<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Tıbbiye Bülteni</title>
    <link>https://tibbiyebulteni.com</link>
    <description>Tıbbiye Bülteni; sağlık, tıp ve bilim başta olmak üzere ilaç, beslenme, sağlık teknolojileri, mevzuat, kariyer, üniversiteler ve güncel gelişmeleri güvenilir kaynaklardan aktaran dijital haber platformudur.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://tibbiyebulteni.com/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 14 Oct 2026 12:00:14 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Büyük Bir Afetten Sonra Kimlik Tespiti Nasıl Yapılıyor? Afet Adli Tıbbının Bilinmeyen Yüzü]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/buyuk-bir-afetten-sonra-kimlik-tespiti-nasil-yapiliyor-afet-adli-tibbinin-bilinmeyen-yuzu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/buyuk-bir-afetten-sonra-kimlik-tespiti-nasil-yapiliyor-afet-adli-tibbinin-bilinmeyen-yuzu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Deprem, sel, yangın ve uçak kazalarından sonra hayatını kaybedenlerin kimlikleri nasıl belirleniyor? DNA analizleri, parmak izleri ve diş kayıtları, afet adli tıbbının en önemli bilimsel araçlarını oluşturuyor. Türkiye'deki 6 Şubat depremlerinde yürütülen çalışmalar ise büyük afetlerde kimlik tespitinin ne kadar kapsamlı bir süreç olduğunu gösteriyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Büyük bir depremden sonra enkaz altındaki insanları kurtarmak için zamanla yarış başlıyor. Hastaneler yaralıları tedavi ederken, yetkili kurumlar da hayatını kaybedenlerin kimliklerini belirlemek için çalışmalar yürütüyor.</p>

<p>Ancak bazen bir insanın kim olduğunu belirlemek, düşünüldüğünden çok daha zor olabiliyor.</p>

<p>Üzerinde kimlik belgesi bulunmayan, yüzü tanınamayacak durumda olan veya yakınlarının kendisine ulaşamadığı bir kişinin kimliği nasıl belirleniyor?</p>

<p>Bu sorunun yanıtı, modern adli bilimlerin kullandığı yöntemlerde saklı.</p>

<p>Bazen yıllar önce çekilmiş bir diş röntgeni, bazen parmak izi, bazen de yakınlarından alınan bir DNA örneği, kayıp bir kişinin kimliğinin ortaya çıkarılmasını sağlayabiliyor.</p>

<p>Ancak büyük afetlerde kimlik tespiti yalnızca laboratuvarda gerçekleştirilen genetik analizlerden ibaret değil. Olay yerindeki ilk kayıtlardan biyolojik örneklerin korunmasına, kayıp kişilere ait bilgilerin toplanmasından ailelerin bilgilendirilmesine kadar uzanan çok aşamalı bir süreç yürütülüyor.</p>

<p>Uluslararası Kriminal Polis Teşkilatı INTERPOL tarafından 2023 yılında yayımlanan <i>Disaster Victim Identification Guide</i> adlı rehber, bu çalışmaların uluslararası bilimsel standartlarını ortaya koyuyor.</p>

<p>Peki, yüzlerce veya binlerce kişinin hayatını kaybettiği afetlerde kimlikler nasıl belirleniyor? DNA analizi nasıl kullanılıyor, diş kayıtları neden önem taşıyor ve bazı kimlik tespitleri neden uzun zaman alabiliyor?</p>

<h2>Afet adli tıbbı nedir?</h2>

<p>Afet adli tıbbı, çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği olaylarda kimlik tespiti, ölüm nedeninin araştırılması, adli bulguların değerlendirilmesi ve ilgili hukuki işlemlere bilimsel destek sağlanmasıyla ilgilenen disiplinler arası bir çalışma alanıdır.</p>

<p>Bu çalışmalar yalnızca adli tıp uzmanları tarafından yürütülmüyor. Adli genetik uzmanları, adli diş hekimleri, adli antropologlar, patologlar, olay yeri inceleme ekipleri ve diğer yetkili personel farklı aşamalarda görev alıyor.</p>

<p>Uluslararası uygulamalarda kitlesel afetlerde hayatını kaybeden kişilerin kimliklendirilmesi <strong>Disaster Victim Identification (DVI)</strong> olarak adlandırılıyor.</p>

<p>Bu sistem, depremlerden uçak kazalarına, büyük yangınlardan patlamalara kadar çok sayıda kişinin yaşamını yitirdiği olaylarda uygulanabiliyor.</p>

<p>Afetlerde kimlik tespitinin temel amacı, hayatını kaybeden kişilerin kimliklerini güvenilir bilimsel kanıtlarla ortaya koymak.</p>

<p>Bununla birlikte süreç, ailelerin doğru bilgilendirilmesini, hukuki işlemlerin yürütülmesini ve insan kalıntılarına saygılı biçimde muamele edilmesini de kapsıyor.</p>

<h2>Büyük bir afetten sonra kimlik tespiti nasıl başlıyor?</h2>

<p>Afetin ardından ilk öncelik hayatta kalan insanların kurtarılması ve yaralıların tedavi edilmesi.</p>

<p>Ancak hayatını kaybeden kişilere ilişkin bilgilerin doğru şekilde kaydedilmesi de sonraki kimliklendirme çalışmalarının temelini oluşturuyor.</p>

<p>INTERPOL'ün afet kimliklendirme sisteminde dört temel aşama bulunuyor.</p>

<p><strong>1. Olay yerinin incelenmesi</strong></p>

<p>İnsan kalıntılarının bulunduğu yer kayıt altına alınıyor. Her vaka için ayırt edici bir numara kullanılıyor. Kıyafetler, kişisel eşyalar ve diğer adli bulgular belgeleniyor.</p>

<p>Bu aşamada elde edilen bilgilerin doğru kaydedilmesi, özellikle aynı bölgede birden fazla kişiye ait kalıntının bulunduğu olaylarda önem taşıyor.</p>

<p><strong>2. Ölüm sonrası inceleme</strong></p>

<p>Yetkili uzmanlar tarafından adli incelemeler gerçekleştiriliyor. Parmak izleri, diş özellikleri, DNA örnekleri, tıbbi implantlar ve diğer ayırt edici bulgular değerlendiriliyor.</p>

<p><strong>3. Ölüm öncesi bilgilerin toplanması</strong></p>

<p>Kayıp kişilerin sağlık kayıtları, diş röntgenleri, ameliyat geçmişleri ve mevcut parmak izi verileri araştırılıyor. Gerektiğinde biyolojik akrabalardan DNA örnekleri alınıyor.</p>

<p><strong>4. Bilgilerin karşılaştırılması</strong></p>

<p>Ölüm öncesi ve ölüm sonrası veriler karşılaştırılarak kimliğin bilimsel olarak doğrulanıp doğrulanamayacağı değerlendiriliyor.</p>

<p>Yeterli kanıt elde edildiğinde, ilgili ülkenin hukuki düzenlemeleri doğrultusunda resmî kimlik tespiti tamamlanıyor.</p>

<p>Bu aşamalar büyük afetlerde eş zamanlı olarak ilerleyebiliyor. Olay yerindeki çalışmalar devam ederken kayıp kişilerin yakınlarından bilgi toplanması ve laboratuvar incelemelerinin yürütülmesi mümkün olabiliyor.</p>

<h2>Kimlik tespitinin üç temel bilimsel yöntemi</h2>

<p>Afetlerde kimlik tespitinin en önemli araçları arasında DNA analizi, parmak izi karşılaştırması ve adli diş hekimliği incelemeleri bulunuyor.</p>

<p>INTERPOL, bu üç yöntemi kimliklendirmede kullanılan temel bilimsel yöntemler olarak kabul ediyor.</p>

<p>Ancak her yöntemin uygulanabilirliği, insan kalıntılarının durumuna ve karşılaştırılabilecek güvenilir kayıtların bulunmasına bağlı.</p>

<h3>Parmak iziyle kimlik nasıl belirleniyor?</h3>

<p>Parmak uçlarında bulunan izler, kişiye özgü ayırt edici özellikler taşıyor.</p>

<p>Afet sonrasında incelemeye uygun durumda elde edilen parmak izleri, kişinin hayattayken alınmış güvenilir kayıtlarıyla karşılaştırılabiliyor.</p>

<p>Örneğin daha önce resmî bir işlem sırasında alınan parmak izinin mevcut olması, kimlik tespitine yardımcı olabiliyor.</p>

<p>Ancak yüksek sıcaklık, ağır travma ve ölüm sonrası meydana gelen değişimler, parmak izi incelemesini zorlaştırabiliyor.</p>

<p>Ayrıca karşılaştırma yapılabilmesi için güvenilir referans kayıtlarına ihtiyaç duyuluyor.</p>

<p>Dolayısıyla parmak izi önemli bir kimliklendirme yöntemi olsa da her vakada tek başına kullanılabilecek bir çözüm değil.</p>

<h2>Diş kayıtları neden kimlik tespitinde bu kadar önemli?</h2>

<p>Afet adli tıbbının dikkat çekici alanlarından biri adli diş hekimliği.</p>

<p>Bir kişinin diş yapısı, geçmişte gördüğü tedaviler ve dişlerine ilişkin tıbbi kayıtlar, kimliğinin belirlenmesinde önemli bilgiler sağlayabiliyor.</p>

<p>Diş dolguları, kanal tedavileri, kronlar, protezler, implantlar ve diğer tedavi izleri karşılaştırmada değerlendirilebiliyor.</p>

<p>Örneğin kişinin yıllar önce çekilmiş bir diş röntgeni, ölüm sonrası yapılan diş incelemesinde elde edilen görüntülerle karşılaştırılabiliyor.</p>

<p>Dişlerin dizilimi, eksik dişler, anatomik özellikler ve tedaviye bağlı değişiklikler birlikte değerlendirildiğinde güçlü kimliklendirme kanıtları elde edilebiliyor.</p>

<p>Dişler ve bazı dental materyaller, belirli çevresel koşullara karşı diğer dokulardan daha dayanıklı olabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle adli diş hekimliği özellikle bazı yangınlarda ve insan kalıntılarının ileri derecede bozulduğu olaylarda önem kazanabiliyor.</p>

<p>Ancak aşırı sıcaklık ve ağır fiziksel hasar dişleri de tahrip edebiliyor. Ayrıca geçmiş diş kayıtlarının bulunmaması, karşılaştırmayı zorlaştırabiliyor.</p>

<h3>2004 tsunamisi diş kayıtlarının önemini gösterdi</h3>

<p>Adli diş hekimliğinin büyük afetlerdeki rolünü gösteren önemli tarihsel olaylardan biri, 26 Aralık 2004'te Hint Okyanusu'nda meydana gelen deprem ve tsunaminin ardından yürütülen uluslararası kimliklendirme çalışmalarıydı.</p>

<p>INTERPOL'ün 14 Aralık 2005 tarihli açıklamasına göre Tayland'da yürütülen operasyonda, o tarihe kadar kaydedilen yaklaşık 3 bin kimliklendirmenin yüzde 45'i diş kayıtları, yüzde 35'i parmak izleri ve yüzde 20'si DNA analizleri aracılığıyla gerçekleştirilmişti.</p>

<p>Bu oranlar yalnızca Tayland'daki operasyonun belirtilen tarihteki sonuçlarını yansıtıyor.</p>

<p>Ancak söz konusu deneyim, diş kayıtlarının büyük afetlerde ne kadar önemli bir bilimsel araç olabileceğini gösteriyor.</p>

<h2>DNA analiziyle kimlik nasıl belirleniyor?</h2>

<p>DNA analizi, modern afet adli tıbbının en önemli kimliklendirme yöntemlerinden birini oluşturuyor.</p>

<p>DNA, insanların kalıtsal özelliklerine ilişkin genetik bilgi taşıyor.</p>

<p>Adli genetik incelemelerde DNA'nın belirli bölgeleri analiz edilerek kimlik karşılaştırmasına uygun genetik profiller oluşturuluyor.</p>

<p>Bu amaçla kan, doku, kemik ve diş gibi incelemeye elverişli biyolojik örneklerden yararlanılabiliyor.</p>

<p>Hangi örneğin kullanılacağı, insan kalıntılarının durumuna ve laboratuvarın bilimsel değerlendirmesine göre belirleniyor.</p>

<p>Burada önemli olan yalnızca DNA elde etmek değil, <strong>elde edilen genetik profili güvenilir bir referansla karşılaştırabilmek.</strong></p>

<p>Örneğin kayıp kişiye ait olduğu güvenilir biçimde belirlenen ve genetik incelemeye uygun bir biyolojik örnek bulunursa doğrudan karşılaştırma yapılabiliyor.</p>

<p>Böyle bir örnek mevcut değilse biyolojik akrabalardan alınan DNA örneklerinden yararlanılabiliyor.</p>

<h3>Aile bireylerinden alınan DNA örnekleri nasıl kullanılıyor?</h3>

<p>Kayıp kişinin biyolojik annesi, babası, çocukları veya kardeşlerinden alınan DNA örnekleri kimliklendirme çalışmalarına katkı sağlayabiliyor.</p>

<p>Ancak aile bireylerinin genetik profilleri birbirinin aynısı değil.</p>

<p>Uzmanlar, belirli genetik özellikleri inceleyerek olası akrabalık ilişkilerini istatistiksel yöntemlerle değerlendiriyor.</p>

<p>Bu incelemelerde akrabalığın derecesi, karşılaştırmaya katılan aile bireylerinin sayısı ve biyolojik örneklerin kalitesi önem taşıyor.</p>

<p>Bazı durumlarda birden fazla yakın akrabadan örnek alınması, sonucun güvenilirliğini artırabiliyor.</p>

<p>Aynı aileden birden fazla kişinin hayatını kaybettiği afetlerde ise kimlik tespiti daha karmaşık hale gelebiliyor.</p>

<p>Örneğin iki kardeşin kayıp olduğu bir olayda anne ve babadan alınan DNA örnekleri, bulunan kalıntıların bu ailenin çocuklarına ait olduğunu güçlü biçimde destekleyebilir.</p>

<p>Ancak bu sonuç, kalıntıların kardeşlerden hangisine ait olduğunu ayırt etmek için tek başına yeterli olmayabilir.</p>

<p>Bu durumda başka referans örnekleri, diş kayıtları veya diğer bilimsel bulgularla ek karşılaştırmalar yapılması gerekebilir.</p>

<p><strong>DNA analizi güçlü bir yöntem olmakla birlikte her biyolojik örneğin mutlaka kesin kimlik sonucuna ulaştıracağı söylenemez.</strong></p>

<h2>Yangınlarda ve ağır yıkımlarda kimlik tespiti neden zorlaşıyor?</h2>

<p>Afetin türü ve şiddeti, kimlik tespitinin güçlük derecesini doğrudan etkiliyor.</p>

<p>Depremlerde ağır yapısal yıkım, yangınlarda yüksek sıcaklık, sellerde suya maruz kalma ve bazı ulaşım kazalarında meydana gelen parçalanmalar, incelemeye uygun biyolojik materyalin niteliğini değiştirebiliyor.</p>

<p>Bazı olaylarda parmak izleri kullanılamaz hale gelirken diş veya kemik örnekleri kimliklendirmede önem kazanabiliyor.</p>

<p>Bazı durumlarda ise DNA'nın bozulması nedeniyle genetik profil oluşturmak güçleşebiliyor.</p>

<p>Büyük afetlerde karşılaşılan sorunlardan biri de farklı kişilere ait insan kalıntılarının aynı bölgede bulunabilmesi.</p>

<p>Bu nedenle her örneğin doğru biçimde kayıt altına alınması, etiketlenmesi, taşınması ve korunması gerekiyor.</p>

<p>Adli bilimlerde <strong>delil zinciri</strong> olarak bilinen sistem, bir bulgunun nereden, ne zaman ve kim tarafından alındığının, hangi işlemlerden geçtiğinin belgelenmesini sağlıyor.</p>

<p>Bu kayıtların korunması, laboratuvarda elde edilen sonucun doğru kişiyle ilişkilendirilmesi açısından büyük önem taşıyor.</p>

<h2>Ameliyat izleri ve tıbbi implantlar da kimlik belirleyebilir mi?</h2>

<p>Afetlerde yalnızca DNA, diş ve parmak izi kayıtlarına başvurulmuyor.</p>

<p>Dövmeler, ameliyat izleri, geçirilmiş cerrahi girişimlere ilişkin bulgular, ortopedik implantlar ve diğer tıbbi cihazlar da kimliğin araştırılmasına katkı sağlayabiliyor.</p>

<p>Örneğin daha önce ameliyat geçirmiş bir kişinin vücuduna yerleştirilen implantın özellikleri, hastane kayıtlarıyla karşılaştırılabiliyor.</p>

<p>Bazı implantlarda bulunan ve güvenilir tıbbi kayıtlarla eşleştirilebilen benzersiz seri numaraları, güçlü kimliklendirme kanıtı oluşturabiliyor.</p>

<p>Kıyafetler, takılar ve kişisel eşyalar da araştırmaya yardımcı olabiliyor.</p>

<p>Ancak bu bulguların çoğu destekleyici nitelikte değerlendiriliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çünkü afet sırasında kişisel eşyalar yer değiştirebiliyor veya benzer özellikler birden fazla kişide bulunabiliyor.</p>

<p>INTERPOL'ün 2023 rehberi de fotoğraflar üzerinden yapılan görsel tanımanın tek başına güvenilir kimlik tespiti için yeterli olmadığını vurguluyor.</p>

<p>Bu nedenle bilimsel olarak doğrulanabilir bulgulara öncelik veriliyor.</p>

<h2>Türkiye'de 6 Şubat depremlerinden sonra nasıl bir çalışma yürütüldü?</h2>

<p>Türkiye'de 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler, afet adli tıbbı hizmetleri açısından da geniş kapsamlı çalışmalar gerektirdi.</p>

<p>Adalet Bakanlığının 2023 Yılı Faaliyet Raporu'na göre deprem sonrasında Adli Tıp Kurumu bünyesinde koordinasyon merkezi oluşturuldu.</p>

<p>Farklı illerden adli tıp uzmanları, biyologlar, otopsi teknikerleri ve diğer personel deprem bölgesinde görevlendirildi.</p>

<p>Kimliği belirlenemeyen cenazelerden alınan biyolojik örnekler, DNA incelemeleri için ilgili laboratuvarlara gönderildi.</p>

<p>Diyarbakır ve Gaziantep'teki biyoloji ihtisas daireleri ile Adana'daki acil DNA laboratuvarı kimliklendirme çalışmalarına katıldı.</p>

<p>Hatay'da da acil DNA laboratuvarı kurularak faaliyete geçirildi.</p>

<p>Bakanlığın faaliyet raporuna göre deprem kimliklendirme çalışmaları kapsamında 7 biyoloji ihtisas dairesi ve 4 acil DNA laboratuvarı olmak üzere toplam 11 merkezde incelemeler yürütüldü.</p>

<p><strong>Raporda yer alan veriler dikkat çekici:</strong></p>

<ul>
 <li>
 <p>5.473 cenazeye ait biyolojik örnek üzerinde çalışma yapıldı.</p>
 </li>
 <li>
 <p>2.538 depremzede yakını kimliklendirme çalışmalarına dâhil edildi.</p>
 </li>
 <li>
 <p>300 canlı depremzedeye yönelik kimliklendirme çalışmaları gerçekleştirildi.</p>
 </li>
 <li>
 <p>DNA ve diğer yöntemlerle toplam 4.827 cenazenin kimliği belirlendi.</p>
 </li>
</ul>

<p>Raporda, kimliklendirme çalışması yapılan 300 canlı depremzedenin tamamının kimliğinin de belirlendiği ifade edildi.</p>

<p>Canlı depremzedelere ilişkin bu işlemler, hayatını kaybedenlerin kimliklendirilmesinden ayrı değerlendirilmeli.</p>

<p>Söz konusu rakamlar, Adalet Bakanlığının 2023 yılına ilişkin faaliyet raporunda yer alan çalışma sonuçlarıdır. Deprem sonrasındaki bütün kimliklendirme işlemlerinin güncel veya nihai toplamı olarak yorumlanmamalıdır.</p>

<p>Türkiye'de yaşanan bu deneyim, büyük afetlerde laboratuvar kapasitesinin, uzman personelin, güvenilir kayıt sistemlerinin ve kurumlar arası koordinasyonun önemini ortaya koydu.</p>

<h2>Kimliği belirlenemeyen kişiler için araştırma sona eriyor mu?</h2>

<p>Büyük bir afetin ardından bazı kişilerin kimliği ilk incelemelerde belirlenemeyebiliyor.</p>

<p>Ancak bu durum, sonraki dönemlerde kimlik tespitinin mümkün olmayacağı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Uygun koşullarda korunmuş biyolojik örnekler, parmak izi kayıtları, diş özellikleri ve diğer adli bulgular ilerleyen dönemlerde yeniden değerlendirilebiliyor.</p>

<p>Örneğin daha önce bulunamayan bir diş röntgenine ulaşılması veya kayıp kişinin biyolojik yakınlarından yeni referans örnekler alınması, kimliklendirmeye katkı sağlayabiliyor.</p>

<p>Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından hazırlanan rehberler, insan kalıntılarına ilişkin kayıtların doğru tutulmasını ve kimliklendirmeye uygun bilgilerin korunmasını özellikle vurguluyor.</p>

<p>Türkiye'de de AFAD'ın 8 Şubat 2023 tarihli açıklamasında, kimliği belirlenemeyen cenazelerin gerekli adli incelemelerin ardından defin işlemlerine ilişkin esaslar kamuoyuyla paylaşıldı.</p>

<p>Açıklamada DNA örnekleri, parmak izleri ve fotoğraf kayıtlarının alınması ile mezar yerlerinin resmî tutanaklarla belirlenmesine yönelik uygulamalara yer verildi.</p>

<p>Bu kayıtların korunması, ilerleyen dönemlerde yapılabilecek kimlik tespiti işlemleri açısından önem taşıyor.</p>

<h2>Afet sonrasında cenazeler salgın hastalığa neden olur mu?</h2>

<p>Büyük afetlerin ardından sık karşılaşılan yanlış bilgilerden biri, hayatını kaybeden kişilerin bedenlerinin genel olarak salgın hastalıklara neden olduğu düşüncesidir.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü, doğal afetlerde hayatını kaybeden kişilerin bedenlerinin genellikle toplum için salgın hastalık kaynağı oluşturmadığını belirtiyor.</p>

<p>Çünkü deprem, sel veya yangın gibi olaylarda hayatını kaybeden kişilerin çoğu, salgın hastalıklara yol açan enfeksiyonlar nedeniyle yaşamını yitirmiyor.</p>

<p>Bununla birlikte kolera ve Ebola gibi ciddi bulaşıcı hastalıkların söz konusu olduğu durumlarda farklı riskler ortaya çıkabiliyor.</p>

<p>Ayrıca insan kalıntılarıyla doğrudan çalışan personelin, enfeksiyonlara karşı uygun koruyucu önlemleri alması gerekiyor.</p>

<p>Su kaynaklarının insan kalıntılarından kaynaklanan dışkı yoluyla kirlenmesi de ayrı bir halk sağlığı riski oluşturabiliyor.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü ile uluslararası Kızılhaç kuruluşları, salgın hastalık korkusuyla aceleyle gerçekleştirilen kayıt dışı toplu defin işlemlerinin önemli sorunlara neden olabileceğine dikkat çekiyor.</p>

<p>Çünkü kimliklendirme için gerekli bilgilerin kaybedilmesi, ailelerin yakınlarının akıbetini öğrenmesini güçleştirebiliyor.</p>

<p>Bu nedenle afetlerde halk sağlığının korunması ile kimlik tespitinin gerektirdiği adli kayıtların tutulması birlikte ele alınmalı.</p>

<h2>Kimlik tespiti ile ölüm nedeninin belirlenmesi aynı şey mi?</h2>

<p>Afet adli tıbbında önemli bir ayrım da kimlik tespiti ile ölüm nedeninin araştırılması arasında bulunuyor.</p>

<p>Bir kişinin kimliğinin DNA, parmak izi veya diş kayıtlarıyla belirlenmesi, ölüm nedeninin de kesin olarak ortaya konulduğu anlamına gelmiyor.</p>

<p>Ölüm nedeninin belirlenmesi için olayın özelliklerine göre adli muayene, otopsi, toksikolojik analizler veya başka incelemeler yapılması gerekebiliyor.</p>

<p>Benzer şekilde ölüm nedeni hakkında önemli bulgular elde edilmesine rağmen kişinin kimliğinin henüz belirlenemediği durumlar da yaşanabiliyor.</p>

<p>Dolayısıyla kimliklendirme ile ölüm nedeninin araştırılması, birbiriyle ilişkili ancak farklı bilimsel sorulara yanıt veren adli süreçler olarak değerlendiriliyor.</p>

<h2>Yapay zekâ gelecekte kimlik tespitini hızlandırabilir mi?</h2>

<p>Adli bilimlerde kullanılan dijital teknolojiler geliştikçe afetlerde kimlik tespitine yönelik yeni olanaklar da ortaya çıkıyor.</p>

<p>Bilgisayar destekli biyometrik karşılaştırmalar, görüntü işleme sistemleri ve büyük veri kümelerinin analiz edilmesi, uzmanların çalışmalarına katkı sağlayabilecek alanlar arasında bulunuyor.</p>

<p>Yapay zekâ teknolojileri, özellikle kayıtların sınıflandırılması ve olası eşleşmelerin araştırılması gibi işlemlerde yardımcı olma potansiyeli taşıyor.</p>

<p>Ancak bu teknolojilerin adli kimliklendirmede güvenilir biçimde kullanılabilmesi için doğruluklarının, sınırlılıklarının ve hata olasılıklarının bilimsel olarak değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bir yazılımın iki görüntü arasında benzerlik belirlemesi, kişilerin aynı insan olduğunu kesin biçimde kanıtlamıyor.</p>

<p>Bu nedenle yapay zekâ sistemleri, bilimsel olarak doğrulanmış yöntemlerin ve uzman değerlendirmesinin yerini alan araçlar olarak görülmemeli.</p>

<h2>Afet adli tıbbının en önemli görevi: Bilimsel doğruluk ve insan onuru</h2>

<p>Büyük afetlerin ardından yürütülen kimliklendirme çalışmaları, modern tıbbın yalnızca yaşayan insanların hastalıklarını teşhis ve tedavi etmekten ibaret olmadığını gösteriyor.</p>

<p>Adli genetik, adli diş hekimliği, patoloji, antropoloji ve diğer bilimsel disiplinler, hayatını kaybeden kişilerin kimliklerini belirleyebilmek için bir araya geliyor.</p>

<p>Bu çalışmaların başarısı yalnızca gelişmiş laboratuvar cihazlarına bağlı değil.</p>

<p>Doğru kayıtların tutulması, biyolojik örneklerin uygun koşullarda korunması, uzmanlar arasında koordinasyon sağlanması ve ailelerden alınan bilgilerin güvenilir biçimde değerlendirilmesi de büyük önem taşıyor.</p>

<p>Üstelik her kimliklendirme işlemi önemli bir insani sorumluluk içeriyor.</p>

<p>Yanlış yapılan bir kimlik tespiti, birden fazla aileyi etkileyebilecek ciddi sonuçlar doğurabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle sonuçların yeterli bilimsel kanıta dayanması, ailelere yapılacak bilgilendirmelerin dikkatle yürütülmesi ve kişisel verilerin korunması gerekiyor.</p>

<p>Büyük bir afetin ardından geriye yalnızca yıkılan binalar, hasar raporları ve kayıp listeleri kalmıyor.</p>

<p>Her kaydın ardında bir insanın yaşamı, her kimliklendirme çalışmasının ardında ise yakınlarının yanıt beklediği sorular bulunuyor.</p>

<p><strong>Afet adli tıbbının en önemli sorumluluğu da burada ortaya çıkıyor: Bilimsel doğruluktan ödün vermeden hayatını kaybeden kişilerin kimliklerini belirlemek ve ailelerin yakınlarının akıbetini öğrenmesine yardımcı olmak.</strong></p>

<hr />
<h2>Bilimsel ve Resmi Kaynaklar</h2>

<ol start="1">
 <li>
 <p><strong>INTERPOL.</strong> <i>Disaster Victim Identification Guide.</i> Kasım 2023.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>T.C. Adalet Bakanlığı.</strong> <i>2023 Yılı Bakanlık Faaliyet Raporu.</i> Şubat 2024, s. 104.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>INTERPOL.</strong> <i>INTERPOL Support to Continue as Tsunami Victim Identification Centre Relocates.</i> 14 Aralık 2005.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>World Health Organization (WHO).</strong> <i>Emergencies: Management of Dead Bodies.</i> 11 Aralık 2019.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>WHO, ICRC ve IFRC.</strong> <i>Dead Bodies from Natural Disasters and Conflict Do Not Generally Pose Health Risks.</i> 15 Eylül 2023.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>ICRC, WHO, PAHO ve IFRC.</strong> <i>Management of Dead Bodies after Disasters: A Field Manual for First Responders.</i> İkinci baskı, 2016.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD).</strong> <i>Depremde Hayatını Kaybeden Vatandaşların Kimliklendirme ve Defin Hizmetlerine İlişkin Kamuoyu Açıklaması.</i> 8 Şubat 2023.</p>
 </li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/buyuk-bir-afetten-sonra-kimlik-tespiti-nasil-yapiliyor-afet-adli-tibbinin-bilinmeyen-yuzu</guid>
      <pubDate>Wed, 14 Oct 2026 08:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/afet-adli-tibbi-kimlik-tespiti-200kb-1.jpg" type="image/jpeg" length="99509"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Böbrek Nakli Yapılan 11 Bin 647 Hastanın Verileri İncelendi: Organ Kaybı Riskine Dikkat]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/bobrek-nakli-yapilan-11-bin-647-hastanin-verileri-incelendi-organ-kaybi-riskine-dikkat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/bobrek-nakli-yapilan-11-bin-647-hastanin-verileri-incelendi-organ-kaybi-riskine-dikkat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tayland'daki Hatyai ve Phanatnikhom hastanelerinden araştırmacıların yürüttüğü ve 12 Ekim 2026'da Scientific Reports dergisinde yayımlanan kapsamlı analiz, böbrek nakli sonrasında kullanılan takrolimus adlı ilacın kan düzeylerindeki yüksek dalgalanmanın organ kaybı ve ret atağıyla ilişkili olduğunu gösterdi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Toplam 11 bin 647 yetişkin hastanın verilerini içeren 10 araştırmanın sonuçlarına göre, ilaç düzeylerinde yüksek değişkenlik bulunan kişilerde nakledilen böbreğin kaybına ilişkin risk katsayısı 2,13, organ reddine ilişkin risk katsayısı ise 2,05 olarak hesaplandı. Bulgular, nakil sonrasında ilaç düzeylerinin yalnızca tek bir ölçümle değil, zaman içindeki değişimleriyle birlikte değerlendirilmesinin yararlı olabileceğine işaret ediyor.</p>

<p>Böbrek nakli yapılan hastalarda kullanılan bağışıklık baskılayıcı ilaçların kan düzeylerindeki dalgalanmalar, nakledilen organın uzun dönem sağlığı açısından yeniden gündemde. Tayland'daki Hatyai ve Phanatnikhom hastanelerinden bilim insanlarının hazırladığı ve 12 Ekim 2026 tarihinde <i>Scientific Reports</i> dergisinde yayımlanan sistematik derleme ve meta-analiz, takrolimus düzeylerindeki yüksek değişkenliğin nakledilen böbreğin kaybı ve organ reddiyle ilişkili olduğunu ortaya koydu.</p>

<p>Araştırmada, bağışıklık sisteminin nakledilen böbreğe saldırmasını önlemek amacıyla kullanılan takrolimusun kan düzeylerinin zaman içinde ne kadar değiştiği ve bu değişimlerin hastaların klinik sonuçlarıyla bağlantısı incelendi.</p>

<p>Sonuçlar, hastanın farklı tarihlerde yapılan kan testlerindeki ilaç düzeylerinin birbirinden belirgin şekilde ayrılmasının, nakledilen böbreğin sağlığı açısından ek bir risk göstergesi olabileceğini ortaya koydu.</p>

<h3>11 bin 647 hastanın verileri değerlendirildi</h3>

<p>Hatyai Hastanesinden Kittiphan Chienwichai ve Arunchai Chang ile Phanatnikhom Hastanesinden Pannawat Mongkolrattanakul tarafından gerçekleştirilen araştırmada, daha önce yayımlanmış 10 bilimsel çalışmanın sonuçları bir araya getirildi.</p>

<p>Toplam 11 bin 647 yetişkin böbrek nakli alıcısına ait verilerin değerlendirildiği analizde, takrolimus düzeylerinde yüksek değişkenlik bulunan hastalarla daha düşük değişkenlik gösteren hastaların klinik sonuçları karşılaştırıldı.</p>

<p>Bilim insanları, Ekim 2025'e kadar yayımlanan araştırmaları tarayarak uygun çalışmaları analizlerine dahil etti. Farklı hasta gruplarından elde edilen sonuçlar, istatistiksel yöntemlerle birlikte değerlendirildi.</p>

<p>Çalışmalar gözlemsel nitelikteydi. Hastalara yeni bir ilaç uygulanmadı veya deneysel bir tedavi denenmedi. Mevcut hasta takiplerinden elde edilen veriler kullanılarak ilaç düzeylerindeki dalgalanmalarla organ kaybı ve ret atağı arasındaki ilişki araştırıldı.</p>

<h3>Organ kaybına ilişkin risk katsayısı 2,13 olarak hesaplandı</h3>

<p>Meta-analizin en önemli bulgusu, takrolimus düzeylerindeki yüksek dalgalanmayla nakledilen böbreğin kaybı arasında saptanan ilişki oldu.</p>

<p>İlaç düzeylerinde yüksek değişkenlik bulunan hastalarda, hastanın ölümünün organ kaybı olarak sayılmadığı değerlendirmede risk katsayısı 2,13 olarak hesaplandı. Yüzde 95 güven aralığı ise 1,37 ile 3,32 arasında bulundu.</p>

<p>Bu sonuç, takip süresi boyunca nakledilen böbreğin kaybına ilişkin olay hızının, yüksek ilaç değişkenliği gösteren grupta düşük değişkenlik gösteren gruba kıyasla yaklaşık iki kat yüksek olduğunu ifade ediyor.</p>

<p>Ancak bu katsayı, her hastanın organını kaybetme olasılığının kesin olarak iki katına çıktığı veya yüksek değişkenlik bulunan hastaların belirli bir yüzdesinin organ kaybı yaşayacağı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Araştırmada organ reddi açısından da benzer bir ilişki saptandı.</p>

<p>Takrolimus düzeylerinde yüksek dalgalanma bulunan hastalarda ret atağına ilişkin risk katsayısı 2,05 olarak belirlendi. Bu sonuca ait yüzde 95 güven aralığı 1,24 ile 3,41 arasında değişti.</p>

<p>Her iki bulgu da ilaç düzeylerindeki yüksek değişkenlikle olumsuz nakil sonuçları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunduğunu gösterdi.</p>

<h3>Takrolimus düzeylerindeki dalgalanma neden önemli?</h3>

<p>Takrolimus, böbrek nakli sonrasında bağışıklık sisteminin nakledilen organa saldırmasını önlemek amacıyla kullanılan temel ilaçlardan biri.</p>

<p>Nakledilen böbreğin korunabilmesi için bağışıklık sisteminin baskılanması gerekiyor. Ancak bu baskılamanın yetersiz veya aşırı olması hastalar açısından farklı sorunlara yol açabiliyor.</p>

<p>İlaç düzeyinin gereğinden fazla düşmesi, organ reddi riskini artırabiliyor. Yüksek düzeyler ise özellikle böbrek fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilen ilaç toksisitesine neden olabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle takrolimus kullanan hastalarda kan testleriyle ilaç düzeylerinin düzenli olarak izlenmesi, böbrek nakli sonrası tedavinin standart uygulamaları arasında bulunuyor.</p>

<p>Yeni araştırmada üzerinde durulan konu ise yalnızca belirli bir tarihte yapılan kan testinin sonucu değil, aynı hastanın farklı zamanlarda ölçülen ilaç düzeylerinin ne kadar değişkenlik gösterdiği.</p>

<p>Bilimsel çalışmalarda bu durum, <strong>hasta içi ilaç düzeyi değişkenliği</strong> olarak tanımlanıyor.</p>

<h3>Normal bir kan testi sonucu geçmişteki dalgalanmaları göstermeyebilir</h3>

<p>Nakil sonrasında yapılan bir kan testinde takrolimus düzeyinin hedef aralıkta bulunması, hastanın önceki ölçümlerinde dalgalanma yaşanmadığı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Bir hastanın farklı tarihlerde elde edilen kan sonuçları arasında belirgin yükselme ve düşüşler görülebiliyor.</p>

<p>Araştırmacılar, bu değişkenliğin nakledilen böbreğin uzun dönem sağlığı hakkında ek bilgi sağlayıp sağlayamayacağını değerlendirdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bulgular, yüksek değişkenlikle organ kaybı ve ret atağı arasında ilişki bulunduğunu gösterdi. Ancak ilaç düzeylerindeki dalgalanmanın azaltılmasının organ kaybını önleyip önleyemeyeceği araştırmada doğrudan test edilmedi.</p>

<p>Bu nedenle çalışma, mevcut ilaç takip yöntemlerinin değiştirilmesini gerektiren kesin bir klinik kanıt sunmuyor. Bulgular, yüksek ilaç değişkenliğinin risk değerlendirmesinde kullanılabilecek bir gösterge olabileceğini düşündürüyor.</p>

<h3>İlaç düzeylerindeki değişimin tek nedeni düzensiz kullanım değil</h3>

<p>Takrolimusun kandaki miktarı yalnızca kullanılan doza bağlı olarak değişmiyor.</p>

<p>Daha önce yayımlanan bilimsel araştırmalar, ilaçların kullanım düzeninin yanı sıra genetik özelliklerin, kullanılan diğer ilaçlarla etkileşimlerin ve takrolimusun farklı formülasyonlarının da kan düzeylerindeki değişkenliği etkileyebildiğini gösteriyor.</p>

<p>İlacın vücutta emilimini ve işlenmesini etkileyen bireysel farklılıklar da bu değişimlere katkıda bulunabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle takrolimus düzeylerinde yüksek dalgalanma görülmesi, hastanın ilacını düzensiz kullandığını tek başına kanıtlamıyor.</p>

<p>İlaç kullanım şekli, eş zamanlı tedaviler ve hastanın klinik durumu birlikte değerlendirilerek dalgalanmaya neden olabilecek etkenlerin araştırılması gerekiyor.</p>

<h3>Araştırmalarda yüksek dalgalanma oranı yüzde 11 ile 69 arasında değişti</h3>

<p>Analizde yüksek takrolimus değişkenliği bulunan hastaların oranı, incelenen araştırmalar arasında yüzde 11 ile yüzde 69 arasında değişti.</p>

<p>Bu geniş aralığın oluşmasında çalışmaların ilaç değişkenliğini hesaplamak için farklı yöntemler, sınır değerler ve ölçüm dönemleri kullanması etkili oldu.</p>

<p>Araştırmacılar, kullanılan hesaplama yöntemlerine, coğrafi bölgelere ve değerlendirme zamanlarına göre alt grup analizleri de gerçekleştirdi.</p>

<p>Bu karşılaştırmalarda elde edilen risk tahminleri genel olarak benzer yönde olsa da alt gruplardaki belirsizlik nedeniyle sonuçların kesin yorumlanamayacağı belirtildi.</p>

<p>Organ kaybına ilişkin çalışmalarda istatistiksel farklılığın düzeyi yüzde 69,3 olarak hesaplandı. Bu değer, araştırmalardaki sonuçların birbirinden kayda değer ölçüde farklılaştığını gösteriyor.</p>

<p>Organ reddine ilişkin analizde ise aynı istatistiksel ölçüte göre belirgin bir çalışmalar arası farklılık saptanmadı.</p>

<p>Bulgular, yüksek ilaç değişkenliğinin önemli bir risk göstergesi olabileceğine işaret etse de bütün böbrek nakli hastalarına uygulanabilecek ortak ve doğrulanmış bir risk sınırı henüz bulunmuyor.</p>

<h3>Araştırma neden-sonuç ilişkisini kesin olarak kanıtlamıyor</h3>

<p>Meta-analizin önemli sınırlılıklarından biri, değerlendirilen verilerin gözlemsel araştırmalardan elde edilmesi.</p>

<p>Bu tür çalışmalar, iki durum arasında istatistiksel ilişki bulunduğunu gösterebiliyor. Ancak ilaç düzeylerindeki dalgalanmanın doğrudan organ kaybına neden olduğunu kesin olarak kanıtlamıyor.</p>

<p>Hastaların bağışıklık sistemi özellikleri, eşlik eden hastalıkları, tedaviye uyumları ve nakil sonrasında karşılaştıkları diğer sağlık sorunları da sonuçları etkileyebiliyor.</p>

<p>İncelenen araştırmaların takip sürelerinin ve ilaç değişkenliğini ölçme yöntemlerinin farklı olması, bulguların bütün hastalara aynı şekilde uygulanmasını güçleştiriyor.</p>

<p>Araştırmacılar, takrolimus değişkenliğinin klinik takipte güvenilir bir risk göstergesi olarak kullanılabilmesi için ölçüm yöntemlerinin standartlaştırılması, uygun sınır değerlerin belirlenmesi ve ileriye dönük yeni çalışmalar yapılması gerektiğini bildirdi.</p>

<h3>Böbrek nakli hastalarının takibinde ne değişebilir?</h3>

<p>Araştırmanın klinik açıdan öne çıkan sonucu, takrolimus düzeylerinin zaman içindeki değişiminin nakledilen böbreğin gelecekteki işlevi hakkında ek bilgi sağlayabilecek olması.</p>

<p>Bu bulgu, böbrek nakli hastalarında ilaç takibinin yalnızca tek bir laboratuvar sonucuna dayandırılmaması ve önceki ölçümlerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine yönelik mevcut bilimsel yaklaşımı destekliyor.</p>

<p>Böbrek nakli sonrasında takrolimus tedavisinin düzenli sürdürülmesi ve kan düzeylerinin hekim tarafından izlenmesi, mevcut klinik uygulamanın bir parçası.</p>

<p>İngiltere Ulusal Sağlık Hizmeti bünyesinde organ nakli alanında görev yapan uzmanların hasta bilgilendirmelerinde de bağışıklık baskılayıcı ilaçların reçete edildiği şekilde kullanılması, doz atlanması durumunda nakil ekibine bilgi verilmesi ve ilaçlarla ilgili sorunların hekimle paylaşılması gerektiği vurgulanıyor.</p>

<p>Takrolimusun hasta tarafından kesilmesi, dozunun değiştirilmesi veya başka ilaçlarla birlikte kullanılmasına hekim değerlendirmesi olmadan karar verilmesi, nakledilen organın sağlığı açısından risk oluşturabiliyor.</p>

<p>Yeni meta-analiz, ilaç düzeylerinde yüksek dalgalanma gösteren hastaların daha ayrıntılı değerlendirilmesinin yararlı olabileceğini ortaya koyuyor. Ancak bu yaklaşımın klinik sonuçları iyileştirip iyileştirmediğinin ve dalgalanmayı azaltmaya yönelik müdahalelerin organ kaybını önleyip önlemediğinin yeni araştırmalarla doğrulanması gerekiyor.</p>

<h2>Kaynaklar</h2>

<ul>
 <li>
 <p><strong>Scientific Reports</strong> – <i>High tacrolimus intrapatient variability is associated with graft loss after kidney transplantation: a systematic review and meta-analysis.</i> Kittiphan Chienwichai, Pannawat Mongkolrattanakul ve Arunchai Chang. 12 Ekim 2026.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>Transplantation Reviews</strong> – <i>Factors and interventions affecting tacrolimus intrapatient variability: A systematic review and meta-analysis.</i> Hongsheng Chen ve arkadaşları. 2024.</p>
 </li>
 <li>
 <p><strong>NHS Blood and Transplant (Birleşik Krallık Kan ve Organ Nakli Kurumu)</strong> – <i>Kidney transplant medicines.</i> Böbrek nakli sonrası ilaç kullanımı ve hasta takibine ilişkin resmî bilgilendirme.</p>
 </li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/bobrek-nakli-yapilan-11-bin-647-hastanin-verileri-incelendi-organ-kaybi-riskine-dikkat</guid>
      <pubDate>Wed, 14 Oct 2026 08:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/bobrek-naklinde-ilac-dalgalanmasi-200kb-1.jpg" type="image/jpeg" length="36089"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Antik Roma’da Göz Ameliyatları: Katarakt Nasıl Tedavi Ediliyordu?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/antik-romada-goz-ameliyatlari-katarakt-nasil-tedavi-ediliyordu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/antik-romada-goz-ameliyatlari-katarakt-nasil-tedavi-ediliyordu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yaklaşık iki bin yıl önce Antik Roma'da cerrahlar, görme kaybına neden olan kataraktı metal iğnelerle tedavi etmeye çalışıyordu. Roma dönemi tıp yazarı Celsus'un ayrıntılı biçimde anlattığı bu ameliyat, göz merceğinin çıkarılmasına değil, yerinden kaydırılmasına dayanıyordu. Arkeolojik bulgular ise bazı cerrahların farklı yöntemler denemiş olabileceğine işaret ediyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h2>Antik Roma'da Katarakt Ameliyatı Nasıl Yapılıyordu?</h2>

<p>Bugün göz hastalıkları uzmanları tarafından modern cerrahi cihazlar ve yapay göz içi mercekleri kullanılarak gerçekleştirilen katarakt ameliyatlarının geçmişi, Antik Çağ'a kadar uzanıyor.</p>

<p>Roma İmparatorluğu döneminde görme yetisini kaybeden bazı hastalar, son derece hassas ve riskli bir cerrahi girişimle yeniden görmeye çalışıyordu. Cerrahların kullandığı temel araç, gözün içine ilerletilen ince bir metal iğneydi.</p>

<p>Ancak bu ameliyatların amacı günümüzdeki katarakt cerrahisinden oldukça farklıydı.</p>

<p>Romalı cerrahlar, bulanıklaşmış doğal göz merceğini çıkararak yerine yeni bir mercek yerleştirmiyordu. Bunun yerine merceği bulunduğu konumdan uzaklaştırarak ışığın gözün arka bölümüne ulaşmasını sağlamaya çalışıyordu.</p>

<p>Tıp tarihinde <i>couching</i> adıyla bilinen bu yöntem, yüzyıllar boyunca katarakt cerrahisinin temel uygulamalarından biri olarak varlığını sürdürdü.</p>

<p>Antik Roma'daki uygulamaların nasıl gerçekleştirildiğine ilişkin en önemli kaynaklardan biri ise MS 1. yüzyılda yaşayan Aulus Cornelius Celsus'un <i>De Medicina</i> adlı eseri oldu.</p>

<h3>Romalı Hekimler Kataraktın Neden Oluştuğunu Biliyor muydu?</h3>

<p>Katarakt, gözün doğal merceğinin saydamlığını kaybetmesi sonucunda ortaya çıkıyor. Sağlıklı bir gözde ışığı retinaya odaklamaya yardımcı olan mercek, bulanıklaştığında görme kalitesi azalıyor.</p>

<p>Hastalık ilerledikçe bulanık görme, ışıkta kamaşma, renklerin soluk algılanması ve ciddi görme kaybı gibi sorunlar meydana gelebiliyor.</p>

<p>Antik Roma'da ise göz anatomisi ve kataraktın oluşumu bugünkü bilgilerden farklı biçimde açıklanıyordu.</p>

<p>Dönemin Grek-Roma tıp anlayışında kataraktın, gözün içinde biriken ve zamanla yoğunlaşan bir madde nedeniyle oluştuğu düşünülüyordu.</p>

<p>Celsus da eserinde görmeyi engelleyen oluşumu, göz içindeki bir sıvının zamanla sertleşmesiyle ilişkilendiriyordu.</p>

<p>Modern tıp açısından bu açıklama doğru değil. Katarakt, ayrı bir sıvı tabakasının sertleşmesinden değil, doğal göz merceğinin saydamlığını kaybetmesinden kaynaklanıyor.</p>

<p>Bununla birlikte Antik Çağ cerrahları, göz içindeki görme engelinin yer değiştirmesiyle bazı hastaların yeniden ışığı veya çevresindeki nesneleri algılayabildiğini gözlemlemişti.</p>

<p>Bu deneyim, katarakt cerrahisinin ilk dönemlerinde kullanılan yöntemlerin gelişmesine katkı sağladı.</p>

<h3>Celsus'un Eserinde Katarakt Ameliyatı</h3>

<p>Roma döneminin önemli tıp yazarlarından Aulus Cornelius Celsus, <i>De Medicina</i> adlı sekiz kitaplık eserinde hastalıkları, ilaçları ve cerrahi girişimleri ayrıntılı biçimde ele aldı.</p>

<p>Eserin yedinci kitabında göz hastalıklarına yönelik ameliyatlar da anlatılıyor.</p>

<p>Celsus'un katarakt ameliyatına ilişkin açıklamaları, günümüze ulaşan en önemli erken dönem cerrahi tariflerinden birini oluşturuyor.</p>

<p>Yazar, ameliyatı yalnızca teknik bir müdahale olarak değerlendirmiyor. Hangi hastalarda girişimden fayda beklenebileceği, ameliyat öncesi hazırlık ve sonrasındaki bakım konusunda da önerilerde bulunuyor.</p>

<p>Celsus'a göre hastanın yaşı, gözün görünümü, kataraktın rengi ve ışık algısının korunup korunmadığı ameliyat kararında önem taşıyordu.</p>

<p>Çocuklar ve ileri yaştaki hastalar için daha olumsuz sonuçlar beklenirken orta yaşlardaki kişilerin ameliyat açısından daha uygun olabileceği düşünülüyordu.</p>

<p>Ayrıca kataraktın belirli bir olgunluğa ulaşmasının beklenmesi gerektiği belirtiliyordu.</p>

<p>Bu ölçütler, dönemin anatomik bilgileri ve klinik gözlemleri çerçevesinde geliştirilmişti. Günümüzdeki katarakt cerrahisi kararlarıyla aynı bilimsel geçerliliğe sahip değiller.</p>

<p>Celsus'un önemini artıran özellik, ameliyat öncesi değerlendirme ile cerrahi işlemi birbirini tamamlayan aşamalar olarak anlatmasıdır.</p>

<p>Ancak eserinde bir ameliyatı ayrıntılı biçimde tanımlaması, Celsus'un söz konusu işlemi bizzat gerçekleştirdiğini kanıtlamıyor.</p>

<h3>Metal Bir İğneyle Görme Engelini Kaldırmaya Çalışıyorlardı</h3>

<p>Celsus'un anlattığı ameliyat, modern cerrahi yöntemlerle karşılaştırıldığında oldukça ilkel ve riskli görünse de belirli bir uygulama düzenine dayanıyordu.</p>

<p>Ameliyat öncesinde hastanın beslenmesi sınırlandırılıyor, cerrahi işlem için aydınlık bir ortam tercih ediliyordu.</p>

<p>Hasta cerrahın karşısına oturtuluyor, başının hareket etmesini önlemek amacıyla bir yardımcı tarafından arkadan destekleniyordu.</p>

<p>Celsus, başın küçük bir hareketinin bile hastanın görmesini kalıcı biçimde kaybetmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulunuyordu.</p>

<p>Cerrah, ameliyat edilmeyen gözü yün ve bandajla kapatıyordu. Sol gözün sağ elle, sağ gözün ise sol elle ameliyat edilmesini öneriyordu.</p>

<p>Bu ayrıntılar, dönemin cerrahlarının müdahale sırasında el hâkimiyeti ve hastanın hareketsiz kalması gibi konulara önem verdiğini gösteriyor.</p>

<p>Ardından cerrah, metal bir iğneyi gözün dış tarafındaki uygun bir noktadan içeri ilerletiyordu.</p>

<p>İğne yardımıyla görme eksenini kapatan bulanıklaşmış mercek aşağı doğru kaydırılmaya çalışılıyordu.</p>

<p>Merceğin göz bebeği hizasından uzaklaştırılmasıyla ışığın yeniden retina üzerine ulaşması hedefleniyordu.</p>

<p>Mercek yeni konumunda kalırsa işlem başarılı kabul edilebiliyordu.</p>

<p>Celsus, yeniden yukarı hareket eden görme engelinin iğneyle daha küçük parçalara ayrılmasını da tarif ediyordu.</p>

<p>Ancak burada önemli bir ayrım bulunuyor:</p>

<p><strong>Antik Roma'daki temel katarakt ameliyatında doğal mercek gözden çıkarılmıyor, gözün içinde görüş hattının dışına itiliyordu.</strong></p>

<p>Modern anatomi açısından değerlendirildiğinde işlem, bulanıklaşmış merceğin gözün arka bölümündeki vitreus boşluğuna doğru yer değiştirmesine neden olabiliyordu.</p>

<p>Bu yöntemde doğal merceğin normal yerinden uzaklaşması, bazı hastalarda ışık algısının veya görmenin kısmen düzelmesini sağlayabilirdi. Ancak gözün odaklama işlevi de ciddi biçimde etkileniyordu.</p>

<h3>Roma Cerrahlarının Kullandığı Aletler Günümüze Ulaştı mı?</h3>

<p>Antik Roma'da göz cerrahisinin varlığı yalnızca yazılı belgelerle bilinmiyor.</p>

<p>Roma İmparatorluğu'nun hâkimiyetindeki çeşitli bölgelerde yapılan arkeolojik kazılarda, cerrahi işlemlerle ilişkilendirilen metal iğneler ve özel araçlar bulundu.</p>

<p>Bu buluntular arasında katarakt ameliyatlarında kullanılmış olabileceği değerlendirilen ince ve sivri metal aletler de yer alıyor.</p>

<p>Bazı iğnelerin gövdesindeki kalınlaşmış bölümlerin, aletin göz içine gereğinden fazla ilerlemesini sınırlandırmaya yardımcı olmuş olabileceği düşünülüyor.</p>

<p>Araştırmacılar, bu tür araçların yapısını tarihsel ameliyat tarifleriyle karşılaştırarak kullanım amaçlarını değerlendirmeye çalışıyor.</p>

<p>Ancak her cerrahi iğnenin katarakt ameliyatında kullanıldığını kesin biçimde söylemek mümkün değil.</p>

<p>Arkeolojik bulgular, dönemin cerrahi araç teknolojisini anlamak açısından önemli kanıtlar sunsa da tek başlarına ameliyatların ne sıklıkta yapıldığını veya ne kadar başarılı olduğunu göstermiyor.</p>

<h3>Romalılar Kataraktı İğneyle Çekerek de Tedavi Etmiş Olabilir mi?</h3>

<p>Antik Roma göz cerrahisine ilişkin en dikkat çekici tartışmalardan biri, içi boş metal iğnelerin kullanım amacıyla ilgili.</p>

<p>Fransa'nın Montbellet ve İspanya'nın Viladamat bölgelerinde bulunan Roma dönemine ait bazı cerrahi araçların içi boş bir yapıya sahip olması, araştırmacıların dikkatini çekti.</p>

<p>Bu buluntular, bazı cerrahların yumuşak katarakt içeriğini ince bir araç yardımıyla göz dışına çekmeye çalışmış olabileceği ihtimalini gündeme getirdi.</p>

<p>2015 yılında <i>Acta Ophthalmologica</i> dergisinde yayımlanan ve Rafael J. Pérez-Cambrodí ile çalışma arkadaşları tarafından hazırlanan tarihsel araştırma, söz konusu arkeolojik bulguları değerlendirdi.</p>

<p>Araştırmacılar, içi boş iğnelerin katarakt aspirasyonu amacıyla kullanılmış olabileceğini belirtti.</p>

<p>Ancak bunun kesin olarak kanıtlanmadığını, yöntemin başarılı olduğuna ilişkin güvenilir veriler bulunmadığını ve yaygın bir uygulama olduğunun söylenemeyeceğini de vurguladı.</p>

<p>Bu nedenle Antik Roma'da günümüzdeki katarakt aspirasyonuna benzeyen bir ameliyatın rutin olarak gerçekleştirildiğini ileri sürmek doğru değil.</p>

<p><strong>Tarihsel açıdan daha güçlü kanıtlarla desteklenen yöntem, kataraktlı merceğin metal bir iğneyle yerinden kaydırılmasıdır.</strong></p>

<p>İçi boş iğnelerle aspirasyon ihtimali ise araştırılmaya devam edilen ayrı bir cerrahi uygulama olarak değerlendiriliyor.</p>

<h3>Ameliyat Sonrasında Hastalara Nasıl Bakılıyordu?</h3>

<p>Celsus'un anlatımında ameliyat sonrasındaki bakım da önemli bir yer tutuyor.</p>

<p>İğne gözden çıkarıldıktan sonra gözün üzerine yumurta akıyla ıslatılmış yumuşak yün yerleştirilmesi öneriliyordu.</p>

<p>Bunun üzerine iltihaplanmayı azaltması amaçlanan çeşitli maddeler uygulanıyor ve göz bandajlanıyordu.</p>

<p>Hastanın dinlenmesi, başlangıçta çene hareketini azaltmak amacıyla sıvı gıdalar tüketmesi ve belirli bir süre su dışında içecek kullanmaması tavsiye ediliyordu.</p>

<p>Bu uygulamalar, dönemin iyileşme sürecine ilişkin anlayışını yansıtıyor.</p>

<p>Ancak Antik Roma'da mikrobiyoloji, modern antisepsi ve göz içi enfeksiyonların mekanizmaları hakkında bugünkü bilgiler bulunmuyordu.</p>

<p>Dolayısıyla yumurta akı veya benzeri maddelerin göze uygulanması, modern tıp açısından güvenli bir ameliyat sonrası bakım yöntemi olarak değerlendirilemez.</p>

<p>Roma dünyasında göz hastalıklarına yönelik ilaçların kullanıldığı da biliniyor.</p>

<p>Özellikle Roma Britanyası ve Galya'da bulunan, üzerinde hekim ve ilaç adlarının yer aldığı taş damgalar bu konuda dikkat çekici arkeolojik kanıtlar arasında bulunuyor.</p>

<p>Bu damgaların göz merhemlerini tanımlamak amacıyla kullanıldığı düşünülüyor.</p>

<p>Üzerlerinde farklı göz rahatsızlıklarına yönelik ilaç adları ve kullanım alanları belirtiliyor.</p>

<p>Ancak bu bulgular, söz konusu ilaçların kataraktı iyileştirdiğini kanıtlamıyor. Günümüzde de oluşmuş kataraktı ortadan kaldırdığı kanıtlanmış bir göz damlası bulunmuyor; etkili tedavi cerrahiyle sağlanıyor.</p>

<h3>Katarakt Ameliyatlarının Başarı Oranı Ne Kadardı?</h3>

<p>Antik Roma'daki katarakt ameliyatlarının ne kadar başarılı olduğu, tıp tarihinin kesin biçimde yanıtlanamayan sorularından biri.</p>

<p>Dönemin tıp metinlerinde ameliyat yöntemleri ayrıntılı biçimde açıklanmasına rağmen hastaların uzun dönemli sonuçlarını ortaya koyan sistematik klinik kayıtlar bulunmuyor.</p>

<p>Bu nedenle Roma dönemine ait güvenilir bir ameliyat başarı oranı vermek mümkün değil.</p>

<p>Kataraktlı merceğin görme ekseninden uzaklaştırılması, bazı hastalarda görmenin belirli ölçüde geri kazanılmasını sağlamış olabilir.</p>

<p>Ancak doğal merceğin normal konumundan uzaklaşması, gözün ışığı düzgün biçimde odaklama yeteneğini azaltıyordu.</p>

<p>Bunun yanı sıra ciddi komplikasyon riskleri bulunuyordu.</p>

<p>Göz içi kanama, enfeksiyon, iltihaplanma, göz içi basınç artışı ve kalıcı görme kaybı, bu tür müdahalelerle ilişkilendirilen önemli sorunlar arasında yer alıyor.</p>

<p>Dönemin cerrahları modern anestezi, steril cerrahi ortam, mikroskop ve gelişmiş göz içi aletlerinden yoksundu.</p>

<p>Bu koşullar, ameliyat sırasında göz dokularının zarar görmesi ve işlem sonrasında komplikasyon gelişmesi riskini artırıyordu.</p>

<p>Dolayısıyla bazı hastaların ameliyat sonrasında ışığı yeniden algılamış olması, modern anlamda başarılı ve kalıcı bir görme rehabilitasyonu sağlandığı şeklinde yorumlanmamalı.</p>

<h3>Katarakt Ameliyatını İlk Romalılar mı Buldu?</h3>

<p>Katarakt cerrahisinin tarihi Roma İmparatorluğu'ndan daha eskiye uzanıyor.</p>

<p>Antik Hint tıp geleneğindeki <i>Suśruta Saṃhitā</i> adlı eserde göz hastalıkları ve cerrahi müdahalelere ilişkin ayrıntılı açıklamalar bulunuyor.</p>

<p>Antik Yunan tıp geleneğinde de katarakta yönelik girişimlere ilişkin erken dönem bilgiler yer alıyor.</p>

<p>Bununla birlikte katarakt ameliyatının ilk kez nerede ve kim tarafından geliştirildiği kesin olarak bilinmiyor.</p>

<p>2020 yılında <i>Annals of Translational Medicine</i> dergisinde yayımlanan kapsamlı bir tarih araştırmasında, Hint ve Grek-Roma metinlerindeki cerrahi tarifler karşılaştırıldı.</p>

<p>Araştırmacılar, farklı coğrafyalarda kullanılan yöntemlerde önemli benzerlikler bulunduğunu ancak cerrahinin kesin başlangıç yerinin belirlenemediğini ortaya koydu.</p>

<p>Çalışmada ayrıca eski Hint tıp metinlerinin tarihlendirilmesiyle ilgili belirsizliklere dikkat çekildi.</p>

<p>Bu nedenle katarakt ameliyatının tek bir kişi veya uygarlık tarafından kesin olarak icat edildiğini söylemek mümkün değil.</p>

<p>Antik Roma'nın bu alandaki önemi, önceki tıbbi geleneklerden aktarılan bilgilerin ayrıntılı biçimde yazıya geçirilmesi ve cerrahi yöntemlerin tarihsel kaynaklarda korunmasıdır.</p>

<h3>Katarakt Cerrahisi Ne Zaman Değişti?</h3>

<p>Antik Çağ'dan itibaren uygulanan merceği yerinden kaydırma yöntemi, uzun süre katarakt cerrahisinin başlıca tekniklerinden biri olmaya devam etti.</p>

<p>Göz anatomisine ilişkin bilgilerin gelişmesiyle birlikte kataraktın, gözün önünde biriken ayrı bir sıvıdan değil, bulanıklaşmış doğal mercekten kaynaklandığı anlaşıldı.</p>

<p>Bu değişim, cerrahi tedavinin yönünü de etkiledi.</p>

<ol start="18">
 <li>
 <p>yüzyılda Fransız cerrah Jacques Daviel, kataraktlı merceğin gözden çıkarılmasına yönelik yöntemlerin gelişmesinde önemli bir rol oynadı.</p>
 </li>
</ol>

<p>Daviel'in 1747 yılında gerçekleştirdiği bir girişim, uzun yıllar modern mercek çıkarma ameliyatlarının başlangıcı olarak gösterildi.</p>

<p>Ancak daha yeni tarihsel araştırmalar, 1747'deki müdahalenin başlangıçta planlanmış bir mercek çıkarma ameliyatı olmadığını belirtiyor.</p>

<p>2024 ve 2025 yıllarında yayımlanan araştırmalarda, Daviel'in planlı mercek çıkarma girişimine ilişkin günümüze ulaşan çağdaş kayıtların 1750 yılına uzandığı ortaya konuldu.</p>

<p>Bu çalışmalar, tıp tarihindeki önemli cerrahi gelişmelerin tarihlerinin de yeni belgeler ışığında yeniden değerlendirilebildiğini gösteriyor.</p>

<ol start="19">
 <li>
 <p>ve 20. yüzyıllarda ise anestezi, antisepsi, cerrahi aletler ve göz anatomisine ilişkin bilgilerin gelişmesiyle katarakt ameliyatları büyük bir dönüşüm geçirdi.</p>
 </li>
</ol>

<h3>Günümüzde Katarakt Ameliyatı Nasıl Yapılıyor?</h3>

<p>Modern katarakt cerrahisinin temel amacı, saydamlığını kaybetmiş doğal göz merceğini çıkararak görmenin yeniden iyileştirilmesini sağlamak.</p>

<p>Günümüzde yaygın kullanılan fakoemülsifikasyon tekniğinde, bulanıklaşmış mercek ultrason enerjisinden yararlanılarak parçalanıyor ve gözden uzaklaştırılıyor.</p>

<p>Ardından çoğu hastada doğal merceğin yerine yapay göz içi merceği yerleştiriliyor.</p>

<p>Böylece yalnızca görme eksenindeki bulanıklığın giderilmesi değil, gözün ışığı odaklama işlevinin de yeniden düzenlenmesi amaçlanıyor.</p>

<p>Modern katarakt cerrahisi, geçmişteki yöntemlerle karşılaştırıldığında çok daha güvenli ve etkili sonuçlar sağlayabiliyor.</p>

<p>Ancak her cerrahi işlemde olduğu gibi enfeksiyon, kanama, göz içi basınç değişiklikleri ve diğer komplikasyon riskleri tamamen ortadan kalkmış değil.</p>

<p>ABD Ulusal Göz Enstitüsünün verilerine göre günümüzde katarakt ameliyatı geçiren yaklaşık her 10 hastadan 9'unda görmede iyileşme sağlanıyor.</p>

<p>Bu sonuç, modern cerrahinin ulaştığı düzeyi ortaya koysa da bireysel başarı hastanın göz sağlığına ve eşlik eden diğer hastalıklara göre değişebiliyor.</p>

<h3>Antik Roma'dan Modern Göz Cerrahisine Uzanan Yol</h3>

<p>Antik Roma'daki katarakt ameliyatları, modern tıbbın sunduğu güvenlik koşullarından uzak, ciddi riskler taşıyan müdahalelerdi.</p>

<p>Buna rağmen Celsus'un yaklaşık iki bin yıl önce kaleme aldığı ayrıntılı anlatım; hasta değerlendirmesi, cerrahi hazırlık, ameliyat tekniği ve işlem sonrası bakımın bir bütün olarak ele alındığını gösteriyor.</p>

<p>Antik cerrahlar, hastalığın gerçek anatomik nedenini tam olarak bilmeden görme kaybını azaltmaya çalışıyordu.</p>

<p>Günümüzde ise aynı hastalık, gelişmiş mikroskobik cerrahi teknikler ve yapay mercek teknolojileriyle tedavi edilebiliyor.</p>

<p>Bu tarihsel yolculuk, tıbbın yalnızca yeni aletlerin geliştirilmesiyle değil, insan anatomisinin ve hastalıkların nedenlerinin daha doğru anlaşılmasıyla ilerlediğini ortaya koyuyor.</p>

<p><strong>Antik Roma'da bir metal iğneyle başlayan görmeyi geri kazandırma çabası, günümüzde gelişmiş katarakt cerrahisinin ulaştığı noktayı anlamak açısından tıp tarihinin en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturuyor.</strong></p>

<hr />
<h2>Kaynakça</h2>

<ol start="1">
 <li>
 <p>Celsus AC. <i>De Medicina</i>. Kitap VII, Bölüm 7, özellikle 13–14. kısımlar. W. G. Spencer İngilizce çevirisi, Loeb Classical Library, 1935.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Leffler CT, Klebanov A, Samara WA, Grzybowski A. <i>The History of Cataract Surgery: From Couching to Phacoemulsification</i>. Annals of Translational Medicine. 2020;8(22):1551. DOI: 10.21037/atm-2019-rcs-04.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Pérez-Cambrodí RJ ve arkadaşları. <i>Hollow Needle Cataract Aspiration in Antiquity</i>. Acta Ophthalmologica. 2015;93(8):782–784. DOI: 10.1111/aos.12843.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Blatchford JW III. <i>The Surgery of Celsus' De Medicina</i>. Annals of Surgery Open. 2024;5(3). DOI: 10.1097/AS9.0000000000000482.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Leffler CT ve arkadaşları. <i>Jacques Daviel (1696–1762) and the Competition to Extract Cataracts: A Reappraisal</i>. Clinical Ophthalmology. 2025.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Roman Inscriptions of Britain. <i>Oculists' Stamps</i>. Roma dönemi göz merheci damgalarına ilişkin arkeolojik kayıtlar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
 <li>
 <p>National Eye Institute. <i>Cataract Surgery</i>. Güncel katarakt tedavileri ve cerrahi sonuçlarına ilişkin bilgilendirme, Aralık 2024.</p>
 </li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/antik-romada-goz-ameliyatlari-katarakt-nasil-tedavi-ediliyordu</guid>
      <pubDate>Wed, 14 Oct 2026 08:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/antik-roma-katarakt-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="38727"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yağ Hücrelerini Küçültmek Yerine Yok Etmeyi Hedefleyen İlaçta İlk İnsan Bulguları]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/yag-hucrelerini-kucultmek-yerine-yok-etmeyi-hedefleyen-ilacta-ilk-insan-bulgulari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/yag-hucrelerini-kucultmek-yerine-yok-etmeyi-hedefleyen-ilacta-ilk-insan-bulgulari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yağ hücrelerini programlı ölüme yönlendirmeyi hedefleyen CBL-514, 46 kişinin verilerinin incelendiği analizde karın içi yağ hacmini azalttı. Bulgular umut verici olsa da ilaç henüz onaylı bir zayıflama tedavisi değil.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Yağ hücrelerini yalnızca küçültmek yerine ortadan kaldırmayı hedefleyen deneysel bir ilaç, insanlarda yapılan klinik araştırmaların yeni analizinde dikkat çekici sonuçlar verdi. CBL-514 adı verilen enjeksiyonun, iç organların çevresinde biriken ve metabolik hastalıklarla ilişkili olan karın içi yağ dokusunun hacmini azalttığı belirlendi.</p>

<p>Avrupa Diyabet Araştırmaları Derneğinin (EASD) 2026 yılında Milano'da düzenlenen yıllık kongresinde sunulan bulgular, iki Faz II klinik araştırmasından seçilen 46 katılımcının manyetik rezonans (MR) görüntülerine dayanıyor. Sonuçlar, deneysel ilacın cilt altı yağların ötesinde karın içi yağ dokusunu da etkileyebileceğini düşündürüyor. Ancak araştırma, henüz ilacın obeziteyi tedavi ettiğini veya diyabet ve kalp hastalığı riskini azalttığını göstermiyor.</p>

<p>YAĞ HÜCRELERİNİ KÜÇÜLTMEK YERİNE ÖLDÜRMEYİ HEDEFLİYOR</p>

<p>CBL-514, Tayvan merkezli Caliway Biopharmaceuticals tarafından geliştirilen, enjeksiyon yoluyla uygulanan deneysel bir ilaç adayı.</p>

<p>İlacın geliştirilmesinde kullanılan yaklaşım, yağ hücrelerinin biyolojik yaşam döngüsüne müdahale etmeye dayanıyor.</p>

<p>Normal kilo kaybında yağ hücreleri içerdikleri yağın bir bölümünü kaybederek küçülebiliyor. Ancak hücrelerin önemli bir kısmı varlığını koruyabiliyor ve yeniden yağ depolayabiliyor.</p>

<p>CBL-514 ise apoptoz adı verilen programlı hücre ölümü mekanizmasını harekete geçirmek üzere tasarlandı.</p>

<p>Apoptoz, hücrelerin belirli biyolojik sinyaller doğrultusunda kontrollü biçimde ortadan kaldırılmasını sağlayan doğal bir süreç.</p>

<p>İlacın hücre ve hayvan çalışmalarında yağ hücrelerinin ölümünü tetikleyebildiğine ilişkin bulgular bulunuyor. İnsan çalışmalarında ise esas olarak yağ dokusunun hacmindeki değişiklikler ölçülüyor. Dolayısıyla karın içindeki yağ hücrelerinin doğrudan ortadan kaldırıldığı henüz aynı kesinlikle gösterilmiş değil.</p>

<p>46 KİŞİLİK ANALİZDE KARIN İÇİ YAĞ HACMİ AZALDI</p>

<p>Araştırmacılar, daha önce gerçekleştirilen iki Faz II çalışmasının MR görüntülerini yeniden değerlendirerek CBL-514'ün iç organ çevresindeki yağ dokusu üzerindeki etkisini inceledi.</p>

<p>Analize vücut kitle indeksi 22 ile 30 arasında değişen ve araştırma sırasında vücut ağırlığındaki değişim 3 kilogramın altında kalan 46 kişi dahil edildi.</p>

<p>Katılımcıların 26'sı deneysel ilacı, 20'si ise plasebo olarak adlandırılan etkisiz karşılaştırma enjeksiyonunu aldı.</p>

<p>MR görüntüleriyle bel omurgasının ikinci ve üçüncü omurları düzeyindeki karın içi yağ dokusunun hacmi ölçüldü.</p>

<p>Kongrede sunulan bilimsel özete göre dördüncü haftadaki değerlendirmede:</p>

<p>• CBL-514 grubunda incelenen yağ dokusunun hacmi ortalama 65,5 mililitre azaldı.<br />
• Bu azalma başlangıç değerine göre yüzde 10,9 olarak hesaplandı.<br />
• Plasebo grubunda ise yağ hacmi ortalama 29,4 mililitre arttı.<br />
• İki grup arasındaki ortalama değişim farkı 94,9 mililitre oldu.</p>

<p>Tedavi sonrası 8–12. haftalarda yapılan değerlendirmede de gruplar arasındaki farklılık devam etti.</p>

<p>Bu dönemde deneysel ilaç grubunda başlangıca göre ortalama 58,1 mililitrelik azalma görülürken plasebo grubunda 79,4 mililitrelik artış kaydedildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Araştırmacılar, iki grup arasındaki farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olduğunu bildirdi.</p>

<p>Ancak bu ölçümler karın içindeki bütün yağın değil, MR görüntülerinde tanımlanan belirli bir anatomik bölgenin hacmini yansıtıyor. Sonuçlar doğrudan toplam vücut yağ kaybı veya kilogram cinsinden zayıflama anlamına gelmiyor.</p>

<p>İÇ ORGAN YAĞININ AZALMASI NEDEN ÖNEMLİ?</p>

<p>İnsan vücudundaki yağ dokuları bulundukları yere göre farklı özellikler gösteriyor.</p>

<p>Cilt altı yağ dokusu, derinin hemen altında bulunuyor ve özellikle vücut görünümüyle ilgili değişikliklerde öne çıkıyor.</p>

<p>Visseral yağ olarak adlandırılan karın içi yağ dokusu ise karaciğer, bağırsaklar ve diğer iç organların çevresinde yer alıyor.</p>

<p>Bu yağ dokusunun aşırı birikmesi; insülin direnci, tip 2 diyabet, karaciğer yağlanması ve kalp-damar hastalıkları açısından artan riskle ilişkilendiriliyor.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca cilt altındaki yağın değil, karın içindeki yağ dokusunun azaltılması da metabolik sağlık araştırmaları açısından önem taşıyor.</p>

<p>CBL-514 çalışmasının dikkat çekici yönü, başlangıçta bölgesel cilt altı yağ azaltımı amacıyla geliştirilen bir ilacın iç organ çevresindeki yağ dokusunda da ölçülebilir değişikliklerle ilişkilendirilmesi.</p>

<p>Bununla birlikte yağ hacmindeki azalma, tek başına hastalık riskinin düştüğünü kanıtlamıyor.</p>

<p>İlacın kan şekeri kontrolünü iyileştirip iyileştirmediğinin, insülin direncini azaltıp azaltmadığının veya kalp-damar hastalıklarını önleyip önlemediğinin ayrıca araştırılması gerekiyor.</p>

<p>DAHA ÖNCEKİ KLİNİK ÇALIŞMALAR NE GÖSTERDİ?</p>

<p>CBL-514 ile ilgili insan araştırmaları yalnızca kongrede açıklanan karın içi yağ analizinden ibaret değil.</p>

<p>Aesthetic Surgery Journal'da Mayıs 2026'da yayımlanan randomize, plasebo kontrollü Faz IIb araştırmasında 108 yetişkin katılımcı deneysel ilaç veya plasebo gruplarına ayrıldı.</p>

<p>Bu araştırmanın temel hedefi karın içi yağları değil, karın bölgesindeki cilt altı yağ dokusunu değerlendirmekti.</p>

<p>Çalışmada tedavi tamamlandıktan 12 hafta sonra klinisyenlerin yaptığı derecelendirmede, değerlendirilebilen CBL-514 katılımcılarının yüzde 76,7'sinde en az bir basamaklık iyileşme kaydedildi. Plasebo grubunda bu oran yüzde 18,9 olarak bildirildi.</p>

<p>MR ölçümlerinde de deneysel ilaç grubunda cilt altı yağ hacminde anlamlı azalma görüldü.</p>

<p>Bu sonuçlar ilacın bölgesel yağ azaltma potansiyelini destekliyor. Ancak çalışmanın esas amacı obezite tedavisini veya uzun dönem metabolik sonuçları değerlendirmek değildi.</p>

<p>Ayrıca araştırmadaki katılımcı kayıpları ve sınırlı takip süresi, sonuçların uzun vadeye genellenmesini güçleştiriyor.</p>

<p>CBL-514 ZAYIFLAMA İLAÇLARINDAN NASIL FARKLI?</p>

<p>Günümüzde obezite tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar iştah ve tokluk mekanizmaları üzerinden etki gösteriyor.</p>

<p>Örneğin GLP-1 temelli tedaviler, besin alımını ve enerji dengesini etkileyerek kilo kaybına yardımcı olabiliyor.</p>

<p>CBL-514'ün geliştirilme amacı ise farklı. İlaç, yağ hücrelerinin kendisini hedefleyen bir mekanizma üzerinden bölgesel yağ dokusunu azaltmayı amaçlıyor.</p>

<p>Bu iki yaklaşım birbirinin doğrudan alternatifi olarak değerlendirilemez.</p>

<p>CBL-514 çalışmalarında belirli bir bölgedeki yağ hacminin azalması ölçülürken, obezite ilaçlarının klinik değerlendirmesinde toplam vücut ağırlığı, metabolik göstergeler ve ilgili sağlık sonuçları da önem taşıyor.</p>

<p>Araştırmacılar CBL-514'ün diğer kilo kaybı tedavileriyle birlikte kullanımını da araştırıyor. Ancak böyle bir kombinasyonun insanlarda daha kalıcı kilo kontrolü sağladığı henüz kanıtlanmış değil.</p>

<p>YAN ETKİLERİ VAR MI, İLAÇ NE ZAMAN KULLANILABİLECEK?</p>

<p>CBL-514 ile yapılan klinik araştırmalarda en sık bildirilen yan etkiler enjeksiyon bölgesinde ağrı, şişlik, kızarıklık, morarma ve hassasiyet oldu.</p>

<p>Mayıs 2026'da yayımlanan Faz IIb çalışmasında bu reaksiyonların çoğu hafif veya orta şiddetteydi. Bununla birlikte bazı katılımcılar enjeksiyon bölgesindeki sorunlar nedeniyle tedaviyi bıraktı.</p>

<p>Küçük ve kısa süreli araştırmalarda ciddi bir güvenlik sorununun yaygın biçimde görülmemesi, ilacın uzun vadede tamamen güvenli olduğunu göstermiyor.</p>

<p>CBL-514'ün geliştirme süreci devam ediyor. Karın bölgesindeki cilt altı yağların azaltılmasına yönelik daha geniş katılımlı Faz III klinik araştırmaları da başlatılmış durumda.</p>

<p>Ancak ilaç henüz onaylanmış bir obezite tedavisi değil. Türkiye'de de bu amaçla ruhsatlandırılmış standart bir tedavi olarak değerlendirilemez.</p>

<p>Yeni araştırmalarda ilacın farklı hasta gruplarındaki etkinliğinin, güvenliğinin, yağ azalmasının kalıcılığının ve metabolik sağlık üzerindeki gerçek etkilerinin ortaya konulması gerekiyor.</p>

<p>ARAŞTIRMANIN EN ÖNEMLİ SONUCU NE?</p>

<p>CBL-514 araştırmaları, bölgesel yağ azaltımında yalnızca yağ hücrelerinin hacmini küçültmeye değil, hücrelerin yaşam döngüsünü hedeflemeye dayanan farklı bir yaklaşımın geliştirildiğini gösteriyor.</p>

<p>Özellikle 2026 yılında sunulan karın içi yağ analizi, bu yaklaşımın yalnızca kozmetik amaçlarla sınırlı kalmayabileceğine ilişkin erken bir araştırma bulgusu sağlıyor.</p>

<p>Ancak 46 kişinin verilerine dayanan alt grup analizi, hakemli tam makale yerine kongre özeti olarak sunuldu. Ayrıca iç organ yağındaki azalmanın uzun dönem hastalık sonuçlarına etkisi henüz bilinmiyor.</p>

<p>Bu nedenle CBL-514 için şimdilik söylenebilecek en güçlü sonuç, deneysel enjeksiyonun belirli karın yağ dokusu ölçümlerinde azalma sağladığı ve daha kapsamlı klinik değerlendirmeyi hak ettiği.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>CBL-514 deneysel aşamadaki bir ilaçtır. Kilo verme, obezite veya karın bölgesindeki yağlanma için onaylanmış bir tedavi olarak kullanılmamalıdır. İnternette veya yetkisiz merkezlerde benzer etkiler vaat eden enjeksiyonlar güvenli ve etkili kabul edilmemelidir. Kilo yönetimi ve obezite tedavisi kişisel sağlık durumuna göre hekim tarafından değerlendirilmelidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>1. European Association for the Study of Diabetes (EASD) — Ling Y.-F. ve arkadaşları, “CBL-514, a first-in-class adipocyte apoptosis-inducing injection, reduces MRI-measured L2-L3 visceral adipose tissue: translational evidence from preclinical models to a Phase 2 clinical trial” — EASD Yıllık Kongresi, 2026.</p>

<p>2. Aesthetic Surgery Journal — Lorenc Z. P. ve arkadaşları, “Randomized Phase 2b Trial of CBL-514 Injection for Abdominal Subcutaneous Fat Reduction With Clinician- and Patient-Reported Outcomes and MRI Assessment” — 20 Mayıs 2026. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/yag-hucrelerini-kucultmek-yerine-yok-etmeyi-hedefleyen-ilacta-ilk-insan-bulgulari</guid>
      <pubDate>Wed, 14 Oct 2026 07:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2431.jpeg" type="image/jpeg" length="66251"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Üçlü Negatif Meme Kanserinde İki Yeni Tedavi Hedefi Keşfedildi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/uclu-negatif-meme-kanserinde-iki-yeni-tedavi-hedefi-kesfedildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/uclu-negatif-meme-kanserinde-iki-yeni-tedavi-hedefi-kesfedildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Meme kanserinin en agresif türlerinden biri olan üçlü negatif meme kanserine yönelik iki ayrı araştırma, yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi açısından umut verici sonuçlar ortaya koydu. Bilim insanları, kanserin yayılmasını destekleyen genetik mekanizmayı ve tümör hücrelerinin enerji metabolizmasındaki bir zayıflığı hedef alarak deneysel modellerde hastalığın ilerlemesini baskıladı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Üçlü negatif meme kanserinin yayılmasını sağlayan moleküler mekanizmalar üzerinde çalışan bilim insanları, hastalığın tedavisinde kullanılabilecek iki önemli hedef belirledi. Avustralya ve ABD'de gerçekleştirilen araştırmalarda, kanser hücrelerinin başka organlarda çoğalmasını destekleyen genetik bir düzenleme ağı ile tümörlerin enerji metabolizmasında kritik rol oynayan bir enzim hedef alındı. Deneysel sonuçlar, agresif meme kanserine karşı daha kişiselleştirilmiş tedavilerin geliştirilmesinin önünü açabilecek nitelikte.</p>

<p>Adelaide Üniversitesi ve Olivia Newton-John Kanser Araştırma Enstitüsü tarafından yürütülen ve 21 Ağustos 2026'da EMBO Molecular Medicine dergisinde yayımlanan araştırma, üçlü negatif meme kanserinin metastatik ilerlemesinde rol oynayan miR-342 ve E2F arasındaki ilişkiyi ortaya koydu.</p>

<p>Araştırmacılar, bu moleküler mekanizmanın mevcut bir kanser ilacıyla hedeflenebileceğini gösterdi.</p>

<p>Kanserin yayılmasında kritik mekanizma belirlendi</p>

<p>Üçlü negatif meme kanseri, tümör hücrelerinde östrojen ve progesteron reseptörlerinin bulunmaması ve HER2 proteinini aşırı miktarda üretmemesi nedeniyle diğer bazı meme kanseri türlerinden ayrılıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu özellik, hormon tedavilerinin ve HER2'yi hedefleyen ilaçların kullanılmasını engellerken hastalığın tedavisini daha karmaşık hale getiriyor.</p>

<p>Araştırmacılar, özellikle kanser hücrelerinin meme dokusundan ayrıldıktan sonra başka organlarda yerleşerek yeni tümör odakları oluşturmasına odaklandı.</p>

<p>Çalışmada, miR-342 adı verilen küçük bir RNA molekülünün kanserin metastatik ilerlemesini baskılayan önemli bir düzenleyici olduğu belirlendi.</p>

<p>miR-342 düzeylerinin azalmasıyla birlikte hücre çoğalmasını düzenleyen E2F sinyal yolunun aktivitesinin arttığı ve bunun metastatik tümörlerin gelişimini desteklediği görüldü.</p>

<p>Araştırmacılar, düşük miR-342 ve yüksek E2F aktivitesi bulunan üçlü negatif meme kanserlerinin daha yüksek metastatik ilerleme potansiyeli taşıyabileceğini ortaya koydu.</p>

<p>Mevcut meme kanseri ilacı metastatik büyümeyi baskıladı</p>

<p>Araştırmanın dikkat çeken sonuçlarından biri, başka meme kanseri türlerinde kullanılan palbosiklib adlı ilacın deneysel modellerde metastatik tümör büyümesini azaltması oldu.</p>

<p>CDK4/6 inhibitörleri grubunda bulunan palbosiklib, halihazırda hormon reseptörü pozitif, HER2 negatif ileri evre meme kanserinin tedavisinde kullanılan ilaçlar arasında yer alıyor.</p>

<p>Bilim insanları, bu ilacın E2F sinyal yolunu dolaylı olarak baskılayarak üçlü negatif meme kanserinin belirli moleküler özelliklere sahip alt gruplarında da etkili olabileceğini araştırdı.</p>

<p>Hayvan modellerinde gerçekleştirilen deneyler, palbosiklib tedavisinin daha önce oluşmuş metastatik odakların büyümesini azaltabildiğini gösterdi.</p>

<p>Özellikle düşük miR-342 ve yüksek E2F aktivitesi bulunan tümörlerin bu tedavi yaklaşımına duyarlı olabileceği değerlendirildi.</p>

<p>Bulgular, mevcut bir ilacın uygun hastaların moleküler özelliklerine göre yeniden kullanılabilmesi açısından önemli bir araştırma alanı oluşturdu.</p>

<p>Ancak palbosiklibin üçlü negatif meme kanserindeki etkinliği henüz klinik olarak doğrulanmış değil. İlacın bu hastalıkta rutin kullanıma girebilmesi için hastalar üzerinde yapılacak ileri araştırmalara ihtiyaç bulunuyor.</p>

<p>ABD'den ikinci araştırma: Kanser hücrelerinin enerji sistemi hedef alındı</p>

<p>Üçlü negatif meme kanserine yönelik bir diğer önemli araştırma ise ABD'deki Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi tarafından gerçekleştirildi.</p>

<p>Kasım 2025'te Cell Reports Medicine dergisinde yayımlanan çalışmada, kanser hücrelerinin enerji üretim mekanizmasını hedefleyen SU212 adlı deneysel bir molekül incelendi.</p>

<p>Araştırmacılar, üçlü negatif meme kanseri hücrelerinde yüksek düzeyde bulunabilen enolaz 1 (ENO1) enziminin tümör gelişimindeki rolüne odaklandı.</p>

<p>ENO1, hücrelerin glikozu parçalayarak enerji elde etmesinde görev alan metabolik süreçlerin önemli bileşenlerinden biri.</p>

<p>Kanser hücreleri, hızlı büyüme ve çoğalma ihtiyaçlarını karşılamak için glikoz metabolizmasından yoğun biçimde yararlanabiliyor.</p>

<p>Bilim insanları tarafından geliştirilen SU212 molekülünün ENO1 proteinine bağlanarak proteinin hücre içinde parçalanmasını artırdığı belirlendi.</p>

<p>Böylece kanser hücrelerinin glikoz kullanımının ve enerji metabolizmasının baskılandığı gözlendi.</p>

<p>Deneysel molekül tümör büyümesini ve metastazı azalttı</p>

<p>Araştırmada SU212 molekülü, farklı üçlü negatif meme kanseri hücreleri ve hayvan modelleri üzerinde test edildi.</p>

<p>Elde edilen sonuçlar, molekülün kanser hücrelerinin metabolik faaliyetlerini azaltarak tümör büyümesini baskıladığını ortaya koydu.</p>

<p>İnsan kaynaklı tümör dokularının kullanıldığı deneysel modeller de dahil olmak üzere çeşitli fare modellerinde tümör gelişiminde ve metastatik ilerlemede azalma görüldü.</p>

<p>Araştırmacılar ayrıca molekülün deneysel güvenlilik özelliklerini inceledi. İlk bulgular olumlu olmakla birlikte SU212'nin insanlarda güvenli ve etkili olduğunun gösterilmesi için klinik araştırmalar yapılması gerekiyor.</p>

<p>Çalışma, metabolik hedeflerin üçlü negatif meme kanserinde yeni tedavi seçenekleri geliştirmek amacıyla kullanılabileceğine işaret etti.</p>

<p>İki farklı mekanizma, ortak tedavi hedefi</p>

<p>Avustralya ve ABD'de yürütülen araştırmalar, üçlü negatif meme kanserine farklı biyolojik mekanizmalar üzerinden yaklaşmaları bakımından önem taşıyor.</p>

<p>Avustralyalı araştırmacılar, kanser hücrelerinin başka organlarda yeni tümör odakları oluşturmasını destekleyen miR-342-E2F düzenleme ağını hedef aldı.</p>

<p>ABD'deki araştırmacılar ise kanser hücrelerinin büyümesini sağlayan enerji metabolizmasındaki ENO1 enzimine odaklandı.</p>

<p>Her iki çalışma da tümörlerin yalnızca büyümesini değil, metastatik ilerlemesini destekleyen mekanizmaların hedeflenebileceğini gösterdi.</p>

<p>Bu yaklaşım, üçlü negatif meme kanserinin bütün hastalarda aynı biyolojik özellikleri göstermediği gerçeğiyle de örtüşüyor.</p>

<p>Araştırmacılar, gelecekte tümörlerin moleküler özelliklerinin ayrıntılı biçimde incelenmesiyle hangi hastaların hangi hedefli tedaviden yarar görebileceğinin daha doğru belirlenebileceğini değerlendiriyor.</p>

<p>Hastalar için ne anlama geliyor?</p>

<p>İki araştırmanın sonuçları önemli olmakla birlikte henüz üçlü negatif meme kanserinde yeni bir tedavinin kesin olarak etkili olduğunu göstermiyor.</p>

<p>Palbosiklibin bu kanser türündeki olası yararı ve SU212 molekülünün güvenliliği ile etkinliği, insanlarda gerçekleştirilecek klinik çalışmalarla doğrulanmak zorunda.</p>

<p>Üçlü negatif meme kanserinin günümüzdeki tedavisinde hastalığın evresine ve tümörün biyolojik özelliklerine göre cerrahi, kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi ve belirli hastalarda hedefe yönelik ilaçlar kullanılabiliyor.</p>

<p>Yeni çalışmaların en önemli katkısı ise tedavi seçeneklerinin sınırlı olduğu hasta gruplarında değerlendirilebilecek moleküler zayıflıkları ortaya çıkarması.</p>

<p>Bilim insanları, bu hedeflerin klinik araştırmalarda başarılı sonuçlar vermesi halinde üçlü negatif meme kanserinde hastaya ve tümörün özelliklerine göre uyarlanan tedavilerin geliştirilebileceğini öngörüyor.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Haberde yer alan palbosiklib ve SU212 ile ilgili sonuçlar, üçlü negatif meme kanseri bakımından klinik öncesi araştırmalara dayanmaktadır. Bu bulgular mevcut tedavilerin değiştirilmesi veya ilaçların hekim önerisi dışında kullanılması için gerekçe oluşturmaz.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>1. Arnet, V. K., Johnstone, C. N., Redvers, R. P. ve ark. (2026). Metastasis of triple negative breast cancer is regulated by a targetable miR-342-E2F network. EMBO Molecular Medicine.</p>

<p>2. Tailor, D. ve ark. (2025). Non-orthosteric inhibition of enolase 1 impedes growth of triple-negative breast cancer. Cell Reports Medicine.</p>

<p>3. National Cancer Institute (NCI). Breast Cancer Treatment (PDQ®) – Health Professional Version. ABD Ulusal Kanser Enstitüsü. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/uclu-negatif-meme-kanserinde-iki-yeni-tedavi-hedefi-kesfedildi</guid>
      <pubDate>Wed, 14 Oct 2026 06:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2429.jpeg" type="image/jpeg" length="84441"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Vitamin ve Mineral Kaynakları: Besinler, Emilim ve Doğru Seçimler]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/vitamin-ve-mineral-kaynaklari-besinler-emilim-ve-dogru-secimler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/vitamin-ve-mineral-kaynaklari-besinler-emilim-ve-dogru-secimler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Vitamin ve mineraller sebze, meyve, baklagil, tam tahıl, süt ürünleri, yumurta ve balık gibi besinlerden alınır. Ancak B12 ve D vitamini gibi bazı öğeler için yalnızca sebze ağırlıklı beslenmek yeterli olmayabilir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Vitamin ve minerallerin başlıca kaynakları sebzeler, meyveler, baklagiller, tam tahıllar, süt ürünleri, yumurta, et, balık, kuruyemişler ve yağlı tohumlardır. Her besin farklı vitamin ve mineraller sağladığı için vücudun ihtiyaçlarını karşılamanın temel yolu, tek bir yiyeceğe ağırlık vermek yerine besin çeşitliliğini artırmaktır.</p>

<p>Ancak bir besinin vitamin veya mineral içermesi, o öğenin günlük ihtiyacını tek başına karşılayacağı anlamına gelmez. Besindeki miktar, porsiyon büyüklüğü, vücuttaki emilim ve kişinin yaşına veya sağlık durumuna bağlı gereksinimleri birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütünün 2026 yılında yayımladığı sağlıklı beslenme değerlendirmesi de yeterlilik, denge, ölçülülük ve çeşitliliği beslenmenin dört temel ilkesi arasında gösteriyor.</p>

<p>Vitaminler en çok hangi sebze ve meyvelerde bulunur?</p>

<p>Sebze ve meyveler özellikle A ve C vitaminleri, folat ve bazı bitkisel bileşikler bakımından önemli kaynaklardır. Koyu yeşil yapraklı sebzeler ayrıca K vitamini içerir.</p>

<p>A vitamini: Havuç, balkabağı, tatlı patates, ıspanak ve diğer koyu yeşil yapraklı sebzeler beta-karoten sağlar. Vücut beta-karotenin bir bölümünü A vitaminine dönüştürür. A vitamini normal görme, bağışıklık sistemi ve hücresel işlevler için gereklidir.</p>

<p>C vitamini: Kırmızı ve yeşil biber, portakal, mandalina, kivi, çilek, brokoli ve domates önemli kaynaklardır. C vitamini kolajen üretiminde görev alır ve bitkisel kaynaklı demirin emilimini artırır.</p>

<p>K vitamini: Ispanak, pazı, lahana, brokoli ve diğer yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Normal kan pıhtılaşması ve kemik metabolizmasında görev alır.</p>

<p>Folat (B9 vitamini): Mercimek, nohut, kuru fasulye, ıspanak, kuşkonmaz ve diğer yeşil sebzelerde bulunur. Hücre bölünmesi ve DNA sentezi için gereklidir.</p>

<p>E vitamini: Badem, ayçiçeği çekirdeği, fındık ve bazı bitkisel yağlar önemli kaynaklardır. Hücreleri oksidatif hasardan koruyan antioksidan sistemin bir parçasıdır.</p>

<p>Sebze ve meyvelerin farklı renklerde seçilmesi, değişik vitamin ve bitkisel bileşiklerin beslenmeye katılmasını kolaylaştırabilir. Bununla birlikte besinin renginden tek başına vitamin miktarı veya besleyicilik düzeyi belirlenemez.</p>

<p>B12 ve D vitamini neden farklı besin kaynakları gerektiriyor?</p>

<p>B12 ve D vitaminleri, yalnızca sebze ve meyve tüketerek yeterli miktarda alınması güç olan besin öğeleridir.</p>

<p>B12 vitamini doğal olarak başlıca et, balık, yumurta, süt ve süt ürünlerinde bulunur. Sinir sisteminin normal işleyişi, DNA sentezi ve kırmızı kan hücrelerinin üretimi için gereklidir.</p>

<p>Bitkisel besinler güvenilir doğal B12 kaynağı değildir. Bu nedenle vegan beslenen kişilerin B12 ile zenginleştirilmiş ürünlere veya uygun takviyelere ihtiyaçları vardır. B12 emilim bozukluğu bulunan kişilerde ise yalnızca besin tüketimini artırmak yeterli olmayabilir.</p>

<p>D vitamini bakımından besin seçenekleri daha sınırlıdır. Somon, uskumru, sardalya gibi yağlı balıklar önemli kaynaklardır. Yumurta sarısı az miktarda D vitamini içerir. D vitaminiyle zenginleştirilmiş süt ve diğer ürünler de katkıda bulunabilir.</p>

<p>D vitamini, güneş ışığının etkisiyle deride de üretilebilir. Ancak üretim; mevsim, coğrafi konum, güneşten korunma, cilt özellikleri ve diğer etkenlerden etkilenir.</p>

<p>Bu nedenle D vitamini yeterliliği yalnızca beslenme listesine bakılarak değerlendirilemez.</p>

<p>Kalsiyum, demir ve magnezyum hangi besinlerde bulunur?</p>

<p>Mineraller kemik yapısından oksijen taşınmasına, sinir iletiminden kasların çalışmasına kadar çok sayıda fizyolojik süreçte görev alır.</p>

<p>Kalsiyum kaynakları</p>

<p>Süt, yoğurt ve peynir önemli kalsiyum kaynaklarıdır. Kılçığıyla tüketilen bazı balıklar, kalsiyumla zenginleştirilmiş bitkisel içecekler, kalsiyum kullanılarak hazırlanmış tofu ve bazı yeşil sebzeler de kalsiyum sağlayabilir.</p>

<p>Kalsiyum kemik ve dişlerin yapısında bulunur. Kas kasılması ve sinir iletiminde de görev alır.</p>

<p>Ancak her bitkisel kalsiyum kaynağından aynı düzeyde yararlanılamaz. Örneğin ıspanak kalsiyum içerse de oksalat nedeniyle bu mineralin emilimi düşüktür.</p>

<p>Demir kaynakları</p>

<p>Kırmızı et, kümes hayvanları ve deniz ürünleri demir sağlar. Mercimek, nohut, kuru fasulye, bazı yeşil sebzeler ve demirle zenginleştirilmiş tahıl ürünleri de bitkisel demir kaynakları arasındadır.</p>

<p>Demir, hemoglobinin yapısına katılarak oksijen taşınmasında görev alır.</p>

<p>Hayvansal besinlerdeki hem demiri genel olarak bitkisel kaynaklardaki hem olmayan demirden daha kolay emilir. Bu fark özellikle yalnızca bitkisel beslenen kişiler açısından önemlidir.</p>

<p>Magnezyum kaynakları</p>

<p>Kabak çekirdeği, badem, fındık, ceviz, mercimek, kuru fasulye, yulaf ve tam tahıllar magnezyum içeren besinlerdir.</p>

<p>Magnezyum kas ve sinir işlevlerinde, enerji metabolizmasında ve kemik sağlığında görev alır.</p>

<p>Rafine tahıllar yerine tam tahılların tercih edilmesi, magnezyum ve lif alımını artırmaya yardımcı olabilir.</p>

<p>Potasyum, çinko ve iyot için hangi besinler tüketilmeli?</p>

<p>Günlük beslenmede dikkat edilmesi gereken mineraller arasında potasyum, çinko ve iyot da bulunur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Potasyum: Patates, kuru baklagiller, muz, domates, avokado, sebzeler ve bazı süt ürünlerinde bulunur. Sinir ve kas işlevlerinde, sıvı dengesinin düzenlenmesinde görev alır.</p>

<p>Çinko: Et, deniz ürünleri, süt ürünleri, yumurta, kabak çekirdeği, kuruyemişler ve baklagiller çinko sağlar. Bağışıklık sistemi, büyüme ve yara iyileşmesi süreçlerinde önemli görevleri vardır.</p>

<p>İyot: İyotlu tuz, balık, deniz ürünleri, süt ve yumurta başlıca kaynaklar arasındadır. İyot, tiroit hormonlarının üretimi için gereklidir.</p>

<p>İyot ihtiyacını karşılamak için tuz tüketimini artırmak doğru değildir. Günlük tuz tüketimi önerilen sınırlar içinde tutulmalı, kullanılan tuzun iyotlu olması tercih edilmelidir.</p>

<p>Hangi mineralin hangi miktarda alınması gerektiği yaş, cinsiyet, gebelik, emzirme ve sağlık durumuna göre değişebilir.</p>

<p>Besindeki vitamin ve mineral miktarı kadar emilim de önemli</p>

<p>İki farklı besinin aynı miktarda mineral içermesi, vücudun bu minerallerden aynı ölçüde yararlanacağı anlamına gelmez.</p>

<p>Besin öğelerinin biyoyararlanımı, yani vücut tarafından emilip kullanılabilen bölümü, besinin yapısına ve aynı öğünde tüketilen diğer yiyeceklere göre değişebilir.</p>

<p>Bunun günlük beslenmede bazı pratik karşılıkları bulunuyor.</p>

<p>Mercimek ve limon: Mercimek bitkisel demir içerir. Limon veya C vitamini bakımından zengin biber gibi besinlerin aynı öğünde bulunması, hem olmayan demirin emilimini artırabilir.</p>

<p>Havuç ve zeytinyağı: Havuçtaki beta-karotenin emilimi, uygun miktarda yağ içeren bir öğünde daha iyi gerçekleşebilir.</p>

<p>Ispanak ve kalsiyum: Ispanak kalsiyum içerir; ancak oksalat nedeniyle bu kalsiyumun emilimi sınırlıdır. Kalsiyum gereksinimini yalnızca ıspanakla karşılamaya çalışmak uygun değildir.</p>

<p>Tam tahıllar ve baklagiller: Bu besinler demir ve çinko sağlar. Ancak içerdikleri fitat, bazı minerallerin emilimini azaltabilir. Islatma, filizlendirme ve fermantasyon gibi işlemler bazı koşullarda fitat miktarını azaltabilir.</p>

<p>Besinlerin hazırlanma biçimi de önem taşır. C vitamini gibi suda çözünen ve ısıya duyarlı vitaminler uzun süreli pişirme sırasında kayba uğrayabilir. Buna karşılık pişirme, bazı besin öğelerinin kullanılabilirliğini artırabilir.</p>

<p>Dolayısıyla bütün sebzeleri çiğ tüketmek gerektiği veya pişmiş sebzelerin vitamin bakımından değersiz olduğu düşüncesi doğru değildir.</p>

<p>Vitamin ve mineral ihtiyacı için günlük beslenme nasıl düzenlenebilir?</p>

<p>Yeterli vitamin ve mineral alımı için her gün çok sayıda özel ürün satın almak gerekmez. Yaygın olarak tüketilen besinler, doğru çeşitlilikle bir araya getirildiğinde önemli besin öğeleri sağlayabilir.</p>

<p>Örneğin günlük öğünlerde şu besin gruplarına yer verilebilir:</p>

<p>Kahvaltıda: Yumurta, peynir veya yoğurt, tam tahıllı ekmek, domates ve biber.</p>

<p>Öğle yemeğinde: Mercimek, nohut veya kuru fasulye yemeği; yanında salata ve uygun bir tahıl seçeneği.</p>

<p>Akşam yemeğinde: Balık veya başka bir protein kaynağı, mevsim sebzeleri ve yoğurt.</p>

<p>Ara öğünlerde: Taze meyve ve uygun porsiyonda çiğ kuruyemiş.</p>

<p>Bu örnek, kişiye özel hazırlanmış bir beslenme programı değil; farklı vitamin ve mineral kaynaklarının öğünlerde nasıl birleştirilebileceğini gösteren genel bir çerçevedir.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü, 10 yaş üzerindeki bireylerin günlük en az 400 gram sebze ve meyve tüketmesini öneriyor. Daha küçük çocuklar için yaşa göre farklı miktarlar belirtiliyor.</p>

<p>Sebze ve meyve çeşitliliği önemli olsa da yeterli protein, sağlıklı yağ ve enerji alımı da beslenmenin ayrılmaz parçalarıdır.</p>

<p>Herkesin vitamin ve mineral takviyesi alması gerekir mi?</p>

<p>Sağlıklı bireylerin önemli bir bölümü gerekli vitamin ve mineralleri çeşitli ve dengeli beslenmeyle karşılayabilir. Ancak bazı kişilerde takviye kullanımı veya özel beslenme düzenlemeleri gerekebilir.</p>

<p>Vegan beslenenlerde B12 vitamini desteği, gebelik planlayanlarda ve gebeliğin erken döneminde folik asit desteği özellikle önemlidir.</p>

<p>İleri yaş, emilim bozuklukları, belirli sindirim sistemi hastalıkları, bazı ilaçların kullanımı ve kısıtlayıcı beslenme biçimleri de belirli vitamin ve mineral eksiklikleri açısından değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p>Demir eksikliği saptanan bir kişide yalnızca demir içeren yiyecekleri artırmak her zaman yeterli olmayabilir. Eksikliğin nedeni ve gerektiğinde tedavisi hekim tarafından değerlendirilmelidir.</p>

<p>Ayrıca takviyelerin gereğinden fazla alınması sağlık sorunlarına yol açabilir. Özellikle yağda çözünen bazı vitaminlerin ve demir gibi minerallerin yüksek dozlarda kullanılması zararlı olabilir.</p>

<p>Vitamin ve mineral bakımından zengin beslenmenin temel amacı, mümkün olduğunca çok vitamin almak değil, vücudun gereksinimlerini yeterli ve dengeli şekilde karşılamaktır.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Gebelik, böbrek hastalığı, emilim bozukluğu veya düzenli ilaç kullanımı gibi durumlarda vitamin ve mineral gereksinimleri farklılaşabilir. Özellikle kan sulandırıcı ilaç kullananlarda K vitamini alımındaki değişiklikler, böbrek fonksiyon bozukluğu bulunanlarda ise potasyum alımı önem taşıyabilir. Takviye kullanımı ve beslenmede önemli değişiklikler sağlık profesyoneliyle değerlendirilmelidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>1. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) — Healthy diet — 26 Ocak 2026</p>

<p>2. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), Office of Dietary Supplements — Vitamin and Mineral Supplement Fact Sheets</p>

<p>3. İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) — Vitamins and minerals </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Beslenme</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/vitamin-ve-mineral-kaynaklari-besinler-emilim-ve-dogru-secimler</guid>
      <pubDate>Wed, 14 Oct 2026 06:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2426.jpeg" type="image/jpeg" length="72727"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kanser Tedavisinde Yeni Gelişme: Radyoaktif Peptit Faz 3 Araştırmasında Başarılı Oldu]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kanser-tedavisinde-yeni-gelisme-radyoaktif-peptit-faz-3-arastirmasinda-basarili-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kanser-tedavisinde-yeni-gelisme-radyoaktif-peptit-faz-3-arastirmasinda-basarili-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kanser hücrelerine doğrudan radyasyon taşıyan RYZ101 adlı deneysel ilaç, Faz 3 araştırmasında başarılı oldu. Yeni tedavi, ileri evre nöroendokrin tümörlerde hastalığın ilerlemesini geciktirdi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kanser tedavisinde hedefe yönelik radyoaktif ilaçların kullanımına ilişkin önemli bir gelişme yaşandı. ABD merkezli ilaç şirketi Bristol Myers Squibb, kanser hücrelerine radyoaktif parçacıklar taşıyarak etki göstermesi amaçlanan RYZ101 adlı deneysel tedavinin Faz 3 klinik araştırmasında başarılı sonuçlar verdiğini açıkladı.</p>

<p>12 Ekim 2026 tarihinde duyurulan sonuçlara göre, Aktinyum-225 içeren radyoaktif peptit tedavisi, ileri evre nöroendokrin tümörleri bulunan hastalarda kanserin ilerlemesine kadar geçen süreyi standart tedavilere kıyasla anlamlı ölçüde uzattı.</p>

<p>ACTION-1 adı verilen araştırmanın olumlu sonuçları, özellikle daha önce radyoaktif ilaç tedavisi görmesine rağmen hastalığı ilerleyen kişiler için yeni bir tedavi seçeneğinin geliştirilebileceğine işaret ediyor.</p>

<p>Radyoaktif Peptit Kanser Hücrelerini Nasıl Hedefliyor?</p>

<p>RYZ101, kanser hücrelerini belirli moleküler özelliklerine göre hedefleyen radyofarmasötik tedaviler arasında yer alıyor.</p>

<p>İlacın temelinde, Aktinyum-225 adlı radyoaktif izotop ile DOTATATE isimli hedefleyici molekülün birleşimi bulunuyor.</p>

<p>DOTATATE, bazı kanser hücrelerinin yüzeyinde yoğun olarak bulunan somatostatin reseptörlerine bağlanabiliyor. Böylece radyoaktif maddenin tümör dokusuna taşınması amaçlanıyor.</p>

<p>Aktinyum-225 ise yüksek enerjili, kısa menzilli alfa parçacıkları yayıyor. Bu parçacıklar kanser hücrelerinin DNA’sında çift zincirli kırıklar oluşturarak hücre ölümüne neden olabiliyor.</p>

<p>Bu yaklaşımın temel avantajı, radyasyonun tümör hücrelerine daha seçici biçimde ulaştırılabilmesi. Ancak hedefe yönelik olması, sağlıklı dokuların radyasyondan tamamen korunacağı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Faz 3 Araştırmasında Ne Bulundu?</p>

<p>ACTION-1 araştırması, somatostatin reseptörü pozitif gastroenteropankreatik nöroendokrin tümörleri bulunan hastalarda yürütüldü.</p>

<p>Klinik araştırma kayıtlarına göre Faz 1b ve Faz 3 bileşenlerini içeren çalışmaya toplam 343 kişi kaydedildi.</p>

<p>Araştırmanın Faz 3 bölümünde RYZ101, hekim tarafından seçilen standart tedavi seçenekleriyle karşılaştırıldı. Bu seçenekler arasında everolimus, sunitinib ve somatostatin analogları bulunuyor.</p>

<p>Çalışmaya, daha önce Lutesyum-177 temelli radyoaktif tedavi almış ancak hastalığı yeniden ilerlemiş kişiler dahil edildi.</p>

<p>Bristol Myers Squibb’in açıkladığı planlı ara analiz sonuçlarına göre RYZ101, araştırmanın birincil hedefi olan progresyonsuz sağkalım süresinde istatistiksel olarak anlamlı ve klinik açıdan önemli bir iyileşme sağladı.</p>

<p>Progresyonsuz sağkalım, hastanın tedavi sırasında kanseri ilerlemeden hayatta kaldığı süreyi ifade ediyor.</p>

<p>Bununla birlikte şirket, tedavinin hastalık ilerlemesi riskini ne oranda azalttığını veya hastalığın ilerlemesini ortalama kaç ay geciktirdiğini henüz açıklamadı.</p>

<p>Hastaların toplam yaşam süresi üzerindeki etkinin belirlenmesi için takipler devam ediyor.</p>

<p>Hangi Kanser Türlerinde Kullanılabilecek?</p>

<p>RYZ101’in olumlu Faz 3 sonuçları, bütün kanser türlerini kapsamıyor.</p>

<p>Araştırma özellikle mide-bağırsak sistemi ve pankreas kaynaklı, gastroenteropankreatik nöroendokrin tümörler olarak adlandırılan bir kanser grubuna odaklanıyor.</p>

<p>Nöroendokrin tümörler, hormon üretimiyle ilişkili özellikler taşıyan hücrelerden gelişebiliyor. Bazı türleri yavaş ilerlerken bazıları daha saldırgan seyredebilir.</p>

<p>Bu hastalarda cerrahi, ilaç tedavileri, somatostatin analogları ve Lutesyum-177 temelli radyofarmasötik tedaviler kullanılabiliyor.</p>

<p>Ancak mevcut tedavilere rağmen hastalığı ilerleyen kişilerde yeni tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyuluyor.</p>

<p>RYZ101, özellikle Lutesyum-177 tedavisinden sonra hastalığı ilerleyen ve uygun somatostatin reseptörlerini taşıyan tümörlere sahip hastalar açısından önem taşıyor.</p>

<p>Lutesyum-177’den Farkı Ne?</p>

<p>Kanser tedavisinde kullanılan radyoaktif ilaçlar, taşıdıkları radyoaktif izotoplara göre farklı özellikler gösterebiliyor.</p>

<p>Lutesyum-177 temelli tedaviler beta parçacıkları yayıyor. RYZ101’in içerdiği Aktinyum-225 ise alfa parçacıkları kullanıyor.</p>

<p>Alfa parçacıkları kısa mesafede yüksek enerji aktarabiliyor ve hücre DNA’sında yoğun hasar oluşturabiliyor.</p>

<p>Bu özellik, mevcut tedavilere direnç geliştiren bazı tümörlerin hedeflenmesinde avantaj sağlayabilir.</p>

<p>Ancak alfa parçacıklarının güçlü biyolojik etkisi, radyasyonun sağlıklı dokular üzerindeki potansiyel zararlarının da dikkatle değerlendirilmesini gerektiriyor.</p>

<p>Bu nedenle yeni tedavinin etkinliği kadar böbrekler, kemik iliği ve diğer organlar üzerindeki güvenlilik sonuçları da büyük önem taşıyor.</p>

<p>Kanser Tedavisinde Yeni Bir Dönem Başlayabilir mi?</p>

<p>Araştırmayı önemli kılan noktalardan biri, alfa parçacıkları kullanan hedefe yönelik radyofarmasötik tedavilerin ileri evre klinik araştırmalarda etkinlik kanıtı oluşturmaya başlaması.</p>

<p>Bristol Myers Squibb, ACTION-1 sonuçlarını Aktinyum-225 temelli hedefe yönelik radyofarmasötik tedaviler açısından önemli bir Faz 3 dönüm noktası olarak değerlendiriyor.</p>

<p>Araştırmanın başlıca araştırmacılarından Toronto Üniversitesi öğretim üyesi ve Sunnybrook Odette Kanser Merkezi tıbbi onkoloğu Dr. Simron Singh de Lutesyum-177 tedavisinden sonra hastalığı ilerleyen kişiler için en uygun tedavi seçeneğinin uzun süredir önemli bir klinik soru olduğunu belirtti.</p>

<p>Şirketin açıklamasında ayrıca RYZ101’in erken aşama araştırmalarda hormon reseptörü pozitif metastatik meme kanseri için de değerlendirildiği bildirildi.</p>

<p>Ancak meme kanserindeki çalışmalar henüz erken aşamada bulunuyor ve mevcut Faz 3 başarısı bu kanser türüne genellenemiyor.</p>

<p>RYZ101 Kanser İlacı Onaylandı mı?</p>

<p>Olumlu klinik sonuçlara rağmen RYZ101 henüz rutin kullanım için onaylanmış bir kanser ilacı değil.</p>

<p>ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Ağustos 2026’da tedaviye gastroenteropankreatik nöroendokrin tümörler için yetim ilaç statüsü verdi. Bu statü, nadir hastalıklara yönelik ilaç geliştirme süreçlerini destekliyor ancak pazarlama onayı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Bristol Myers Squibb, Faz 3 araştırmasının ayrıntılı sonuçlarını ilerleyen dönemde bilimsel bir toplantıda sunmayı ve düzenleyici kurumlarla görüşmeyi planlıyor.</p>

<p>Şirketin ilk açıklamasında güvenlilik bulgularının önceki araştırmalarla uyumlu olduğu belirtilse de ciddi yan etkilerin sıklığına ilişkin ayrıntılı veriler henüz paylaşılmadı.</p>

<p>Kanserin Kesin Tedavisi Bulundu mu?</p>

<p>RYZ101’in Faz 3 araştırmasında başarılı olması, bütün kanser türlerini ortadan kaldıran kesin bir tedavinin bulunduğu anlamına gelmiyor.</p>

<p>Mevcut veriler, belirli bir ileri evre nöroendokrin tümör grubunda hastalığın ilerlemesinin geciktirilebildiğini gösteriyor.</p>

<p>Tedavinin yaşam süresini uzatıp uzatmadığı, uzun dönem güvenliliği ve hangi hasta gruplarında en fazla yarar sağladığı konusunda ayrıntılı sonuçlara ihtiyaç bulunuyor.</p>

<p>Bununla birlikte gelişme, kanser tedavisinin yalnızca tümörün bulunduğu organa göre değil, hücrelerin moleküler özelliklerine göre de şekillendiği hassas onkoloji yaklaşımının giderek güçlendiğini ortaya koyuyor.</p>

<p>Özellikle mevcut seçenekleri tükenen hastalar için geliştirilen bu tür hedefe yönelik tedaviler, onkolojinin geleceğinde önemli bir yer edinme potansiyeli taşıyor.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>RYZ101 araştırma aşamasında bulunan deneysel bir tedavidir. Her kanser türü veya her hasta için uygun değildir. Kanser tedavisine ilişkin kararlar, hastalığın türü, evresi, moleküler özellikleri ve hastanın genel sağlık durumu dikkate alınarak ilgili uzman hekimler tarafından verilmelidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Bristol Myers Squibb – RYZ101 Faz 3 ACTION-1 Ara Analiz Sonuçları, 12 Ekim 2026.</li>
 <li>ClinicalTrials.gov – ACTION-1, NCT05477576, Klinik Araştırma Kaydı.</li>
 <li>Reuters – Bristol Myers Radiopharma Cancer Drug Slows Rare Tumor Progression in Study, 12 Ekim 2026. </li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kanser-tedavisinde-yeni-gelisme-radyoaktif-peptit-faz-3-arastirmasinda-basarili-oldu</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 22:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2421.jpeg" type="image/jpeg" length="44880"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Üniversitelerde Yeni Dönem: Laboratuvardan Üretim Tesisine]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/universitelerde-yeni-donem-laboratuvardan-uretim-tesisine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/universitelerde-yeni-donem-laboratuvardan-uretim-tesisine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[YÖK’ün Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle üniversitelerin teknoloji transfer ofisleri, bilimsel araştırmalardan doğan buluşları seri üretime taşımak amacıyla tesis kurabilecek ve işletebilecek.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Yükseköğretim Kurulu (YÖK), üniversitelerde gerçekleştirilen bilimsel araştırmaların ekonomik değere dönüştürülmesini kolaylaştırmak amacıyla teknoloji transfer ofislerinin yetkilerini genişletti. 13 Ekim 2026 tarihli ve 33399 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle teknoloji transfer ofislerine sınai ve ticari nitelikte üretim tesisi kurma, işletme, devralma ve mevcut tesislere ortak olma imkânı tanındı.</p>

<p>Yeni düzenleme, üniversitelerde geliştirilen bilgi, buluş ve teknolojilerin laboratuvar ortamından çıkarılarak ölçeklendirilmesi, seri üretime hazırlanması ve ticarileştirilmesini hedefliyor.</p>

<p>Teknoloji transfer ofislerine beş yeni yetki</p>

<p>Yükseköğretim Kurumları Teknoloji Transfer Ofisi Yönetmeliği’nin 6’ncı maddesine eklenen hükümle teknoloji transfer ofislerinin görev ve yetkileri genişletildi.</p>

<p>Buna göre teknoloji transfer ofisleri, üniversitelerde yürütülen araştırma ve geliştirme faaliyetlerinden ortaya çıkan sonuçların üretime dönüştürülmesi amacıyla üretim tesisi kurabilecek, şube açabilecek, mevcut tesisleri devralabilecek, işletebilecek veya bu tesislere ortak olabilecek.</p>

<p>Söz konusu faaliyetler, ilgili mevzuat hükümleri saklı kalmak kaydıyla yürütülecek. Dolayısıyla düzenleme, teknoloji transfer ofislerine diğer yasal yükümlülüklerden bağımsız ve sınırsız bir üretim yetkisi vermiyor.</p>

<p>Erol Özvar: Üniversitelerimiz daha doğrudan rol üstlenecek</p>

<p>YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, üniversitelerde yürütülen bilimsel çalışmaların somut teknolojilere ve ekonomik değere dönüştürülmesini önemsediklerini belirtti.</p>

<p>Yönetmelik değişikliğinin bu doğrultuda yeni bir adım olduğunu ifade eden Özvar, teknoloji transfer ofislerinin artık üniversitelerde geliştirilen buluş ve teknolojilerin üretimi ve ticarileştirilmesi amacıyla tesis kurabileceğini, işletebileceğini ve mevcut tesislere ortak olabileceğini bildirdi.</p>

<p>Özvar, düzenlemeyle üniversitelerin kendi araştırma çıktılarının üretim ve ticarileştirme süreçlerinde daha doğrudan rol üstlenmelerinin mümkün hâle getirildiğini vurguladı.</p>

<p>Bilimsel birikimin sanayiye ve ekonomiye daha fazla katkı sunmasını amaçladıklarını belirten Özvar, düzenlemenin üniversitelere ve Türkiye’ye hayırlı olmasını diledi.</p>

<p>Üniversite-sanayi iş birliğinde yeni aşama</p>

<p>Teknoloji transfer ofisleri, bugüne kadar üniversitelerde ortaya çıkan buluşların fikrî mülkiyet haklarının korunması, araştırma projelerinin desteklenmesi, girişimciliğin geliştirilmesi ve üniversite-sanayi iş birliklerinin kurulması gibi alanlarda görev üstleniyordu.</p>

<p>Yeni düzenleme, bu faaliyetlere üretim tesislerinin kurulması ve işletilmesine yönelik doğrudan bir yetki ekliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Böylece üniversitelerde geliştirilen teknolojilerin yalnızca patentlenmesi veya başka kuruluşlara lisanslanması değil, teknoloji transfer ofislerinin katılımıyla üretim aşamasına taşınması için de yeni bir hukuki imkân oluşturuluyor.</p>

<p>Bu değişikliğin özellikle mühendislik, sağlık teknolojileri, biyoteknoloji, malzeme bilimi ve ileri üretim alanlarındaki araştırmalar açısından yeni iş birliği modellerinin geliştirilmesine katkı sağlaması mümkün görülüyor.</p>

<p>Ancak sağlık teknolojileri ve tıbbi cihazlar gibi özel düzenlemelere tabi alanlarda gerekli izinler, teknik standartlar ve ilgili mevzuattan kaynaklanan yükümlülükler geçerliliğini koruyacak.</p>

<p>Üniversitelerde geliştirilen buluşların ticarileştirilmesi hedefleniyor</p>

<p>2017 yılında yayımlanan teknoloji transfer ofisi yönetmeliği, üniversitelerde üretilen bilginin korunması ve uygulamaya aktarılması amacıyla faaliyet gösterecek teknoloji transfer ofislerinin kuruluşunu, yönetimini ve görevlerini düzenliyordu.</p>

<p>13 Ekim 2026 tarihinde yürürlüğe giren değişiklik ise bu yapıların üretim ve ticarileştirme süreçlerine katılabilmesine yönelik yetkilerini genişletiyor.</p>

<p>Düzenlemenin uygulamadaki etkisi; üniversitelerin araştırma kapasitesi, teknoloji transfer ofislerinin kurumsal yapısı, finansman olanakları ve üretim projelerinin hayata geçirilmesine bağlı olacak.</p>

<p>Yeni yönetmelikle üniversitelerde geliştirilen bilimsel bilgi ve teknolojilerin üretime aktarılmasında teknoloji transfer ofislerinin daha etkin bir rol üstlenmesinin önü açılmış oldu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Gündem</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/universitelerde-yeni-donem-laboratuvardan-uretim-tesisine</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 21:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-0344.jpeg" type="image/jpeg" length="40657"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kolesterolü Düşüren Besinler: Bazıları LDL’yi Azaltıyor, Bazıları Kalbi Koruyor]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kolesterolu-dusuren-besinler-bazilari-ldlyi-azaltiyor-bazilari-kalbi-koruyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kolesterolu-dusuren-besinler-bazilari-ldlyi-azaltiyor-bazilari-kalbi-koruyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kolesterolü düşürmek için yulaf, baklagiller, kuruyemişler ve zeytinyağı gibi besinler yardımcı olabilir. Ancak LDL kolesterol üzerinde asıl farkı, doymuş yağları azaltan sürdürülebilir beslenme düzeni yaratır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kolesterolü düşürmek için yulaf, mercimek, nohut, kuru fasulye, ceviz, badem ve zeytinyağı gibi besinlerin düzenli tüketilmesi yararlı olabilir. Özellikle çözünür lif içeren besinler ve doymamış yağ kaynakları, kandaki LDL kolesterolün düşürülmesini destekler. Ancak bu etki, tek bir yiyeceğin tüketilmesinden çok, günlük beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesiyle ortaya çıkar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Amerikan Kalp Derneğinin (AHA) 2026 yılında yayımladığı bilimsel beslenme önerileri, kalp sağlığında tek tek besinler yerine beslenme düzeninin bütününe odaklanılması gerektiğini vurguluyor. Özellikle doymuş yağların doymamış yağlarla değiştirilmesi, tam tahılların tercih edilmesi ve liften zengin bitkisel gıdaların tüketilmesi öneriliyor.</p>

<p>Kolesterolü düşürmek için hangi besinler tercih edilmeli?</p>

<p>Kolesterol, vücudun hücre yapısı ve hormon üretimi için ihtiyaç duyduğu yağ benzeri bir maddedir. Ancak kandaki düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterolün yüksek olması, damar duvarlarında yağlı plakların oluşmasına katkıda bulunabilir. Bu durum zaman içinde kalp krizi ve inme riskini artırabilir.</p>

<p>Beslenme yoluyla kolesterolü kontrol altına almak isteyenler için en önemli yaklaşım, LDL kolesterol üzerinde etkisi gösterilmiş besinleri günlük öğünlere yerleştirmektir.</p>

<p>Bu açıdan özellikle şu besin grupları öne çıkıyor:</p>

<p>• Yulaf ve arpa gibi çözünür lif içeren tahıllar.<br />
• Mercimek, nohut ve kuru fasulye gibi baklagiller.<br />
• Ceviz, badem ve fındık gibi kuruyemişler.<br />
• Zeytinyağı ve diğer doymamış yağ kaynakları.<br />
• Elma, armut ve çeşitli sebzeler.<br />
• Tam tahıllı ekmek ve bulgur gibi lifli tahıllar.<br />
• Sardalya, uskumru ve somon gibi yağlı balıklar.</p>

<p>Bu besinlerin tamamı aynı mekanizmayla etki göstermez. Bazıları doğrudan LDL kolesterolün düşürülmesine yardımcı olurken bazıları genel kalp-damar sağlığını destekler.</p>

<p>Yulaf neden kolesterol düşürücü besinler arasında öne çıkıyor?</p>

<p>Yulafın kolesterol üzerindeki etkisinde beta-glukan adı verilen çözünür lif önemli rol oynar.</p>

<p>Beta-glukan, sindirim sisteminde jel benzeri bir yapı oluşturarak safra asitlerinin bağırsaktan geri emilimini azaltabilir. Vücut, kaybedilen safra asitlerini yeniden üretmek için kolesterolden yararlanır. Bu süreç kandaki LDL kolesterolün azalmasına katkıda bulunur.</p>

<p>Yulaf beta-glukanının kolesterol düşürücü etkisi, insanlarda yürütülen kontrollü araştırmalarla desteklenmektedir. Ancak etkinin büyüklüğü tüketilen miktara ve kişinin genel beslenmesine göre değişir.</p>

<p>Yulaf ezmesi, yulaf kepeği ve arpa bu açıdan değerlendirilebilecek besinlerdir.</p>

<p>Kahvaltıda şeker ilavesiz yulaf ezmesi tüketmek ve rafine tahılların bir bölümünü tam tahıllarla değiştirmek günlük lif alımını artırmanın pratik yollarındandır.</p>

<p>Mercimek, nohut ve kuru fasulye LDL kolesterolü nasıl etkiler?</p>

<p>Baklagiller hem bitkisel protein hem de diyet lifi içerir. Bu özellikleri nedeniyle kolesterol kontrolünü hedefleyen beslenme düzenlerinde önemli yer tutar.</p>

<p>Mercimek, nohut ve kuru fasulyenin düzenli tüketilmesi, özellikle doymuş yağ içeriği yüksek et ürünlerinin yerini aldığında LDL kolesterolün azaltılmasına yardımcı olabilir.</p>

<p>Baklagillerin bir başka avantajı da uzun süre tokluk sağlamalarıdır. Bu özellik, kilo kontrolünün gerekli olduğu kişilerde sağlıklı beslenme alışkanlıklarını destekleyebilir.</p>

<p>Türkiye'de yaygın olarak tüketilen mercimek çorbası, nohut yemeği ve kuru fasulye bu açıdan değerlidir. Ancak yemeklerin hazırlanmasında kullanılan yağın türü ve miktarı da önemlidir.</p>

<p>Örneğin bol miktarda tereyağı veya kuyruk yağıyla hazırlanan bir baklagil yemeği, aynı baklagilin zeytinyağıyla hazırlanan seçeneğinden farklı bir yağ profiline sahip olacaktır.</p>

<p>Ceviz, badem ve fındık kolesterolü düşürür mü?</p>

<p>Ceviz, badem ve fındık doymamış yağ asitleri, lif ve çeşitli bitkisel bileşenler içerir.</p>

<p>Bu kuruyemişlerin dengeli bir beslenme düzeninde tüketilmesi, özellikle doymuş yağ içeren atıştırmalıkların yerine tercih edilmeleri durumunda LDL kolesterolün düşürülmesine katkı sağlayabilir.</p>

<p>Ceviz ayrıca bitkisel omega-3 yağ asitlerinden alfa-linolenik asit içerir.</p>

<p>Bununla birlikte kuruyemişlerin enerji yoğunluğu yüksektir. Günlük beslenmeye mevcut yiyeceklerin üzerine sınırsız miktarda eklenmeleri, gereğinden fazla kalori alınmasına yol açabilir.</p>

<p>Bu nedenle bir avuç kadar tuzsuz kuruyemişin, paketli atıştırmalıklar veya doymuş yağ içeriği yüksek yiyecekler yerine tercih edilmesi daha uygun bir yaklaşımdır.</p>

<p>Zeytinyağı kolesterolü düşürür mü, tereyağından farkı ne?</p>

<p>Zeytinyağı, başta oleik asit olmak üzere tekli doymamış yağ asitlerinden zengindir.</p>

<p>Tereyağı ve diğer doymuş yağ kaynaklarının yerine zeytinyağı gibi doymamış yağlardan zengin seçeneklerin kullanılması, LDL kolesterolün azaltılmasını destekleyebilir.</p>

<p>Burada önemli olan yalnızca beslenmeye zeytinyağı eklemek değildir. Zeytinyağının hangi yağın yerine kullanıldığı da önem taşır.</p>

<p>Örneğin yemeklerde tereyağı yerine uygun miktarda zeytinyağı kullanmak, mevcut beslenme düzenine ilave yağ eklemekten farklı bir uygulamadır.</p>

<p>Amerikan Kalp Derneğinin 2026 yılı beslenme değerlendirmesi, doymuş yağ kaynaklarının doymamış yağlarla değiştirilmesini kalp sağlığını destekleyen temel yaklaşımlar arasında gösteriyor.</p>

<p>Zeytinyağı sağlıklı bir yağ kaynağı olmakla birlikte yüksek kalori içerir. Bu nedenle tüketim miktarının da dengelenmesi gerekir.</p>

<p>Balık tüketmek kötü kolesterolü azaltır mı?</p>

<p>Balık, kalp sağlığına uygun beslenme düzeninin önemli bileşenlerinden biridir. Ancak balığın LDL kolesterol üzerindeki etkisiyle omega-3 yağ asitlerinin trigliseritler üzerindeki etkisini birbirinden ayırmak gerekir.</p>

<p>Sardalya, uskumru, hamsi ve somon gibi balıklar omega-3 yağ asitleri içerir. Omega-3 yağ asitleri özellikle trigliserit metabolizması açısından önem taşır.</p>

<p>Bununla birlikte balık tüketiminin temel yararı, LDL kolesterolü doğrudan ve belirgin biçimde düşürmesinden kaynaklanmaz.</p>

<p>Balığın işlenmiş etler veya doymuş yağ içeriği yüksek et yemekleri yerine tercih edilmesi, genel beslenme kalitesini iyileştirebilir.</p>

<p>Amerikan Kalp Derneği, haftada iki porsiyon balık tüketimini öneriyor.</p>

<p>Balıktan sağlanan fayda, kızartma yerine fırında, ızgarada veya buğulama şeklinde hazırlanmasıyla da desteklenebilir.</p>

<p>Elma, sebzeler ve meyveler kolesterol üzerinde ne kadar etkili?</p>

<p>Elma ve armut gibi meyveler pektin adı verilen çözünür lif içerir. Bu lif türü, kolesterolün bağırsaklar üzerinden uzaklaştırılmasına katkıda bulunabilecek mekanizmalarla ilişkilidir.</p>

<p>Bamya, havuç, brokoli ve diğer sebzeler de lif açısından beslenmeye katkı sağlar.</p>

<p>Ancak her sebze ve meyvenin LDL kolesterolü aynı ölçüde düşürdüğünü söylemek doğru değildir.</p>

<p>Örneğin domatesin likopen, havucun beta-karoten ve çeşitli meyvelerin polifenol içermesi, bu besinlerin tek başlarına kolesterol tedavisi olarak kullanılabileceğini göstermez.</p>

<p>Benzer şekilde bitter çikolata, zerdeçal veya zencefil gibi besinlerin bazı biyolojik etkilerinin araştırılmış olması, bunların yüksek LDL kolesterol için kanıtlanmış tedavi olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Meyve ve sebzelerin asıl değeri; lif, vitamin, mineral ve diğer besin bileşenlerini birlikte sağlayan sağlıklı bir beslenme düzeninin parçası olmalarıdır.</p>

<p>Kolesterolü düşürmek isteyenler hangi yiyecekleri azaltmalı?</p>

<p>Kolesterol kontrolünde yararlı besinleri artırmak kadar, doymuş yağ kaynaklarını azaltmak da önemlidir.</p>

<p>Bu nedenle özellikle şu yiyeceklerin tüketim sıklığına ve miktarına dikkat edilmelidir:</p>

<p>• Tereyağı, kuyruk yağı ve iç yağı.<br />
• Sucuk, salam ve sosis gibi işlenmiş etler.<br />
• Yağlı kırmızı etler.<br />
• Krema ve doymuş yağ içeriği yüksek süt ürünleri.<br />
• Palm yağı veya Hindistan cevizi yağı bakımından zengin ürünler.<br />
• Trans yağ içerebilen bazı endüstriyel hamur işleri.</p>

<p>Burada sık yapılan bir hata, yalnızca gıdaların içerdiği kolesterol miktarına odaklanmaktır.</p>

<p>Oysa kan LDL kolesterolünün kontrolünde doymuş yağ tüketimi ve toplam beslenme düzeni büyük önem taşır.</p>

<p>Bu nedenle kolesterolü düşürmek için bütün hayvansal gıdaların tamamen bırakılması gerekmez. Besinlerin yağ içeriği, hazırlanma biçimi ve tüketim sıklığı birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Kolesterolü düşürmeye yardımcı bir günlük beslenme düzeni nasıl olabilir?</p>

<p>Kalp sağlığını destekleyen beslenme yaklaşımı, pahalı veya ulaşılması zor ürünler gerektirmez.</p>

<p>Türkiye'de yaygın bulunan besinlerle de uygun bir günlük düzen kurulabilir.</p>

<p>Kahvaltı:<br />
Şeker ilavesiz yulaf ezmesi, sade yoğurt, mevsim meyvesi ve küçük bir porsiyon ceviz.</p>

<p>Öğle:<br />
Zeytinyağıyla hazırlanmış mercimek veya nohut yemeği, bulgur pilavı ve bol yeşillikli salata.</p>

<p>Ara öğün:<br />
Bir porsiyon meyve ve küçük bir avuç tuzsuz badem veya fındık.</p>

<p>Akşam:<br />
Fırında balık ya da zeytinyağlı sebze yemeği, uygun miktarda tam tahıllı ekmek ve yoğurt.</p>

<p>Bu örnek, herkes için geçerli sabit bir diyet listesi değildir. Porsiyonlar; yaş, fiziksel aktivite, enerji ihtiyacı ve mevcut hastalıklara göre değişir.</p>

<p>Asıl amaç, liften zengin besinleri artırırken doymuş yağ tüketimini azaltan sürdürülebilir bir beslenme düzeni oluşturmaktır.</p>

<p>Kolesterol yalnızca beslenmeyle düşürülebilir mi?</p>

<p>Beslenme değişiklikleri LDL kolesterolün düşürülmesinde etkili olabilir. Ancak her hastada tek başına yeterli değildir.</p>

<p>Genetik yatkınlık, başlangıçtaki LDL kolesterol düzeyi, diyabet, böbrek hastalığı ve daha önce kalp-damar hastalığı geçirilmiş olması tedavi yaklaşımını değiştirebilir.</p>

<p>2026 yılında yayımlanan Amerikan Kardiyoloji Koleji ve Amerikan Kalp Derneği dislipidemi kılavuzu, kolesterol tedavisinin kişinin toplam kalp-damar riskine göre planlanması gerektiğini vurguluyor.</p>

<p>Yüksek risk taşıyan kişilerde yaşam tarzı değişikliklerinin yanında kolesterol düşürücü ilaçlara da ihtiyaç duyulabilir.</p>

<p>Bu nedenle sağlıklı beslenme, gerekli görülen ilaç tedavisinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.</p>

<p>Kolesterolü düşürmeye yönelik beslenmenin temelinde tek bir mucize besin bulunmuyor. Yulafın çözünür lifi, baklagillerin bitkisel proteini, kuruyemişlerin doymamış yağları ve zeytinyağının yağ asidi profili farklı mekanizmalarla katkı sağlayabiliyor.</p>

<p>En anlamlı yaklaşım ise bu besinleri düzenli tüketirken doymuş yağ kaynaklarını azaltmak, fiziksel olarak aktif kalmak ve kolesterol değerlerini kişisel risk düzeyine göre takip etmektir.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Yüksek kolesterol çoğu zaman belirti vermez. Kan tahlilinde LDL kolesterol yüksekliği saptanan kişilerin tedavi gereksinimi, yalnızca beslenme alışkanlıklarına göre belirlenemez. Kalp-damar hastalığı bulunanlar, çok yüksek LDL değerlerine sahip kişiler ve ailesel kolesterol yüksekliğinden şüphelenilenler hekim değerlendirmesinden geçmelidir. Kolesterol düşürücü ilaçlar tıbbi öneri olmadan bırakılmamalıdır.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>1. American Heart Association — 2026 Dietary Guidance to Improve Cardiovascular Health: A Scientific Statement From the American Heart Association — Circulation, 2026.</p>

<p>2. American College of Cardiology / American Heart Association — 2026 Guideline on the Management of Dyslipidemia — Circulation, 2026. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Beslenme</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kolesterolu-dusuren-besinler-bazilari-ldlyi-azaltiyor-bazilari-kalbi-koruyor</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 20:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2415.jpeg" type="image/jpeg" length="70787"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Besim Ömer Paşa Titanic’i Gerçekten Kaçırdı mı? Tarihî Belgeler Ne Söylüyor?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/besim-omer-pasa-titanici-gercekten-kacirdi-mi-tarihi-belgeler-ne-soyluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/besim-omer-pasa-titanici-gercekten-kacirdi-mi-tarihi-belgeler-ne-soyluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türk tıp tarihinin önemli isimlerinden Besim Ömer Paşa’nın Titanic faciasından son anda kurtulduğu iddiası, 1936 tarihli röportaj ve 2025 yılında yayımlanan akademik araştırmayla yeniden gündemde. Belgeler, yıllardır anlatılan hikâyenin önemli ayrıntılarını doğrulamıyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Ahmet Balcı</p>

<p>Araştırmacı Yazar</p>

<p>Türk tıp tarihinin öncü hekimlerinden Besim Ömer Paşa’nın 1912 yılında Titanic gemisine bilet aldığı, ancak treni geciktiği için gemiye binemeyerek büyük faciadan kurtulduğu <img alt="Besim Ömer Paşa Titanic’i Gerçekten Kaçırdı mı?" class="detail-photo img-fluid" height="1467" src="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2414.jpeg" width="1320" />hikâyesi uzun yıllardır anlatılıyor. Gazete haberlerine, akademik yayınlara ve biyografik çalışmalara konu olan bu anlatı, tarihî belgeler incelendiğinde önemli soru işaretleri barındırıyor.</p>

<p></p>

<p>2025 yılında Dr. Aydın Bayarslan tarafından hazırlanan “Besim Ömer ve Titanik: Olmayan Yolculuğun Hikayesi” başlıklı akademik bildiri, söz konusu iddianın kaynaklarını araştırarak yıllardır tekrarlanan bilgilerin önemli bölümünün doğrulanamadığını ortaya koydu.</p>

<p>Araştırmanın en dikkat çekici bulgusu ise Besim Ömer Paşa’nın henüz hayattayken verdiği 1936 tarihli röportaj ile ölümünden sonra yayımlanan 1945 tarihli anlatı arasındaki farklılıklar oldu.</p>

<p>Titanic Faciasından Kurtulan Türk Doktor Hikâyesi Nasıl Ortaya Çıktı?</p>

<p>15 Nisan 1912’de Kuzey Atlantik’te batan Titanic, denizcilik tarihinin en büyük facialarından birine sahne oldu. Felaketin ardından gemiye binmekten son anda vazgeçen veya yolculuğunu iptal eden kişilerin hikâyeleri de kamuoyunda geniş yer buldu.</p>

<p>Türkiye’de bu anlatılarla özdeşleşen isimlerden biri, kadın hastalıkları ve doğum alanındaki çalışmalarıyla tanınan Besim Ömer Paşa oldu.</p>

<p>Yaygın hikâyeye göre Besim Ömer Paşa, Amerika Birleşik Devletleri’nde katılacağı bir toplantı için Titanic’e bilet almıştı. Ancak Avrupa’daki tren yolculuğunda yaşanan gecikme nedeniyle gemiye yetişememiş ve böylece faciadan kurtulmuştu.</p>

<p>Hikâyenin bazı versiyonlarında kötü hava koşulları nedeniyle trenin geciktiği, bazılarında ise otel görevlisinin kendisini zamanında uyandırmadığı ileri sürülüyor.</p>

<p>Ancak bu ayrıntıları doğrulayan bir Titanic bileti, kesinleşmiş rezervasyon kaydı veya döneme ait başka bir belge ortaya konulamamış durumda.</p>

<p>1936 Yılındaki Röportajda Ne Anlatıyor?</p>

<p>Araştırmanın merkezinde, 21 Aralık 1936 tarihinde Akşam gazetesinde yayımlanan ve Hikmet Feridun Es tarafından hazırlanan röportaj bulunuyor.</p>

<p>“Meşhur Titanik Vapuru ile Beraber Batıp Boğulmaktan Nasıl Kurtuldum?” başlığıyla yayımlanan röportajda Besim Ömer Paşa, Amerika yolculuğuna ilişkin hatıralarını anlatıyor.</p>

<p>Paşa’nın açıklamalarından Titanic ile seyahat etmeyi düşündüğü anlaşılıyor. Ancak anlatımında, uzun tren yolculuğunun ardından Paris’te birkaç gün dinlenmeyi tercih ettiği görülüyor.</p>

<p>Bu açıklama, sonradan yaygınlaşan tren gecikmesi veya gemiye yetişememe hikâyesinden önemli ölçüde farklı.</p>

<p>Daha da önemlisi, röportaj Besim Ömer Paşa henüz hayattayken yayımlanmış olması nedeniyle doğrudan tarihî tanıklık niteliği taşıyor.</p>

<p>Bununla birlikte röportaj, Paşa’nın Titanic için kesin olarak bilet satın aldığını belgelemiyor.</p>

<p>1945 Yılında Hikâye Değişiyor</p>

<p>Besim Ömer Paşa’nın 19 Mart 1940 tarihinde hayatını kaybetmesinden yaklaşık beş yıl sonra, 22 Şubat 1945’te Akşam gazetesinde yeni bir anlatı yayımlandı.</p>

<p>Hikmet Feridun Es imzalı ve daha sonra “Tanımadığımız Meşhurlar” adlı kitapta da yer alan bu metin, Besim Ömer Paşa’nın Titanic’e bilet aldığı ve çeşitli nedenlerle gemiye yetişemediği hikâyesinin yaygınlaşmasında önemli rol oynadı.</p>

<p>Dr. Aydın Bayarslan’ın araştırmasına göre bu metinde tarihî bir hata da bulunuyor. Besim Ömer Paşa’nın katılacağı uluslararası toplantının Boston’da yapılacağı belirtilirken, toplantının gerçek adresi Washington’du.</p>

<p>1945 tarihli anlatının sonraki yıllarda başka yayınlar tarafından tekrarlandığı ve zamanla akademik çalışmalara da kaynak olduğu görülüyor.</p>

<p>Böylece ilk elden doğrulanamayan ayrıntılar, birçok metinde kesinleşmiş tarihî olaylar gibi aktarılmaya başlandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Amerika’ya Titanic ile Değil, Olympic ile Gitti</p>

<p>Besim Ömer Paşa’nın 1912 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne seyahat ettiği ise tarihî belgelerle doğrulanıyor.</p>

<p>Paşa, 7–17 Mayıs 1912 tarihlerinde Washington’da gerçekleştirilen 9. Uluslararası Kızılhaç Konferansı’na Osmanlı temsilcisi olarak katıldı.</p>

<p>Araştırmada yer verilen Nihat Reşat Belger’in hatıraları, Amerika yolculuğuna ilişkin farklı bir tablo ortaya koyuyor.</p>

<p>Belger’in anlatımına göre Besim Ömer Paşa ile birlikte Titanic’in kardeş gemisi Olympic ile Atlantik Okyanusu’nu geçtiler.</p>

<p>Yolculuk sırasında Titanic faciasının üzerinden yaklaşık 15 gün geçmişti. Bu nedenle gemideki yolcular arasında felaketin yarattığı endişe hâlâ hissediliyordu.</p>

<p>Belger’in hatıralarında Besim Ömer Paşa’nın Titanic için bilet aldığına veya bir tren gecikmesi nedeniyle gemiyi kaçırdığına ilişkin bir bilgi bulunmuyor.</p>

<p>Titanic’i Kaçıran Tek Yolcu Olduğu İddiası da Doğru Değil</p>

<p>Besim Ömer Paşa hakkındaki anlatının bir başka tartışmalı yönü, Titanic’e bilet aldığı hâlde gemiye binemeyen tek kişi olduğu iddiası.</p>

<p>Titanic yolcuları ve seyahat kayıtları üzerine çalışan Encyclopedia Titanica, yolculuğunu iptal eden veya gemiye binemeyen çok sayıda kişinin bulunduğunu belgeliyor.</p>

<p>Bazı yolcuların bilet ve rezervasyon kayıtları mevcutken, bazılarının hikâyeleri yalnızca gazete haberlerine veya aile anlatılarına dayanıyor.</p>

<p>Bu nedenle Besim Ömer Paşa’nın Titanic’e binemeyen tek kişi olduğu iddiası tarihî kayıtlarla bağdaşmıyor.</p>

<p>Besim Ömer Paşa 1912 Yılında Gerçekten Bir Vapur Kazası Geçirdi</p>

<p>Araştırmanın dikkat çekici bulgularından biri de Besim Ömer Paşa’nın Titanic ile bağlantısı bulunmayan gerçek bir deniz kazasına ilişkin belgeler.</p>

<p>Dönemin Tanin, Sabah ve Serbesti gazetelerinde yer alan kayıtlara göre Besim Ömer Paşa, 3 Ağustos 1912 tarihinde İstanbul’da meydana gelen bir vapur kazasında denize düştü.</p>

<p>Serbesti gazetesinin haberinde, Şirket-i Hayriye’ye ait iki vapurun çarpışması sırasında Besim Ömer Paşa’nın da aralarında bulunduğu bazı kişilerin suya düştüğü, Paşa’nın kurtarıldığı ve yaralandığı bildiriliyor.</p>

<p>Besim Ömer Paşa’nın Washington Konferansı hakkındaki raporunda da geçirdiği kaza nedeniyle bir süre çalışamadığına ilişkin kendi açıklamaları bulunuyor.</p>

<p>Dolayısıyla tarihî belgeler, Paşa’nın 1912 yılında gerçekten bir deniz kazası geçirdiğini doğruluyor. Ancak bu olayın Titanic faciasıyla herhangi bir bağlantısı bulunmuyor.</p>

<p>Besim Ömer Paşa Kimdir?</p>

<p>1862 yılında İstanbul’da doğan Besim Ömer Akalın, Osmanlı Devleti’nin son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte Türk tıbbının önde gelen isimlerinden biri oldu.</p>

<p>1885 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’den mezun olan Paşa, özellikle kadın hastalıkları, doğum, ebelik eğitimi ve çocuk sağlığı alanlarında önemli çalışmalar gerçekleştirdi.</p>

<p>Modern ebelik eğitiminin gelişmesine öncülük etmesi nedeniyle “Ebelerin Ebesi” olarak tanındı.</p>

<p>Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin gelişmesinde aktif rol üstlenen Besim Ömer Paşa, Darülfünun yöneticiliği ve rektörlük görevlerinde de bulundu. Kadınların tıp eğitimine kabul edilmesi sürecindeki katkıları, eğitim tarihindeki önemli çalışmalarından biri oldu.</p>

<p>19 Mart 1940’ta Ankara’da hayatını kaybeden Besim Ömer Paşa, çok sayıda tıp eseri, yetiştirdiği öğrenciler ve sağlık kurumlarının gelişmesine yaptığı katkılarla Türk tıp tarihinde kalıcı bir yer edindi.</p>

<p>Tarihî Belgelerin Ortaya Koyduğu Sonuç</p>

<p>Besim Ömer Paşa’nın Titanic ile Amerika’ya gitmeyi düşünmüş olması, 1936 tarihli röportajıyla destekleniyor. Ancak gemiye bilet aldığı, tren gecikmesi nedeniyle yolculuğu kaçırdığı ve faciada ölenler listesinde adının bulunduğu yönündeki iddiaları doğrulayan yeterli tarihî kanıt bulunmuyor.</p>

<p>2025 yılında yayımlanan araştırma, bir tarihî anlatının farklı kaynaklarda tekrar edilmesinin tek başına doğruluk kanıtı sayılamayacağını gösteriyor.</p>

<p>Besim Ömer Paşa’nın Türk tıp tarihindeki yeri ise bu tartışmadan bağımsız. Onu tarihî açıdan önemli kılan asıl miras, Titanic yolculuğu hakkında anlatılanlar değil; doğum bilimi, ebelik, tıp eğitimi ve sosyal sağlık hizmetleri alanındaki çalışmalarıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/besim-omer-pasa-titanici-gercekten-kacirdi-mi-tarihi-belgeler-ne-soyluyor</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 19:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2413.jpeg" type="image/jpeg" length="19496"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Monosit (MONO) Kaç Olmalı? %5, 10, 15 ve MON# Ne Demek?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/monosit-mono-kac-olmali-5-10-15-ve-mon-ne-demek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/monosit-mono-kac-olmali-5-10-15-ve-mon-ne-demek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Monosit (MONO), enfeksiyon ve inflamasyona karşı görev yapan beyaz kan hücresidir. MONO% ile MON# farklıdır; %5, 10, 15 ve mutlak monosit sonuçları tek başına enfeksiyon veya kan hastalığı tanısı koydurmaz.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>MONOSİT (MONO) NEDİR?</p>

<p>Monosit, bağışıklık sisteminde görev yapan beyaz kan hücrelerinden biridir. Mikroorganizmaların temizlenmesine, hasarlı hücrelerin uzaklaştırılmasına ve inflamasyonun düzenlenmesine yardımcı olur. Hemogramda MONO, MON%, MON# veya MON şeklinde görülebilir.</p>

<p>Monosit yüksekliği enfeksiyonlar, inflamatuvar hastalıklar ve bazı kan hastalıklarıyla ilişkili olabilir. Düşüklüğü ise ilaçlar, ağır enfeksiyonlar veya kemik iliği sorunlarında görülebilir. Tek başına monosit sonucu hastalık tanısı koydurmaz.</p>

<p>MONOSİT KAÇ OLMALI?</p>

<p>Erişkinlerde monositler genellikle beyaz kan hücrelerinin yaklaşık %2–8’ini oluşturur. Bazı laboratuvarlarda %10 veya biraz üzeri normal kabul edilebilir.</p>

<p>Mutlak monosit sayısı için yaklaşık 200–800/µL sık kullanılan referans aralığıdır. Ancak laboratuvara göre üst sınır 600 veya 1.000/µL olabilir.</p>

<p>Bu nedenle kişinin kendi hemogram raporundaki referans aralığı esas alınmalıdır.</p>

<p>MONO %5 NE DEMEK?</p>

<p>Monosit oranının %5 olması çoğu yetişkin referans aralığında normaldir.</p>

<p>Tek başına enfeksiyon veya inflamasyon düşündürmez. Ancak diğer beyaz kan hücrelerinin sayıları da önemlidir.</p>

<p>MONO %10 NE DEMEK?</p>

<p>MONO %10 bazı laboratuvarlarda normalin üst sınırında, bazılarında hafif yüksek kabul edilebilir.</p>

<p>Yakın zamanda geçirilen enfeksiyon veya inflamasyonla ilişkili olabilir. Ancak gerçek monosit artışı olup olmadığı MON# ile anlaşılır.</p>

<p>MONO %15 NE DEMEK?</p>

<p>MONO %15 çoğu laboratuvarda yüksek bir monosit oranıdır.</p>

<p>Ancak yalnızca yüzde yüksekliği gerçek monositoz anlamına gelmez. Toplam WBC düşük olduğunda mutlak monosit sayısı normal kalabilir.</p>

<p>Bu nedenle MON# sonucu mutlaka değerlendirilmelidir.</p>

<p>MONO% İLE MON# ARASINDAKİ FARK NEDİR?</p>

<p>MONO%, beyaz kan hücrelerinin yüzde kaçının monosit olduğunu gösterir. MON# ise kandaki mutlak monosit sayısıdır.</p>

<p>Örneğin WBC 4.000/µL ve MONO %15 ise mutlak monosit sayısı 600/µL’dir.</p>

<p>Yüzde yüksek olmasına rağmen mutlak sayı birçok laboratuvarda normal olabilir.</p>

<p>Bu nedenle gerçek monositoz değerlendirmesinde MON# daha önemlidir.</p>

<p>MON# 0.5, 1 VE 1.5 NE DEMEK?</p>

<p>MON# genellikle K/µL veya 10⁹/L birimiyle raporlanır.</p>

<p>MON# 0,5: 500/µL’dir. Çoğu yetişkin referans aralığında normaldir.</p>

<p>MON# 1,0: 1.000/µL’dir. Birçok laboratuvarda yüksek veya üst sınırda kabul edilir.</p>

<p>MON# 1,5: 1.500/µL’dir. Belirgin mutlak monosit yüksekliğidir.</p>

<p>Bu sonuçlar tek başına enfeksiyon veya kan hastalığı tanısı koydurmaz. Özellikle yüksekliğin kalıcı olup olmadığı önemlidir.</p>

<p>MONOSİT YÜKSEKLİĞİ NEDEN OLUR?</p>

<p>Monosit yüksekliğine monositoz denir.</p>

<p>Viral veya bakteriyel enfeksiyonlar, tüberküloz gibi kronik enfeksiyonlar, romatoid artrit ve inflamatuvar bağırsak hastalıkları gibi inflamatuvar durumlar nedenler arasındadır.</p>

<p>Bazı kişilerde akut enfeksiyonun iyileşme döneminde geçici monosit artışı görülebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Daha nadiren bazı kemik iliği ve kan hastalıklarında kalıcı monositoz ortaya çıkabilir.</p>

<p>MONOSİT YÜKSEKLİĞİ ENFEKSİYON MU?</p>

<p>Her zaman değil.</p>

<p>Enfeksiyonlarda monosit sayısı artabilir ancak monosit yüksekliği bakteriyel veya viral enfeksiyonu birbirinden kesin biçimde ayırt etmez.</p>

<p>Özellikle CRP, nötrofil, lenfosit, WBC ve kişinin belirtileri birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>MONOSİT YÜKSEKLİĞİ LÖSEMİ Mİ?</p>

<p>Hayır.</p>

<p>Monosit yüksekliğinin çok sayıda enfeksiyöz ve inflamatuvar nedeni vardır.</p>

<p>Ancak uzun süre devam eden, açıklanamayan mutlak monositozda kronik miyelomonositik lösemi (CMML) gibi kemik iliği hastalıkları da ayırıcı tanıya girebilir.</p>

<p>CMML değerlendirmesinde mutlak monosit sayısının en az 500/µL olması ve monositlerin lökositlerin en az %10’unu oluşturması gibi ölçütler, yüksekliğin sürekliliği ve diğer hematolojik bulgularla birlikte ele alınır.</p>

<p>Bu değerlerin görülmesi tek başına CMML tanısı değildir.</p>

<p>MONOSİT YÜKSEK AMA WBC NORMAL OLABİLİR Mİ?</p>

<p>Evet.</p>

<p>Toplam beyaz kan hücresi sayısı normal olduğu halde monositlerin oranı veya mutlak sayısı yüksek olabilir.</p>

<p>Özellikle diğer beyaz kan hücresi türlerinin oranı azaldığında MONO% göreceli olarak yükselebilir.</p>

<p>Bu nedenle WBC normal diye monosit sonucunun önemsiz olduğu veya MONO% yüksek diye gerçek monositoz bulunduğu söylenemez.</p>

<p>MONOSİT DÜŞÜKLÜĞÜ NEDEN OLUR?</p>

<p>Monosit düşüklüğüne monositopeni denir.</p>

<p>Kemoterapi, kortikosteroid kullanımı, bazı ciddi enfeksiyonlar, kemik iliği baskılanması ve nadir bağışıklık sistemi hastalıkları monosit sayısını azaltabilir.</p>

<p>Merck Manual, mutlak monosit sayısının 200/µL’nin altında olmasını monositopeni olarak tanımlar.</p>

<p>Ancak tek bir hafif düşük sonuç mutlaka ciddi hastalık anlamına gelmez.</p>

<p>MONOSİT DÜŞÜKLÜĞÜ TEHLİKELİ Mİ?</p>

<p>Monosit sayısının hafif düşmesi çoğu zaman tek başına belirgin bir klinik sorun oluşturmaz.</p>

<p>Ancak ağır veya kalıcı monositopeni, özellikle diğer beyaz kan hücrelerinde de düşüklük bulunuyorsa, enfeksiyon riskinin artmasıyla ilişkili olabilir.</p>

<p>Riskin derecesi monosit sayısından çok altta yatan hastalığa ve bağışıklık sisteminin genel durumuna bağlıdır.</p>

<p>MONOSİT YÜKSEKLİĞİNDE HANGİ TESTLER YAPILIR?</p>

<p>Öncelikle hemogramın tamamı ve önceki sonuçlar değerlendirilir.</p>

<p>Gerektiğinde periferik yayma, CRP ve diğer inflamasyon testleri, enfeksiyon incelemeleri veya romatolojik testler istenebilir.</p>

<p>Kalıcı ve açıklanamayan belirgin monositozda hematoloji değerlendirmesi ve daha ileri incelemeler gerekebilir.</p>

<p>MONOSİT NASIL DÜŞÜRÜLÜR VEYA YÜKSELTİLİR?</p>

<p>Amaç monosit rakamını doğrudan değiştirmek değil, altta yatan nedeni tedavi etmektir.</p>

<p>Enfeksiyon veya inflamasyona bağlı yükseklik neden düzeldiğinde gerileyebilir. İlaç kaynaklı düşüklükte ise tedavi hekim tarafından yeniden değerlendirilebilir.</p>

<p>Yalnızca monosit değerini değiştirmek amacıyla antibiyotik, kortizon veya takviye kullanılmamalıdır.</p>

<p>SIK SORULAN SORULAR</p>

<p>MONO %10 yüksek mi?</p>

<p>Laboratuvara göre değişir. Bazı referanslarda üst sınırdadır. Gerçek monosit artışı için MON# değerlendirilmelidir.</p>

<p>MONO %15 tehlikeli mi?</p>

<p>Yüzdesel olarak yüksektir ancak tek başına tehlikeli değer değildir. Mutlak monosit sayısı ve diğer hemogram bulguları önemlidir.</p>

<p>MON# 0.5 normal mi?</p>

<p>Evet. 500/µL çoğu yetişkin referans aralığında normaldir.</p>

<p>MON# 1.5 yüksek mi?</p>

<p>Evet. 1.500/µL belirgin mutlak monosit yüksekliğidir. Özellikle kalıcıysa nedeninin araştırılması gerekir.</p>

<p>Monosit yüksekliği kanser mi?</p>

<p>Hayır. Enfeksiyon ve inflamasyon gibi çok sayıda neden bulunur. Ancak açıklanamayan kalıcı yüksekliklerde hematolojik hastalıklar da değerlendirilir.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Monosit yüksekliği tek başına lösemi, düşüklüğü ise bağışıklık yetmezliği tanısı değildir. Kalıcı belirgin monositoza açıklanamayan ateş, kilo kaybı, gece terlemesi veya diğer kan hücrelerinde bozukluk eşlik ediyorsa hematolojik değerlendirme önemlidir. Bağışıklığı baskılanmış kişilerde ateş veya ciddi enfeksiyon belirtileri hızlı değerlendirme gerektirir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Cleveland Clinic — Monocytes: Function, Range &amp; Related Conditions.</li>
 <li>Merck Manual — Monocyte Disorders; Monocytopenia.</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tahliller</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/monosit-mono-kac-olmali-5-10-15-ve-mon-ne-demek</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 19:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/genel/kan-biyokimya-idrar-hormon-genetik-tahlilleri.jpg" type="image/jpeg" length="39849"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Prof. Dr. Ömer Özkan ve Rektör Özlenen Özkan Trafik Kazası Geçirdi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/prof-dr-omer-ozkan-ve-rektor-ozlenen-ozkan-trafik-kazasi-gecirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/prof-dr-omer-ozkan-ve-rektor-ozlenen-ozkan-trafik-kazasi-gecirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Özlenen Özkan ve eşi Prof. Dr. Ömer Özkan, Samsun’da beş aracın karıştığı trafik kazası geçirdi. Özkan çiftinin sağlık durumunun iyi olduğu öğrenildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p>Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Özlenen Özkan ile organ nakli alanındaki çalışmalarıyla tanınan eşi Prof. Dr. Ömer Özkan, Samsun’da meydana gelen zincirleme trafik kazasına karıştı. İki profesörün, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Rektörü Prof. Dr. Fatma Aydın’ın makam aracıyla havalimanına gittikleri sırada yaşanan kazanın ardından sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi.</p>

<p>Beş aracın karıştığı kaza Tekkeköy’de meydana geldi</p>

<p>Kaza, 12 Ekim 2026 Pazartesi günü saat 19.30 sıralarında Samsun’un Tekkeköy ilçesinde meydana geldi.</p>

<p>Yol çalışmasının bulunduğu bölgede öndeki bir aracın yavaşlaması üzerine Prof. Dr. Fatma Aydın’ın makam aracının sürücüsü de hızını düşürdü. Bu sırada arkadan gelen üç otomobilin art arda çarpmasıyla beş aracın karıştığı zincirleme kaza yaşandı.</p>

<p>Kazada rektörlük makam aracında hafif hasar oluşurken diğer araçlardan bazılarında ağır hasar meydana geldi.</p>

<p>Prof. Dr. Ömer Özkan’a tomografi çekildi</p>

<p>Kazanın ardından Prof. Dr. Ömer Özkan’ın sağlık durumuna ilişkin bilgiler paylaşıldı.</p>

<p>Kazada kafatasında kanama şüphesi bulunan Prof. Dr. Ömer Özkan’a tıbbi müdahalede bulunuldu. Daha sonra Antalya’ya dönen Özkan’ın yapılan tomografi incelemesinde olumsuz bir bulguya rastlanmadığı bildirildi.</p>

<p>Kazanın ardından bel ağrısı yaşayan Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Özlenen Özkan’ın da genel sağlık durumunun iyi olduğu aktarıldı.</p>

<p>Akademik yıl açılışından dönüyorlardı</p>

<p>Özkan çifti, Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nin 2026-2027 Akademik Yılı Açılış Töreni’ne katılmak üzere Samsun’a gitmişti.</p>

<p>OMÜ Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen törende açılış dersini veren Prof. Dr. Ömer Özkan, ekibiyle gerçekleştirdiği kol, rahim ve yüz nakli ameliyatlarının bilimsel ve cerrahi süreçlerini katılımcılarla paylaştı.</p>

<p>Törenin ardından Prof. Dr. Özlenen Özkan ve Prof. Dr. Ömer Özkan, ev sahibi Rektör Prof. Dr. Fatma Aydın ile bir araya geldi.</p>

<p>Programın tamamlanmasının ardından Antalya’ya dönmek üzere havalimanına hareket eden Özkan çiftine Prof. Dr. Fatma Aydın da eşlik etti.</p>

<p>Kaza sırasında Prof. Dr. Ömer Özkan’ın sürücünün yanında, iki üniversite rektörünün ise aracın arka koltuğunda bulunduğu öğrenildi.</p>

<p>Türkiye’nin öncü nakil cerrahları arasında yer alıyorlar</p>

<p>Prof. Dr. Ömer Özkan ve Prof. Dr. Özlenen Özkan, Akdeniz Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen ve Türk tıp tarihinde önemli yer tutan organ ve doku nakli ameliyatlarıyla tanınıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Özkan çiftinin içinde bulunduğu cerrahi ekip, 2010 yılında Türkiye’nin ilk çift kol naklini, 2011 yılında dünyada kadavradan gerçekleştirilen ilk başarılı rahim naklini ve 2012 yılında Türkiye’nin ilk yüz naklini gerçekleştirdi.</p>

<p>Halen Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü görevini yürüten Prof. Dr. Özlenen Özkan ile Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu Organ Nakli Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ömer Özkan, özellikle rekonstrüktif cerrahi ve kompozit doku nakli alanlarındaki çalışmalarıyla biliniyor.</p>

<p>Samsun’daki kazanın ardından yapılan ilk sağlık değerlendirmelerine göre her iki profesörün de genel durumunun iyi olduğu bildirildi. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Gündem</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/prof-dr-omer-ozkan-ve-rektor-ozlenen-ozkan-trafik-kazasi-gecirdi</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 17:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2411.jpeg" type="image/jpeg" length="76832"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Trafik Kazası Geçiren Genç Hekim İbrahim Can Büyükeşmeli Yaşamını Yitirdi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/trafik-kazasi-geciren-genc-hekim-ibrahim-can-buyukesmeli-yasamini-yitirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/trafik-kazasi-geciren-genc-hekim-ibrahim-can-buyukesmeli-yasamini-yitirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde görev yapan Araştırma Görevlisi Dr. İbrahim Can Büyükeşmeli, geçirdiği trafik kazasının ardından hayatını kaybetti. Büyükeşmeli’nin cenazesi Denizli’nin Çardak ilçesinde defnedilecek.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p></p>

<p>Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde görev yapan Araştırma Görevlisi Dr. İbrahim Can Büyükeşmeli, geçirdiği trafik kazasının ardından tedavi gördüğü süreçte hayatını kaybetti.</p>

<p>Büyükeşmeli’nin vefatı üzerine Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi yönetimi taziye mesajı yayımladı. Yerel basına yansıyan açıklamada, hastanede görev yapan araştırma görevlisi hekimin hayatını kaybettiği belirtilerek ailesine, yakınlarına ve sağlık camiasına başsağlığı dilekleri iletildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dr. İbrahim Can Büyükeşmeli’nin cenazesinin 14 Ekim Çarşamba günü öğle namazını takiben Denizli’nin Çardak ilçesinde kılınacak cenaze namazının ardından Çardak Mezarlığı’nda toprağa verileceği bildirildi.</p>

<p>Dr. İbrahim Can Büyükeşmeli kimdir?</p>

<p>Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Tıp Fakültesinin akademik personel kayıtlarında araştırma görevlisi olarak yer alan Dr. İbrahim Can Büyükeşmeli, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı kadrosunda bulunuyordu.</p>

<p>Büyükeşmeli, Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde hekim olarak görev yapıyordu.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kayıplarımız</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/trafik-kazasi-geciren-genc-hekim-ibrahim-can-buyukesmeli-yasamini-yitirdi</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 17:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2406.jpeg" type="image/jpeg" length="82143"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Cevizi Kahvaltıda Yemenin Beyin Üzerindeki Etkisi: 6 Saat Sonra Dikkat Çeken Sonuç]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/cevizi-kahvaltida-yemenin-beyin-uzerindeki-etkisi-6-saat-sonra-dikkat-ceken-sonuc</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/cevizi-kahvaltida-yemenin-beyin-uzerindeki-etkisi-6-saat-sonra-dikkat-ceken-sonuc" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cevizi sabah yemek, bazı zihinsel görevlerde gün içi performansı destekleyebilir. Ancak araştırmalar sabah saatlerinin en iyi zaman olduğunu göstermiyor; düzenli, dengeli beslenme daha önemli.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Beyin sağlığı için ceviz tüketiminde en doğru zamanın sabah olduğuna ilişkin kesin bir bilimsel kanıt bulunmuyor. Ancak kahvaltıda ceviz tüketimini inceleyen kontrollü bir araştırma, gün içinde bazı dikkat ve hafıza testlerinde olumlu sonuçlar elde edilebileceğini gösteriyor. Bulgular özellikle ceviz yemenin saatinden çok, zihinsel performans üzerindeki olası kısa süreli etkilerine ışık tutuyor.</p>

<p>2025 yılında Food &amp; Function dergisinde yayımlanan araştırmada, sabah kahvaltısında 50 gram ceviz tüketen genç yetişkinlerin bazı zihinsel görevlerde daha hızlı tepki verdiği, hafıza testlerindeki olumlu farklılığın ise özellikle altıncı saatte ortaya çıktığı belirlendi. Bununla birlikte araştırma, cevizin sabah tüketilmesinin öğlen veya akşam tüketilmesinden daha yararlı olduğunu doğrudan karşılaştırmadı.</p>

<p>Ceviz Sabah Yenildiğinde Beyinde Ne Oluyor?</p>

<p>İngiltere'deki Reading Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü çalışmaya, 18-30 yaş aralığında 32 sağlıklı yetişkin katıldı.</p>

<p>Çift kör, randomize ve çapraz geçişli pilot araştırmada katılımcılar farklı günlerde iki ayrı kahvaltı tüketti. Kahvaltılardan biri 50 gram ceviz içerirken diğeri ceviz içermeyen, benzer enerji değerine sahip bir öğündü.</p>

<p>Araştırmacılar kahvaltıdan önce ve sonraki ikinci, dördüncü ve altıncı saatlerde katılımcıların bilişsel performansını değerlendirdi. Ayrıca beyin elektriksel aktivitesi ve bazı kan göstergeleri incelendi.</p>

<p>Ceviz içeren kahvaltının ardından, zihinsel esneklik ve tepki kontrolü gerektiren bazı görevlerde daha hızlı yanıtlar kaydedildi.</p>

<p>Bu sonuç, cevizin gün içerisindeki belirli bilişsel işlevleri destekleyebileceğini düşündürüyor. Ancak daha hızlı tepki vermek, bütün zihinsel becerilerin aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Hafıza Testlerinde Asıl Fark 6 Saat Sonra Görüldü</p>

<p>Araştırmanın dikkat çekici yönlerinden biri, hafıza performansındaki değişimin gün boyunca aynı seyretmemesiydi.</p>

<p>Kahvaltıdan iki saat sonra yapılan hafıza testlerinde ceviz tüketen katılımcıların performansı kontrol kahvaltısına göre daha düşük bulundu.</p>

<p>Altıncı saatte ise sonuç tersine döndü. Ceviz tüketilen koşulda hafızadan geri çağırma performansı kontrol koşulunun üzerine çıktı.</p>

<p>Bu bulgu, cevizin olası bilişsel etkilerinin tüketimden hemen sonra değil, günün ilerleyen saatlerinde de görülebileceğini düşündürüyor.</p>

<p>Ancak tek bir küçük araştırmadan hareketle cevizin altı saat sonra hafızayı kesin olarak güçlendirdiği söylenemez. Araştırmada saptanan farklılıkların daha geniş katılımcı gruplarında tekrarlanması gerekiyor.</p>

<p>Ceviz Neden Beyin Sağlığıyla İlişkilendiriliyor?</p>

<p>Ceviz; çoklu doymamış yağ asitleri, bitkisel omega-3, polifenoller ve çeşitli mikrobesinler içeren bir besin.</p>

<p>Özellikle alfa-linolenik asit (ALA) adı verilen bitkisel omega-3 yağ asidi bakımından öne çıkıyor.</p>

<p>ALA, vücudun ihtiyaç duyduğu temel yağ asitlerinden biri. Ancak cevizdeki bitkisel omega-3 ile yağlı balıklarda bulunan EPA ve DHA aynı değildir. ALA'nın EPA ve DHA'ya dönüşümü sınırlıdır.</p>

<p>Cevizde bulunan polifenoller de antioksidan özellikleri nedeniyle araştırılıyor. Bu bileşiklerin hücresel süreçler ve oksidatif stres üzerindeki olası etkileri, beyin sağlığı açısından bilimsel ilgi görüyor.</p>

<p>Bununla birlikte bir besinin antioksidan içermesi, doğrudan hafızayı güçlendirdiği veya Alzheimer hastalığını önlediği anlamına gelmiyor.</p>

<p>2025 tarihli araştırmada beyin elektriksel aktivitesinde ve bazı metabolik göstergelerde farklılıklar gözlenmiş olsa da bunların bilişsel performans üzerindeki olası etkilerini açıklamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç bulunuyor.</p>

<p>Ceviz Sabah mı Akşam mı Yenmeli?</p>

<p>Mevcut bilimsel veriler, beyin sağlığı açısından cevizin mutlaka sabah tüketilmesi gerektiğini göstermiyor.</p>

<p>Kahvaltıda ceviz tüketimine ilişkin olumlu sonuçlar, sabah saatlerinin diğer zamanlardan üstün olduğunu kanıtlamıyor. Çünkü ilgili araştırmada farklı tüketim saatleri değil, cevizli ve cevizsiz kahvaltılar karşılaştırıldı.</p>

<p>Bu nedenle ceviz sabah kahvaltısında, öğle öğününde veya gün içerisinde ara öğün olarak tüketilebilir.</p>

<p>Sabahları yulaf, yoğurt veya başka kahvaltılıklarla birlikte ceviz yemek, dengeli bir öğün oluşturmanın pratik yollarından biri olabilir.</p>

<p>Özellikle ders çalışmadan veya yoğun zihinsel faaliyetlerden önce ceviz yemenin anında dikkat artışı sağlayacağına ilişkin yeterli kanıt da bulunmuyor.</p>

<p>Buradaki temel ayrım, bir besinin zihinsel performans üzerinde olası etkiler göstermesiyle belirli bir saatte tüketilmesinin üstünlüğünün kanıtlanmış olması arasındaki farktır.</p>

<p>Ceviz Gerçekten Hafızayı Güçlendiriyor mu?</p>

<p>Ceviz tüketimi ile bilişsel performans arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmaların sonuçları henüz kesin bir değerlendirme yapmaya yeterli değil.</p>

<p>Frontiers in Nutrition dergisinde 2024 yılında yayımlanan sistematik derleme ve meta-analizde, farklı sert kabuklu yemişleri inceleyen beş randomize klinik araştırmanın toplam 928 katılımcıya ait verileri değerlendirildi.</p>

<p>Analizde, sert kabuklu yemiş tüketiminin genel bilişsel performans üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir iyileşme sağladığı gösterilemedi.</p>

<p>Bu değerlendirme yalnızca cevizi değil, farklı yemişleri kapsıyordu. Ayrıca uzun süreli tüketimi inceleyen araştırmalara odaklanıyordu.</p>

<p>Dolayısıyla 2025 yılındaki tek öğünlük ceviz araştırmasının sonuçlarıyla doğrudan aynı soruyu yanıtlamıyor. Ancak her iki çalışma birlikte değerlendirildiğinde, ceviz tüketiminin bütün bilişsel işlevleri tutarlı biçimde geliştirdiğini söylemek için kanıtların henüz yeterli olmadığı görülüyor.</p>

<p>2025 yılındaki araştırmanın yalnızca 32 sağlıklı genç yetişkini kapsaması da önemli bir sınırlama. Bulguların yaşlılara, hafıza sorunu yaşayan kişilere veya nörolojik hastalığı bulunan bireylere doğrudan uygulanması mümkün değil.</p>

<p>Çalışmanın Kaliforniya Ceviz Komisyonu tarafından finanse edildiği de bildirildi. Finansman desteği bulguları tek başına geçersiz kılmaz; ancak sonuçların bağımsız araştırmalarla doğrulanmasının önemini artırır.</p>

<p>Beyin Sağlığı İçin Günde Kaç Ceviz Yenmeli?</p>

<p>Ceviz tüketiminde herkes için geçerli, bilişsel performansı artırdığı kanıtlanmış özel bir günlük miktar bulunmuyor.</p>

<p>Genel beslenme açısından yaklaşık 25-30 gram, yani küçük bir avuç ceviz içi, makul bir porsiyon olarak değerlendirilebilir. Bu miktar yaklaşık 7 tam cevizin iç kısmına karşılık gelir; cevizlerin büyüklüğüne göre sayı değişebilir.</p>

<p>Kahvaltı araştırmasında kullanılan 50 gramlık miktarın, herkesin her gün tüketmesi gereken bir doz olarak yorumlanmaması önemli.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ceviz enerji yoğunluğu yüksek bir besin olduğundan günlük toplam enerji alımı da dikkate alınmalı. Dengeli beslenmede ceviz, başka enerji kaynaklarına sürekli eklenmek yerine gerektiğinde daha az yararlı atıştırmalıkların yerine tercih edilebilir.</p>

<p>Cevizin tuzsuz ve ilave şeker içermeyen biçimlerini seçmek de genel beslenme kalitesi açısından uygun bir yaklaşımdır.</p>

<p>Beyin Sağlığında Tüketim Saatinden Daha Önemli Olan Ne?</p>

<p>Cevizin kahvaltıda yenmesi bazı bilişsel testlerde olumlu bulgularla ilişkilendirilmiş olsa da beyin sağlığı tek bir besine veya öğün saatine bağlı değil.</p>

<p>Beslenmenin genel kalitesi, yeterli uyku, düzenli fiziksel aktivite ve kalp-damar sağlığının korunması uzun vadeli beyin sağlığının önemli bileşenleri arasında yer alıyor.</p>

<p>Ceviz bu beslenme düzeninin bir parçası olabilir. Ancak hafıza kaybını önlediği, demansı tedavi ettiği veya Alzheimer hastalığına karşı tek başına koruma sağladığı kanıtlanmış bir besin olarak sunulamaz.</p>

<p>Mevcut araştırmaların ortaya koyduğu en kullanışlı sonuç şu: Cevizi kahvaltıya eklemek uygun bir tercih olabilir, ancak beynin belirli bir saatte cevize ihtiyaç duyduğunu gösteren güçlü bir bilimsel kanıt bulunmuyor.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Ceviz alerjisi bulunan kişiler ceviz tüketmemelidir. Özel beslenme gereksinimi veya kalori kısıtlaması bulunan kişilerin porsiyon miktarını bireysel ihtiyaçlarına göre belirlemesi uygun olur. Ceviz tüketimi, hafıza bozukluklarının tıbbi değerlendirmesi veya tedavisinin yerine geçmez.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>1. Food &amp; Function — Bell L. ve arkadaşları, The Impact of a Walnut-Rich Breakfast on Cognitive Performance and Brain Activity Throughout the Day in Healthy Young Adults: A Crossover Intervention Trial — 2025.</p>

<p>2. Frontiers in Nutrition — Moabedi M. ve arkadaşları, The Effect of Consuming Nuts on Cognitive Function: A Systematic Review and Meta-Analysis of Randomized Clinical Trials — 2024. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/cevizi-kahvaltida-yemenin-beyin-uzerindeki-etkisi-6-saat-sonra-dikkat-ceken-sonuc</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 16:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2403.jpeg" type="image/jpeg" length="77854"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SBÜ Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesi Öğrencisinden Amerika’ya Uzanan Akademik Başarı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/sbu-hamidiye-ulutip-fakultesi-ogrencisinden-amerikaya-uzanan-akademik-basari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/sbu-hamidiye-ulutip-fakultesi-ogrencisinden-amerikaya-uzanan-akademik-basari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi Meryem Hamam, ABD Tıp Lisanslama Sınavı (USMLE Step 2 CK) kapsamında 276 puan alarak uluslararası düzeyde dikkat çeken bir başarıya imza attı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesi öğrencisi Meryem Hamam, Amerika Birleşik Devletleri’nde hekimlik lisanslama sürecinin önemli aşamalarından biri olan USMLE Step 2 Clinical Knowledge (CK) sınavında elde ettiği sonuçla önemli bir akademik başarıya imza attı. Henüz tıp eğitiminin 5. sınıfında olan Hamam, uluslararası alanda yüksek rekabetin yaşandığı sınavdan 276 puan alarak üstün bir performans sergiledi.</p>

<p>Dünyanın En Zorlu Tıp Sınavlarından Birinde 276 Puan</p>

<p>ABD Tıp Lisanslama Sınavı olarak bilinen United States Medical Licensing Examination (USMLE), hekim adaylarının temel ve klinik tıp bilgilerini değerlendiren kapsamlı bir sınav sistemidir.</p>

<p>Bu sistemin önemli aşamalarından biri olan Step 2 CK, adayların klinik bilgilerini hasta bakımına uygulama, tanı ve tedavi süreçlerini değerlendirme ve tıbbi karar verme becerilerini ölçüyor.</p>

<p>İç hastalıkları, cerrahi, pediatri, kadın hastalıkları ve doğum, psikiyatri ve koruyucu hekimlik gibi birçok klinik alanı kapsayan sınav, özellikle ABD’de uzmanlık eğitimi hedefleyen hekim adayları açısından önem taşıyor.</p>

<p>Meryem Hamam’ın elde ettiği 276 puan, USMLE Step 2 CK’nin yüksek puan aralığında yer alması bakımından dikkat çekiyor. Bu sonuç, genç hekim adayının klinik bilgi birikimini uluslararası standartlarda değerlendiren bir sınavda ortaya koyduğu performansı gözler önüne seriyor.</p>

<p>Henüz 5. Sınıfta Uluslararası Başarı</p>

<p>Meryem Hamam’ın başarısını öne çıkaran önemli ayrıntılardan biri de henüz tıp fakültesinin 5. sınıfında öğrenim görüyor olması.</p>

<p>Lisans eğitimine devam ederken USMLE Step 2 CK gibi kapsamlı bir sınavda 276 puana ulaşan Hamam, akademik hazırlığını ve klinik bilgisini uluslararası düzeyde başarılı bir sonuca dönüştürdü.</p>

<p>ABD’de uzmanlık eğitimi başvurularında önemli değerlendirme ölçütlerinden biri olarak kullanılan Step 2 CK puanı, adayların akademik yeterliliklerini ortaya koyan göstergeler arasında bulunuyor. Bununla birlikte yüksek sınav puanı, tek başına uzmanlık programına kabul veya hekimlik lisansı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesinde Gurur</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesi, öğrencisi Meryem Hamam’ın başarısını sosyal medya hesabından duyurdu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Fakültenin paylaşımında, genç hekim adayının uluslararası tıp dünyasının saygın ve zorlu sınavlarından birinde elde ettiği sonuçtan duyulan memnuniyet ifade edildi.</p>

<p>Meryem Hamam’ın tebrik edildiği paylaşımda, öğrencinin gelecekteki meslek hayatında ve akademik kariyer yolculuğunda başarılarının devamı dilendi.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesinden Uluslararası Akademik Başarı</p>

<p>Meryem Hamam’ın USMLE Step 2 CK sınavında elde ettiği sonuç, Sağlık Bilimleri Üniversitesi öğrencilerinin uluslararası akademik değerlendirmelerde ortaya koyduğu başarılı performanslara yeni bir örnek oluşturdu.</p>

<p>Genç hekim adayının 276 puanlık başarısı, yalnızca bireysel bir akademik kazanım olarak değil, Türkiye’de tıp eğitimi alan öğrencilerin uluslararası mesleki yeterlilik sınavlarındaki potansiyelini göstermesi bakımından da önem taşıyor.</p>

<p>Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesi öğrencisi Meryem Hamam, eğitim hayatının henüz beşinci yılında elde ettiği bu sonuçla hem fakültesine gurur yaşattı hem de gelecekteki hekimlik kariyeri açısından önemli bir akademik başarı kaydetti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/sbu-hamidiye-ulutip-fakultesi-ogrencisinden-amerikaya-uzanan-akademik-basari</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 15:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2402.jpeg" type="image/jpeg" length="93572"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Cerrahpaşa Mezunu Dr. Şükrü Berber Hayatını Kaybetti]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/cerrahpasa-mezunu-dr-sukru-berber-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/cerrahpasa-mezunu-dr-sukru-berber-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kastamonu Özel Anadolu Hastanesi Acil Servisi’nde görev yapan 54 yaşındaki pratisyen hekim Dr. Şükrü Berber hayatını kaybetti. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu olan ve uzun yıllar farklı sağlık kurumlarında çalışan Berber’in cenazesi 14 Ekim’de Kastamonu’da defnedilecek.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kastamonu Özel Anadolu Hastanesi Acil Servisi’nde pratisyen hekim olarak görev yapan Dr. Şükrü Berber, 54 yaşında hayatını kaybetti. Taşköprülü hekim için 14 Ekim 2026 Çarşamba günü Kastamonu’da cenaze töreni düzenlenecek.</p>

<p>Dr. Şükrü Berber’in cenazesi ne zaman?</p>

<p>Dr. Şükrü Berber’in cenazesi, 14 Ekim Çarşamba günü öğle namazının ardından Kastamonu Kuzeykent Ulu Camii’nde kılınacak cenaze namazıyla uğurlanacak. Berber’in naaşı, Kastamonu Merkez ilçesine bağlı Bahadır Köyü Karandı Mezarlığı’nda toprağa verilecek.</p>

<p>Dr. Şükrü Berber kimdir?</p>

<p>2 Haziran 1972 tarihinde Kastamonu’da doğan Dr. Şükrü Berber, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimini tamamladı.</p>

<p>Pratisyen hekim olarak meslek hayatını sürdüren Berber, Taşköprü Çiftlik Sağlık Ocağı, Taşköprü SSK Dispanseri ve Taşköprü Devlet Hastanesi’nde görev yaptı.</p>

<p>Bursa’nın İznik ilçesinde sağlık ocağı ve aile hekimliği biriminde de çalışan Berber, meslek hayatının son döneminde Özel Kastamonu Anadolu Hastanesi Acil Servisi’nde sağlık hizmeti veriyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kayıplarımız</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/cerrahpasa-mezunu-dr-sukru-berber-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 14:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2398.jpeg" type="image/jpeg" length="75265"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Sjögren hastalığı nedir? Göz ve ağız kuruluğunda dikkat edilmesi gerekenler]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/sjogren-hastaligi-nedir-goz-ve-agiz-kurulugunda-dikkat-edilmesi-gerekenler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/sjogren-hastaligi-nedir-goz-ve-agiz-kurulugunda-dikkat-edilmesi-gerekenler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Göz ve ağız kuruluğu, yorgunluk ve eklem ağrısıyla birlikte görüldüğünde Sjögren hastalığını düşündürebilir. Tanı tek testle konmuyor; tedavi, kuruluğun yanı sıra hastalığın diğer organlara etkisine göre belirleniyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sjögren hastalığı, bağışıklık sisteminin başta gözyaşı ve tükürük bezleri olmak üzere kişinin kendi dokularını hedef aldığı, uzun süreli bir hastalıktır. Gözlerde yanma ve batma, ağız kuruluğu, kuru yiyecekleri yutarken su içme ihtiyacı sık görülen yakınmalar arasındadır. Bununla birlikte her göz veya ağız kuruluğu Sjögren anlamına gelmez.</p>

<p>Kuruluğa belirgin yorgunluk, eklem ağrısı ve tükürük bezlerinde şişlik eşlik etmesi, yakınmaların birlikte değerlendirilmesini önemli kılar. Hastalık bazı kişilerde daha çok göz ve ağız sağlığını etkilerken bazılarında akciğerler, böbrekler veya sinir sistemiyle ilgili sorunlara da yol açabilir.</p>

<p>Sjögren hastalığı ile Sjögren sendromu aynı mı?</p>

<p>Her iki ad da aynı hastalık için kullanılır. Güncel uluslararası adlandırmada “Sjögren hastalığı” ifadesi tercih edilmektedir. Hastalık tek başına gelişebileceği gibi romatoid artrit veya lupus gibi başka romatizmal hastalıklara da eşlik edebilir.</p>

<p>İnternette karşılaşılan “primer Sjögren” ifadesi, genellikle başka bir sistemik romatizmal hastalık olmadan gelişen durumu anlatır. Bu adlandırma tek başına hastalığın hafif veya ağır olduğunu göstermez. Önemli olan hangi organların etkilendiği ve bulguların kişiyi nasıl etkilediğidir.</p>

<p>Neden olur, kimlerde daha sık görülür?</p>

<p>Sjögren’in kesin nedeni bilinmiyor. Genetik yatkınlık ile çevresel etkenlerin birlikte rol oynadığı düşünülüyor. Ailede benzer bağışıklık sistemi hastalıkları bulunması yatkınlıkla ilişkili olabilir; ancak hastalığın çocuklara kesin geçeceği anlamına gelmez.</p>

<p>Kadınlarda daha sık görülür ve çoğunlukla orta yaşta tanınır. Erkeklerde, gençlerde ve çocuklarda da gelişebilir.</p>

<p>Hastalığın nedenleriyle kuruluğu artıran durumları ayırmak gerekir. Susuz kalma, ağızdan soluma ve bazı ilaçlar benzer yakınmalar oluşturabilir. Özellikle alerji ve depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar değerlendirme sırasında gözden geçirilir. Bu nedenle kullanılan bütün ilaçların hekime bildirilmesi önemlidir.</p>

<p>Göz ve ağız kuruluğuna hangi belirtiler eşlik eder?</p>

<p>Sjögren belirtileri kişiden kişiye değişir. Yakınmalar zaman içinde artıp hafifleyebilir.</p>

<p>Sık görülen belirtiler şunlardır:</p>

<p>- Gözlerde kum varmış hissi, yanma, batma veya kaşıntı.<br />
- Ağız ve boğazda kuruluk.<br />
- Çiğneme, yutma ve uzun süre konuşmada güçlük.<br />
- Kuru yiyecekleri yerken su içme ihtiyacı.<br />
- Tat duyusunda değişiklik.<br />
- Dinlenmeyle yeterince hafiflemeyen yorgunluk.<br />
- Kas ve eklem ağrıları.<br />
- Yanaklarda veya çene çevresinde bez şişliği.</p>

<p>Tükürük azalması yalnızca rahatsızlık yaratmaz. Tükürüğün dişleri ve ağız dokularını koruyucu etkisi azaldığından çürükler ve ağız içi enfeksiyonlar kolaylaşabilir.</p>

<p>Geçmeyen kuru öksürük, el ve ayaklarda uyuşma gibi yakınmalar da görülebilir. Ancak bu belirtiler başka hastalıklarda da ortaya çıkabilir. Yalnızca belirti listesine bakarak Sjögren tanısı konulamaz.</p>

<p>Ne zaman doktora başvurulmalı?</p>

<p>Tekrarlayan göz ve ağız kuruluğu yemek yemeyi, konuşmayı veya günlük yaşamı etkiliyorsa değerlendirme gerekir. Aile hekimi veya iç hastalıkları uzmanı ilk değerlendirmeyi yapabilir. Sjögren şüphesinde romatoloji, göz hastalıkları ve diş hekimliği birlikte çalışabilir.</p>

<p>Yeni başlayan ya da kalıcı tükürük bezi şişliği, büyüyen lenf bezleri, açıklanamayan kilo kaybı, ateş ve gece terlemesi geciktirilmeden araştırılmalıdır. Sjögren’de lenfoma riski artabilse de hastaların çoğunda lenfoma gelişmez. Bu belirtiler doğrudan kanser anlamına gelmez.</p>

<p>Ani görme kaybı veya şiddetli göz ağrısı, özellikle kızarıklıkla birlikteyse, sıradan kuruluk kabul edilmemelidir. Acil göz değerlendirmesi gerekir. Ani ve ciddi nefes darlığında acil sağlık hizmetlerine başvurulmalıdır.</p>

<p>Tanıda neden tek bir test yeterli değil?</p>

<p>Sjögren tanısı; yakınmalar, muayene ve gerekli testlerin birlikte değerlendirilmesiyle konur. Kuruluğun ne zamandır sürdüğü, her gün yaşanıp yaşanmadığı ve kullanılan ilaçlar araştırılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gözyaşı miktarı, alt göz kapağına yerleştirilen küçük kâğıt şeritlerle ölçülebilir. Göz yüzeyi kuruluğa bağlı hasar açısından incelenir. Tükürük miktarı ölçümü ve bazı hastalarda tükürük bezi ultrasonu değerlendirmeye katkı sağlar.</p>

<p>Kan testlerinde anti-SSA/Ro gibi, bağışıklık sisteminin kendi yapılarına karşı ürettiği antikorlar araştırılabilir. Bu antikorların bulunması tek başına tanı koydurmaz; sonuçlar diğer bulgularla birlikte yorumlanır.</p>

<p>Gerektiğinde alt dudaktaki küçük tükürük bezlerinden örnek alınabilir. Bu biyopsi her hastaya yapılmaz. Testlerin seçimi, muayeneye ve tanıda yanıtlanması gereken sorulara bağlıdır.</p>

<p>Sjögren nasıl tedavi edilir?</p>

<p>Sjögren’i tamamen ortadan kaldırdığı kanıtlanmış bir tedavi bulunmuyor. Tedavinin hedefi belirtileri azaltmak, göz ve ağız sağlığını korumak ve organ etkilenmesini kontrol etmektir.</p>

<p>Göz kuruluğunda suni gözyaşı ve bazı durumlarda göz merhemleri kullanılır. Yeterli rahatlama sağlanamazsa göz hekimi iltihabı azaltan reçeteli damlaları veya gözyaşının göz yüzeyinde daha uzun kalmasını sağlayan küçük tıkaçları değerlendirebilir.</p>

<p>Ağız kuruluğunda tükürük yerine geçen ürünler ve uygun kişilerde salgıyı artıran ilaçlar düşünülebilir. Küçük yudumlarla su içmek, şekersiz sakız kullanmak, florürlü diş macunuyla düzenli temizlik ve diş hekimi kontrolleri bakımın önemli parçalarıdır. Ağzı sürekli şekerli içeceklerle ıslatmak çürük riskini artırabilir.</p>

<p>Eklem veya organ tutulumu bulunan kişilerde farklı tedaviler gerekebilir. Hidroksiklorokin seçilmiş hastalarda değerlendirilebilir; her kişide kuruluğu veya yorgunluğu düzelttiği varsayılmamalıdır. Kortizon ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar, belirli bulgular için yarar ve riskler değerlendirilerek kullanılır.</p>

<p>Yeni ilaç araştırmaları ne gösteriyor?</p>

<p>Sjögren araştırmalarında hastalık aktivitesinin azalması ile kişinin kuruluk, ağrı ve yorgunluğunun hafiflemesi ayrı sonuçlardır. Birindeki iyileşme, diğerlerinin mutlaka düzeldiği anlamına gelmez.</p>

<p>İanalumab, bağışıklık sistemindeki B hücrelerini ve bu hücrelerin yaşamını destekleyen bir sinyali hedefleyen deneysel bir antikordur. Arthritis &amp; Rheumatology dergisinin Mayıs 2025 sayısında yayımlanan faz 2b araştırmanın 52 haftalık sonuçları, başlangıçta 190 hastanın rastgele gruplara ayrıldığı çalışmaya dayanıyordu. Tedaviyi sürdüren grupta etkinliğin devam ettiği bildirildi. Ancak 24. haftada grupların yeniden düzenlenmesi, uzun dönem karşılaştırmalarını sınırlar.</p>

<p>Novartis’in 29 Ekim 2025 açıklamasına göre toplam 779 katılımcılı iki faz 3 çalışmada, 48. haftadaki hastalık aktivitesi ölçütünde plaseboya göre anlamlı iyileşme görüldü. Buna karşılık hastaların bildirdiği kuruluk, ağrı ve yorgunlukla ilgili ikincil sonuçlarda istatistiksel anlamlılık gösterilemedi. Burada aktarılan faz 3 sonuçları şirket ve kongre açıklaması düzeyindedir.</p>

<p>Dazodalibep çalışmasında yeni sonuçlar</p>

<p>Bağışıklık hücreleri arasındaki bazı etkinleştirici sinyalleri engellemeyi amaçlayan dazodalibep de araştırılan yöntemlerden biri.</p>

<p>Amgen, 22 Eylül 2026’da OASIZ 301 adlı faz 3 çalışmanın ilk sonuçlarını açıkladı. Yaklaşık 621 yetişkinin yer aldığı, rastgele gruplama yapılan, çift kör ve plasebo kontrollü araştırma; orta-ağır sistemik hastalık aktivitesi bulunan kişileri kapsıyordu.</p>

<p>Şirket, 48. haftada hastalık aktivitesi puanında anlamlı iyileşme bildirdi. Ancak duyuruda yararın büyüklüğünü bağımsız değerlendirmeye yetecek ayrıntılı sayısal sonuçlar sunulmadı. Enfeksiyonlar, tansiyon yüksekliği ve ilaç uygulanırken gelişen reaksiyonlar bildirilen istenmeyen olaylar arasındaydı.</p>

<p>Bu açıklama, hakemli tam araştırma yayını veya ilaç onayı değildir. Yalnızca kuruluk yakınması bulunan herkesin aynı yararı göreceği sonucuna varılamaz.</p>

<p>Bu ilaçlar kullanıma girdi mi?</p>

<p>13 Ekim 2026 tarihli kaynak taramasında ianalumab ve dazodalibep için Sjögren endikasyonunda FDA veya EMA kullanım onayı doğrulanamadı. Türkiye’de aynı endikasyon için ruhsat, erişim ve geri ödeme durumu da doğrulanamadı.</p>

<p>Bu nedenle yöntemler rutin, onaylı tedaviler olarak sunulmamalıdır. Plaseboya karşı olumlu sonuç alınması da mevcut bütün tedavilere üstünlük gösterildiği anlamına gelmez.</p>

<p>Sık sorulan diğer sorular</p>

<p>Sjögren bulaşıcı mı?<br />
Hayır. Kişiden kişiye geçen bir enfeksiyon değildir; aynı ortamı veya eşyaları paylaşmakla bulaşmaz.</p>

<p>Sjögren hastası hamile kalabilir mi?<br />
Evet, ancak gebeliğin önceden planlanması uygundur. Özellikle anti-SSA/Ro veya anti-SSB/La antikorları bulunan kişilerde bebeğin kalbiyle ilgili nadir sorunlar açısından uzman takibi gerekebilir. Kullanılan ilaçlar da gebelik açısından değerlendirilir.</p>

<p>Ekran başında çalışmak yasak mı?<br />
Hayır. Uzun süre ara vermeden ekrana bakmak kuruluğu artırabileceğinden molalar vermek, göz kırpmayı hatırlamak ve ortam koşullarını düzenlemek yardımcı olabilir.</p>

<p>Vajinal kuruluk Sjögren ile ilişkili olabilir mi?<br />
Evet. Vajinal nemlendiriciler ve su bazlı kayganlaştırıcılar rahatlama sağlayabilir. Süren ağrı veya farklı belirtiler varsa başka nedenler de araştırılmalıdır.</p>

<p>Ağzımı kurutan ilacı bırakmalı mıyım?<br />
İlacı kendi kendinize bırakmayın. Yakınmayı hekime bildirerek ilacın etkisinin ve olası alternatiflerin değerlendirilmesini sağlayın.</p>

<p>Tıbbi uyarı</p>

<p>Bu içerik genel bilgilendirme amacı taşır. Kişisel tanı ve tedavi planı sağlık profesyoneli değerlendirmesi gerektirir.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>- NIAMS. Sjögren’s Disease: Overview, Symptoms, &amp; Causes; Diagnosis, Treatment, and Steps to Take. 2024.<br />
- NIDCR. Sjögren’s Disease. Hasta bilgilendirme kaynağı.<br />
- NHS. Sjögren’s syndrome; Dry mouth; Eye pain.<br />
- University College London Hospitals. Dry mouth.<br />
- Price EJ ve arkadaşları. British Society for Rheumatology guideline on management of adult and juvenile onset Sjögren disease. Rheumatology, 2025;64(2):409–439.<br />
- 2023 International Rome consensus for nomenclature of Sjögren disease. Nature Reviews Rheumatology, 2025.<br />
- Dörner T ve arkadaşları. Safety and Efficacy of Ianalumab in Patients With Sjögren’s Disease: 52-Week Results From a Randomized, Placebo-Controlled, Phase 2b Dose-Ranging Study. Arthritis &amp; Rheumatology, 2025;77(5):560–570.<br />
- Novartis. İanalumab NEPTUNUS faz 3 sonuç açıklaması. 29 Ekim 2025. Şirket duyurusu.<br />
- Amgen. Dazodalibep OASIZ 301 faz 3 ilk sonuç açıklaması. 22 Eylül 2026. Şirket duyurusu. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Tıbbiye Kütüphanesi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/sjogren-hastaligi-nedir-goz-ve-agiz-kurulugunda-dikkat-edilmesi-gerekenler</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 12:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2393.jpeg" type="image/jpeg" length="68816"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Türler Arası Organ Üretiminde Yeni Bağışıklık Engeli Keşfedildi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/turler-arasi-organ-uretiminde-yeni-bagisiklik-engeli-kesfedildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/turler-arasi-organ-uretiminde-yeni-bagisiklik-engeli-kesfedildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bilim insanları, başka bir türe ait canlı hücrelerin embriyoda erken dönemde makrofajlar tarafından yok edildiğini gösterdi. “Xenofagositoz” adı verilen bu mekanizma baskılandığında farelerde sıçan kaynaklı pankreas üretme başarısı yüzde 38’den yüzde 73’e çıktı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Türler Arası Organ Üretiminde Yeni Bağışıklık Engeli Keşfedildi</p>

<p>Organ naklinde en büyük sorunlardan biri yeterli sayıda uygun donör bulunamaması.</p>

<p>Bilim insanları bu soruna karşı yıllardır son derece iddialı bir yaklaşımı araştırıyor: Bir türün kök hücrelerinden, başka bir canlının embriyosu içinde organ geliştirmek.</p>

<p>Institute of Science Tokyo ve Stanford Üniversitesi araştırmacılarının çalışması, bu yöntemin önündeki önemli engellerden birini ortaya çıkardı.</p>

<p>Araştırmacılar, gelişmekte olan embriyodaki erken bağışıklık hücrelerinin başka türe ait canlı hücreleri tanıyarak yuttuğunu gösterdi.</p>

<p>Bu yeni mekanizmaya “xenofagositoz” adı verildi.</p>

<p>Xenofagositoz baskılandığında ise yabancı türe ait hücrelerin embriyoda kalma oranı arttı ve farelerde sıçan kaynaklı pankreas oluşturma başarısı yüzde 38’den yüzde 73’e yükseldi.</p>

<p>Araştırma Cell dergisinde yayımlandı. Institute of Science Tokyo, çalışmanın organ üretimi açısından önemini 13 Ekim 2026’da yeniden gündeme taşıdı.</p>

<p>Amaç başka bir canlıda organ üretmek</p>

<p>Çalışmanın dayandığı yaklaşım “blastokist tamamlama” olarak biliniyor.</p>

<p>Bu yöntemde belirli bir organı geliştiremeyecek şekilde genetik olarak düzenlenmiş bir embriyoya, başka bir türden pluripotent kök hücreler veriliyor.</p>

<p>Teorik olarak embriyoda boş kalan organ gelişim alanını, verilen yabancı kök hücrelerin doldurması hedefleniyor.</p>

<p>Araştırma ekibi daha önce, pankreas geliştiremeyen fare embriyolarına sıçan kök hücreleri vererek sıçan hücrelerinden oluşan pankreaslar geliştirmeyi başarmıştı.</p>

<p>Ancak önemli bir sorun vardı.</p>

<p>Yabancı türe ait hücreler embriyo geliştikçe hızla azalıyordu.</p>

<p>Araştırmacılar bu kaybın nedenini anlamaya çalıştı.</p>

<p>Canlı hücreler bağışıklık sistemi tarafından yeniyordu</p>

<p>Ekip, sıçan hücrelerinin kaybolmaya başladığı dönemin embriyoda ilk makrofajların ortaya çıktığı dönemle çakıştığını fark etti.</p>

<p>Makrofajlar bağışıklık sisteminin temizleyici hücreleri arasında yer alıyor.</p>

<p>Normalde ölü hücreleri, hücresel artıkları ve yabancı maddeleri yutarak ortadan kaldırıyorlar.</p>

<p>Araştırmacılar fare embriyolarını incelediklerinde makrofajların içinde sıçan kaynaklı hücreler buldu.</p>

<p>Daha dikkat çekici olan ise bu hücrelerin önemli bir bölümünün makrofaj tarafından yutulmadan önce canlı olmasıydı.</p>

<p>Yani bağışıklık sistemi yalnızca ölü hücreleri temizlemiyordu.</p>

<p>Başka türe ait canlı hücreleri aktif biçimde tanıyor ve ortadan kaldırıyordu.</p>

<p>Araştırmacılar bu olaya xenofagositoz adını verdi.</p>

<p>Hücrelerde “beni ye” sinyali artıyor</p>

<p>Araştırma ekibi daha sonra makrofajların yabancı hücreleri nasıl ayırt ettiğini araştırdı.</p>

<p>Başka bir türün embriyonik ortamında gelişen hücrelerin yüzeyinde fosfatidilserin adlı molekülün arttığı görüldü.</p>

<p>Fosfatidilserin normal koşullarda hücrenin iç yüzeyinde bulunuyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ancak hücre stres altında olduğunda veya ölüm sürecine girdiğinde hücre yüzeyinde görünür hale gelebiliyor.</p>

<p>Bağışıklık sistemi bunu bir tür “beni ye” sinyali olarak algılayabiliyor.</p>

<p>Çalışmada fare makrofajlarının yüzeyindeki Axl adlı reseptörün bu sinyali tanıdığı ve yabancı hücrelerin ortadan kaldırılmasına katkıda bulunduğu gösterildi.</p>

<p>Araştırmacılar bu mekanizmayı hedefledi.</p>

<p>Üç farklı yöntem denendi</p>

<p>Bilim insanları xenofagositozu azaltmak için farklı stratejiler kullandı.</p>

<p>Bunlardan biri embriyodaki makrofajların sayısını azaltmaktı.</p>

<p>Bir başka yaklaşım, makrofajların kullandığı Axl reseptörünü devre dışı bırakmaktı.</p>

<p>Araştırmacılar ayrıca yabancı hücrelerin yüzeyinde “beni yeme” sinyali oluşturan CD47 proteininin miktarını artırdı.</p>

<p>Fosfatidilserinin hücre yüzeyine taşınmasını düzenleyen ATP11C adlı proteinin artırılması da denendi.</p>

<p>Bu farklı yöntemlerin ortak sonucu, yabancı türe ait hücrelerin embriyoda daha uzun süre hayatta kalması oldu.</p>

<p>Pankreas üretim başarısı yüzde 38’den yüzde 73’e çıktı</p>

<p>Çalışmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri pankreas oluşumunda görüldü.</p>

<p>Xenofagositoz baskılanmadan önce, fare embriyolarında sıçan kaynaklı pankreas oluşturma başarı oranı yüzde 38 düzeyindeydi.</p>

<p>Bağışıklık engeli azaltıldığında bu oran yüzde 73’e yükseldi.</p>

<p>Üretilen pankreasların boyutlarının da daha büyük olduğu bildirildi.</p>

<p>Bu sonuç, erken embriyonik bağışıklık yanıtının türler arası organ üretiminin verimliliğini sınırlayan önemli faktörlerden biri olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Ancak burada önemli bir ayrım var.</p>

<p>Farelerin içinde insan pankreası üretilmedi.</p>

<p>Yüzde 73’lük sonuç, fare embriyosunda sıçan kaynaklı pankreas oluşturulmasına ait.</p>

<p>İnsan hücreleriyle de deney yapıldı</p>

<p>Araştırmacılar aynı mekanizmanın insan hücrelerinde de geçerli olup olmadığını test etti.</p>

<p>İnsan pluripotent kök hücreleri fare embriyolarına verildi.</p>

<p>Xenofagositoz azaltıldığında embriyoda kalan insan hücresi sayısının arttığı görüldü.</p>

<p>Bu sonuç mekanizmanın yalnızca fare ve sıçan arasındaki farklılığa özgü olmayabileceğine işaret ediyor.</p>

<p>Ancak araştırmacılar insan ile fare arasındaki biyolojik farkların çok daha büyük olduğunu özellikle vurguluyor.</p>

<p>Çalışmada insan organı geliştirilmedi.</p>

<p>İnsan hücrelerinin embriyoda daha iyi hayatta kalması, işlevsel bir insan organının başka bir türde üretilebildiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Hedef neden domuz olabilir?</p>

<p>Araştırmacıların uzun vadeli hedeflerinden biri, insan organlarını büyük hayvanlarda geliştirebilmek.</p>

<p>Bu amaçla domuzlar özellikle ilgi çekiyor.</p>

<p>Domuzların organ boyutları ve bazı fizyolojik özellikleri insana daha yakın olduğu için organ nakli araştırmalarında uzun süredir kullanılıyor.</p>

<p>Bir başka yaklaşımda genetiği değiştirilmiş domuz organları doğrudan insanlara nakledilmeye çalışılıyor.</p>

<p>Blastokist tamamlama yaklaşımı ise bundan farklı.</p>

<p>Buradaki amaç, domuzun kendi organını insana nakletmek değil.</p>

<p>Teorik hedef, hastadan elde edilen kök hücrelerin domuz embriyosunda gelişerek büyük ölçüde hastanın hücrelerinden oluşan bir organ oluşturması.</p>

<p>Böyle bir organ geliştirilebilirse bağışıklık sisteminin organı reddetme riskinin de azaltılması hedeflenebilir.</p>

<p>Ancak bu senaryo bugün için deneysel bir gelecek hedefi.</p>

<p>Önünde çok sayıda bilimsel ve etik sorun bulunuyor.</p>

<p>İnsan organına giden yol hâlâ uzun</p>

<p>Xenofagositozun keşfedilmesi önemli bir engelin tanımlandığını gösteriyor.</p>

<p>Fakat türler arası insan organı üretiminin önündeki tek sorun bu değil.</p>

<p>Farklı türlerin embriyoları farklı hızlarda gelişiyor.</p>

<p>Hücreler birbirleriyle farklı sinyaller üzerinden iletişim kuruyor.</p>

<p>Organların damar sisteminin hangi türe ait olacağı, sinir bağlantılarının nasıl oluşacağı ve üretilen organın tam işlev gösterebilip gösteremeyeceği gibi çok sayıda soru bulunuyor.</p>

<p>Ayrıca insan hücrelerinin başka bir canlının beyin veya üreme dokularına istenmeyen düzeyde katkıda bulunması gibi etik ve biyolojik konular da araştırmaların en hassas başlıkları arasında.</p>

<p>Bu nedenle çalışma yakın zamanda hastalar için organ üretileceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Araştırmanın asıl önemi, bu hedefin önündeki bilinmeyen engellerden birinin daha tanımlanmış olması.</p>

<p>Organ kıtlığına farklı bir çözüm arayışı</p>

<p>Dünya genelinde çok sayıda hasta böbrek, karaciğer, kalp ve diğer organlar için nakil bekliyor.</p>

<p>Bilim insanları organ açığını kapatabilmek için birden fazla yaklaşım üzerinde çalışıyor.</p>

<p>Genetiği değiştirilmiş domuz organlarının insanlara nakledildiği ksenotransplantasyon bunlardan biri.</p>

<p>Laboratuvarda biyoyapay organ üretimi bir diğer yaklaşım.</p>

<p>Kök hücrelerden organoidler geliştirilmesi ve üç boyutlu biyobaskı teknolojileri de bu alandaki araştırmalar arasında.</p>

<p>Türler arası organ üretimi ise en iddialı yaklaşımlardan biri olmaya devam ediyor.</p>

<p>Yeni çalışma bu yöntemde embriyonik bağışıklığın beklenenden çok daha erken bir engel oluşturduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Bu engel azaltıldığında donör hücrelerin embriyoda daha fazla kalabildiği ve deneysel organ üretiminin belirgin biçimde arttığı gösterildi.</p>

<p>Bugünkü bilimsel sonuç insan organı üretildiğini göstermiyor.</p>

<p>Ancak başka bir türün embriyosunda organ oluşturma fikrinin önündeki temel biyolojik engellerden biri artık daha iyi anlaşılıyor.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Türler arası organ üretimi deneysel bir araştırma alanıdır. İnsanlarda kullanılabilecek bir organ bu yöntemle henüz üretilmemiştir. Çalışmadaki yüzde 73’lük başarı oranı, fare embriyolarında sıçan hücrelerinden pankreas oluşturulmasına aittir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>Cell — Xenophagocytosis blockade enhances interspecies chimerism, 2026</p>

<p>Institute of Science Tokyo — Toward organs for patients: uncovering an immune barrier to organ generation, 13 Ekim 2026 </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/turler-arasi-organ-uretiminde-yeni-bagisiklik-engeli-kesfedildi</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 11:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2389.jpeg" type="image/jpeg" length="48300"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tadalafil Kullananlarda Ölüm Tehlikesi Yüzde 44 Daha Düşük: Longevity İçin Ne Anlama Geliyor?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/tadalafil-kullananlarda-olum-tehlikesi-yuzde-44-daha-dusuk-longevity-icin-ne-anlama-geliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/tadalafil-kullananlarda-olum-tehlikesi-yuzde-44-daha-dusuk-longevity-icin-ne-anlama-geliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tadalafil kullanan erkeklerde kalp damar olayları ve ölüm tehlikesi daha düşük bulundu. Prof. Dr. Kaan Yılancıoğlu, bulguların Longevity için önemli olduğunu, ancak yaşam süresini uzattığını kanıtlamadığını vurguluyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Sağlıklı yaşlanma ve uzun yaşam bilimi olarak tanımlanan Longevity alanında, mevcut ilaçların yaşlanmayla ilişkili hastalıklar üzerindeki olası etkileri giderek daha fazla araştırılıyor. Sertleşme bozukluğu tedavisinde kullanılan tadalafil de kalp damar sağlığı ve ölüm oranlarına ilişkin dikkat çekici bulgularıyla bu tartışmanın konusu oldu. ABD'de 29 bin 168 erkeğin sağlık kayıtlarının incelendiği araştırmada, tadalafil kullananlarda ciddi kardiyovasküler olayların düzeltilmiş tehlike oranı yüzde 19, tüm nedenlere bağlı ölüm tehlikesi ise yüzde 44 daha düşük bulundu.</p>

<p>Clinical Cardiology dergisinde Şubat 2024'te yayımlanan araştırmanın sonuçları, tadalafilin insan ömrünü uzattığını veya biyolojik yaşlanmayı yavaşlattığını kanıtlamıyor. Ancak damar sağlığıyla yaşam süresi arasındaki ilişki dikkate alındığında, bu ilaç grubunun kardiyovasküler sonuçlar üzerindeki olası etkilerinin daha kapsamlı araştırılmasına gerekçe oluşturuyor. Çalışmayı Longevity perspektifinden değerlendiren Prof. Dr. Kaan Yılancıoğlu, temel hedefin yalnızca uzun yaşamak değil, hastalıklardan uzak geçirilen yaşam süresini artırmak olduğuna dikkat çekti.</p>

<p>29 BİN ERKEKLİK ARAŞTIRMADA NE BULUNDU?</p>

<p>Robert A. Kloner ve çalışma arkadaşlarının yürüttüğü araştırmada, ABD'deki geniş kapsamlı bir ticari sağlık sigortası veri tabanından yararlanıldı.</p>

<p>2006-2020 dönemine ait kayıtların incelendiği çalışmada, sertleşme bozukluğu tanısı bulunan toplam 29 bin 168 erkek değerlendirildi.</p>

<p>Katılımcıların 8 bin 156'sında tadalafil reçete kaydı bulunurken, 21 bin 12 kişilik karşılaştırma grubunda tadalafil veya aynı ilaç sınıfındaki diğer fosfodiesteraz tip 5 (PDE5) inhibitörlerinin kullanımı kaydedilmemişti.</p>

<p>Ortalama takip süresi tadalafil grubunda 37 ay, karşılaştırma grubunda ise 29 ay olarak bildirildi.</p>

<p>Araştırmacılar; yaş, hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, koroner arter hastalığı ve koruyucu ilaç kullanımı gibi değişkenleri istatistiksel analizde dikkate aldı.</p>

<p>Sonuçlar, tadalafil grubunda ciddi kardiyovasküler olayların düzeltilmiş tehlike oranının yüzde 19 daha düşük olduğunu gösterdi.</p>

<p>Tüm nedenlere bağlı ölüm için hesaplanan tehlike oranı 0,56 oldu. Bu değer, tadalafil kullananlarda göreli ölüm tehlikesinin yüzde 44 daha düşük bulunduğu anlamına geliyor.</p>

<p>Kardiyovasküler nedenlere bağlı ölüm tehlikesinde ise yüzde 55'lik göreli düşüklük saptandı.</p>

<p>Ancak bu oranlar mutlak risk azalmasını göstermiyor. Ayrıca gözlenen ilişkinin doğrudan ilaçtan kaynaklandığı da kanıtlanmış değil.</p>

<p>PROF. DR. KAAN YILANCIOĞLU: “LONGEVITY AÇISINDAN ÖNEMLİ BİR SORU”</p>

<p>Araştırmanın Longevity alanındaki önemini değerlendiren Prof. Dr. Kaan Yılancıoğlu, sağlıklı uzun yaşam yaklaşımında kalp ve damar sağlığının merkezi bir yere sahip olduğunu vurguladı.</p>

<p>Yılancıoğlu, araştırma sonuçlarına ilişkin şu değerlendirmede bulundu:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Longevity yaklaşımında temel hedefimiz yalnızca insan ömrünü uzatmak değil, kalp ve damar sağlığını koruyarak hastalıklardan uzak geçirilen yaşam süresini artırmaktır. Tadalafil kullanan erkeklerde kardiyovasküler olayların ve tüm nedenlere bağlı ölümlerin daha düşük bulunması, bu açıdan bilimsel olarak dikkate değer bir sonuçtur.</p>

<p>Özellikle damar sağlığı, yaşlanma biyolojisinin önemli bileşenlerinden biridir. Tadalafilin etkili olduğu nitrik oksit–cGMP sinyal yolunun damar fonksiyonlarıyla ilişkisi, bu bulguların biyolojik açıdan araştırılmaya değer olduğunu düşündürüyor.</p>

<p>Ancak burada önemli bir bilimsel ayrım var. Gözlemsel bir araştırmada ölüm oranının daha düşük bulunması, ilacın yaşam süresini uzattığının kanıtı değildir. Tadalafilin sağlıklı yaşam süresine katkı sağlayıp sağlamadığını söyleyebilmek için randomize kontrollü klinik çalışmalara ihtiyaç var.</p>

<p>Longevity tıbbının geleceğinde mevcut ilaçların farklı yaşlanma mekanizmaları üzerindeki olası etkilerinin araştırılması önemli bir yer tutuyor. Tadalafil de bu çerçevede incelenebilecek moleküllerden biri olabilir. Fakat bugünkü verilerle ilacı bir uzun yaşam tedavisi olarak önermek bilimsel açıdan erken olacaktır.”</p>

<p>DAMAR SAĞLIĞI LONGEVITY İÇİN NEDEN ÖNEMLİ?</p>

<p>Longevity araştırmalarında yalnızca kaç yıl yaşandığı değil, bu yılların ne kadarının sağlıklı geçirildiği de önem taşıyor.</p>

<p>Bu yaklaşımda iki kavram birbirinden ayrılıyor: Yaşam süresi ve sağlıklı yaşam süresi.</p>

<p>Yaşam süresi, insanın toplam yaşadığı zamanı ifade ederken sağlıklı yaşam süresi, hastalıkların ve işlev kayıplarının yaşamı belirgin biçimde sınırlamadığı dönemi tanımlıyor.</p>

<p>Kalp damar hastalıkları, ileri yaşlarda ölümün yanı sıra günlük yaşamı etkileyen işlev kayıplarının da başlıca nedenleri arasında bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle damarların işlevini korumak, kardiyovasküler risk faktörlerini kontrol altında tutmak ve ciddi kalp damar olaylarını önlemek, sağlıklı yaşlanmanın temel hedefleri arasında yer alıyor.</p>

<p>Tadalafil araştırmasının Longevity açısından ilgi çekici olmasının nedeni de burada yatıyor.</p>

<p>Çalışmada doğrudan biyolojik yaş, hücresel yaşlanma hızı veya sağlıklı geçirilen yaşam yılı ölçülmedi. Buna karşılık, uzun dönem sağlık sonuçları açısından önem taşıyan kalp damar olayları ve ölüm oranları değerlendirildi.</p>

<p>Bulguların Longevity ile ilişkisi, bu klinik sonuçlardan hareketle kuruluyor. Tadalafilin yaşlanmayı geciktirdiği sonucuna ise ulaşılamıyor.</p>

<p>TADALAFİLİN DAMARLAR ÜZERİNDEKİ ETKİSİ NASIL AÇIKLANIYOR?</p>

<p>Tadalafil, fosfodiesteraz tip 5 enziminin aktivitesini baskılayan ilaçlar arasında bulunuyor.</p>

<p>Bu ilaçlar, damar düz kaslarının gevşemesinde rol alan siklik guanozin monofosfat (cGMP) adlı hücre içi sinyal molekülünün yıkımını azaltıyor.</p>

<p>Nitrik oksit ise bu sinyal sisteminin çalışmasında önemli görev üstleniyor.</p>

<p>Nitrik oksit ve cGMP üzerinden işleyen mekanizma, damarların gevşemesinde ve kan akımının düzenlenmesinde rol oynuyor.</p>

<p>Tadalafilin sertleşme bozukluğu tedavisindeki etkisi bu fizyolojik sistemle ilişkili.</p>

<p>Aynı mekanizmanın dolaşım sisteminin farklı bölgelerinde de işlev görmesi, tadalafil ve benzeri ilaçların kalp damar sağlığı üzerindeki potansiyel etkilerinin araştırılmasına yol açtı.</p>

<p>Özellikle damar iç yüzeyini oluşturan endotel tabakasının işlevi, kardiyovasküler sağlık açısından önem taşıyor.</p>

<p>Endotel fonksiyonlarındaki bozulma, damar sertliği ve kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili süreçlerden biri olarak kabul ediliyor.</p>

<p>Ancak bir ilacın damar gevşemesini etkilemesi, uzun dönemde kalp krizini önlediği veya yaşam süresini uzattığı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Bu mekanizmaların klinik sonuçlara ne ölçüde yansıdığının kontrollü insan çalışmalarında gösterilmesi gerekiyor.</p>

<p>1,2 MİLYON KİŞİLİK ANALİZDE DE BENZER İLİŞKİLER BULUNDU</p>

<p>Tadalafil araştırması, PDE5 inhibitörlerinin kardiyovasküler etkilerini inceleyen tek bilimsel çalışma değil.</p>

<p>European Heart Journal – Cardiovascular Pharmacotherapy dergisinde 2024 yılında yayımlanan sistematik derleme ve meta-analizde, toplam 1 milyon 257 bin 759 kişiyi kapsayan 16 araştırma değerlendirildi.</p>

<p>Analizde PDE5 inhibitörü kullanımı, ciddi kardiyovasküler olaylarda yüzde 22 daha düşük göreli riskle ilişkili bulundu.</p>

<p>Tüm nedenlere bağlı ölümler için gerçekleştirilen birleşik analizde ise yüzde 30 daha düşük göreli risk saptandı.</p>

<p>Bu araştırma yalnızca tadalafil kullanımını değil, aynı ilaç sınıfındaki farklı tedavileri de kapsıyordu.</p>

<p>Dolayısıyla sonuçlar tadalafil için tek başına geçerli kabul edilemez.</p>

<p>Ayrıca meta-analizde değerlendirilen uzun dönem kardiyovasküler sonuçlara ilişkin veriler gözlemsel çalışmalardan elde edildi.</p>

<p>Farklı araştırmalarda benzer ilişkilerin görülmesi bilimsel açıdan önemli olsa da ilaçların doğrudan yaşam süresini uzattığını kanıtlamıyor.</p>

<p>TADALAFİL BİR UZUN YAŞAM İLACINA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?</p>

<p>Longevity alanında araştırılan yaklaşımlardan biri, mevcut ilaçların başlangıçtaki kullanım amaçlarından farklı sağlık sonuçları üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi.</p>

<p>Bu yaklaşım, ilaçların yeni kullanım alanlarının araştırılması olarak tanımlanıyor.</p>

<p>Tadalafilin damar fonksiyonlarıyla ilişkili biyolojik mekanizması ve gözlemsel araştırmalarda ortaya çıkan kardiyovasküler bulgular, bu bakımdan yeni araştırma soruları oluşturuyor.</p>

<p>Ancak bir ilacın Longevity tedavisi olarak değerlendirilmesi için yalnızca biyolojik mekanizmasının anlaşılması veya gözlemsel çalışmalarda olumlu sonuçlar bulunması yeterli değil.</p>

<p>İlacın belirli hasta gruplarında hangi klinik sonuçları değiştirdiğinin, bu etkinin ne kadar sürdüğünün ve olası zararlarla nasıl dengelendiğinin gösterilmesi gerekiyor.</p>

<p>Tadalafilin biyolojik yaşlanma hızını azalttığını, sağlıklı yaşam süresini uzattığını veya yaşlanmayla ilişkili bütün hastalıkları önlediğini gösteren yeterli klinik kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Ayrıca 2024 tarihli araştırmada elde edilen sonuçlar, bilinen diyabeti veya koroner arter hastalığı bulunan alt gruplarda istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşmadı.</p>

<p>Bu da gözlenen ilişkinin her hasta grubunda aynı biçimde geçerli olduğunun varsayılamayacağını gösteriyor.</p>

<p>ARAŞTIRMA SONUÇLARI NASIL YORUMLANMALI?</p>

<p>Tadalafil çalışması randomize kontrollü bir klinik deney değil, geçmiş sağlık kayıtlarına dayanan gözlemsel bir araştırmaydı.</p>

<p>İlacı kullananlarla kullanmayanlar arasında fiziksel aktivite, yaşam tarzı, genel sağlık durumu, sağlık hizmetlerine erişim veya kayıtlara tam olarak yansımayan başka özellikler bakımından farklılıklar bulunabilir.</p>

<p>Bu farklılıkların bir bölümü istatistiksel yöntemlerle dikkate alınsa da neden-sonuç ilişkisini kesin biçimde belirlemek mümkün değil.</p>

<p>Araştırmanın Sanofi tarafından sağlanan destekle gerçekleştirildiği de bilimsel makalede açıklandı. Araştırmacılar, şirketin veri toplama ve analiz sürecine ya da makalenin hazırlanmasına katılmadığını bildirdi.</p>

<p>Bütün bu unsurlar, çalışmanın sonuçlarının yorumlanmasında önem taşıyor.</p>

<p>Longevity açısından temel soru yalnızca tadalafil kullananların daha düşük ölüm oranlarına sahip olup olmadığı değil, bu farklılığın gerçekten ilaç kullanımından kaynaklanıp kaynaklanmadığı ve sağlıklı yaşam süresine yansıyıp yansımadığıdır.</p>

<p>Bu sorular yanıtlanmadan tadalafilin yaşlanma karşıtı bir tedavi olarak tanımlanması mümkün değil.</p>

<p>LONGEVITY İÇİN TADALAFİL KULLANILIR MI?</p>

<p>Bugünkü bilimsel veriler, tadalafilin sırf daha uzun veya daha sağlıklı yaşamak amacıyla kullanılmasını desteklemiyor.</p>

<p>İlacın bilinen kullanım alanları ve güvenlik sınırları bulunuyor.</p>

<p>Özellikle nitrogliserin ve izosorbid gibi nitrat içeren ilaçlarla birlikte kullanılması, kan basıncında tehlikeli düşüşlere yol açabiliyor.</p>

<p>Riociguat gibi belirli damar genişletici ilaçlarla birlikte kullanımı da kontrendike.</p>

<p>Bu nedenle Longevity amacıyla tadalafil kullanımına başlanması, dozunun artırılması veya mevcut tedavinin değiştirilmesi bilimsel olarak önerilemez.</p>

<p>Araştırmanın ortaya koyduğu asıl gelişme, uzun yıllardır kullanılan bir ilacın damar sağlığı ve uzun dönem klinik sonuçlarla olası ilişkisinin daha ayrıntılı incelenmesini gerektiren bulguların bulunmasıdır.</p>

<p>Prof. Dr. Kaan Yılancıoğlu'nun da vurguladığı gibi, sağlıklı uzun yaşam hedefinde yeni araştırma alanları açmak ile bir tedavinin etkinliğini kanıtlamak birbirinden farklıdır.</p>

<p>Tadalafil, Longevity açısından araştırılmaya değer bir molekül olabilir. Ancak bugün için insan ömrünü uzattığı kanıtlanmış bir ilaç değildir.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Tadalafil, yaşam süresini uzatmak veya yaşlanmayı yavaşlatmak amacıyla hekim önerisi dışında kullanılmamalıdır. Nitrat içeren kalp ilaçlarıyla birlikte alınması ciddi tansiyon düşüklüğüne neden olabilir. Tadalafil kullandıktan sonra göğüs ağrısı gelişen kişiler acil sağlık yardımı istemeli ve kullandıkları ilacı sağlık ekibine bildirmelidir. Mevcut tedavilerde değişiklik yapılmadan önce hekim değerlendirmesi gereklidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>1. Clinical Cardiology — Kloner RA ve arkadaşları, The Association of Tadalafil Exposure With Lower Rates of Major Adverse Cardiovascular Events and Mortality in a General Population of Men With Erectile Dysfunction — 2024.</p>

<p>2. European Heart Journal – Cardiovascular Pharmacotherapy — Soulaidopoulos S ve arkadaşları, Long-term Effects of Phosphodiesterase-5 Inhibitors on Cardiovascular Outcomes and Death: A Systematic Review and Meta-analysis — 2024.</p>

<p>3. ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi, DailyMed — CIALIS (Tadalafil) Tablets, Prescribing Information. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Bilim &amp; Teknoloji</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/tadalafil-kullananlarda-olum-tehlikesi-yuzde-44-daha-dusuk-longevity-icin-ne-anlama-geliyor</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 11:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2388.jpeg" type="image/jpeg" length="58144"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kan Tahlilinden Önce 12 Saat Aç Kalmak Şart mı? 101 Bin Kişilik Araştırma]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kan-tahlilinden-once-12-saat-ac-kalmak-sart-mi-101-bin-kisilik-arastirma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kan-tahlilinden-once-12-saat-ac-kalmak-sart-mi-101-bin-kisilik-arastirma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kan tahlili öncesinde 12 saatten uzun açlık çoğu rutin test için ek yarar göstermedi. 101 bin kişilik araştırmada 8 saatten kısa açlık özellikle kan şekeri ve trigliserit sonuçlarıyla ilişkili bulundu.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kan tahlili öncesinde 8 ila 12 saatlik açlık, açlık gerektiren birçok rutin test için yeterli olabilir. Güney Kore'de 101 bin 148 hastanın yaklaşık 9,8 milyon laboratuvar sonucunu inceleyen araştırmada, 12 saatten uzun aç kalmanın testlerin ölçüm doğruluğu açısından ek bir avantaj sağladığına ilişkin anlamlı bir bulguya rastlanmadı. Buna karşılık, 8 saatten kısa açlık özellikle kan şekeri ve trigliserit değerlerinde belirgin farklılıklarla ilişkili bulundu.</p>

<p>28 Eylül 2026'da JAMA Internal Medicine dergisinde yayımlanan çalışma, kan tahlili öncesindeki açlık kurallarının bütün testlere aynı şekilde uygulanmasının gerekli olup olmadığını gündeme taşıdı. Bulgular, bazı testlerde besin alımının önemli olduğunu, birçok rutin ölçümde ise uzun süreli açlığın sonuçları anlamlı biçimde değiştirmediğini gösteriyor. Ancak araştırma gözlemsel nitelikte olduğu için sonuçlar, hastaların kendilerine verilen açlık talimatlarını değiştirmeleri gerektiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>101 bin hastanın yaklaşık 9,8 milyon test sonucu incelendi</p>

<p>Araştırma, Güney Kore'nin Seul metropol bölgesindeki 670 yataklı bir üniversite hastanesinde yürütüldü. Şubat 2021 ile Aralık 2023 arasında ayaktan başvuran yetişkin hastaların laboratuvar kayıtları değerlendirildi.</p>

<p>Toplam 101 bin 148 hastaya ait 9 milyon 755 bin 547 test sonucu incelendi. Hastaların ortanca yaşı 61 olarak belirlendi.</p>

<p>Araştırmacılar kan örneklerini, hastaların son yemeklerinden itibaren geçen süreye göre üç gruba ayırdı:</p>

<p>• 8 saatten kısa açlık<br />
• 8 ila 12 saat açlık<br />
• 12 saatten uzun açlık</p>

<p>Verilerde 372 farklı laboratuvar testi bulunuyordu. Bunlardan yeterli sayıda ölçüm içeren 121 test, açlık süresine bağlı farklılıkları ayrıntılı değerlendirmek için kullanıldı.</p>

<p>Çalışmanın önemli özelliklerinden biri, farklı açlık süreleriyle birden fazla kez test yaptıran hastaların sonuçlarının kendi içinde de karşılaştırılmasıydı.</p>

<p>İlk değerlendirmede 27 testte belirlenen ölçüm farklılıklarının yalnızca 10'u aynı kişilerin farklı zamanlardaki sonuçları karşılaştırıldığında doğrulandı.</p>

<p>Bu ayrım, bazı farklılıkların doğrudan açlık süresinden değil, karşılaştırılan hastaların özelliklerinden veya klinik koşullarından kaynaklanabileceğini düşündürdü.</p>

<p>8 saatten kısa açlık hangi kan değerlerini etkiliyor?</p>

<p>Araştırmanın en dikkat çekici bulguları, kan alımından önceki 8 saat içinde yemek yemiş kişilerde ortaya çıktı.</p>

<p>Aynı hastaların farklı ziyaretlerdeki sonuçları karşılaştırıldığında, 8 saatten kısa açlık ile 12 saatten uzun açlık arasında şu ortalama farklılıklar belirlendi:</p>

<p>• Kan şekeri (glukoz): Yüzde 10,8 daha yüksek<br />
• Trigliserit: Yüzde 20,1 daha yüksek<br />
• GGT (karaciğer enzimi): Yüzde 14,8 daha yüksek<br />
• Lipaz (pankreas enzimi): Yüzde 36,4 daha yüksek<br />
• Total bilirubin: Yüzde 17 daha düşük<br />
• D vitamini: Yüzde 9,9 daha düşük</p>

<p>Bu oranlar, araştırmadaki hasta gruplarına ait ortalama farklılıkları ifade ediyor. Her bireyin kan değerinin yemek sonrasında aynı oranda değişeceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Özellikle kan şekeri ve trigliserit sonuçlarında görülen farklılıklar, testin hangi koşullarda yapıldığının sonuçları yorumlarken neden önemli olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Trigliserit, kanda dolaşan yağ türlerinden biridir ve kalp-damar sağlığının değerlendirilmesinde kullanılan lipid profilinin bir parçasıdır. Yemek sonrasında kandaki trigliserit düzeyi değişebilir.</p>

<p>GGT ve lipaz ölçümlerindeki farklılıklar da dikkat çekti. Ancak bu enzimlerin kısa açlıkta daha yüksek bulunması, tek başına karaciğer veya pankreas hastalığı bulunduğu anlamına gelmez.</p>

<p>D vitamini ve bilirubin değerleri ise ters yönde değişti. Araştırma, özellikle D vitamini ölçümündeki farklılığın nedenini açıklayabilecek kesin bir mekanizma ortaya koymadı.</p>

<p>12 saatten fazla aç kalmak testleri daha doğru yapıyor mu?</p>

<p>Çalışmanın temel sorularından biri, açlık süresini uzatmanın ölçüm sonuçlarında ek bir yarar sağlayıp sağlamadığıydı.</p>

<p>Araştırmacılar 8 ila 12 saat aç kalanlarla 12 saatten uzun aç kalanların sonuçlarını karşılaştırdı.</p>

<p>İki grup arasında, değerlendirilen testlerin hiçbirinde belirlenen analitik performans sınırlarını aşan bir farklılık saptanmadı.</p>

<p>Kan şekeri, trigliserit ve GGT gibi açlığa duyarlı ölçümlerde bile 12 saatin üzerine çıkmanın belirgin bir ek avantajı gösterilemedi.</p>

<p>Bu bulgu, 14 veya 16 saat aç kalmanın rutin kan tahlillerini mutlaka daha güvenilir hâle getirdiği düşüncesini desteklemiyor.</p>

<p>Ancak araştırmanın önemli bir sınırlaması var. Test sonuçlarının yaklaşık yüzde 90'ı 12 saatten uzun açlık grubuna, yalnızca yüzde 1,6'sı 8 ila 12 saatlik açlık grubuna aitti.</p>

<p>Dolayısıyla sonuçlar, bütün açlık sürelerinin eşit büyüklükteki gruplarla değerlendirildiği kontrollü bir deneyden elde edilmedi.</p>

<p>Hangi kan testleri için açlık gerekmeyebilir?</p>

<p>Araştırmada tam kan sayımı, birçok böbrek fonksiyon testi, elektrolitler, toplam kolesterol ve HDL kolesterol gibi rutin ölçümlerde açlık süresiyle ilişkili farklılıklar genel olarak kabul edilebilir sınırlar içinde kaldı.</p>

<p>Bu sonuç, bütün kan testlerinin aç karnına yapılmasının zorunlu olmadığını destekliyor.</p>

<p>Örneğin tam kan sayımı, kandaki alyuvarları, akyuvarları, hemoglobini ve trombositleri değerlendirmek amacıyla kullanılır. Bu test için tek başına rutin açlık şartı genellikle bulunmaz.</p>

<p>Böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılan birçok test de özel bir hazırlık gerektirmeden yapılabilir. Bununla birlikte istenen test kombinasyonu ve klinik durum hazırlık koşullarını değiştirebilir.</p>

<p>Son birkaç aylık ortalama kan şekeri düzeyi hakkında bilgi veren HbA1c testi de genellikle açlık gerektirmez. Aynı gün açlık kan şekeri gibi başka ölçümler istenmişse bunlar için ayrıca hazırlık gerekebilir.</p>

<p>Açlık gereksinimi yalnızca testin adına değil, hangi amaçla istendiğine ve birlikte yapılacak diğer ölçümlere göre belirlenmelidir.</p>

<p>Kan şekeri ve kolesterol testleri için kaç saat aç kalınmalı?</p>

<p>Açlık kan şekeri ölçümü, açlık koşullarında değerlendirilmesi gereken testlerden biridir. Bu ölçüm için genel kabul gören süre, en az 8 saat kalori alınmamasıdır.</p>

<p>Kolesterol ve trigliserit testlerinde ise önemli bir ayrım bulunuyor.</p>

<p>Güncel kardiyoloji kılavuzları, kalp-damar riskinin rutin değerlendirilmesinde lipid profilinin hem açlık hem de tokluk durumunda ölçülebileceğini kabul ediyor.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca kolesterol ölçümü yapılacak olması, her hastanın mutlaka 12 saat aç kalması gerektiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Buna karşılık, trigliserit düzeyi çok yüksek olan kişilerde veya belirli yağ metabolizması bozukluklarının araştırılmasında açlıkla ölçüm tercih edilebiliyor.</p>

<p>Örneğin Amerikan Kardiyoloji Koleji ve Amerikan Kalp Derneğinin 2026 kılavuzu, tokluk trigliserit düzeyi 400 mg/dL veya üzerinde bulunduğunda açlıkla yeniden lipid profili değerlendirilmesini öneriyor.</p>

<p>Bu ayrım önemli: Yemek yemek trigliserit değerini değiştirebilir ancak toklukta yapılan her lipid testi geçersiz değildir.</p>

<p>Kan tahlilinden önce su veya kahve içilebilir mi?</p>

<p>Açlık gerektiren rutin kan testlerinde sade su içilmesine genellikle izin verilir. Yeterli sıvı almak, kan örneği alınmasını da kolaylaştırabilir.</p>

<p>Kahve konusunda ise aynı yaklaşım geçerli değildir. Şekersiz ve sütsüz olsa bile kahve bazı ölçümleri etkileyebilir. Bu nedenle açlık istenen bir testten önce kahve içilmemesi, farklı bir talimat verilmişse bunun sağlık personeliyle netleştirilmesi uygun olur.</p>

<p>Kan vermeden önce şu bilgilerin öğrenilmesi yararlıdır:</p>

<p>• İstenen testlerin hangileri açlık gerektiriyor?<br />
• Kaç saat aç kalınması isteniyor?<br />
• Su dışında herhangi bir içecek tüketilebilir mi?<br />
• Düzenli kullanılan ilaçlar test sabahı nasıl alınmalı?<br />
• Son yemek saati laboratuvara bildirilmeli mi?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Açlık gereken testler için sabah erken saatlerde randevu alınması, açlık süresinin büyük bölümünün uykuda geçirilmesini sağlayabilir.</p>

<p>Diyabet hastaları için açlık süresi neden önemli?</p>

<p>Uzun süre aç kalmak, özellikle insülin veya kan şekerini düşürebilen bazı ilaçları kullanan kişiler açısından risk oluşturabilir.</p>

<p>Bu hastalarda öğün atlamak ya da açlık süresini gereksiz yere uzatmak hipoglisemiye, yani kan şekerinin normalden fazla düşmesine yol açabilir.</p>

<p>Bu nedenle diyabet tedavisi gören kişilerin, kan testi öncesindeki açlık ve ilaç kullanım düzenini hekimleriyle belirlemeleri gerekir.</p>

<p>Benzer şekilde gebeler, çocuklar ve özel metabolik hastalıkları bulunan kişilerde de test hazırlığı bireysel olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Araştırmanın sonuçları bütün hastalara uygulanabilir mi?</p>

<p>Çalışma önemli büyüklükte bir veri setine dayanmasına rağmen bazı sınırlamalar taşıyor.</p>

<p>Veriler yalnızca Güney Kore'deki tek bir hastaneden elde edildi. Açlık süreleri hastaların bildirdiği son yemek saatlerine dayanıyordu. Yenen besinlerin içeriği ve porsiyonları standartlaştırılmadı.</p>

<p>Aynı kişinin farklı ziyaretlerdeki sonuçlarının karşılaştırılması önemli bir avantaj sağlasa da ilaç değişiklikleri, hastalık durumu ve kanın alındığı saat gibi etkenlerin tamamı kontrol edilemedi.</p>

<p>Ayrıca araştırma, açlık süresine bağlı ölçüm farklılıklarının hastaların ne kadarında tanıyı veya tedavi kararını değiştirdiğini incelemedi.</p>

<p>Dolayısıyla analitik açıdan kabul edilebilir bir farklılık saptanması, bu farklılığın her hastanın klinik değerlendirmesinde önemsiz olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Çalışmadan çıkarılabilecek temel sonuç, bütün kan testleri için tek tip ve uzun bir açlık süresi uygulanması yerine, testin gerektirdiği koşullara göre hazırlık yapılmasının daha uygun olabileceğidir.</p>

<p>12 saatten uzun açlığın ek yararının gösterilmemesi, açlık gerektiren testler için verilen talimatların göz ardı edilmesini haklı çıkarmaz.</p>

<p>TIBBİ UYARI</p>

<p>Kan tahlili öncesindeki açlık süresini kendi kararınızla değiştirmeyin. Özellikle diyabet ilacı veya insülin kullanıyorsanız açlık, ilaç ve öğün planını hekiminizle belirleyin. Açlık gerektiren bir testten önce yemek yediyseniz ya da önerilen hazırlığa uymadıysanız kan örneği alınmadan önce laboratuvar personeline bildirin.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>1. JAMA Internal Medicine — Shin S. ve arkadaşları, Fasting Duration and Differences Across Routine Laboratory Tests — 28 Eylül 2026.</p>

<p>2. American College of Cardiology / American Heart Association — 2026 Guideline on the Management of Dyslipidemia — 2026.</p>

<p>3. MedlinePlus, ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi — Fasting for a Blood Test. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kan-tahlilinden-once-12-saat-ac-kalmak-sart-mi-101-bin-kisilik-arastirma</guid>
      <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 10:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/10/i-m-g-2385.jpeg" type="image/jpeg" length="80582"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Trabzon Ortahisar’da Otomobil Çarptı: Genç Kız Entübe Edildi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un Ortahisar ilçesinde yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza otomobil çarptı. Ağır yaralanan genç kız hastaneye kaldırılarak entübe edildi.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Trabzon’un Ortahisar ilçesine bağlı Bahçecik Mahallesi’nde meydana gelen trafik kazasında bir genç kız ağır yaralandı. Olay, dün öğle saatlerinde mahalle içindeki cadde üzerinde yaşandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Edinilen bilgilere göre, yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza cadde üzerinde ilerleyen bir otomobil çarptı. Çarpmanın etkisiyle genç kız metrelerce savrularak yere düştü.</p>

<p>Kazayı gören çevredeki vatandaşlar hızla olay yerine koşarak yaralıya ilk müdahaleyi yaptı. Durumun 112 Acil Sağlık ekiplerine bildirilmesi üzerine bölgeye kısa sürede ambulans sevk edildi.</p>

<p>Olay yerine ulaşan sağlık ekipleri, ağır yaralanan genç kıza ilk müdahaleyi olay yerinde gerçekleştirdi. Ardından ambulansla <strong>hastaneye</strong> kaldırılan genç kızın tedavi altına alındığı öğrenildi.</p>

<p>Hastaneden edinilen bilgilere göre genç kızın sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu ve yoğun bakım ünitesinde <strong>entübe edilerek tedavisinin sürdüğü</strong> bildirildi.</p>

<p>Kazayla ilgili inceleme başlatıldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/JabDXO75eq4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="38444"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[14 Mart Tıp Bayramı’nın Bilinmeyen Hikâyesi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[14 Mart sadece bir meslek günü değil, bir direnişin hatırasıdır. İşgal altındaki İstanbul’da Tıbbiyeli gençlerin başlattığı o tarihi duruşu Prof. Dr. İhsan Kafadar anlatıyor. Bir bayramın ardındaki vatan, cesaret ve fedakârlık hikâyesi bu videoda.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 09:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/bedf6ab0-8103-4cb9-8101-fc233d486602.jpg" type="image/jpeg" length="70817"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[SMA Hastalığı Nedir? İlk Belirtiler ve Güncel Tedavi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[SMA hastalığı bebeklerde ve çocuklarda kas kaybına yol açıyor. Erken belirti fark edilmezse tablo ağırlaşıyor. Uzmanlar erken tanı ve tarama uyarısı yapıyor.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir bebek başını tutamıyorsa, emmede zorlanıyorsa ya da yaşıtlarına göre daha hareketsizse… Bu durum basit bir gelişim geriliği değil, <strong>SMA hastalığı</strong> olabilir.</p>

<p>Son yıllarda hem tarama programlarının yaygınlaşması hem de ailelerin bilinçlenmesiyle <strong>SMA hastalığı</strong> daha fazla konuşuluyor. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi, Çocuk Nörolojisi Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, özellikle erken belirti ve tanının hayati önem taşıdığını vurguluyor:<br />
“Bugün artık SMA hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebiliyor. Ancak belirtiler gözden kaçarsa tablo ağırlaşabiliyor.”<br />
<br />
SMA Hastalığı nedir?</p>

<p><strong>SMA hastalığı (Spinal Müsküler Atrofi)</strong>, omurilikteki hareket sinir hücrelerini etkileyen genetik bir kas hastalığıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu hastalıkta, kasları çalıştıran motor nöronlar hasar görür. Sonuç olarak:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Kaslarda güçsüzlük</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hareket kısıtlılığı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Zamanla kas erimesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>İleri vakalarda solunum problemleri</p>
 </li>
</ul>

<p>görülebilir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’a göre, <strong>SMA hastalığı</strong> doğuştan gelen genetik bir bozukluktur ve SMN1 genindeki eksiklik nedeniyle ortaya çıkar. “Kasın kendisi sağlamdır, sorun kası çalıştıran sinirdedir” diyerek hastalığın mekanizmasını sade bir dille anlatıyor.</p>

<p>SMA hastalığı tiplerine göre farklı şiddette seyreder. Bazı bebeklerde ilk aylarda ağır tablo görülürken, bazı çocuklarda belirtiler daha geç ortaya çıkabilir.</p>

<hr />
<h2>En sinsi belirtiler</h2>

<p>SMA hastalığı çoğu zaman sessiz başlar. Aileler ilk etapta fark etmeyebilir.</p>

<p>Dikkat edilmesi gereken belirtiler:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Baş kontrolünde gecikme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve yutma güçlüğü</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yaşıtlarına göre daha az hareket</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda gevşeklik</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sık solunum yolu enfeksiyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Oturamama ya da yürüyememe</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Bebek çok sakin diye sevinen aileler oluyor. Oysa aşırı hareketsizlik bazen <strong>SMA hastalığı belirtisi</strong> olabilir” uyarısında bulunuyor.</p>

<p>Özellikle bacaklarda güçsüzlük ön plandadır. Bazı vakalarda dilde titreme bile görülebilir. Bu belirtiler erken dönemde yakalanırsa, tedavi seçenekleri daha etkili olabilir.</p>

<hr />
<h2>Kimler risk altında?</h2>

<p>SMA hastalığı kalıtsal bir hastalıktır.</p>

<p>Risk grupları şunlardır:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Anne ve babanın taşıyıcı olduğu bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliği bulunan aileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ailesinde SMA öyküsü olanlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Türkiye’de taşıyıcılık oranının yaklaşık 1/40–1/50 civarında olduğu belirtilmektedir. Bu da toplumda azımsanmayacak bir genetik risk bulunduğunu gösterir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “Anne ve baba sağlıklı olabilir. Taşıyıcı olduklarını bilmeyebilirler. Bu nedenle evlilik öncesi ve gebelik öncesi taramalar çok önemlidir” diyor.</p>

<hr />
<h2>Neden artıyor?</h2>

<p>Son yıllarda “SMA hastalığı artıyor mu?” sorusu sıkça soruluyor.</p>

<p>Uzmanlara göre artışın birkaç nedeni var:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarının yaygınlaşması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik testlere erişimin artması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Toplumsal farkındalığın yükselmesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliklerinin devam etmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Eskiden tanı alamayan vakalar vardı. Bugün erken tarama sayesinde SMA hastalığını daha erken yakalayabiliyoruz” diyerek görünürdeki artışın tanı kapasitesiyle ilişkili olduğunu vurguluyor.</p>

<p>Ayrıca son yıllarda geliştirilen gen tedavileri ve yeni ilaç seçenekleri de hastalığın daha fazla gündeme gelmesine yol açtı.</p>

<hr />
<h2>Ne zaman doktora gidilmeli?</h2>

<p>Aşağıdaki durumlarda vakit kaybetmeden bir çocuk nörolojisi uzmanına başvurulmalı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebek başını 3–4 ayda tutamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>6–7 ayda desteksiz oturamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>1 yaşında yürümeye başlamamışsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda belirgin güçsüzlük varsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve beslenme problemi sürüyorsa</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “SMA hastalığında erken tanı hayat kurtarır. Gecikme kas kaybını artırabilir” diyerek aileleri uyarıyor.</p>

<p>Bugün <strong>SMA hastalığı tedavisi</strong> için kullanılan ilaçlar, hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyor. Bazı vakalarda gen tedavisi uygulanabiliyor. Ancak tedavinin başarısı büyük ölçüde erken teşhise bağlı.</p>

<hr />
<h2>Nasıl korunulur?</h2>

<p>SMA hastalığı tamamen önlenebilir bir hastalık değildir. Ancak risk azaltılabilir.</p>

<p>Korunma yolları:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Evlilik öncesi taşıyıcılık testi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gebelik öncesi genetik danışmanlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Aile öyküsü varsa ileri genetik testler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarına katılım</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Toplumsal bilinç en güçlü silahtır. Taşıyıcı olduğunuzu bilmek kader değildir, önlem alma fırsatıdır” diyor.</p>

<p>Türkiye’de yenidoğan tarama programlarının genişlemesi sayesinde <strong>SMA hastalığı</strong> artık daha erken evrede tespit edilebiliyor. Bu da çocukların yaşam kalitesini artırma açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendiriliyor.</p>

<hr />
<h2>Uzman Uyarısı: Erken Tanı Hayat Değiştiriyor</h2>

<p>SMA hastalığı kader değil, geç kalınmış tanı kader olabilir.</p>

<p>Kas kaybı başladıktan sonra geri dönüş sınırlıdır. Bu nedenle belirti, risk, genetik öykü ve erken tarama hayati önemdedir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar son olarak şu mesajı veriyor:<br />
“Her hareketsizlik masum değildir. Aileler gelişim basamaklarını yakından takip etmeli. Şüphe varsa zaman kaybetmeden uzmana başvurulmalı.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Mar 2026 23:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Nw0exSzCb4o/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="10606"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Epilepsi Nedir? Prof. Dr. İhsan Kafadar’dan Kritik Uyarılar]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Epilepsi (sara) nedir, belirtileri nelerdir? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. İhsan Kafadar çocuklarda epilepsi, nöbet anında yapılması gerekenler ve tedaviyi anlattı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Beyin bazen kendi içinde bir fırtına çıkarır. Sessiz, görünmez ama etkisi sarsıcı bir elektrik dalgası… İşte epilepsi, bu dalganın kontrolsüzce yayılmasıyla ortaya çıkan nörolojik bir hastalık.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Nöroloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada epilepsinin toplumda hâlâ yanlış bilinen yönleri olduğunu vurguladı.</p>

<hr />
<h2>Epilepsi (Sara) Nedir?</h2>

<p>Epilepsi, beyindeki sinir hücrelerinin ani ve kontrolsüz elektriksel boşalımları sonucu ortaya çıkan, tekrarlayan nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Halk arasında “sara” olarak bilinir.</p>

<p>Prof. Dr. Kafadar’a göre:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tek bir hastalık değil, birçok farklı nedeni ve türü olan bir beyin hastalıkları grubudur. Her nöbet epilepsi değildir; tanı için nöbetlerin tekrarlayıcı olması gerekir.”</p>
</blockquote>

<hr />
<h2>Nöbet Nasıl Ortaya Çıkar?</h2>

<p>Beynimiz milyarlarca sinir hücresinin uyumlu çalışmasıyla görev yapar. Ancak bazı durumlarda bu hücreler bir anda aşırı ve düzensiz elektrik sinyali üretir. Sonuç?</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ani bilinç kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kasılmalar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sabit bir noktaya dalıp kalma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ağızda köpürme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kısa süreli hafıza kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Garip kokular ya da tatlar hissetme</p>
 </li>
</ul>

<p>Bazı nöbetler dramatiktir, bazıları ise sadece birkaç saniyelik “donma” şeklinde geçer. Bu nedenle birçok epilepsi vakası uzun süre fark edilmeden devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Çocuklarda Epilepsi Daha mı Farklı?</h2>

<p>Prof. Dr. Kafadar, özellikle çocukluk çağında epilepsinin farklı belirtilerle ortaya çıkabileceğini belirtiyor:</p>

<blockquote>
<p>“Çocuklarda dalıp gitme, ders sırasında kısa süreli kopmalar, ani sıçramalar ya da sebepsiz düşmeler epilepsi belirtisi olabilir. Ailelerin bu belirtileri hafife almaması gerekir.”</p>
</blockquote>

<p>Çocukluk çağı epilepsilerinin bir kısmı yaşla birlikte düzelebilirken, bazı türleri uzun süreli takip gerektirir.</p>

<hr />
<h2>Epilepsinin Nedenleri Neler?</h2>

<p>Epilepsi her zaman tek bir nedene bağlı değildir. Olası sebepler arasında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Doğum sırasında beyin hasarı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik yatkınlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin enfeksiyonları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kafa travmaları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin tümörleri</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nedeni bilinmeyen (idiopatik) durumlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Vakaların önemli bir kısmında ise net bir sebep saptanamayabilir.</p>

<hr />
<h2>Tanı Nasıl Konur?</h2>

<p>Epilepsi tanısında en önemli testlerden biri <strong>EEG (Elektroensefalografi)</strong>’dir. EEG, beynin elektriksel aktivitesini kaydeder.</p>

<p>Bunun yanında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Beyin MR görüntülemesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ayrıntılı nörolojik muayene</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nöbet öyküsünün detaylı değerlendirilmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Tanı sürecinde büyük önem taşır.</p>

<hr />
<h2>Tedavisi Var mı?</h2>

<p>Evet. Epilepsi hastalarının büyük bir kısmı düzenli ilaç tedavisiyle nöbetsiz bir yaşam sürebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Prof. Dr. Kafadar’ın altını çizdiği en önemli nokta şu:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tedavi edilebilir bir hastalıktır. İlaçlar düzenli kullanıldığında hastaların yaklaşık yüzde 70’inde nöbetler tamamen kontrol altına alınabilir.”</p>
</blockquote>

<p>Dirençli vakalarda ise:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ketojenik diyet</p>
 </li>
 <li>
 <p>Vagus sinir stimülasyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Cerrahi tedavi</p>
 </li>
</ul>

<p>gibi seçenekler gündeme gelebilir.</p>

<hr />
<h2>Nöbet Anında Ne Yapılmalı?</h2>

<p>Toplumda en sık yapılan yanlış, nöbet geçiren kişinin ağzına bir şey koymaya çalışmaktır. Bu son derece tehlikelidir.</p>

<p>Doğru yaklaşım:</p>

<p>✔️ Kişiyi yan yatırmak<br />
✔️ Başını sert bir zeminden korumak<br />
✔️ Süreyi takip etmek<br />
✔️ Nöbet 5 dakikayı aşarsa acil yardım çağırmak</p>

<hr />
<h2>Toplumsal Yanlış Algılar</h2>

<p>Epilepsi bulaşıcı değildir.<br />
Ruhsal bir hastalık değildir.<br />
Akıl hastalığı değildir.</p>

<p>Bu hastalık, beynin elektriksel düzeniyle ilgilidir. Doğru tedavi ve takip ile bireyler eğitimlerine, iş hayatlarına ve sosyal yaşamlarına devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Son Söz</h2>

<p>Epilepsi korkulacak değil, bilinmesi gereken bir hastalıktır. Bilgi, ön yargının panzehiridir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’ın da ifade ettiği gibi, erken tanı ve düzenli takip hayat kalitesini belirleyen en kritik faktördür.</p>

<p>Beynin elektriği bazen kontrolden çıkabilir. Önemli olan, o dalgayı doğru yönetmektir. ⚡<br />
Epilepsi (Sara Hastalığı) Nedir? Epilepsi Çeşitleri Nelerdir? Epilepsi Neden Olur? Epilepsi Belirtileri Nelerdir? Epilepsi Nasıl Teşhis Edilir? Epilepsi Tedavisi Nasıl Yapılır? Epilepsi Risk Faktörleri Nelerdir? Epilepsi öldürür mü? Epilepsi nasıl anlaşılır? Epilepsi geçer mi? Stres epilepsiyi etkiler mi? Epilepsi nöbeti uyurken olur mu? Epilepsi nöbeti geçirdikten sonra kişi neler hisseder? Anksiyete epilepsiye neden olur mu?</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 16:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Qo87l9ftCJg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="85157"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Salmonella Nedir? Salmonella Belirtileri Nelerdir?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Salmonella nedir, nasıl bulaşır, belirtileri neler? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Asuman İnan, Tıbbiye Bülteni’ne konuştu.”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Bir lokma… Ve saatler içinde başlayan ateş, kramp, halsizlik.<br />
Adı sık duyuluyor ama ciddiyeti çoğu zaman hafife alınıyor: <strong>Salmonella</strong>.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. Asuman İnan</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada özellikle yaz aylarında artan vakalara dikkat çekti.</p>

<p>Prof. Dr. İnan, “Salmonella en sık gıdalar yoluyla bulaşır. Çiğ veya iyi pişmemiş tavuk, yumurta, pastörize edilmemiş süt ürünleri ve iyi yıkanmamış sebzeler risk taşır” dedi.</p>

<hr />
<h2>🧫 Salmonella Nedir?</h2>

<p>Salmonella, bağırsak sistemini etkileyen bir bakteri grubudur. Halk arasında çoğu zaman “gıda zehirlenmesi” olarak bilinen tabloya neden olur. Ancak her gıda zehirlenmesi Salmonella değildir.</p>

<p>Uzmanlara göre bakteri, uygun sıcaklıkta hızla çoğalır ve özellikle hijyen kurallarına uyulmayan mutfaklarda kolayca yayılır.</p>

<hr />
<h2>⚠️ Salmonella Belirtileri Nelerdir?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’ın verdiği bilgilere göre belirtiler genellikle bakterinin alınmasından <strong>6–72 saat sonra</strong> ortaya çıkıyor:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yüksek ateş</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sulu veya kanlı ishal</p>
 </li>
 <li>
 <p>Karın ağrısı ve kramp</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bulantı ve kusma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Halsizlik</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
 </li>
</ul>

<p>Çoğu vaka 4–7 gün içinde düzeliyor. Ancak bağışıklık sistemi zayıf kişilerde enfeksiyon kana karışabiliyor ve ciddi sonuçlar doğurabiliyor.</p>

<hr />
<h2>🚨 Kimler Risk Altında?</h2>

<p>Uzman isim özellikle şu grupları uyardı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>65 yaş üstü bireyler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hamileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kronik hastalığı olanlar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler</p>
 </li>
</ul>

<p>Bu kişilerde tablo daha ağır seyredebilir ve hastane tedavisi gerekebilir.</p>

<hr />
<h2>🛡 Nasıl Korunmalı?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’a göre korunmanın temel anahtarı mutfak hijyeni:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Çiğ et ve sebzeler ayrı kesme tahtasında hazırlanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tavuk ve et iyice pişirilmeli</p>
 </li>
 <li>
 <p>Eller en az 20 saniye sabunla yıkanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Soğuk zincir korunmalı</p>
 </li>
</ul>

<p>“Salmonella gözle görülmez, tadı değişmez. Bu nedenle en güçlü silahımız temizliktir” uyarısında bulundu.</p>

<hr />
<h2>📌 Uzmandan Net Mesaj</h2>

<p>Salmonella hafife alınacak bir enfeksiyon değil. Basit görünen bir ishal tablosu bazı gruplarda hayati risk oluşturabiliyor. Uzmanlar özellikle yaz aylarında açıkta satılan ve iyi muhafaza edilmeyen gıdalara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 15:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/p38tMWwaAvY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="43328"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kanserden korunmanın 12 altın kuralı: Mucize formül değil, bilim öneriyor]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uzmanlara göre kanserden korunmanın en etkili yolu tek bir mucize diyet değil; sigaradan uzak durmaktan güneşten korunmaya kadar uzanan 12 bilimsel yaşam alışkanlığı.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Kanser, dünyada ve Türkiye’de en önemli sağlık sorunlarının başında geliyor. Sosyal medyada “alkali diyetle kanser yok olur” ya da “tek bitkiyle tümör erir” gibi iddialar yayılırken, bilimsel araştırmalar kansere karşı en güçlü korumanın <strong>günlük yaşam alışkanlıklarında</strong> saklı olduğunu gösteriyor.<br />
 </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Uzmanların ortak mesajı</h2>

<p>“Mucize aramayın.<br />
Bilimsel önlemlerle ve sağlıklı yaşamla riskleri azaltın.”</p>

<p>Kanser riskini tamamen sıfırlamak mümkün olmasa da, bu 12 başlıkla risk belirgin biçimde azaltılabiliyor.</p>

<p>Uzmanlara göre kanserden korunma bir günde değil, bir yaşam tarzıyla mümkün. İşte bilimsel kanıtlarla desteklenen <strong>12 altın kural</strong>:</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>GALERİ</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</guid>
      <pubDate>Sat, 03 Jan 2026 16:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/01/1.jpg" type="image/jpeg" length="55964"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
