri de yöntemin bir çeşit aile mülkiyeti olarak görüldüğünü düşündürüyor.</p>

<p>Chamberlen, yöntemin yalnızca kendisine ait olmadığını; ailesinin diğer üyelerinin de bunda hakkı bulunduğunu belirtiyordu.</p>

<p>Dolayısıyla sırrı tek başına açıklamasının diğer aile üyelerinin çıkarlarına zarar vereceğini savunuyordu.</p>

<p>Forseps böylece yalnızca tıbbi bir araç olmaktan çıkmıştı.</p>

<p><strong>Ailenin mesleki sermayesine dönüşmüştü.</strong></p>

<h3>Sır 100 yıl mı, 150 yıl mı saklandı?</h3>

<p>Chamberlen hikâyesinde en sık karıştırılan noktalardan biri budur.</p>

<p>Tarihsel çalışmaların kullandığı başlangıç ve bitiş noktaları aynı değildir.</p>

<p>Bazı akademik kaynaklar Chamberlenlerin forseps sırrını <strong>yaklaşık bir yüzyıl</strong> koruduğunu belirtirken, bazı tarihsel değerlendirmeler yöntemin aile içinde dört veya beş kuşak boyunca aktarılmasını dikkate alarak gizlilik dönemini <strong>yaklaşık 150 yıla</strong> kadar uzatıyor.</p>

<p>Dolayısıyla “100 yıl boyunca saklanan forseps” anlatısı bütünüyle yanlış değildir.</p>

<p>Ancak daha doğru ifade şudur:</p>

<p><strong>Chamberlen forsepsi yaklaşık bir yüzyıl boyunca sıkı bir aile sırrı olarak korundu; aile içindeki aktarım süreci bazı tarihsel değerlendirmelerde yaklaşık 150 yıllık bir döneme yayılıyor.</strong></p>

<h3>1670: Hugh Chamberlen Paris'e gitti</h3>

<p>Hikâyenin önemli dönüm noktalarından biri 1670 yılında yaşandı.</p>

<p>Hugh Chamberlen Paris'e gitti ve aileye ait doğum yönteminden ekonomik kazanç sağlamaya çalıştı.</p>

<p>Burada dönemin önde gelen Fransız doğum hekimlerinden François Mauriceau ile karşılaştı.</p>

<p>Tarihsel anlatıya göre Mauriceau, Chamberlen'e son derece güç bir doğum vakası gösterdi.</p>

<p>Kadının pelvisinde ciddi bir deformasyon vardı ve doğum uzun süredir ilerlemiyordu.</p>

<p>Chamberlen forsepsini kullanarak doğumu tamamlamayı denedi ancak başarılı olamadı.</p>

<p>Aile sırrını Fransa'da değerlendirme girişimi böylece sonuçsuz kaldı.</p>

<p>Fakat forsepsin yapısı yine açıklanmadı.</p>

<h3>Paris'teki başarısızlık başka bir kapı açtı</h3>

<p>Hugh Chamberlen Paris'ten tamamen eli boş dönmedi.</p>

<p>François Mauriceau'nun 1668'de yayımlanan önemli obstetri eserini İngilizceye çevirdi.</p>

<p>Eser 1672'de İngilizce olarak yayımlandı ve İngilizce konuşulan dünyada obstetri bilgisinin yayılmasına katkı sağladı.</p>

<p>Böylece ilginç bir tarihsel tezat ortaya çıktı:</p>

<p>Chamberlen, Mauriceau'nun obstetri bilgisinin yayılmasına katkıda bulunurken kendi ailesinin en önemli obstetrik yöntemini gizli tutmaya devam ediyordu.</p>

<h3>Hayat kurtarabilecek bilgi kime aitti?</h3>

<p>Chamberlenlerin hikâyesini yalnızca bir tıbbi cihazın icadı olarak okumak eksik kalır.</p>

<p>Hikâyenin merkezinde çok daha büyük bir soru bulunuyor:</p>

<p><strong>Hastaların yararına olabilecek tıbbi bilgi kime aittir?</strong></p>

<p>Forsepsin paylaşılmaması, aynı yöntemin diğer doğum uygulayıcıları tarafından öğrenilmesini ve geliştirilmesini geciktirmiş olabilir.</p>

<p>Ancak burada önemli bir tarihsel sınır koymak gerekir.</p>

<p>Chamberlenlerin sırrı paylaşmaması nedeniyle kaç anne veya bebeğin yaşamını kaybettiğini gösteren güvenilir bir veri yoktur. Bu nedenle doğrudan ölüm sayıları veya kesin nedensellik üzerinden hüküm vermek tarihsel açıdan doğru olmaz.</p>

<p>Buna karşılık yöntemin uzun süre kapalı tutulmasının bilginin daha geniş biçimde kullanılmasını sınırladığı açıktır.</p>

<p>Bugünün tıp anlayışında yeni yöntemlerin bilimsel olarak değerlendirilmesi, sonuçlarının paylaşılması, bağımsız biçimde sınanması ve güvenliğinin ortaya konulması temel ilkeler arasında yer alıyor.</p>

<p>Chamberlen hikâyesi bu açıdan bilimsel bilgi paylaşımının önemini gösteren çarpıcı tarihsel örneklerden biridir.</p>

<h3>Sır sonsuza kadar korunamadı</h3>

<ol start="18">
 <li>yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde forseps artık yalnızca Chamberlen ailesinin kontrolünde değildi.</li>
</ol>

<p>Edmund Chapman 1733'te kendi obstetrik forsepsini tanımladı. Sonraki yıllarda başka modeller de ortaya çıktı.</p>

<ol start="18">
 <li>yüzyılın ortalarında İskoç doğum hekimi William Smellie forseps kullanımının geliştirilmesi ve sistemleştirilmesinde önemli rol oynadı.</li>
</ol>

<p>Smellie, aletin tasarımında ve uygulanmasında iyileştirmeler yaptı; obstetri eğitiminde forseps kullanımının daha sistematik biçimde öğretilmesine katkıda bulundu.</p>

<p>1752'de yayımlanmaya başlayan obstetri çalışmaları da doğum bilgisinin sonraki kuşaklara aktarılmasında etkili oldu.</p>

<p>Bir zamanlar bir ailenin sakladığı yöntem artık yayımlanan, öğretilen ve geliştirilen obstetrik bilgiye dönüşüyordu.</p>

<h3>1813: Döşemenin altından çıkan sır</h3>

<p>Chamberlen hikâyesinin en etkileyici bölümlerinden biri ise 1813 yılında yaşandı.</p>

<p>İngiltere'nin Essex bölgesindeki <strong>Woodham Mortimer Hall</strong>, Chamberlen ailesiyle bağlantılı tarihî evlerden biriydi.</p>

<p>Evde yapılan çalışmalar sırasında tavan arasındaki döşeme tahtalarının altında saklanmış bir sandık ve eski obstetrik aletler bulundu.</p>

<p>Bunların arasında Chamberlen ailesiyle ilişkilendirilen forsepsler de vardı.</p>

<p>Tarihsel kayıtlarda beş çift forsepsin yanı sıra başka obstetrik aletlerin de bulunduğu belirtiliyor.</p>

<p>Aletlerin buraya tam olarak kim tarafından ve hangi tarihte saklandığı konusunda sonraki tarihsel anlatılarda çeşitli görüşler bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle bunların kesin olarak Peter Chamberlen'in eşi Ann tarafından saklandığını söylemek yerine, <strong>Chamberlen ailesinin kullandığı ve evde gizlenmiş obstetrik aletlerin 1813'te yeniden ortaya çıktığını</strong> söylemek tarihsel açıdan daha güvenlidir.</p>

<p>Bir zamanlar doğum odalarına başkaları görmesin diye gizlice getirilen aletler, nesiller sonra bir evin döşemesinin altından çıkmıştı.</p>

<h3>Bir aile sırrından obstetri tarihine</h3>

<p>Chamberlen ailesinin geliştirdiği forsepslerin temel fikri sonraki yüzyıllarda yaşamaya devam etti.</p>

<p>Forseps tasarımları zaman içerisinde değişti.</p>

<p>Farklı kilit sistemleri, eğimler, uzunluklar ve kullanım amaçları geliştirildi.</p>

<p>Ancak temel prensip değişmedi:</p>

<p>Bebeğin başına uyacak şekilde tasarlanmış iki ayrı parça ve bunların kontrollü biçimde bir araya getirilmesi.</p>

<p>Forseps böylece bir ailenin gizli aracı olmaktan çıkarak obstetri tarihinin en tanınmış araçlarından biri hâline geldi.</p>

<h3>Tıp tarihinin bıraktığı soru</h3>

<p>Chamberlen ailesinin mirası iki yönlüdür.</p>

<p>Bir tarafta doğum pratiğini değiştiren önemli bir teknik yenilik bulunuyor.</p>

<p>Diğer tarafta ise bu yeniliğin uzun süre paylaşılmaması.</p>

<p>Chamberlenler geliştirdikleri yöntemi bilimsel bir yayınla dünyaya açıklamak yerine aile içinde tutmayı tercih ettiler.</p>

<p>Aradan yüzyıllar geçti.</p>

<p>Tıp değişti.</p>

<p>Bilimsel yayıncılık gelişti.</p>

<p>Klinik araştırmalar, meslektaş değerlendirmesi ve kanıta dayalı tıp modern sağlık sisteminin temel unsurlarına dönüştü.</p>

<p>Ancak Chamberlen ailesinin hikâyesinin ortaya çıkardığı soru hâlâ güncelliğini koruyor:</p>

<p><strong>İnsanların yaşamını ve sağlığını etkileyebilecek bilgi kime aittir?</strong></p>

<p>Forsepsin yaklaşık dört yüzyıllık hikâyesinden kalan en önemli ders belki de budur:</p>

<p><strong>Tıbbi bir keşfin değeri yalnızca bulunmasında değil, güvenilir biçimde sınanmasında ve paylaşılmasında da yatar.</strong></p>

<h2>Kaynaklar</h2>

<ul>
 <li>Sheikh S, Ganesaratnam I, Jan H. <i>The Birth of Forceps.</i> Journal of the Royal Society of Medicine Short Reports, 2013.</li>
 <li>Dunn PM. <i>The Chamberlen Family (1560–1728) and Obstetric Forceps.</i> Archives of Disease in Childhood – Fetal and Neonatal Edition, 1999;81:F232–F234.</li>
 <li>Moore W. <i>Keeping Mum.</i> British Medical Journal, 2007.</li>
 <li>Lee R. <i>Observations on the Discovery of the Original Obstetric Instruments of the Chamberlens.</i> Medico-Chirurgical Transactions, 1862.</li>
 <li>Aveling JH. <i>The Chamberlens and the Midwifery Forceps: Memorials of the Family and an Essay on the Invention of the Instrument.</i> London, 1882.</li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/forsepsi-neden-100-yil-boyunca-aile-sirri-olarak-sakladilar-chamberlen-ailesinin-sirri</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 21:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/forseps-100-yillik-sir-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="55505"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[460 Yıllık Bir Tıp Etiği Şiiri: Osmanlı Hekiminin Meslek Ahlakı Öğütleri]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/460-yillik-bir-tip-etigi-siiri-osmanli-hekiminin-meslek-ahlaki-ogutleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/460-yillik-bir-tip-etigi-siiri-osmanli-hekiminin-meslek-ahlaki-ogutleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Osmanlı hekimi Mehmed Nidâî'nin 1566 tarihli Menâfiü'n-Nâs adlı eserinin son bölümünde yer alan Vasiyyetnâme, hekimlik ahlakına ilişkin dikkat çekici bir tarihsel kaynak. Nidâî yaklaşık 460 yıl önce hekime; ustasının yanında yetişmesini, sürekli öğrenmesini, mesleğinde yetkinleşmesini, yoksul hastayı gözetmesini, kibirden ve tamahkârlıktan uzak durmasını öğütlüyordu.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir hekimi iyi hekim yapan nedir?</p>

<p>Tıp tarihi yalnızca hastalıkların, ilaçların, ameliyatların ve büyük keşiflerin tarihi değildir.</p>

<p>Aynı zamanda hekimin hastasına karşı nasıl davranması gerektiğinin de tarihidir.</p>

<p>Bu nedenle “İyi hekim kimdir?” sorusu modern tıp etiğinden çok daha eskidir.</p>

<p>Osmanlı hekimi ve şairi Mehmed Nidâî, bundan yaklaşık 460 yıl önce bu soruya şiirle cevap vermişti.</p>

<p>1566 tarihli Menâfiü'n-Nâs adlı eserinin sonunda yer alan ve Vasiyyetnâme ya da Nasihatnâme adıyla bilinen manzum bölümde Nidâî; hekimin eğitimi, mesleki yeterliliği, hastasına yaklaşımı, yoksullara karşı sorumluluğu, tevazusu ve maddi kazanç karşısındaki tutumu üzerine öğütler verdi.</p>

<p>Metin, bugünkü anlamıyla hazırlanmış sistematik bir tıp etiği kodu değildir.</p>

<p>Fakat 16. yüzyıl Osmanlı-İslam tıp geleneği içinde iyi hekimin hangi mesleki ve ahlaki özelliklere sahip olması gerektiğini anlatan dikkate değer bir tarihsel belgedir.</p>

<p>Mehmed Nidâî kimdi?</p>

<p>Mehmed Şaban Nidâî, 16. yüzyıl Osmanlı tıp ve edebiyat dünyasının önemli hekim-şairlerinden biriydi.</p>

<p>Yaklaşık 1509'da doğduğu, ölümünün ise 1567'den sonraki bir tarihte gerçekleştiği kabul edilmektedir.</p>

<p>Nidâî kendi anlatımına göre Kırım Hanlığı'nda bulundu; burada bir süre hapsedildi. Hapishane yıllarında tasavvufa ilgi duydu. Serbest kaldıktan sonra yaşlı bir ustadan tıp bilgisi edindi ve Anadolu'ya döndü.</p>

<p>Daha sonra Konya'da Şehzade Selim'in özel hekimi olarak görev yaptı. Selim'in 1566'da II. Selim adıyla Osmanlı tahtına çıkmasının ardından Nidâî de İstanbul'a giderek saray hekimi olarak görev yaptı.</p>

<p>Veterinerlik, salgın hastalıklar, frengi ve çeşitli hastalıkların tedavisi üzerine eserler kaleme aldı.</p>

<p>En tanınmış eserlerinden biri ise 1566 tarihli Menâfiü'n-Nâs oldu.</p>

<p>Eserin sonuna gelindiğinde Nidâî'nin konusu değişiyordu.</p>

<p>Artık hastalıklardan ve ilaçlardan değil, hekimin kendisinden söz ediyordu.</p>

<p>68 mısralık meslek ahlakı şiiri</p>

<p>Tıp tarihi ve etik araştırmacısı Halil Tekiner, 2017 yılında Journal of Bioethical Inquiry dergisinde yayımladığı çalışmada Vasiyyetnâmeyi Kayseri Raşid Efendi Yazma Eser Kütüphanesi'nde bulunan 1250/2 numaralı 16. yüzyıl nüshası üzerinden inceledi.</p>

<p>Tekiner'in esas aldığı metin 68 mısradan, yani 34 beyitten oluşmaktadır.</p>

<p>Şiirin biçimi de dikkat çekicidir.</p>

<p>Mısralar 11 hecelidir ve beyitler kendi içinde kafiyelenerek AABBCC biçiminde ilerleyen bir yapı oluşturur.</p>

<p>Bu nedenle Vasiyyetnâme yalnızca bir meslek ahlakı metni değil, aynı zamanda öğütlerin şiir yoluyla aktarıldığı edebî bir eserdir.</p>

<p>Eserin başka yazma nüshalarında beyit sayısı ve bazı kelimelerde farklılıklar bulunduğu için alıntılarda kullanılan nüshanın belirtilmesi önem taşımaktadır.</p>

<p>“Nidâî'den işit pend ü nasîhat”</p>

<p>Şiir doğrudan okuyucuya seslenerek başlar:</p>

<p>«“Nidâî'den işit pend ü nasîhat<br />
Sözi dürr-i cevâhirdir hakîkat”»</p>

<p>Nidâî daha başlangıçta yazdıklarının birer öğüt ve nasihat olduğunu belirtir.</p>

<p>Ardından doğrudan hekime yönelir:</p>

<p>«“Tabîb olana birkaç nesne lâzım<br />
Buları bilmeğe ola mülâzım”»</p>

<p>Yani iyi bir hekim olmak için bilinmesi ve uygulanması gereken bazı esaslar vardır.</p>

<p>Bundan sonraki beyitler bu esasları sıralar.</p>

<p>Hekimliğin ilk şartı: Ustanın yanında yetişmek</p>

<p>Nidâî'nin ilk öğütlerinden biri tıp eğitimine ilişkindir:</p>

<p>«“Biri üstâda hizmet eylemekdir<br />
Emekdir evveli sonra yimekdir”»</p>

<p>Önce emek, sonra karşılık...</p>

<p>Nidâî'nin hekimlik anlayışında meslek, yalnızca kitap okuyarak edinilecek teorik bilgilerden oluşmaz.</p>

<p>Hekim adayı bir ustanın yanında yetişmeli, gözlem yapmalı, öğrenmeli ve emek vermelidir.</p>

<p>Bu yaklaşım aynı zamanda Nidâî'nin kendi hekimlik serüveniyle de uyumludur. Kendi anlatısında da tıp bilgisini yaşlı bir ustadan öğrendiğini bildirmektedir.</p>

<p>Okumaktan ve öğrenmekten vazgeçme</p>

<p>Nidâî'nin hekimden beklediği ikinci temel özellik mesleki yetkinliktir.</p>

<p>Tekiner'in metin çözümlemesine göre hekime çalışmayı ertelememesi, çok okuması, bilgisizlikten kaçınması ve mesleğinin bütün yönlerinde kendisini geliştirmesi öğütlenmektedir.</p>

<p>Burada önemli olan, Nidâî'ye bugünün “sürekli tıp eğitimi” kavramını doğrudan atfetmemektir.</p>

<p>Fakat tarihsel metnin söylediği açıktır:</p>

<p>Hekim öğrenmeye devam etmeli ve mesleğinde yetkinleşmelidir.</p>

<p>Tekiner'in incelemesinde de güvenilirlik, doğruluk ve mesleki yeterlilik Vasiyyetnâmede iyi hekimden beklenen temel özellikler arasında gösterilmektedir.</p>

<p>“Ben iyileştirdim” deme</p>

<p>Nidâî'nin üzerinde özellikle durduğu konulardan biri hekimin başarı karşısındaki tavrıdır.</p>

<p>Hekime, hastasını iyileştirdiğinde şifanın tek sahibi kendisiymiş gibi davranmamasını öğütler.</p>

<p>Metnin düşünce dünyasında hastalığın ve şifanın nihai kaynağı Allah'tır.</p>

<p>Bu anlayış, Orta Çağ İslam tıp etiği geleneğinin önemli unsurlarından biriyle örtüşmektedir.</p>

<p>Dolayısıyla hekimin görevi bilgi ve becerisini en iyi biçimde kullanmaktır; fakat tedavinin başarısı ona kibirlenme hakkı vermez.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Burada modern seküler tıp etiğinden farklı, dinî ve tasavvufi bir düşünce zemini vardır.</p>

<p>Bununla birlikte Nidâî'nin hekime verdiği ahlaki öğüt son derece açıktır:</p>

<p>Bilgili ve başarılı ol; fakat kendini şifanın mutlak sahibi görme.</p>

<p>Yoksul ve çaresiz hastayı gözet</p>

<p>Vasiyyetnâmenin tıp etiği tarihi bakımından en dikkat çekici özelliklerinden biri yoksul ve çaresiz hastalara yönelik vurgudur.</p>

<p>Tekiner'in incelemesinde Nidâî'nin hekime çaresiz, yoksul ve mağdur insanlarla ilgilenmesini öğütlediği açıkça belirtilmektedir.</p>

<p>Bu nokta önemlidir.</p>

<p>Çünkü İslam tıp etiği geleneğinde hekimin yoksul hastaya karşı sorumluluğu daha önceki yüzyıllarda da tartışılmıştır.</p>

<p>Nidâî'nin metninde de hekimin sorumluluğu yalnızca ekonomik imkânı bulunan hastayla sınırlanmaz.</p>

<p>Yoksul ve çaresiz insan da hekimin ilgisine layıktır.</p>

<p>Bu yaklaşım günümüzde sağlık hizmetinde adalet ve hakkaniyet tartışmalarını hatırlatabilir.</p>

<p>Ancak Nidâî'nin 16. yüzyılda modern biyomedikal etiğin “adalet ilkesi”ni formüle ettiğini söylemek anakronik olur.</p>

<p>Daha doğru ifade şudur:</p>

<p>Nidâî, yoksul ve çaresiz hastayı gözetmeyi iyi hekimin ahlaki özellikleri arasında sayıyordu.</p>

<p>Hekim tamahkâr olmamalı</p>

<p>Şiirde meslek ile maddi kazanç arasındaki ilişki de ele alınır.</p>

<p>Tekiner'in metin çözümlemesine göre Nidâî, hekime tamahkâr olmamasını ve kendisine verilen ya da ödenen karşılığı kabul etmekle yetinmesini öğütlemektedir.</p>

<p>Burada hekimin emeğinin karşılığını almasına karşı bir tutum yoktur.</p>

<p>Eleştirilen şey aşırı kazanç hırsıdır.</p>

<p>Bu ayrım önemlidir.</p>

<p>Nidâî hekimliği ekonomik karşılığı bulunmayan bir faaliyet olarak tanımlamıyor; maddi kazancın meslek ahlakının önüne geçmesine karşı çıkıyordu.</p>

<p>Yaklaşık 460 yıl önce hekimlik ile para arasındaki ilişkinin bir meslek ahlakı şiirinde ele alınması, konunun tarihsel derinliğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.</p>

<p>Bilgi ve ahlak birbirinden ayrılmıyor</p>

<p>Vasiyyetnâmenin temel özelliklerinden biri mesleki yeterlilik ile ahlaki karakteri birbirinden ayırmamasıdır.</p>

<p>Tekiner'in çözümlemesine göre Nidâî'nin ideal hekimi;</p>

<p>ustasına iyi hizmet eden,<br />
çalışmayı ertelemeyen,<br />
çok okuyan,<br />
bilgisizlikten kaçınan,<br />
mesleğinde yetkinleşen,<br />
cömert,<br />
samimi,<br />
nazik,<br />
doğru sözlü,<br />
mütevazı<br />
ve merhametli bir kişidir.</p>

<p>Dolayısıyla iyi hekim yalnızca hastalığı bilen kişi değildir.</p>

<p>Hekimin nasıl bir insan olduğu da mesleki kimliğinin bir parçasıdır.</p>

<p>Bu özellik Vasiyyetnâmeyi tıp etiği tarihi açısından özellikle değerli kılmaktadır.</p>

<p>Kitapları çoğaltmak neden önemliydi?</p>

<p>Nidâî'nin öğütleri yalnızca hasta-hekim ilişkisiyle sınırlı değildir.</p>

<p>Tekiner'in çalışmasına göre şiirde hekime tıp bilgisinin yayılması için tıbbi yazmaların, Nidâî'nin kendi eseri de dâhil olmak üzere, çoğaltılmasına katkıda bulunması da öğütlenmektedir.</p>

<p>Bu ifadeyi bugünkü anlamıyla “açık bilim” veya modern bilgi paylaşımı kavramıyla özdeşleştirmek doğru değildir.</p>

<p>16. yüzyılın yazma eser kültüründe bir kitabın istinsah edilmesi, yani elle yeni nüshalarının hazırlanması, bilginin korunması ve dolaşıma girmesinin başlıca yollarından biriydi.</p>

<p>Bu nedenle tıp kitabının çoğaltılması yalnızca edebî bir faaliyet değildi.</p>

<p>Tıbbi bilginin başka okuyuculara ve sonraki kuşaklara ulaşmasını sağlayan araçlardan biriydi.</p>

<p>Hipokrat'tan çok İslam tıp etiği geleneği</p>

<p>Vasiyyetnâmeyi yalnızca Hipokrat Andı'nın Osmanlı dünyasındaki bir devamı gibi okumak doğru değildir.</p>

<p>Tekiner'in değerlendirmesi burada önemli bir ayrım yapmaktadır.</p>

<p>Nidâî'nin ustaya hizmet konusundaki öğüdü ile Hipokrat Andı arasında sınırlı bir benzerlik kurulabilir.</p>

<p>Ancak şiirin hekimlerin ahlaki sorumluluklarına ilişkin temel düşünceleri Orta Çağ İslam tıp etiği geleneğiyle çok daha güçlü bir ilişki göstermektedir.</p>

<p>İshak bin Ali er-Ruhâvî'nin Edebü't-Tabîbi, Ali bin Sehl et-Taberî'nin Firdevsü'l-Hikmesi ve Ebû Bekir er-Râzî'nin eserleri bu geleneğin önemli örnekleri arasındadır.</p>

<p>Özellikle iki düşünce dikkat çeker:</p>

<p>Şifa üzerinde nihai kudretin Allah'a ait olması ve hekimin yoksulları gözetme yükümlülüğü.</p>

<p>Tekiner'e göre bu iki unsur Hipokrat geleneğinin karakteristik özellikleri arasında bulunmazken İslam tıp etiği literatüründe belirgin biçimde yer almaktadır.</p>

<p>Nidâî'nin şiirinde de her iki düşünce açık biçimde görülür.</p>

<p>Tasavvufun izi</p>

<p>Nidâî'nin hayatındaki tasavvufi yönelim de şiirin düşünce dünyasını anlamak açısından önemlidir.</p>

<p>Tekiner, Nidâî'nin Anadolu'da gelişen tasavvufi hümanizm anlayışından etkilenmiş olabileceğini değerlendirir ve özellikle Yunus Emre'nin insan sevgisi ve bilgi karşısında tevazu anlayışıyla paralellik kurar.</p>

<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu ilişkiyi kesin bir doğrudan etkilenme şeklinde sunmamaktır.</p>

<p>Daha doğru ifade şudur:</p>

<p>Vasiyyetnâme'nin tevazu, insanı gözetme ve maddi hırstan uzak durma vurgusu, Nidâî'nin tasavvufi düşünce dünyasıyla uyumludur.</p>

<p>Osmanlı hekimleri bu şiiri okuyor muydu?</p>

<p>Eserin çok sayıda yazma nüshasının Türkiye'deki çeşitli kütüphanelerde bulunması, Vasiyyetnâme ve Menâfiü'n-Nâsın belirli bir dolaşıma sahip olduğunu düşündürmektedir.</p>

<p>Tekiner, şiirin kolay ezberlenebilen manzum yapısı nedeniyle Osmanlı hekimleri arasında yaygın biçimde okunmuş veya söylenmiş olabileceğini ileri sürmektedir.</p>

<p>Ancak burada bilimsel ihtiyat gereklidir.</p>

<p>Bunun doğrudan kanıtlandığını söylemek mümkün değildir.</p>

<p>Daha da önemlisi, Osmanlı hekimlerinin Nidâî'nin etik öğütlerini günlük uygulamalarında ne ölçüde yerine getirdiklerini gösteren kanıt bulunmamaktadır.</p>

<p>Bu nedenle normatif metin ile tarihsel uygulama birbirinden ayrılmalıdır.</p>

<p>Vasiyyetnâme bize öncelikle hekimlerin gerçekte nasıl davrandığını değil, bir Osmanlı hekim-yazarının onların nasıl davranması gerektiğini düşündüğünü göstermektedir.</p>

<p>Modern tıp etiğinin 16. yüzyıldaki karşılığı değil</p>

<p>Vasiyyetnâmeyi değerlendirirken yapılabilecek en büyük tarihsel hata, modern tıp etiğinin bütün kavramlarını Nidâî'nin şiirinde aramaktır.</p>

<p>Hasta özerkliği, modern anlamda bilgilendirilmiş onam, araştırma etiği, çağdaş mahremiyet hukuku ve kurumsal etik kurullar çok daha sonraki tarihsel gelişmelerin ürünüdür.</p>

<p>Nidâî'nin bunları 1566'da ortaya koyduğunu ileri sürmek doğru değildir.</p>

<p>Eserin önemi başka bir yerde yatmaktadır.</p>

<p>Vasiyyetnâme, 16. yüzyıl Osmanlı-İslam tıp kültüründe iyi hekim idealinin hangi değerler üzerinden düşünüldüğünü gösteren birincil tarihsel kaynaklardan biridir.</p>

<p>Nidâî'nin hekiminden beklediği özellikler arasında bilgi, yetkinlik, doğruluk, tevazu, cömertlik, merhamet, yoksul hastayı gözetme ve tamahkârlıktan uzak durma bulunmaktadır.</p>

<p>460 yıl sonra aynı soru</p>

<p>1566'dan bugüne tıp baştan aşağı değişti.</p>

<p>Nidâî'nin yaşadığı dünyada mikrop teorisi bilinmiyordu.</p>

<p>Antibiyotikler yoktu.</p>

<p>Modern anestezi, yoğun bakım, radyoloji, moleküler genetik ve kanıta dayalı tıp henüz doğmamıştı.</p>

<p>Hastalıkların nedenleri ve tedavileri hakkındaki bilgilerimizin büyük bölümü değişti.</p>

<p>Fakat Nidâî'nin sorduğu temel soru hâlâ geçerliliğini koruyor:</p>

<p>Bir insanın tıp bilgisine sahip olması, onu tek başına iyi bir hekim yapmaya yeter mi?</p>

<p>Vasiyyetnâmenin yaklaşık 460 yıl önce verdiği cevap açıktır:</p>

<p>Hayır.</p>

<p>Hekim bilgili ve mesleğinde yetkin olmalıdır.</p>

<p>Ama bunun yanında dürüst olmalı, hastasına merhametle yaklaşmalı, yoksulu gözetmeli, maddi hırsa kapılmamalı ve başarı karşısında tevazusunu korumalıdır.</p>

<p>Belki de Nidâî'nin şiirini bugün hâlâ ilginç kılan tam olarak budur:</p>

<p>Tıbbın bilgisi değişiyor; “iyi hekim kimdir?” sorusu ise yüzyıllardır yaşamaya devam ediyor.</p>

<p>6. Kaynaklar</p>

<p>- Tekiner H. A 450-Year-Old Turkish Poem on Medical Ethics. Journal of Bioethical Inquiry. 2017;14(3):445–449. DOI: 10.1007/s11673-017-9789-6.<br />
- Acıduman A. Ankaralı Hekim Nidâî ve ünlü eseri Menâfi‘ü’n-Nâs: XVI. yüzyıldan çocuk hastalıkları ve tıbbî deontolojiye bir bakış. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi. 2013;56:151–167.<br />
- Nidâî. Menâfiü'n-Nâs / Vasiyyetnâme. Raşid Efendi Yazma Eser Kütüphanesi, Kayseri, nr. 1250/2.<br />
- Özçelik S. Nidâî. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. Cilt 33. İstanbul: TDV Yayınları; 2007:77–78.<br />
- İhsanoğlu E, Şeşen R, Bekar MS, Gündüz G, Bulut V. Osmanlı Tıbbi Bilimler Literatürü Tarihi. İstanbul: IRCICA; 2008.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/460-yillik-bir-tip-etigi-siiri-osmanli-hekiminin-meslek-ahlaki-ogutleri</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 21:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/52f870de-0a4a-4fc0-a42c-9e3ab316f389.jpeg" type="image/jpeg" length="66137"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tıpta sınırlar değişiyor: Nobel’den yeni zayıflama ilaçlarına 10 önemli gelişme]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/tipta-sinirlar-degisiyor-nobelden-yeni-zayiflama-ilaclarina-10-onemli-gelisme</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/tipta-sinirlar-degisiyor-nobelden-yeni-zayiflama-ilaclarina-10-onemli-gelisme" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Beyni ışıkla inceleyen Nobel’lik keşif, genişletilebilir çocuk kalp kapağı ve yeni nesil zayıflama ilaçları… Tıp dünyasının son günlerdeki 10 gelişmesi, tedavilerin geleceğine dair güçlü işaretler veriyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Tıp dünyası ekim ayına, laboratuvar keşiflerinden hastalara ulaşacak yeni tedavilere uzanan yoğun bir gündemle girdi. Beyindeki sinir hücrelerini ışıkla kontrol etmeyi sağlayan çalışmalar Nobel’e uzanırken, obezite ve diyabet araştırmalarında dikkat çekici sonuçlar açıklandı. Çocuk kalp cerrahisi ve nadir hastalıklarda ise yeni FDA onayları geldi.</p>

<p>28 Eylül–6 Ekim 2026 döneminin öne çıkan gelişmeleri, hastalıkların birden fazla mekanizmasını aynı anda hedefleyen tedavilerin yükselişini gösteriyor. Ancak açıklanan bulgular farklı aşamalarda: Bazıları kullanım onayı almış ürünlere, bazıları insan çalışmalarına, bazıları ise henüz laboratuvar araştırmalarına dayanıyor.</p>

<p>1. Beynin sırlarını ışıkla araştıran keşfe Nobel</p>

<p>2026 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, ışıkla açılan iyon kanalları ve optogenetik alanındaki keşifleri nedeniyle Karl Deisseroth, Peter Hegemann ve Georg Nagel’e verildi.</p>

<p>Optogenetik, belirli sinir hücrelerini ışığa duyarlı hâle getirerek faaliyetlerini hassas biçimde kontrol etmeyi sağlıyor. Araştırmacılar böylece hafıza, duygu ve davranışlarla ilişkili beyin devrelerinin işlevlerini sınayabiliyor.</p>

<p>Keşfin gücü, beyni yalnızca gözlemlemekten öteye geçmesinde yatıyor. Bununla birlikte Nobel, Alzheimer veya Parkinson için hazır bir tedavinin bulunduğu anlamına gelmiyor; klinik uygulamalar araştırılmaya devam ediyor.</p>

<p>2. Retatrutidde güçlü sonuç: Rakamın hangi hastaya ait olduğu önemli</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Lilly’nin üç hormon reseptörünü hedefleyen deneysel ilacı retatrutidin faz 3 TRIUMPH-2 sonuçları, obezite veya fazla kilosu bulunan tip 2 diyabetli yetişkinlerde önemli kilo kaybına işaret etti.</p>

<p>29 Eylül’de açıklanan ve The Lancet’te yayımlanan sonuçlara göre, 12 miligramlık dozla 80 haftada ortalama kilo kaybı, şirketin tedaviye uyumu esas alan etkinlik analizinde yüzde 20,8’e ulaştı. Başlangıç beden kitle indeksi en az 35 olan alt grupta bu oran yüzde 23,4 olarak bildirildi.</p>

<p>Dolayısıyla sonucu bütün hastalar için “ortalama yüzde 25 kilo kaybı” şeklinde aktarmak doğru değil. Hasta grubu ve analiz yöntemi belirtilmeli. Retatrutid hâlen araştırma aşamasında bulunuyor.</p>

<p>3. Zayıflama tedavisinde yeni kombinasyon, tirzepatidi geride bıraktı</p>

<p>Lilly’nin EloraTZP adıyla geliştirdiği yaklaşım, amilin reseptörünü hedefleyen eloralintidi tirzepatid ile birleştiriyor.</p>

<p>Obezite veya fazla kilosu bulunan tip 2 diyabetli 367 yetişkinin katıldığı faz 2b çalışmada, en yüksek kombinasyon dozunda 48 haftalık ortalama kilo kaybı etkinlik analizine göre yüzde 23,3 oldu. Tek başına 15 miligram tirzepatid alan grupta oran yüzde 14,8’di.</p>

<p>Ancak daha yüksek etkinliğe daha fazla tolerans sorunu eşlik etti. İstenmeyen olaylar nedeniyle tedaviyi bırakma oranı kombinasyon gruplarında yüzde 10,8–27 arasında, tirzepatid grubunda yüzde 2,9 olarak bildirildi. Sonuçlar umut verici olsa da tedavinin yerini daha büyük çalışmalar belirleyecek.</p>

<p>4. Çocuk büyüdükçe genişletilebilen kalp kapağına onay</p>

<p>FDA, doğumsal pulmoner kapak hastalığı bulunan çocuklar için Autus ayarlanabilir kalp kapağını 1 Ekim’de onayladı.</p>

<p>Cerrahi olarak yerleştirilen kapağın ayırt edici özelliği, çocuk büyüdükçe kateter yoluyla genişletilebilmesi. Böylece büyüme nedeniyle yeniden açık kalp ameliyatı yapılması ihtiyacının azaltılması amaçlanıyor.</p>

<p>Buradaki yenilik, kendiliğinden büyüyen canlı bir kapak değil; boyutu daha sonra girişimle artırılabilen bir tasarım. Çocukluk boyunca tekrarlayan ameliyatlarla karşılaşabilen aileler açısından bu ayrımın pratik karşılığı büyük olabilir.</p>

<p>5. Çok nadir bir genetik hastalıkta ilk FDA onaylı tedavi</p>

<p>FDA, MCT8 eksikliği bulunan hastalarda periferik tirotoksikozun tedavisi için tiratricol içeren Emcitate’i 28 Eylül’de onayladı.</p>

<p>Allan–Herndon–Dudley sendromu olarak da bilinen hastalıkta, tiroid hormonlarının hücrelere taşınması bozuluyor. Onaylanan tedavi, kandaki aşırı tiroid hormonu düzeylerinin kalp hızı ve metabolizma üzerindeki zararlı etkilerini azaltmayı hedefliyor.</p>

<p>Bu gelişme, hastalığın bütün belirtilerini ortadan kaldıran bir tedavi olarak değerlendirilmemeli. Onayın kapsamı, periferik tirotoksikozun tedavisi; buna rağmen daha önce FDA onaylı seçeneği bulunmayan hastalar için önemli bir ilerleme.</p>

<p>6. Meme kanserinde ağızdan alınan kombinasyonla ilerleme gecikti</p>

<p>Giredestrant ve everolimus kombinasyonunun faz 3 evERA çalışmasındaki ayrıntılı sonuçlarının yayımlanması, ileri evre meme kanseri gündeminin önemli başlıklarından biri oldu.</p>

<p>Daha önce ilgili tedavileri almış, östrojen reseptörü pozitif hastalarda incelenen kombinasyon, standart hormon tedavisi ve everolimusla karşılaştırıldı. ESR1 mutasyonu bulunan grupta, hastalık ilerlemeden geçirilen ortanca süre 5,5 aydan 10 aya çıktı.</p>

<p>Bu grupta hastalık ilerlemesi veya ölüm tehlikesinde göreli yüzde 62 azalma bildirildi. Bu oran “hastaların yüzde 62’si iyileşti” anlamına gelmiyor. Genel sağkalım verileri henüz olgunlaşmış değil; giredestrant kombinasyonunun FDA değerlendirmesi sürüyor.</p>

<p>7. Egzamaya karşı aynı anda üç hedef</p>

<p>Pfizer’ın deneysel antikoru tilrekimig, orta ve ağır atopik dermatitli yetişkinlerde yürütülen faz 2 çalışmada olumlu sonuç verdi.</p>

<p>İlaç, iltihaplanmada rol oynayan IL-4, IL-13 ve TSLP adlı üç sinyal proteinini hedefliyor. Açıklanan sonuçlarda, 16’ncı haftada egzamanın yaygınlık ve şiddetini ölçen puanda en az yüzde 75 iyileşme sağlayan hastaların oranı, değerlendirilen bütün dozlarda plasebodan anlamlı biçimde yüksekti.</p>

<p>Bu sonuç, üçlü hedeflemenin klinik potansiyelini destekliyor. Ancak çalışma, ilacın mevcut bütün egzama tedavilerinden üstün olduğunu veya kullanıma hazır hâle geldiğini göstermiyor.</p>

<p>8. Sarı nokta hastalığında iki adaydan faz 3 başarısı</p>

<p>Kodiak Sciences, yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonunda yürütülen DAYBREAK faz 3 çalışmasında Zenkuda ve tabirafusp-ted adlı iki adayın birincil hedeflerini karşıladığını açıkladı.</p>

<p>Zenkuda, etki süresini uzatmayı amaçlayan bir antikor–biyopolimer konjugatı. KSI-501 olarak da bilinen tabirafusp-ted ise VEGF ve IL-6 yollarını birlikte hedefliyor.</p>

<p>Şirket, Zenkuda grubunda hastaların çoğunun 24 haftalık doz aralığına ulaşabildiğini bildirdi. Görmeyi korurken göz içi enjeksiyon yükünü azaltma ihtimali, bulguların hasta açısından en önemli yönü. Bununla birlikte açıklanan üst düzey sonuçlar, ruhsat onayıyla aynı anlama gelmiyor.</p>

<p>9. Zor hedeflenen proteinler için hücrenin imha sistemi kullanılıyor</p>

<p>Dana-Farber araştırmacılarının da yer aldığı ekip, bazı hastalıklarla ilişkili hücre yüzeyi reseptörlerini etkisizleştirmek için farklı bir yöntem geliştirdi.</p>

<p>Nature’da yayımlanan çalışmada GTAC adı verilen çift hedefli antikorlar, belirli GPCR proteinlerini transferrin reseptörüyle buluşturuyor. Bu etkileşim, hedef proteinlerin hücre içine alınmasını ve lizozom adı verilen parçalama birimlerine yönlendirilmesini sağlıyor.</p>

<p>Amaç, hastalıkla ilişkili sinyali taşıyan proteini hücre yüzeyinden uzaklaştırmak. Bulgular, ilaç geliştirmekte zorlanılan bazı hedefler için yeni bir yol açıyor. Ancak henüz insanlarda kanıtlanmış bir tedavi söz konusu değil.</p>

<p>10. İlaç araştırmalarında hedef: On yılı aşan süreci dört yılın altına indirmek</p>

<p>ABD’nin sağlık araştırmaları kurumu ARPA-H, SURPASS programıyla ilaç ve biyolojik ürünlerin klinik geliştirme süreçlerini hızlandırmayı hedefliyor.</p>

<p>Program; ortak kontrol grupları, yeni verilere göre değişebilen araştırma tasarımları, dijital ikizler ve yapay zekâ destekli operasyonları bir araya getirmeyi planlıyor. Birbirinden kopuk araştırma fazları yerine daha kesintisiz bir değerlendirme yapısı amaçlanıyor.</p>

<p>Dört yılın altına inme hedefi henüz elde edilmiş bir başarı değil. Programın asıl sınavı, güvenilir kanıt üretimini koruyarak hastaların etkili tedavilere ulaşmasını hızlandırıp hızlandıramayacağı olacak.</p>

<p>Tıbbi uyarı: Bu haber araştırma sonuçlarını ve ABD’deki düzenleyici kararları özetlemektedir. FDA onayı, Türkiye’de ruhsat veya erişim bulunduğu anlamına gelmez. Tedavi değişiklikleri hekim değerlendirmesiyle yapılmalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/tipta-sinirlar-degisiyor-nobelden-yeni-zayiflama-ilaclarina-10-onemli-gelisme</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 20:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1954.jpeg" type="image/jpeg" length="32971"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Depresyonda takviye kullanımı: Omega-3, safran, SAMe ve kurkuminin kanıtları]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/depresyonda-takviye-kullanimi-omega-3-safran-same-ve-kurkuminin-kanitlari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/depresyonda-takviye-kullanimi-omega-3-safran-same-ve-kurkuminin-kanitlari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bazı takviyeler depresyon belirtilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak 192 çalışmayı inceleyen analiz, antidepresanı bırakmayı desteklemiyor; tek başına ve ek kullanımın kanıtları farklı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Omega-3, safran, SAMe ve kurkumin gibi takviyeler, depresyon belirtilerinin azaltılmasında yarar sağlayabilecek seçenekler arasında araştırılıyor. Ancak olumlu bulgular, bu ürünlerin her hastada etkili olduğunu veya mevcut tedavilerin yerine geçebileceğini göstermiyor.</p>

<p>En önemli ayrım, takviyenin tek başına mı yoksa antidepresana ek olarak mı kullanıldığı. Bir ilaca takviye eklendiğinde elde edilen sonuç, aynı takviyenin ilaç kullanılmadan da aynı etkiyi sağlayacağı anlamına gelmiyor.</p>

<p>192 çalışmayı inceleyen araştırma ne buldu?</p>

<p>Psychological Medicine dergisinde 2025’te yayımlanan sistematik derleme ve ağ meta-analizi, 17.437 kişinin katıldığı 192 randomize çalışmayı değerlendirdi. Araştırmada 44 farklı takviye incelendi.</p>

<p>Bazı takviyelerin antidepresana eklenmesiyle depresyon belirtilerinde daha fazla azalma görüldü. EPA ve DHA adlı omega-3 yağ asitleri, SAMe ve kurkumin içeren ek tedaviler olumlu sonuç veren seçenekler arasındaydı. Safranın tek başına kullanımına ilişkin bulgular da dikkat çekti.</p>

<p>Ağ meta-analizi, farklı tedavileri doğrudan karşılaştıran çalışmaların yanında ortak karşılaştırıcı üzerinden yapılan dolaylı hesaplamaları da kullanır. Bu nedenle sıralama, bütün ürünlerin aynı koşullarda birbirleriyle yarıştığı tek bir deneyin sonucu değildir.</p>

<p>Grafikteki yüksek etki, tek başına kullanım anlamına gelmiyor</p>

<p>Araştırmanın grafiğinde “ADT”, antidepresan tedavisini ifade ediyor. “Safran + ADT” satırı, safranın antidepresanla birlikte kullanımını gösteriyor.</p>

<p>Bu ayrım gözden kaçırıldığında, birleşik tedavinin etkisi yalnızca takviyeye aitmiş gibi yorumlanabiliyor. Ayrıca grafikteki etki büyüklüğü, iyileşen hastaların yüzdesi değil; depresyon ölçeklerindeki değişimin karşılaştırılmasını sağlayan istatistiksel bir ölçü.</p>

<p>Tek başına kurkumin sonucunda belirsizlik sürüyor</p>

<p>Kurkuminin tek başına kullanımında hesaplanan etkinin güven aralığı sıfırı içeriyordu. Bu, söz konusu karşılaştırmada net bir üstünlük gösterilemediği anlamına geliyor.</p>

<p>Çalışmaların kalitesi de önemli bir sınırlama. İncelenen 192 araştırmanın yalnızca ikisi genel olarak düşük yanlılık riskinde değerlendirildi. Küçük örneklemler ve yöntem farklılıkları, sonuçların temkinli yorumlanmasını gerektiriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kılavuzlar bütün takviyeleri aynı düzeyde değerlendirmiyor</p>

<p>WFSBP ve CANMAT’ın 2022’de yayımladığı ortak kılavuz, omega-3 için desteği özellikle antidepresana ek kullanımda öne çıkarıyor. Tek başına omega-3 kullanımı için aynı güçte öneri sunulmuyor. SAMe’nin ek kullanımına verilen destek ise daha sınırlı.</p>

<p>Safran ve kurkumin, hafif ve orta şiddette depresyonda koşullu olarak değerlendirilebilecek seçenekler arasında bulunuyor. Bu yaklaşım, rutin olarak herkesin kullanması gerektiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>CANMAT’ın 2024’te yayımlanan güncellemesi de safranı hafif depresyonda üçüncü basamak seçenekler arasında tutuyor. Dolayısıyla araştırmada umut verici sonuç alınması ile ilk tercih tedavi olmak farklı şeyler.</p>

<p>Araştırılan ekstre ile mutfaktaki baharat aynı değil</p>

<p>Safran ve kurkumin çalışmalarında kullanılan ürünlerin içeriği ve standardizasyonu önem taşıyor. Araştırmadaki belirli bir ekstreyle elde edilen sonuç, farklı içerikteki her takviyeye veya yemeklerde kullanılan baharat miktarına doğrudan aktarılamaz.</p>

<p>Omega-3 ürünlerinde de EPA ve DHA bileşimi değişebilir. “Balık yağı” yazması, ürünün depresyon araştırmalarındaki preparatlarla eşdeğer olduğunu göstermeye yetmez.</p>

<p>Doğal ürünlerde de güvenlik değerlendirmesi gerekiyor</p>

<p>Takviyenin uygunluğu; kullanılan ilaçlara, hastalık geçmişine ve ürünün içeriğine göre değerlendirilir. Omega-3 için kan sulandırıcılarla birlikte kullanımda dikkat gerekir. Ürün kalitesi ve doz farklılıkları da güvenlik değerlendirmesinin parçasıdır.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Bu bulgular, antidepresanı bırakma veya kendi kendine takviye başlama talimatı değildir. Depresyon tedavisine ürün eklemeden önce kullanılan ilaçlar ve düşünülen takviye hekimle birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>1. Psychological Medicine — Comparative efficacy and tolerability of nutraceuticals for depressive disorder: A systematic review and network meta-analysis — 2025</p>

<p>2. The World Journal of Biological Psychiatry — Clinician guidelines for the treatment of psychiatric disorders with nutraceuticals and phytoceuticals: The WFSBP and CANMAT Taskforce — 2022</p>

<p>3. The Canadian Journal of Psychiatry — Canadian Network for Mood and Anxiety Treatments (CANMAT) 2023 Update on Clinical Guidelines for Management of Major Depressive Disorder in Adults — 2024 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/depresyonda-takviye-kullanimi-omega-3-safran-same-ve-kurkuminin-kanitlari</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 20:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1952.jpeg" type="image/jpeg" length="69041"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Adıyaman’ı Körlükle Sınayan Salgın: Trahom]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/adiyamani-korlukle-sinayan-salgin-trahom</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/adiyamani-korlukle-sinayan-salgin-trahom" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cumhuriyet’in ilk yıllarında trahom, Güney ve Güneydoğu Anadolu’da binlerce insanın görmesini tehdit ediyordu. Hastalığın ağır etkilediği Adıyaman, dönemin kaynaklarında “Körler Memleketi” diye anılırken 1925’te başlayan mücadele köylere kadar uzandı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Cumhuriyet’in Büyük Sağlık Mücadelesi: Adıyaman’da Trahom</p>

<p>Bir hastalık düşünün.</p>

<p>Önce gözlerde kızarıklık ve iltihaplanmaya yol açıyor. Tekrarlayan enfeksiyonlar yıllar içinde göz kapağında iz bırakıyor. Kirpikler içeri dönüp korneaya sürtmeye başladığında ise görme kaybına, hatta körlüğe kadar ilerleyebiliyor.</p>

<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’nin bazı bölgelerinde bu hastalık öylesine yaygındı ki yalnız sağlık sistemini değil, şehirlerin gündelik hayatını bile etkiledi.</p>

<p>Hastalığın adı trahomdu.</p>

<p>En ağır etkilenen yerlerden biri ise Adıyaman’dı.</p>

<p>Dönemin kaynaklarında Adıyaman için bugün oldukça sert duyulan bir ifade kullanılıyordu:</p>

<p>“Körler Memleketi.”</p>

<p>Bu ifade bir lakaptan çok, dönemin büyük halk sağlığı sorunlarından birinin ne derece ağırlaştığını gösteren tarihî bir kayıt niteliğindeydi.</p>

<p>Gözleri yavaş yavaş tehdit eden hastalık</p>

<p>Trahom, bugün Chlamydia trachomatis adlı bakterinin neden olduğu bulaşıcı bir göz hastalığı olarak biliniyor.</p>

<p>Enfekte kişilerin göz ve burun salgılarıyla doğrudan temasın yanı sıra kirlenmiş eller, giysiler ve bazı sinekler hastalığın yayılmasında rol oynayabiliyor.</p>

<p>Tek bir enfeksiyon her zaman körlük anlamına gelmiyor.</p>

<p>Asıl tehlike, özellikle hastalığın yaygın olduğu toplumlarda enfeksiyonların tekrar tekrar geçirilmesiyle ortaya çıkıyor.</p>

<p>Yıllar boyunca oluşan yara dokusu göz kapağını içeri çevirebiliyor. Kirpiklerin göz yüzeyine sürtünmesi korneada kalıcı hasara ve görme kaybına neden olabiliyor.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü trahomu bugün de dünyadaki başlıca enfeksiyöz körlük nedeni olarak tanımlıyor.</p>

<p>Cumhuriyet trahomla karşı karşıya kaldı</p>

<p>Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda sağlık sisteminin önünde sıtma, frengi, verem ve cüzzam gibi büyük bulaşıcı hastalık sorunları bulunuyordu.</p>

<p>Trahom da bunlardan biriydi.</p>

<p>Özellikle Güney ve Güneydoğu Anadolu’da hastalığın yoğunluğu dikkat çekiyordu.</p>

<p>Adıyaman, Besni, Gaziantep, Malatya, Kilis ve Urfa trahomdan ağır biçimde etkilenen yerler arasındaydı.</p>

<p>Sorunun boyutu artık yalnız hastaları tek tek tedavi ederek çözülebilecek durumda değildi.</p>

<p>Devletin ayrı bir mücadele teşkilatı kurması gerekiyordu.</p>

<p>Mücadele 1925’te başladı</p>

<p>Türkiye’de trahoma karşı sistemli mücadele 1925 yılında başlatıldı.</p>

<p>İlk önemli merkezler Adıyaman ve Malatya oldu.</p>

<p>Adıyaman’da 20 yataklı bir trahom hastanesi ve poliklinik oluşturuldu. Hastanenin ilk baştabipliğine Dr. Kâşif Ömer Bey getirildi.</p>

<p>Ancak mesele yalnız şehir merkezine bir hastane açmak değildi.</p>

<p>Çünkü hastaların önemli bölümü köylerde yaşıyordu.</p>

<p>Sağlık hizmetinin hastayı beklemesi yerine, hastaya gitmesi gerekiyordu.</p>

<p>Sağlık ekipleri köylere dağıldı</p>

<p>Adıyaman ve çevresindeki yoğun hastalık yükü nedeniyle seyyar sağlık teşkilatları kuruldu.</p>

<p>Görevliler köylere gidiyor, halkı muayene ediyor, trahomlu olduğu düşünülen kişileri belirliyor ve yapılabilecek ilk müdahaleleri gerçekleştiriyordu.</p>

<p>Daha ileri değerlendirmeye ihtiyaç duyan hastalar Adıyaman’daki uzman hekime gönderiliyordu.</p>

<p>Böylece Cumhuriyet’in erken dönem halk sağlığı politikasının karakteristik uygulamalarından biri ortaya çıktı:</p>

<p>Hastaneyi yalnız şehirde bekleyen bir kurum olmaktan çıkarıp sağlık hizmetini kırsala götürmek.</p>

<p>Altı ayda binlerce başvuru</p>

<p>Dönemin kayıtları hastalığın büyüklüğünü gözler önüne seriyor.</p>

<p>Temmuz-Aralık 1925 arasındaki altı aylık dönemde Adıyaman Trahom Hastanesi’ne 5 bin 685 kişinin başvurduğu, bunların 850’sinde trahom tespit edilerek tedaviye alındığı kaydedildi.</p>

<p>Mücadele sonraki yıllarda genişledi.</p>

<p>Besni, Kilis ve Gaziantep’te yeni hastane ve dispanserler açıldı. Urfa, Maraş ve Siverek gibi merkezler de teşkilata dâhil edildi.</p>

<p>Sabit kurumların yanında seyyar ekipler ve köy tedavi evleri oluşturuldu.</p>

<p>Besni’de dikkat çekici tablo</p>

<p>Hastalığın en ağır görüldüğü yerlerden biri de Besni’ydi.</p>

<p>Akademik çalışmalarda aktarılan dönem kayıtlarına göre, Sağlık Bakanlığının 1934 yılında yaptığı taramada Besni için trahom endeksi yüzde 80 olarak kaydedildi.</p>

<p>Bu rakam, günümüzde kullanılan epidemiyolojik ölçütlerle doğrudan karşılaştırılmaması gereken tarihî bir veri olsa da hastalığın bölgede ne kadar büyük bir sorun olarak görüldüğünü açık biçimde ortaya koyuyor.</p>

<p>Mücadele yalnız hastanelerle sınırlı kalmadı.</p>

<p>Trahomlu çocuklar için ayrı okul bile açıldı</p>

<p>Hastalığın çocuklar arasındaki yayılımı özel bir sorun oluşturuyordu.</p>

<p>Okullarda taramalar yapıldı.</p>

<p>Trahom tespit edilen öğrencilerin tedavisi için özel düzenlemelere gidildi.</p>

<p>Besni’de 1933 yılından itibaren trahomlu çocuklar için ayrı bir okul açılması, hastalığın sosyal hayat ve eğitim üzerindeki etkisinin boyutunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri oldu.</p>

<p>Bir göz hastalığı artık yalnız hastanelerin değil, okulların ve köylerin de meselesiydi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1930’da mücadele kanuna girdi</p>

<p>Trahomla mücadele zamanla devletin sağlık mevzuatının da parçası haline geldi.</p>

<p>1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, hastalığın yaygın görüldüğü bölgelerde mücadele heyetleri oluşturulmasına ve gerekli tedavilerin yürütülmesine ilişkin hükümler içeriyordu.</p>

<p>Erken Cumhuriyet döneminin sağlık politikası bulaşıcı hastalıklara karşı ayrı mücadele programlarının kurulmasına dayanıyordu.</p>

<p>Sıtma için ayrı, verem için ayrı, frengi için ayrı, trahom için ayrı örgütlenmeler geliştirildi.</p>

<p>Trahom mücadelesi bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri oldu.</p>

<p>Hastalıkla değil, koşullarla da mücadele gerekiyordu</p>

<p>Trahomun hikâyesi aynı zamanda yoksulluk, suya erişim, hijyen ve sağlık hizmetlerine ulaşmanın hikâyesiydi.</p>

<p>Hastalığın yayılması yetersiz hijyen, kalabalık yaşam koşulları ve temiz suya erişimdeki güçlüklerle yakından ilişkiliydi.</p>

<p>Bu nedenle yalnız gözleri tedavi etmek yeterli değildi.</p>

<p>Yaşam koşullarının iyileştirilmesi, sağlık eğitimi verilmesi ve hastaların erken dönemde bulunması da mücadelenin parçaları haline geldi.</p>

<p>“Körler Memleketi”nden halk sağlığı tarihine</p>

<p>Bugünden bakıldığında “Körler Memleketi” ifadesi ağır ve incitici gelebilir.</p>

<p>Ancak tarihî belgelerde karşımıza çıkan bu ifade, Adıyaman’ın kimliğini değil, bir dönem bölgeyi kuşatan sağlık felaketinin boyutunu anlatıyor.</p>

<p>Asıl dikkat çekici olan ise bundan sonra yaşananlar.</p>

<p>Yeni kurulmuş, sağlık çalışanı ve maddi imkânları oldukça sınırlı bir Cumhuriyet; hastane açtı, dispanser kurdu, seyyar ekipleri köylere gönderdi, okullarda tarama yaptı ve mücadeleyi yıllarca sürdürdü.</p>

<p>Türkiye’nin sağlık tarihi yalnız büyük hastanelerin ve ünlü hekimlerin tarihi değil.</p>

<p>Bazen bir sıhhiye memurunun köy köy dolaşarak insanların gözlerine baktığı uzun bir mücadelenin de tarihidir.</p>

<p>Trahom hikâyesi bunun en güçlü örneklerinden biri.</p>

<p>TIBBİ NOT</p>

<p>Trahom günümüzde de dünyanın bazı bölgelerinde görülen, Chlamydia trachomatis bakterisinin neden olduğu bulaşıcı bir göz hastalığıdır. Tekrarlayan enfeksiyonlar tedavi edilmediğinde kalıcı görme kaybına yol açabilir. Güncel tanı ve tedavi tarihî uygulamalardan tamamen farklıdır.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Sevilay Özer, “Türkiye’de Trahomla Mücadele (1925-1945)”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi.</li>
 <li>Hamdi Doğan, “Cumhuriyet Döneminde Adıyaman ve Besni’de Trahom (1925-1975)”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi.</li>
 <li>T.C. Sağlık Bakanlığı, Sağlık Bakanlığının Tarihçesi.</li>
 <li>Dünya Sağlık Örgütü, Trachoma Fact Sheet.</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/adiyamani-korlukle-sinayan-salgin-trahom</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 19:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1951.jpeg" type="image/jpeg" length="52158"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Gece Uykuda Eller Neden Uyuşur? Karpal Tünelden Boyuna Olası Nedenler]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/gece-uykuda-eller-neden-uyusur-karpal-tunelden-boyuna-olasi-nedenler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/gece-uykuda-eller-neden-uyusur-karpal-tunelden-boyuna-olasi-nedenler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gece el uyuşması bazen uyku pozisyonundan kaynaklanabilir. Ancak sık tekrarlayan uyuşmada karpal tünel, ulnar sinir sıkışması, boyun kaynaklı sorunlar ve bazı hastalıklar araştırılabilir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>GECE UYKUDA ELLER NEDEN UYUŞUR?</p>

<p>Uykudan el veya parmaklarda uyuşma ve karıncalanmayla uyanmak oldukça rahatsız edici olabilir. Bazen kolun veya elin üzerine yatılması sinire geçici baskı yapar ve pozisyon değiştirildiğinde uyuşma kısa sürede kaybolur. Ancak hemen her gece tekrarlayan, kişiyi uykudan uyandıran veya gündüz de devam eden uyuşmanın başka nedenleri olabilir.</p>

<p>En sık düşünülen nedenlerden biri karpal tünel sendromudur. Özellikle başparmak, işaret ve orta parmak ağırlıklı gece uyuşması median sinirin el bileğinde sıkışmasıyla ilişkili olabilir. Serçe ve yüzük parmağı tarafındaki uyuşma ise ulnar sinirin, sıklıkla dirsek çevresinde, baskıya uğramasını düşündürebilir. Boyundaki sinir köklerinin etkilenmesi de kola ve ele yayılan uyuşmaya yol açabilir.</p>

<p>NEDEN UYUŞMA GECE ARTIYOR?</p>

<p>Uyurken vücudun pozisyonu uzun süre değişmeden kalabilir. El bileğinin veya dirseğin uzun süre bükülü tutulması bazı sinirler üzerindeki basıncı artırabilir.</p>

<p>Karpal tünel sendromunda belirtilerin gece belirginleşmesi karakteristiktir. Amerikan Ortopedik Cerrahlar Akademisi, karpal tünel yakınmalarının geceleri kişiyi uyandırabileceğini ve bazı hastaların rahatlamak için ellerini salladığını belirtiyor.</p>

<p>Ulnar sinir açısından da benzer bir mekanizma söz konusu olabilir. Dirseğin uzun süre bükülü tutulması sinir üzerindeki basıncı artırabilir. Bu nedenle uyku pozisyonu, hangi sinirin etkilendiğine bağlı olarak gece yakınmalarını belirginleştirebilir.</p>

<p>BAŞPARMAK, İŞARET VE ORTA PARMAK UYUŞUYORSA</p>

<p>Gece uyuşmasının hangi parmaklarda ortaya çıktığı değerlendirmede önemli bir ipucudur.</p>

<p>Median sinir başparmak, işaret ve orta parmak ile yüzük parmağının bir bölümünün duyusuyla ilişkilidir. Bu sinir el bileğindeki karpal tünelden geçer.</p>

<p>Karpal tünel sendromunda uyuşma, karıncalanma, yanma veya elektriklenme hissi özellikle bu bölgelerde ortaya çıkabilir. Serçe parmak tipik olarak etkilenmez.</p>

<p>Başlangıçta belirtiler daha çok gece görülürken zaman içinde gündüz de ortaya çıkabilir. Hastalık ilerlediğinde kavrama gücünde azalma, eşyaları düşürme veya başparmak kaslarında güçsüzlük gelişebilir.</p>

<p>ELLERİ SALLAYINCA UYUŞMANIN GEÇMESİ NE ANLAMA GELİR?</p>

<p>Karpal tünel sendromu bulunan bazı kişiler gece uyuşmayla uyandığında ellerini sallayarak rahatlamaya çalışır.</p>

<p>Bu oldukça tipik bir hasta anlatımıdır ve karpal tünel olasılığını destekleyebilir. Ancak tek başına tanı koydurmaz.</p>

<p>Benzer yakınmalar başka sinir sorunlarında da görülebileceğinden uyuşmanın dağılımı, süresi, muayene bulguları ve gerektiğinde sinir iletim testleri birlikte değerlendirilir.</p>

<p>SERÇE VE YÜZÜK PARMAĞI UYUŞUYORSA</p>

<p>Uyuşma özellikle serçe parmak ve yüzük parmağının serçe tarafındaki bölümünde hissediliyorsa ulnar sinir değerlendirmeye girer.</p>

<p>Ulnar sinir dirseğin iç kısmından geçer. Dirseği uzun süre bükmek veya sert bir yüzeye dayamak siniri sıkıştırabilir.</p>

<p>Uyku sırasında dirseğin uzun süre bükülü kalması bu nedenle bazı kişilerde gece uyuşmasını artırabilir.</p>

<p>Ulnar sinir basısı ilerlediğinde yalnızca uyuşma değil, elde beceri kaybı veya parmak kaslarında güçsüzlük de gelişebilir.</p>

<p>BOYUN PROBLEMLERİ GECE ELLERİ UYUŞTURABİLİR Mİ?</p>

<p>Evet. El uyuşmasının kaynağı her zaman el bileği veya dirsek değildir.</p>

<p>Boyundaki sinir köklerinden birinin sıkışması veya tahrişi servikal radikülopati olarak adlandırılır. Boyundan omuza, kola ve parmaklara yayılan ağrı, uyuşma, karıncalanma veya kas güçsüzlüğü oluşturabilir.</p>

<p>Boyun hareketleriyle artan ağrı, omuzdan kola doğru yayılan yakınmalar veya belirli kas gruplarında güç kaybı bu olasılığı düşündürebilir.</p>

<p>Ancak yalnızca gece el uyuşmasına bakarak “boyun fıtığı” tanısı koymak doğru değildir.</p>

<p>İKİ ELİN BİRDEN UYUŞMASI NE ANLAMA GELEBİLİR?</p>

<p>Her iki elde uyuşma olması tek bir nedeni göstermez.</p>

<p>Karpal tünel sendromu iki elde birden görülebilir. Diyabete bağlı periferik nöropati ve bazı vitamin eksiklikleri gibi sistemik durumlarda da iki taraflı yakınmalar ortaya çıkabilir.</p>

<p>Diyabetik nöropati çoğunlukla önce ayaklarda başlayan ve zaman içinde yukarı doğru ilerleyen bir dağılım gösterir. Eller daha ileri dönemde etkilenebilir.</p>

<p>Vitamin B12 eksikliği de ellerde ve ayaklarda uyuşma veya karıncalanmaya yol açabilen nörolojik sorunlara neden olabilir. Ancak yalnızca gece el uyuşması bulunması B12 eksikliği olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>GEBELİKTE GECE EL UYUŞMASI NEDEN ARTABİLİR?</p>

<p>Gebelik sırasında vücutta sıvı tutulması ve dokulardaki şişme karpal tünel içindeki basıncı artırabilir.</p>

<p>Bu nedenle bazı gebelerde özellikle geceleri ellerde uyuşma ve karıncalanma görülebilir.</p>

<p>Gebelikle ilişkili karpal tünel yakınmaları çoğu kişide doğumdan sonra gerileyebilir. Ancak belirtiler belirginse değerlendirme yapılması gerekir.</p>

<p>GECE EL UYUŞMASINDA UYKU POZİSYONU DEĞİŞTİRİLEBİLİR Mİ?</p>

<p>Sinirin uzun süre bası altında kalmasını azaltacak uyku pozisyonları bazı kişilerde yakınmaları hafifletebilir.</p>

<p>Karpal tünel şüphesinde el bileğini uzun süre aşırı bükülü veya geriye doğru kıvrılmış pozisyonda tutmamak önemlidir. Gece bileği nötr pozisyonda tutan bir el bileği ateli, karpal tünel sendromunda kullanılan konservatif yaklaşımlardan biridir.</p>

<p>Ulnar sinir yakınmalarında ise dirseği gece uzun süre çok bükülü tutmamak yardımcı olabilir.</p>

<p>Bununla birlikte uyuşmanın nedenini bilmeden rastgele atel veya başka bir tedaviye başlamak yerine, tekrarlayan belirtilerde değerlendirme yapılması daha doğru olur.</p>

<p>EMG NE ZAMAN GEREKEBİLİR?</p>

<p>Gece el uyuşması yaşayan herkese EMG yapılması gerekmez.</p>

<p>Öncelikle belirtilerin dağılımı ve fizik muayene değerlendirilir. Tanının net olmadığı, sinir hasarının derecesinin belirlenmesi gerektiği veya başka bir nöropati düşünüldüğü durumlarda sinir iletim çalışmaları ve elektromiyografi kullanılabilir.</p>

<p>Bu testler sinir boyunca elektriksel iletimin nasıl gerçekleştiği ve kasların sinirlerden gelen uyarılara nasıl yanıt verdiği hakkında bilgi sağlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Her el uyuşmasında boyun MR'ı çekilmesi de gerekli değildir. Görüntüleme kararı öykü ve muayeneye göre verilir.</p>

<p>NE ZAMAN DOKTORA BAŞVURULMALI?</p>

<p>El uyuşması hemen her gece tekrarlıyor, uykuyu düzenli olarak bölüyor veya gündüz de devam ediyorsa değerlendirme uygun olur.</p>

<p>Uyuşmanın yanında kavrama gücünün azalması, sık eşya düşürme, düğme ilikleme gibi ince el hareketlerinde zorlanma veya elde kas kaybı gelişmesi daha belirgin sinir etkilenmesine işaret edebilir.</p>

<p>Boyundan kola yayılan şiddetli ağrı veya giderek artan kas güçsüzlüğü de değerlendirilmelidir.</p>

<p>GECE EL UYUŞMASI NE ZAMAN ACİL OLABİLİR?</p>

<p>Uykudan yalnızca uyuşmuş bir elle uyanmak çoğu zaman inme anlamına gelmez. Ancak uyuşma aniden başladıysa ve başka nörolojik belirtiler de varsa tablo farklıdır.</p>

<p>Yüzde kayma, bir kol veya bacakta ani güçsüzlük ya da uyuşma, konuşma veya anlamada bozulma, ani görme problemi, ciddi denge kaybı veya nedeni bilinmeyen çok şiddetli baş ağrısı inmenin belirtileri arasında olabilir.</p>

<p>Bu durumda belirtilerin geçmesini beklemek yerine acil tıbbi yardım alınmalıdır. Belirtilerin kısa sürede düzelmesi de geçici iskemik atak olasılığını dışlamaz.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır ve kişisel tanı veya tedavi yerine geçmez. Gece tekrarlayan el uyuşması veya güç kaybında sağlık profesyoneline başvurun. Ani tek taraflı uyuşmaya yüz kayması, güçsüzlük veya konuşma bozukluğu eşlik ediyorsa acil tıbbi yardım alın.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>American Academy of Orthopaedic Surgeons — Carpal Tunnel Syndrome Clinical Practice Guideline, 2024</p>

<p>National Institute of Arthritis and Musculoskeletal and Skin Diseases — Carpal Tunnel Syndrome</p>

<p>American Academy of Orthopaedic Surgeons — Ulnar Nerve Entrapment at the Elbow</p>

<p>National Institute of Diabetes and Digestive and Kidney Diseases — Peripheral Neuropathy</p>

<p>National Institutes of Health, Office of Dietary Supplements — Vitamin B12 Fact Sheet for Health Professionals</p>

<p>Centers for Disease Control and Prevention — Signs and Symptoms of Stroke </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/gece-uykuda-eller-neden-uyusur-karpal-tunelden-boyuna-olasi-nedenler</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 16:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-1947.jpeg" type="image/jpeg" length="54943"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hematokrit (HCT) Kaç Olmalı? 30, 35, 40 ve 50 Ne Demek?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/hematokrit-hct-kac-olmali-30-35-40-ve-50-ne-demek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/hematokrit-hct-kac-olmali-30-35-40-ve-50-ne-demek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[HCT, kan hacminin yüzde kaçının kırmızı kan hücrelerinden oluştuğunu gösterir. Yaklaşık %36–48 kadınlarda, %40–55 erkeklerde sık kullanılan aralıklardır; 30, 35, 40 ve 50 sonuçları cinsiyet ve sıvı durumuyla yorumlanır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>HEMATOKRİT (HCT) NEDİR?</p>

<p>Hematokrit veya HCT, kan hacminin ne kadarının kırmızı kan hücrelerinden oluştuğunu yüzde olarak gösteren hemogram parametresidir.</p>

<p>HCT düşüklüğü sıklıkla anemiyle, yüksekliği ise kırmızı kan hücrelerinin artması veya kanın sıvı kısmının azalmasıyla ilişkilidir. Ancak tek başına hastalık tanısı koydurmaz; özellikle HGB, RBC ve MCV ile birlikte değerlendirilir.</p>

<p>HCT KAÇ OLMALI?</p>

<p>Hematokrit için tek bir evrensel normal değer yoktur. Yaş, cinsiyet, gebelik, rakım ve laboratuvar yöntemi sonucu etkiler.</p>

<p>MedlinePlus erişkinlerde yaklaşık olarak:</p>

<p>Kadınlarda: %36,1–44,3<br />
Erkeklerde: %40,7–50,3</p>

<p>aralıklarını örnek verir.</p>

<p>Mayo Clinic Laboratories ise erişkinlerde yaş ve cinsiyete göre farklı referans aralıkları kullanır.</p>

<p>Bu nedenle kişinin kendi laboratuvar raporundaki referans aralığı esas alınmalıdır.</p>

<p>HCT 30 NE DEMEK?</p>

<p>HCT %30 yetişkin kadın ve erkeklerde çoğu referans aralığına göre düşüktür.</p>

<p>Anemi, kan kaybı, demir eksikliği, B12 veya folat eksikliği ve kronik hastalıklar gibi nedenlerle görülebilir.</p>

<p>Ancak yalnızca HCT %30 sonucundan aneminin nedeni belirlenemez. HGB, MCV, MCH, ferritin ve gerektiğinde diğer testler değerlendirilir.</p>

<p>HCT 35 NE DEMEK?</p>

<p>HCT %35 erkeklerde genellikle düşük, yetişkin kadınlarda ise birçok laboratuvarda düşük veya alt sınıra yakın bir değerdir.</p>

<p>HGB de düşükse anemi olasılığı güçlenir.</p>

<p>Gebelikte kanın sıvı kısmının artması nedeniyle hematokrit fizyolojik olarak daha düşük olabilir.</p>

<p>HCT 40 NE DEMEK?</p>

<p>HCT %40 kadınlarda çoğu referans aralığında normaldir.</p>

<p>Erkeklerde ise laboratuvara göre normalin alt sınırına yakın veya hafif düşük kabul edilebilir.</p>

<p>Bu nedenle aynı HCT değeri kadın ve erkekte farklı yorumlanabilir.</p>

<p>HCT 50 NE DEMEK?</p>

<p>HCT %50 erkeklerde bazı laboratuvarlarda normalin üst sınırına yakın olabilirken kadınlarda genellikle yüksektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Susuzluk, sigara kullanımı, yüksek rakımda yaşamak, kronik oksijen düşüklüğü veya kırmızı kan hücresi üretiminin artması HCT yüksekliğine yol açabilir.</p>

<p>Tek başına HCT %50 polisitemia vera tanısı koydurmaz.</p>

<p>HCT DÜŞÜKLÜĞÜ NEDEN OLUR?</p>

<p>HCT düşüklüğünün önemli nedenleri arasında:</p>

<p>Demir eksikliği anemisi</p>

<p>Akut veya kronik kan kaybı</p>

<p>B12 veya folat eksikliği</p>

<p>Kronik böbrek hastalığı</p>

<p>Kronik inflamatuvar hastalıklar</p>

<p>Hemoliz</p>

<p>Kemik iliği hastalıkları</p>

<p>Gebelikte kan hacminin artması</p>

<p>yer alabilir.</p>

<p>Aşırı sıvı yüklenmesi de kırmızı kan hücresi miktarı değişmeden HCT'nin düşük görünmesine neden olabilir.</p>

<p>HCT DÜŞÜKLÜĞÜ KANSIZLIK MI?</p>

<p>Sıklıkla anemiyle ilişkilidir ancak HCT tek başına anemi tanısı için yeterli değildir.</p>

<p>Hemoglobin aneminin değerlendirilmesindeki temel parametrelerden biridir. HCT ise HGB ve diğer eritrosit indekslerini tamamlar.</p>

<p>Düşük HCT'nin nedeni belirlenecekse MCV, MCH, MCHC, RDW ve gerektiğinde ferritin, B12 ve folat gibi testlere bakılır.</p>

<p>HCT DÜŞÜK, MCV DÜŞÜK NE DEMEK?</p>

<p>Bu kombinasyon mikrositer anemiyi düşündürür.</p>

<p>Demir eksikliği en sık nedenlerden biridir. Talasemi taşıyıcılığı da düşük MCV ile birlikte görülebilir.</p>

<p>Ferritin ve diğer demir testleri ayırıcı tanıda yardımcı olur.</p>

<p>HCT DÜŞÜK, MCV YÜKSEK NE DEMEK?</p>

<p>Makrositer anemi olasılığını düşündürebilir.</p>

<p>B12 veya folat eksikliği önemli nedenler arasındadır. Alkol kullanımı, karaciğer hastalıkları, hipotiroidi ve bazı ilaçlar da MCV'yi yükseltebilir.</p>

<p>HCT YÜKSEKLİĞİ NEDEN OLUR?</p>

<p>Hematokrit iki temel mekanizmayla yükselebilir.</p>

<p>Birincisi kırmızı kan hücrelerinin gerçekten artmasıdır. Kronik oksijen düşüklüğü, yüksek rakım veya polisitemia vera buna yol açabilir.</p>

<p>İkincisi kandaki sıvı miktarının azalmasıdır. Dehidratasyonda kırmızı kan hücrelerinin gerçek sayısı artmadan HCT yüksek görünebilir.</p>

<p>SUSUZLUK HCT'Yİ YÜKSELTİR Mİ?</p>

<p>Evet.</p>

<p>Kusma, ishal, yoğun terleme veya yetersiz sıvı alımı plazma hacmini azaltabilir.</p>

<p>Bunun sonucunda kırmızı kan hücrelerinin kandaki oranı artar ve HCT yüksek ölçülebilir.</p>

<p>Sıvı dengesi düzeldiğinde sonuç normale dönebilir.</p>

<p>SİGARA HCT'Yİ YÜKSELTİR Mİ?</p>

<p>Evet.</p>

<p>Sigara dumanındaki karbon monoksit dokuların oksijenlenmesini etkileyebilir. Vücut bunu telafi etmek için daha fazla kırmızı kan hücresi üretebilir.</p>

<p>Bu nedenle sigara kullanan bazı kişilerde HGB ve HCT daha yüksek bulunabilir.</p>

<p>YÜKSEK RAKIM HCT'Yİ YÜKSELTİR Mİ?</p>

<p>Evet.</p>

<p>Yüksek rakımda havadaki oksijen basıncı azalır. Vücut dokulara yeterli oksijen taşımak için eritrosit üretimini artırabilir.</p>

<p>Bu nedenle yüksek rakımda yaşayanların HCT değerleri deniz seviyesinde yaşayanlardan daha yüksek olabilir.</p>

<p>HCT YÜKSEKLİĞİ POLİSİTEMİ Mİ?</p>

<p>Her zaman değil.</p>

<p>Polisitemia vera kemik iliğinin fazla kırmızı kan hücresi ürettiği bir hastalıktır ve HCT yüksekliğine yol açabilir.</p>

<p>Ancak susuzluk, sigara, uyku apnesi, kronik akciğer hastalıkları ve yüksek rakım çok daha farklı mekanizmalarla HCT'yi yükseltebilir.</p>

<p>Kalıcı yüksek HCT'de neden araştırılır.</p>

<p>HGB NORMAL AMA HCT DÜŞÜK OLABİLİR Mİ?</p>

<p>HGB ve HCT çoğu zaman aynı yönde hareket eder ancak tamamen aynı ölçüm değildir.</p>

<p>Sınırdaki sonuçlarda laboratuvar referansları, sıvı durumu ve ölçüm farklılıkları nedeniyle biri normal aralıkta kalırken diğeri hafif düşük olabilir.</p>

<p>Belirgin uyumsuzluk varsa hemogramın tamamı birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>HCT NASIL YÜKSELTİLİR?</p>

<p>Amaç hematokrit rakamını doğrudan yükseltmek değildir.</p>

<p>Demir eksikliği varsa demir eksikliği, B12 veya folat eksikliği varsa ilgili eksiklik, kanama varsa kanamanın nedeni tedavi edilir.</p>

<p>HCT düşük diye tetkik yapılmadan demir kullanmak doğru değildir.</p>

<p>HCT NASIL DÜŞÜRÜLÜR?</p>

<p>Yüksek HCT'de de tedavi nedene yöneliktir.</p>

<p>Dehidratasyon varsa sıvı dengesinin düzeltilmesi yeterli olabilir. Kronik oksijen düşüklüğü veya polisitemia vera gibi durumlarda yaklaşım tamamen farklıdır.</p>

<p>Yalnızca yüksek HCT nedeniyle kendi kendine aspirin veya kan sulandırıcı başlanmamalıdır.</p>

<p>HCT NE ZAMAN DAHA FAZLA ÖNEM TAŞIR?</p>

<p>HCT'nin belirgin düşük olması özellikle nefes darlığı, göğüs ağrısı, bayılma, hızlı kalp atımı veya aktif kanamayla birlikteyse hızlı değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p>Belirgin ve kalıcı HCT yüksekliği ise baş ağrısı, görme bozukluğu, kızarıklık veya tromboz belirtileriyle birlikteyse ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Tek bir HCT rakamı üzerinden aciliyet kararı verilmez.</p>

<p>SIK SORULAN SORULAR</p>

<p>HCT 30 düşük mü?</p>

<p>Evet. Yetişkin kadın ve erkeklerde çoğu referans aralığına göre düşüktür ve anemi açısından değerlendirilmelidir.</p>

<p>HCT 35 düşük mü?</p>

<p>Erkeklerde genellikle düşüktür. Kadınlarda laboratuvara göre düşük veya alt sınıra yakın olabilir.</p>

<p>HCT 40 normal mi?</p>

<p>Kadınlarda çoğunlukla normaldir. Erkeklerde laboratuvara göre alt sınıra yakın olabilir.</p>

<p>HCT 50 yüksek mi?</p>

<p>Kadınlarda çoğunlukla yüksektir. Erkeklerde ise bazı laboratuvarlarda üst sınıra yakın veya hafif yüksek olabilir.</p>

<p>HCT düşükse demir kullanılmalı mı?</p>

<p>Hayır. HCT düşüklüğünün nedeni önce belirlenmelidir. Demir eksikliği ferritin ve diğer demir testleriyle doğrulanmadan gelişigüzel demir kullanılmamalıdır.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>HCT düşüklüğü veya yüksekliği tek başına hastalık tanısı değildir. Belirgin düşüklüğe aktif kanama, nefes darlığı, göğüs ağrısı veya bayılma; belirgin yüksekliğe nörolojik belirtiler ya da pıhtı şüphesi eşlik ediyorsa hızlı tıbbi değerlendirme gerekir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>MedlinePlus Medical Encyclopedia — Hematocrit</p>

<p>Mayo Clinic Laboratories — Hemoglobin and Hematocrit, Blood </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tahliller</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/hematokrit-hct-kac-olmali-30-35-40-ve-50-ne-demek</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 16:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/genel/i-m-g-0973.jpeg" type="image/jpeg" length="47546"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Atopik dermatit nedir? Belirtileri ve tedavi seçenekleri]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/atopik-dermatit-nedir-belirtileri-ve-tedavi-secenekleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/atopik-dermatit-nedir-belirtileri-ve-tedavi-secenekleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Atopik dermatit; yoğun kaşıntı, kuruluk ve tekrarlayan döküntülerle seyreden kronik bir cilt hastalığıdır. Belirtiler, enfeksiyon işaretleri, krem tedavileri ve yeni biyolojik ilaçlar için rehber.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Atopik dermatit, cildin koruyucu tabakasını ve bağışıklık sistemini etkileyen, yoğun kaşıntıyla seyreden kronik bir iltihaplı cilt hastalığıdır. Atopik egzama adıyla da bilinir. Çoğunlukla çocuklukta başlasa da yetişkinlerde ilk kez ortaya çıkabilir veya yıllar sonra yeniden alevlenebilir.</p>

<p>Hastalık dönem dönem hafifleyip yeniden şiddetlenebilir. Tedavinin amacı yalnızca görünen döküntüyü azaltmak değildir; cilt bariyerini güçlendirmek, kaşıntı-kaşıma döngüsünü kırmak, uykuyu ve günlük yaşamı düzeltmek ve enfeksiyonları önlemek de önemlidir.</p>

<p>Atopik dermatit nedir?</p>

<p>Sağlıklı cildin en dış tabakası, su kaybını önleyen ve tahriş edici maddelere karşı koruma sağlayan bir duvar gibi çalışır. Atopik dermatitte bu bariyer yeterince güçlü değildir. Cilt daha kolay kurur; sabun, ter, sürtünme ve çevresel maddelerden daha çabuk etkilenir.</p>

<p>Bağışıklık sistemi de normalden daha güçlü bir iltihap yanıtı oluşturabilir. Sonuçta kuruluk, kızarıklık veya renk değişikliği, çatlama ve kaşıntı görülür. Kaşıma cilde daha fazla zarar vererek kaşıntıyı artırır ve bir döngü oluşturur.</p>

<p>Neden olur, kimlerde daha sık görülür?</p>

<p>Atopik dermatitin tek bir nedeni yoktur. Genetik yatkınlık, cilt bariyerindeki bozukluk, bağışıklık sisteminin çalışma biçimi ve çevresel etkenler birlikte rol oynar.</p>

<p>Ailede atopik dermatit, astım veya alerjik nezle bulunması riski artırabilir; ancak ailesinde bu hastalıklar bulunan herkes atopik dermatit geliştirmez. Hastalık kişisel bakım hatasının veya temiz olmamanın sonucu değildir.</p>

<p>Kuru ve soğuk hava, terleme, sıcak ortam, sert sabunlar, parfümlü ürünler, yünlü giysiler, sürtünme, stres ve bazı enfeksiyonlar alevlenmeyi kolaylaştırabilir. Bunlar hastalığın temel nedeni değil, kişiden kişiye değişen tetikleyicilerdir.</p>

<p>Besin alerjisi özellikle ağır atopik dermatiti olan bazı çocuklarda birlikte bulunabilir. Ancak her egzama besin alerjisinden kaynaklanmaz. Hekim değerlendirmesi olmadan süt, yumurta veya başka temel besinleri diyetten çıkarmak beslenme yetersizliğine yol açabilir.</p>

<p>Atopik dermatit belirtileri nelerdir?</p>

<p>En belirgin yakınma kaşıntıdır. Kaşıntı geceleri artabilir, uykuyu bozabilir ve çocuklarda huzursuzluğa neden olabilir. Diğer bulgular şunlardır:</p>

<p>- Kuru, hassas ve kolay tahriş olan cilt.<br />
- Kızarık, kahverengi, morumsu veya gri görünebilen alanlar.<br />
- Çatlama, pullanma ve zaman zaman sıvı sızdıran yaralar.<br />
- Kaşımaya bağlı çizikler ve kanama.<br />
- Uzun süren kaşıma sonucunda cildin kalınlaşıp sertleşmesi.<br />
- Ellerde, göz kapaklarında veya ağız çevresinde tekrarlayan egzama.</p>

<p>Bebeklerde döküntü sıklıkla yanaklar, saçlı deri ve kol ya da bacakların dış yüzlerinde görülür. Bez bölgesi çoğunlukla korunur. Çocuklarda dirsek ve diz kıvrımları, boyun, el ve ayak bilekleri daha fazla etkilenebilir. Yetişkinlerde eller, yüz, göz kapakları, boyun ve eklem kıvrımları öne çıkabilir.</p>

<p>Koyu tenlerde kızarıklık daha az belirgin olabilir. Etkilenen alanlar mor, gri veya koyu kahverengi görünebilir; küçük kabarıklıklar ve cilt kalınlaşması daha dikkat çekici olabilir.</p>

<p>Bu belirtiler temas egzaması, mantar, uyuz ve sedef hastalığı gibi başka durumlarda da görülebilir. Yalnızca fotoğrafa veya kaşıntının bulunmasına bakılarak kesin tanı konulamaz.</p>

<p>Ne zaman doktora başvurulmalı?</p>

<p>Kaşıntı uykuyu düzenli olarak bozuyorsa, döküntü genişliyorsa, okul veya iş yaşamını etkiliyorsa ya da reçetesiz ürünlerle düzelmiyorsa aile hekimi veya dermatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Bebeklerde yaygın döküntü ve beslenme sorunu çocuk hekimi tarafından da değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bal renginde kabuklanma, irin, kötü koku, artan sıcaklık, şişlik ve ağrı bakteriyel enfeksiyonu düşündürebilir. Döküntü hızla kötüleşiyor veya ateş eşlik ediyorsa aynı gün değerlendirme gerekir.</p>

<p>Çok sayıda, birbirine benzeyen ağrılı su kabarcığının hızla yayılması; açık, küçük yaralara dönüşmesi ve ateş ya da belirgin halsizlikle birlikte görülmesi egzama herpetikum adı verilen ciddi bir virüs enfeksiyonuna işaret edebilir. Böyle bir durumda gecikmeden acil sağlık hizmetine başvurulmalıdır. Özellikle göz çevresindeki belirtiler acil değerlendirilmelidir.</p>

<p>Atopik dermatit nasıl teşhis edilir?</p>

<p>Tanı çoğunlukla hastalık öyküsü ve cilt muayenesiyle konur. Hekim döküntünün başladığı yaşı, yerleşimini, kaşıntıyı, alevlenme sıklığını, kullanılan ürünleri ve ailedeki alerjik hastalıkları sorgular.</p>

<p>Atopik dermatiti tek başına doğrulayan bir kan testi yoktur. Total IgE veya alerji testlerinin yüksek çıkması da tek başına hastalığın nedenini göstermez. Besin alerjisi düşündüren, belirli bir yiyecekten kısa süre sonra tekrar eden kurdeşen, şişme, kusma veya solunum yakınması varsa hedefe yönelik inceleme planlanabilir.</p>

<p>Tedaviye rağmen düzelmeyen yetişkinlerde temas alerjisini araştıran yama testi yapılabilir. Mantar incelemesi veya deri biyopsisi ise benzer görünümlü başka hastalıklardan şüphelenildiğinde kullanılır; her hastaya gerekli değildir.</p>

<p>Atopik dermatit nasıl tedavi edilir?</p>

<p>Tedavi hastanın yaşına, döküntünün yerine, yaygınlığına, enfeksiyon bulunup bulunmadığına ve günlük yaşama etkisine göre düzenlenir.</p>

<p>Cilt bakımı ve nemlendirici</p>

<p>Ilık ve kısa duşun ardından cilt hafifçe kurulanmalı, nemlendirici henüz cilt nemliyken uygulanmalıdır. Parfüm ve boya içermeyen yoğun krem veya merhem biçimindeki ürünler, ince losyonlardan daha etkili olabilir. Nemlendirici yalnızca alevlenme sırasında değil, düzenli olarak kullanılır.</p>

<p>Kortizonlu kremler</p>

<p>Topikal kortikosteroidler, yani cilde sürülen kortizonlu ilaçlar, alevlenmelerin temel tedavileri arasındadır. İlacın gücü yaşa, vücut bölgesine ve hastalığın şiddetine göre seçilir. Doğru güçte ve önerilen süreyle kullanıldığında yararları genellikle risklerinden fazladır.</p>

<p>Güçlü ürünlerin özellikle yüz, göz kapağı ve kıvrımlarda gelişigüzel veya uzun süre kullanılması cilt incelmesi gibi sorunlara yol açabilir. Buna karşılık bütün kortizonlu kremlerden korkarak tedaviyi geciktirmek de kaşıntı, yara ve enfeksiyon riskini artırabilir.</p>

<p>Kortizon içermeyen kremler</p>

<p>Takrolimus ve pimekrolimus gibi kalsinörin baskılayıcı kremler özellikle yüz ve kıvrımlar gibi hassas bölgelerde kullanılabilir. İlk günlerde yanma hissi yapabilirler. Fosfodiesteraz-4, JAK veya başka iltihap yollarını hedefleyen daha yeni kremler de bazı ülkelerde belirli yaş grupları için onaylıdır. Her ürünün Türkiye’de ruhsatlı veya geri ödeme kapsamında olduğu varsayılmamalıdır.</p>

<p>Diğer seçenekler</p>

<p>Islak sargı tedavisi, uygun hastalarda nemlendirici veya reçeteli krem üzerine nemli bir katman uygulanmasıdır. Özellikle çocuklarda ilaç emilimini artırabileceğinden sağlık profesyonelinin yönlendirmesiyle yapılmalıdır.</p>

<p>Yaygın hastalıkta kontrollü ultraviyole ışık tedavisi düşünülebilir. Kremlerle kontrol altına alınamayan orta veya ağır hastalıkta biyolojik ilaçlar, ağızdan alınan JAK baskılayıcıları veya bağışıklık sistemini etkileyen diğer ilaçlar kullanılabilir. Bu tedaviler enfeksiyon, laboratuvar değişiklikleri ve ilaca özgü başka riskler nedeniyle düzenli izlem gerektirir.</p>

<p>Bakteri veya virüs enfeksiyonu bulunmadıkça antibiyotik ve antiseptiklerin rutin kullanımı önerilmez. Ağızdan ya da iğneyle verilen sistemik kortizonlar hızlı rahatlama sağlasa da bırakıldığında güçlü geri dönüş ve önemli yan etkiler oluşturabildiğinden rutin uzun süreli tedavi olarak önerilmez.</p>

<p>En güncel tedavi yöntemleri</p>

<p>Amerikan Dermatoloji Akademisinin 2025 odaklı güncellemesinde yetişkin atopik dermatiti için tapinarof ve roflumilast kremleri ile lebrikizumab ve nemolizumab adlı biyolojik ilaçlar güçlü öneri alan seçeneklere eklendi. Bu öneri, bütün hastaların bu ilaçlara geçmesi gerektiği anlamına gelmez.</p>

<p>Lebrikizumab, interlökin-13 adlı iltihap sinyalini hedefleyen enjeksiyon biçiminde bir biyolojik ilaçtır. ABD Gıda ve İlaç Dairesi tarafından 13 Eylül 2024’te; reçeteli cilt tedavileriyle yeterince kontrol edilemeyen orta veya ağır atopik dermatiti bulunan, en az 12 yaşında ve en az 40 kilogram ağırlığındaki hastalar için onaylandı.</p>

<p>İki ayrı 16 haftalık araştırmada cildi temiz veya neredeyse temiz düzeye ulaşanların oranı lebrikizumab gruplarında yüzde 43,1 ve yüzde 33,2; etkisiz karşılaştırma ilacı verilen gruplarda yüzde 12,7 ve yüzde 10,8 oldu. Bu, hastalığın tamamen iyileştiği anlamına gelmez. Göz yüzeyinde iltihap, enjeksiyon bölgesi reaksiyonu ve zona bildirilen önemli sorunlar arasındadır.</p>

<p>Nemolizumab, kaşıntı ve iltihapta rol oynayan interlökin-31 reseptörünü hedefler. Avrupa Birliği’nde 12 Şubat 2025’te, sistemik tedaviye aday 12 yaş ve üzerindeki orta veya ağır atopik dermatit hastaları için ruhsatlandırıldı.</p>

<p>Cilt tedavilerine eklenen nemolizumabın incelendiği iki araştırmada 16. haftada temiz veya neredeyse temiz cilt oranları yüzde 35,6 ve yüzde 37,7 oldu. Karşılaştırma gruplarında oranlar yüzde 24,6 ve yüzde 26 idi. Cilt bulgularında en az yüzde 75 azalma sağlayanların oranı da nemolizumab gruplarında yaklaşık yüzde 42–44, karşılaştırma gruplarında yüzde 29–30 düzeyindeydi. Enjeksiyon bölgesi ve alerjik reaksiyonlar önemli sınırlılıklar arasındadır.</p>

<p>Lebrikizumab ve nemolizumabın Türkiye’de atopik dermatit için güncel ruhsat, erişim ve geri ödeme durumu bu haber kapsamında güvenilir bir resmî kaynaktan doğrulanamadı. ABD veya Avrupa onayı Türkiye’de erişim bulunduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Umut vaat eden çalışmalar</p>

<p>Amlitelimab, OX40-ligand adı verilen bağışıklık sinyalini hedefleyen ve henüz araştırma aşamasında olan bir antikordur. Hakemli olarak yayımlanan, çift kör ve etkisiz karşılaştırma ilaçlı Faz IIb STREAM-AD çalışmasının ilk bölümüne orta veya ağır atopik dermatiti olan 390 yetişkin katıldı.</p>

<p>İlk 24 haftada amlitelimab gruplarında egzama alanı ve şiddetindeki azalma karşılaştırma grubundan anlamlı derecede daha fazlaydı. Yanıt veren 190 katılımcı daha sonra tedaviye devam etmek veya ilacı bırakmak üzere yeniden gruplandırıldı ve 52. haftaya kadar izlendi. Bazı yanıtların ilaç kesildikten sonra da sürmesi, tedavi aralıklarının gelecekte uzatılıp uzatılamayacağı sorusunu gündeme getirdi.</p>

<p>Ancak ikinci bölüm yalnızca ilk aşamada yanıt veren kişilerden oluşuyordu. Bu nedenle sonuçlar bütün hastalara uygulanamaz. Amlitelimab onaylı ve rutin kullanılan bir tedavi değildir; uzun dönem güvenlilik ve Faz III sonuçları gereklidir.</p>

<p>Sık sorulan diğer sorular</p>

<p>Atopik dermatit bulaşıcı mıdır?</p>

<p>Hayır. Atopik dermatit enfeksiyon değildir; dokunma, ortak eşya kullanımı veya yakın temasla başka bir kişiye geçmez.</p>

<p>Atopik dermatit tamamen geçer mi?</p>

<p>Belirtiler uzun süre kaybolabilir ancak kesin ve kalıcı iyileşme garantisi yoktur. Birçok çocukta yaş ilerledikçe hastalık hafifler; bazı kişilerde erişkinlikte devam eder veya yeniden ortaya çıkar.</p>

<p>Atopik dermatit ile sedef hastalığı aynı mıdır?</p>

<p>Hayır. İkisi farklı iltihaplı cilt hastalıklarıdır. Görünümleri bazı hastalarda benzeyebildiği için kesin ayrım dermatoloji değerlendirmesi gerektirebilir.</p>

<p>Atopik dermatiti olan çocuk havuza girebilir mi?</p>

<p>Genellikle girebilir. Klor bazı çocukların cildini tahriş edebileceğinden havuzdan sonra temiz suyla durulanmak ve nemlendirici sürmek yararlı olabilir. Açık yara veya enfeksiyon varsa önce sağlık profesyoneline danışılmalıdır.</p>

<p>Probiyotikler atopik dermatiti tedavi eder mi?</p>

<p>Rutin tedavi olarak kullanımlarını destekleyen kanıt yeterli değildir. Ürünler ve araştırmalar birbirinden farklı olduğu için probiyotikler reçeteli tedavilerin yerine geçirilmemelidir.</p>

<p>Gebelikte atopik dermatit tedavisine devam edilir mi?</p>

<p>Tedavi gebeliğe göre yeniden değerlendirilmelidir. Bazı cilt tedavileri kullanılabilirken sistemik ilaçların önemli bir bölümü için özel önlemler gerekir; ilaçlar kendiliğinden bırakılmamalı veya başlanmamalıdır.</p>

<p>Tıbbi uyarı</p>

<p>Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır. Kişisel tanı ve tedavi planı sağlık profesyoneli değerlendirmesi gerektirir.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>1. ABD Ulusal Artrit, Kas-İskelet ve Deri Hastalıkları Enstitüsü. Atopic Dermatitis. Erişim: 6 Ekim 2026.</p>

<p>2. American Academy of Dermatology. Guidelines of care for the management of atopic dermatitis in adults with topical therapies. Journal of the American Academy of Dermatology, 2023.</p>

<p>3. American Academy of Dermatology. Guidelines of care for the management of atopic dermatitis in adults with phototherapy and systemic therapies. Journal of the American Academy of Dermatology, 2024.</p>

<p>4. American Academy of Dermatology. Focused update: Management of atopic dermatitis in adults with topical therapies and systemic immunomodulatory treatments. Journal of the American Academy of Dermatology, 2025.</p>

<p>5. American Academy of Dermatology. Guidelines of care for the management of atopic dermatitis in infants, children and adolescents. Journal of the American Academy of Dermatology, 2026.</p>

<p>6. ABD Gıda ve İlaç Dairesi. Drug Trials Snapshot: Ebglyss. Onay tarihi: 13 Eylül 2024.</p>

<p>7. Avrupa İlaç Ajansı. Nemluvio Avrupa Kamu Değerlendirme Raporu. Avrupa Birliği ruhsat tarihi: 12 Şubat 2025.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>8. Weidinger S ve arkadaşları. Efficacy and safety of amlitelimab in adults with moderate-to-severe atopic dermatitis: STREAM-AD Phase 2b trial. Journal of Allergy and Clinical Immunology, 2025.</p>

<p>9. National Health Service. Atopic eczema. Erişim: 6 Ekim 2026. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıbbiye Kütüphanesi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/atopik-dermatit-nedir-belirtileri-ve-tedavi-secenekleri</guid>
      <pubDate>Tue, 06 Oct 2026 11:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/i-m-g-2456.jpeg" type="image/jpeg" length="92510"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Trabzon Ortahisar’da Otomobil Çarptı: Genç Kız Entübe Edildi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un Ortahisar ilçesinde yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza otomobil çarptı. Ağır yaralanan genç kız hastaneye kaldırılarak entübe edildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Trabzon’un Ortahisar ilçesine bağlı Bahçecik Mahallesi’nde meydana gelen trafik kazasında bir genç kız ağır yaralandı. Olay, dün öğle saatlerinde mahalle içindeki cadde üzerinde yaşandı.</p>

<p>Edinilen bilgilere göre, yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza cadde üzerinde ilerleyen bir otomobil çarptı. Çarpmanın etkisiyle genç kız metrelerce savrularak yere düştü.</p>

<p>Kazayı gören çevredeki vatandaşlar hızla olay yerine koşarak yaralıya ilk müdahaleyi yaptı. Durumun 112 Acil Sağlık ekiplerine bildirilmesi üzerine bölgeye kısa sürede ambulans sevk edildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Olay yerine ulaşan sağlık ekipleri, ağır yaralanan genç kıza ilk müdahaleyi olay yerinde gerçekleştirdi. Ardından ambulansla <strong>hastaneye</strong> kaldırılan genç kızın tedavi altına alındığı öğrenildi.</p>

<p>Hastaneden edinilen bilgilere göre genç kızın sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu ve yoğun bakım ünitesinde <strong>entübe edilerek tedavisinin sürdüğü</strong> bildirildi.</p>

<p>Kazayla ilgili inceleme başlatıldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/JabDXO75eq4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="53409"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[14 Mart Tıp Bayramı’nın Bilinmeyen Hikâyesi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[14 Mart sadece bir meslek günü değil, bir direnişin hatırasıdır. İşgal altındaki İstanbul’da Tıbbiyeli gençlerin başlattığı o tarihi duruşu Prof. Dr. İhsan Kafadar anlatıyor. Bir bayramın ardındaki vatan, cesaret ve fedakârlık hikâyesi bu videoda.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 09:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/bedf6ab0-8103-4cb9-8101-fc233d486602.jpg" type="image/jpeg" length="67734"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SMA Hastalığı Nedir? İlk Belirtiler ve Güncel Tedavi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[SMA hastalığı bebeklerde ve çocuklarda kas kaybına yol açıyor. Erken belirti fark edilmezse tablo ağırlaşıyor. Uzmanlar erken tanı ve tarama uyarısı yapıyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir bebek başını tutamıyorsa, emmede zorlanıyorsa ya da yaşıtlarına göre daha hareketsizse… Bu durum basit bir gelişim geriliği değil, <strong>SMA hastalığı</strong> olabilir.</p>

<p>Son yıllarda hem tarama programlarının yaygınlaşması hem de ailelerin bilinçlenmesiyle <strong>SMA hastalığı</strong> daha fazla konuşuluyor. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi, Çocuk Nörolojisi Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, özellikle erken belirti ve tanının hayati önem taşıdığını vurguluyor:<br />
“Bugün artık SMA hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebiliyor. Ancak belirtiler gözden kaçarsa tablo ağırlaşabiliyor.”<br />
<br />
SMA Hastalığı nedir?</p>

<p><strong>SMA hastalığı (Spinal Müsküler Atrofi)</strong>, omurilikteki hareket sinir hücrelerini etkileyen genetik bir kas hastalığıdır.</p>

<p>Bu hastalıkta, kasları çalıştıran motor nöronlar hasar görür. Sonuç olarak:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Kaslarda güçsüzlük</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hareket kısıtlılığı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Zamanla kas erimesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>İleri vakalarda solunum problemleri</p>
 </li>
</ul>

<p>görülebilir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’a göre, <strong>SMA hastalığı</strong> doğuştan gelen genetik bir bozukluktur ve SMN1 genindeki eksiklik nedeniyle ortaya çıkar. “Kasın kendisi sağlamdır, sorun kası çalıştıran sinirdedir” diyerek hastalığın mekanizmasını sade bir dille anlatıyor.</p>

<p>SMA hastalığı tiplerine göre farklı şiddette seyreder. Bazı bebeklerde ilk aylarda ağır tablo görülürken, bazı çocuklarda belirtiler daha geç ortaya çıkabilir.</p>

<hr />
<h2>En sinsi belirtiler</h2>

<p>SMA hastalığı çoğu zaman sessiz başlar. Aileler ilk etapta fark etmeyebilir.</p>

<p>Dikkat edilmesi gereken belirtiler:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Baş kontrolünde gecikme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve yutma güçlüğü</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yaşıtlarına göre daha az hareket</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda gevşeklik</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sık solunum yolu enfeksiyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Oturamama ya da yürüyememe</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Bebek çok sakin diye sevinen aileler oluyor. Oysa aşırı hareketsizlik bazen <strong>SMA hastalığı belirtisi</strong> olabilir” uyarısında bulunuyor.</p>

<p>Özellikle bacaklarda güçsüzlük ön plandadır. Bazı vakalarda dilde titreme bile görülebilir. Bu belirtiler erken dönemde yakalanırsa, tedavi seçenekleri daha etkili olabilir.</p>

<hr />
<h2>Kimler risk altında?</h2>

<p>SMA hastalığı kalıtsal bir hastalıktır.</p>

<p>Risk grupları şunlardır:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Anne ve babanın taşıyıcı olduğu bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliği bulunan aileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ailesinde SMA öyküsü olanlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Türkiye’de taşıyıcılık oranının yaklaşık 1/40–1/50 civarında olduğu belirtilmektedir. Bu da toplumda azımsanmayacak bir genetik risk bulunduğunu gösterir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “Anne ve baba sağlıklı olabilir. Taşıyıcı olduklarını bilmeyebilirler. Bu nedenle evlilik öncesi ve gebelik öncesi taramalar çok önemlidir” diyor.</p>

<hr />
<h2>Neden artıyor?</h2>

<p>Son yıllarda “SMA hastalığı artıyor mu?” sorusu sıkça soruluyor.</p>

<p>Uzmanlara göre artışın birkaç nedeni var:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarının yaygınlaşması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik testlere erişimin artması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Toplumsal farkındalığın yükselmesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliklerinin devam etmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Eskiden tanı alamayan vakalar vardı. Bugün erken tarama sayesinde SMA hastalığını daha erken yakalayabiliyoruz” diyerek görünürdeki artışın tanı kapasitesiyle ilişkili olduğunu vurguluyor.</p>

<p>Ayrıca son yıllarda geliştirilen gen tedavileri ve yeni ilaç seçenekleri de hastalığın daha fazla gündeme gelmesine yol açtı.</p>

<hr />
<h2>Ne zaman doktora gidilmeli?</h2>

<p>Aşağıdaki durumlarda vakit kaybetmeden bir çocuk nörolojisi uzmanına başvurulmalı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebek başını 3–4 ayda tutamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>6–7 ayda desteksiz oturamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>1 yaşında yürümeye başlamamışsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda belirgin güçsüzlük varsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve beslenme problemi sürüyorsa</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “SMA hastalığında erken tanı hayat kurtarır. Gecikme kas kaybını artırabilir” diyerek aileleri uyarıyor.</p>

<p>Bugün <strong>SMA hastalığı tedavisi</strong> için kullanılan ilaçlar, hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyor. Bazı vakalarda gen tedavisi uygulanabiliyor. Ancak tedavinin başarısı büyük ölçüde erken teşhise bağlı.</p>

<hr />
<h2>Nasıl korunulur?</h2>

<p>SMA hastalığı tamamen önlenebilir bir hastalık değildir. Ancak risk azaltılabilir.</p>

<p>Korunma yolları:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Evlilik öncesi taşıyıcılık testi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gebelik öncesi genetik danışmanlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Aile öyküsü varsa ileri genetik testler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarına katılım</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Toplumsal bilinç en güçlü silahtır. Taşıyıcı olduğunuzu bilmek kader değildir, önlem alma fırsatıdır” diyor.</p>

<p>Türkiye’de yenidoğan tarama programlarının genişlemesi sayesinde <strong>SMA hastalığı</strong> artık daha erken evrede tespit edilebiliyor. Bu da çocukların yaşam kalitesini artırma açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendiriliyor.</p>

<hr />
<h2>Uzman Uyarısı: Erken Tanı Hayat Değiştiriyor</h2>

<p>SMA hastalığı kader değil, geç kalınmış tanı kader olabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kas kaybı başladıktan sonra geri dönüş sınırlıdır. Bu nedenle belirti, risk, genetik öykü ve erken tarama hayati önemdedir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar son olarak şu mesajı veriyor:<br />
“Her hareketsizlik masum değildir. Aileler gelişim basamaklarını yakından takip etmeli. Şüphe varsa zaman kaybetmeden uzmana başvurulmalı.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Mar 2026 23:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Nw0exSzCb4o/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="72070"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Epilepsi Nedir? Prof. Dr. İhsan Kafadar’dan Kritik Uyarılar]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Epilepsi (sara) nedir, belirtileri nelerdir? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. İhsan Kafadar çocuklarda epilepsi, nöbet anında yapılması gerekenler ve tedaviyi anlattı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Beyin bazen kendi içinde bir fırtına çıkarır. Sessiz, görünmez ama etkisi sarsıcı bir elektrik dalgası… İşte epilepsi, bu dalganın kontrolsüzce yayılmasıyla ortaya çıkan nörolojik bir hastalık.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Nöroloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada epilepsinin toplumda hâlâ yanlış bilinen yönleri olduğunu vurguladı.</p>

<hr />
<h2>Epilepsi (Sara) Nedir?</h2>

<p>Epilepsi, beyindeki sinir hücrelerinin ani ve kontrolsüz elektriksel boşalımları sonucu ortaya çıkan, tekrarlayan nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Halk arasında “sara” olarak bilinir.</p>

<p>Prof. Dr. Kafadar’a göre:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tek bir hastalık değil, birçok farklı nedeni ve türü olan bir beyin hastalıkları grubudur. Her nöbet epilepsi değildir; tanı için nöbetlerin tekrarlayıcı olması gerekir.”</p>
</blockquote>

<hr />
<h2>Nöbet Nasıl Ortaya Çıkar?</h2>

<p>Beynimiz milyarlarca sinir hücresinin uyumlu çalışmasıyla görev yapar. Ancak bazı durumlarda bu hücreler bir anda aşırı ve düzensiz elektrik sinyali üretir. Sonuç?</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ani bilinç kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kasılmalar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sabit bir noktaya dalıp kalma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ağızda köpürme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kısa süreli hafıza kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Garip kokular ya da tatlar hissetme</p>
 </li>
</ul>

<p>Bazı nöbetler dramatiktir, bazıları ise sadece birkaç saniyelik “donma” şeklinde geçer. Bu nedenle birçok epilepsi vakası uzun süre fark edilmeden devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Çocuklarda Epilepsi Daha mı Farklı?</h2>

<p>Prof. Dr. Kafadar, özellikle çocukluk çağında epilepsinin farklı belirtilerle ortaya çıkabileceğini belirtiyor:</p>

<blockquote>
<p>“Çocuklarda dalıp gitme, ders sırasında kısa süreli kopmalar, ani sıçramalar ya da sebepsiz düşmeler epilepsi belirtisi olabilir. Ailelerin bu belirtileri hafife almaması gerekir.”</p>
</blockquote>

<p>Çocukluk çağı epilepsilerinin bir kısmı yaşla birlikte düzelebilirken, bazı türleri uzun süreli takip gerektirir.</p>

<hr />
<h2>Epilepsinin Nedenleri Neler?</h2>

<p>Epilepsi her zaman tek bir nedene bağlı değildir. Olası sebepler arasında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Doğum sırasında beyin hasarı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik yatkınlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin enfeksiyonları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kafa travmaları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin tümörleri</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nedeni bilinmeyen (idiopatik) durumlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Vakaların önemli bir kısmında ise net bir sebep saptanamayabilir.</p>

<hr />
<h2>Tanı Nasıl Konur?</h2>

<p>Epilepsi tanısında en önemli testlerden biri <strong>EEG (Elektroensefalografi)</strong>’dir. EEG, beynin elektriksel aktivitesini kaydeder.</p>

<p>Bunun yanında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Beyin MR görüntülemesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ayrıntılı nörolojik muayene</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nöbet öyküsünün detaylı değerlendirilmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Tanı sürecinde büyük önem taşır.</p>

<hr />
<h2>Tedavisi Var mı?</h2>

<p>Evet. Epilepsi hastalarının büyük bir kısmı düzenli ilaç tedavisiyle nöbetsiz bir yaşam sürebilir.</p>

<p>Prof. Dr. Kafadar’ın altını çizdiği en önemli nokta şu:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tedavi edilebilir bir hastalıktır. İlaçlar düzenli kullanıldığında hastaların yaklaşık yüzde 70’inde nöbetler tamamen kontrol altına alınabilir.”</p>
</blockquote>

<p>Dirençli vakalarda ise:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li>
 <p>Ketojenik diyet</p>
 </li>
 <li>
 <p>Vagus sinir stimülasyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Cerrahi tedavi</p>
 </li>
</ul>

<p>gibi seçenekler gündeme gelebilir.</p>

<hr />
<h2>Nöbet Anında Ne Yapılmalı?</h2>

<p>Toplumda en sık yapılan yanlış, nöbet geçiren kişinin ağzına bir şey koymaya çalışmaktır. Bu son derece tehlikelidir.</p>

<p>Doğru yaklaşım:</p>

<p>✔️ Kişiyi yan yatırmak<br />
✔️ Başını sert bir zeminden korumak<br />
✔️ Süreyi takip etmek<br />
✔️ Nöbet 5 dakikayı aşarsa acil yardım çağırmak</p>

<hr />
<h2>Toplumsal Yanlış Algılar</h2>

<p>Epilepsi bulaşıcı değildir.<br />
Ruhsal bir hastalık değildir.<br />
Akıl hastalığı değildir.</p>

<p>Bu hastalık, beynin elektriksel düzeniyle ilgilidir. Doğru tedavi ve takip ile bireyler eğitimlerine, iş hayatlarına ve sosyal yaşamlarına devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Son Söz</h2>

<p>Epilepsi korkulacak değil, bilinmesi gereken bir hastalıktır. Bilgi, ön yargının panzehiridir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’ın da ifade ettiği gibi, erken tanı ve düzenli takip hayat kalitesini belirleyen en kritik faktördür.</p>

<p>Beynin elektriği bazen kontrolden çıkabilir. Önemli olan, o dalgayı doğru yönetmektir. ⚡<br />
Epilepsi (Sara Hastalığı) Nedir? Epilepsi Çeşitleri Nelerdir? Epilepsi Neden Olur? Epilepsi Belirtileri Nelerdir? Epilepsi Nasıl Teşhis Edilir? Epilepsi Tedavisi Nasıl Yapılır? Epilepsi Risk Faktörleri Nelerdir? Epilepsi öldürür mü? Epilepsi nasıl anlaşılır? Epilepsi geçer mi? Stres epilepsiyi etkiler mi? Epilepsi nöbeti uyurken olur mu? Epilepsi nöbeti geçirdikten sonra kişi neler hisseder? Anksiyete epilepsiye neden olur mu?</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 16:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Qo87l9ftCJg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="35948"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Salmonella Nedir? Salmonella Belirtileri Nelerdir?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Salmonella nedir, nasıl bulaşır, belirtileri neler? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Asuman İnan, Tıbbiye Bülteni’ne konuştu.”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir lokma… Ve saatler içinde başlayan ateş, kramp, halsizlik.<br />
Adı sık duyuluyor ama ciddiyeti çoğu zaman hafife alınıyor: <strong>Salmonella</strong>.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. Asuman İnan</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada özellikle yaz aylarında artan vakalara dikkat çekti.</p>

<p>Prof. Dr. İnan, “Salmonella en sık gıdalar yoluyla bulaşır. Çiğ veya iyi pişmemiş tavuk, yumurta, pastörize edilmemiş süt ürünleri ve iyi yıkanmamış sebzeler risk taşır” dedi.</p>

<hr />
<h2>🧫 Salmonella Nedir?</h2>

<p>Salmonella, bağırsak sistemini etkileyen bir bakteri grubudur. Halk arasında çoğu zaman “gıda zehirlenmesi” olarak bilinen tabloya neden olur. Ancak her gıda zehirlenmesi Salmonella değildir.</p>

<p>Uzmanlara göre bakteri, uygun sıcaklıkta hızla çoğalır ve özellikle hijyen kurallarına uyulmayan mutfaklarda kolayca yayılır.</p>

<hr />
<h2>⚠️ Salmonella Belirtileri Nelerdir?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’ın verdiği bilgilere göre belirtiler genellikle bakterinin alınmasından <strong>6–72 saat sonra</strong> ortaya çıkıyor:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yüksek ateş</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sulu veya kanlı ishal</p>
 </li>
 <li>
 <p>Karın ağrısı ve kramp</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bulantı ve kusma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Halsizlik</p>
 </li>
</ul>

<p>Çoğu vaka 4–7 gün içinde düzeliyor. Ancak bağışıklık sistemi zayıf kişilerde enfeksiyon kana karışabiliyor ve ciddi sonuçlar doğurabiliyor.</p>

<hr />
<h2>🚨 Kimler Risk Altında?</h2>

<p>Uzman isim özellikle şu grupları uyardı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>65 yaş üstü bireyler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hamileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kronik hastalığı olanlar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler</p>
 </li>
</ul>

<p>Bu kişilerde tablo daha ağır seyredebilir ve hastane tedavisi gerekebilir.</p>

<hr />
<h2>🛡 Nasıl Korunmalı?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’a göre korunmanın temel anahtarı mutfak hijyeni:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Çiğ et ve sebzeler ayrı kesme tahtasında hazırlanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tavuk ve et iyice pişirilmeli</p>
 </li>
 <li>
 <p>Eller en az 20 saniye sabunla yıkanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Soğuk zincir korunmalı</p>
 </li>
</ul>

<p>“Salmonella gözle görülmez, tadı değişmez. Bu nedenle en güçlü silahımız temizliktir” uyarısında bulundu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<hr />
<h2>📌 Uzmandan Net Mesaj</h2>

<p>Salmonella hafife alınacak bir enfeksiyon değil. Basit görünen bir ishal tablosu bazı gruplarda hayati risk oluşturabiliyor. Uzmanlar özellikle yaz aylarında açıkta satılan ve iyi muhafaza edilmeyen gıdalara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 15:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/p38tMWwaAvY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="63618"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kanserden korunmanın 12 altın kuralı: Mucize formül değil, bilim öneriyor]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uzmanlara göre kanserden korunmanın en etkili yolu tek bir mucize diyet değil; sigaradan uzak durmaktan güneşten korunmaya kadar uzanan 12 bilimsel yaşam alışkanlığı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kanser, dünyada ve Türkiye’de en önemli sağlık sorunlarının başında geliyor. Sosyal medyada “alkali diyetle kanser yok olur” ya da “tek bitkiyle tümör erir” gibi iddialar yayılırken, bilimsel araştırmalar kansere karşı en güçlü korumanın <strong>günlük yaşam alışkanlıklarında</strong> saklı olduğunu gösteriyor.<br />
 </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Uzmanların ortak mesajı</h2>

<p>“Mucize aramayın.<br />
Bilimsel önlemlerle ve sağlıklı yaşamla riskleri azaltın.”</p>

<p>Kanser riskini tamamen sıfırlamak mümkün olmasa da, bu 12 başlıkla risk belirgin biçimde azaltılabiliyor.</p>

<p>Uzmanlara göre kanserden korunma bir günde değil, bir yaşam tarzıyla mümkün. İşte bilimsel kanıtlarla desteklenen <strong>12 altın kural</strong>:</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>GALERİ</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</guid>
      <pubDate>Sat, 03 Jan 2026 16:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/01/1.jpg" type="image/jpeg" length="95216"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
