<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Tıbbiye Bülteni</title>
    <link>https://tibbiyebulteni.com</link>
    <description>Tıbbiye Bülteni; sağlık, tıp ve bilim başta olmak üzere ilaç, beslenme, sağlık teknolojileri, mevzuat, kariyer, üniversiteler ve güncel gelişmeleri güvenilir kaynaklardan aktaran dijital haber platformudur.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://tibbiyebulteni.com/rss" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sun, 06 Sep 2026 07:30:09 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/rss"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Her Gün Limonlu Su İçerseniz Ne Olur? Kanıtlananlar ve Abartılanlar]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/her-gun-limonlu-su-icerseniz-ne-olur-kanitlananlar-ve-abartilanlar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/her-gun-limonlu-su-icerseniz-ne-olur-kanitlananlar-ve-abartilanlar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sabahları limonlu su içmek kilo vermeden karaciğer yağlanmasına, kolesterolden kansere kadar pek çok faydayla ilişkilendiriliyor. Ancak bilimsel veriler, limonlu suya atfedilen iddiaların önemli bölümünün doğrudan kanıtlanmadığını gösteriyor. Peki limonlu su gerçekten ne işe yarıyor, hangi faydaları makul ve hangi iddialar abartılı?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Her Sabah Limonlu Su İçmek Gerçekten Faydalı mı? Bilim Ne Diyor?</p>

<p>Bir bardak suya limon sıkmak, özellikle sabah rutinlerinin en popüler alışkanlıklarından biri haline geldi. Sosyal medyada limonlu suyun yağ yaktığı, karaciğeri temizlediği, kolesterolü düşürdüğü ve hatta kansere karşı koruduğu yönünde çok sayıda iddiayla karşılaşmak mümkün.</p>

<p>Bilimsel veriler ise daha ölçülü bir tablo çiziyor. Limonlu su, sıvı tüketimini artırmanın kolay bir yolu olabilir ve limon C vitamini başta olmak üzere çeşitli besin bileşenleri içerir. Ancak limonlu suyun tek başına kilo verdirdiğini, karaciğer yağını azalttığını, yüksek kolesterolü tedavi ettiğini veya kanseri önlediğini gösteren güçlü klinik kanıt bulunmuyor.</p>

<p>## Limonlu suyun en net faydası: Daha fazla su içmek</p>

<p>Limonlu suyun faydalarını değerlendirirken limon ile suyun etkilerini birbirinden ayırmak gerekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sade su içmekte zorlanan kişiler için suya limon eklemek tadını daha cazip hale getirebilir. Bu yöntem kişinin gün boyunca daha fazla sıvı tüketmesini sağlıyorsa hidrasyona doğrudan katkıda bulunur.</p>

<p>Buradaki temel faydanın önemli bölümü limonun özel bir “detoks” etkisinden değil, su tüketiminin artmasından kaynaklanır.</p>

<p>## Limon C vitamini sağlar</p>

<p>Limon, C vitamini içeren turunçgil meyvelerinden biridir. C vitamini antioksidan özellik gösteren temel bir besin öğesidir; bağışıklık sisteminin normal işleyişine katkıda bulunur, kolajen üretiminde görev alır ve bitkisel kaynaklardan alınan demirin emilimini artırır.</p>

<p>Ancak bir bardak limonlu sudan alınacak C vitamini miktarı kullanılan limon miktarına bağlıdır. Bu nedenle limonlu suyu günlük C vitamini ihtiyacını tek başına karşılayan bir içecek gibi değerlendirmek doğru değildir.</p>

<p>## Limonlu su kilo verdirir mi?</p>

<p>En sık tekrarlanan iddialardan biri limonlu suyun “yağ yaktığı” ve kilo verdirdiğidir. Doğrudan limonlu suyun belirgin kilo kaybı sağladığını kanıtlayan güçlü klinik veriler bulunmuyor.</p>

<p>Turunçgiller ve turunçgil ekstrelerini değerlendiren 13 randomize klinik çalışmanın 2020 tarihli bir meta-analizinde toplam 921 katılımcının verileri incelendi. Analizde turunçgil veya turunçgil ekstrelerinin tüketimi vücut ağırlığında ortalama yaklaşık 1,3 kilogramlık azalmayla ilişkilendirildi.</p>

<p>Ancak çalışmalar arasında büyük farklılıklar bulunuyordu ve araştırmalar yalnızca limonlu suyu incelemiyordu. Bu nedenle bu sonuçtan “her sabah limonlu su içmek kilo verdirir” çıkarımı yapılamaz.</p>

<p>Limonlu su kilo kontrolüne başka bir yoldan yardımcı olabilir. Şekerli veya yüksek kalorili içeceklerin yerine şekersiz limonlu su tercih edilmesi günlük enerji alımını azaltabilir. Bu durumda avantaj, limonun yağ yakmasından çok yüksek kalorili bir içeceğin yerine düşük kalorili bir seçeneğin konulmasından kaynaklanır.</p>

<p>## Karaciğer yağını azaltır mı?</p>

<p>Limonlu suyun karaciğeri “temizlediği” veya karaciğer yağını doğrudan azalttığı iddiaları için de yeterli klinik kanıt yok.</p>

<p>Bitkilerde ve turunçgillerde bulunan flavonoidler üzerine yapılan araştırmalar daha ilgi çekici. Karaciğer yağlanması bulunan kişilerde flavonoid takviyelerini inceleyen randomize kontrollü çalışmaların meta-analizlerinde bazı karaciğer enzimleri ve metabolik göstergelerde olumlu değişiklikler bildirilmiştir.</p>

<p>Ancak flavonoid takviyesi ile limonlu su aynı şey değildir. Bu araştırmalar sıradan bir bardak limonlu suyun karaciğer yağlanmasını tedavi ettiğini kanıtlamaz.</p>

<p>Karaciğer yağlanması bulunan bir kişinin limonlu suyu tıbbi tedavinin veya hekim tarafından önerilen yaşam tarzı değişikliklerinin yerine koyması bu nedenle bilimsel olarak desteklenmez.</p>

<p>## Kolesterolü düşürür mü?</p>

<p>Limon ve diğer turunçgiller lif, flavonoidler ve farklı bitkisel bileşikler içerir. Bu bileşenlerin kan yağları üzerindeki etkileri bilimsel araştırmalara konu olmaktadır.</p>

<p>Bununla birlikte bir bardak limonlu su ile klinik olarak anlamlı LDL kolesterol düşüşü arasında doğrudan ve güçlü bir kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Burada meyvenin tamamıyla limonlu suyu birbirinden ayırmak da önemli. Limonun suyunu suya sıkmak, meyvenin posası ve kabuğunda bulunan bileşenlerin tamamının tüketildiği anlamına gelmez.</p>

<p>Bu nedenle yüksek kolesterolü olan kişilerin limonlu suyu kolesterol düşürücü bir tedavi olarak görmemesi gerekir.</p>

<p>## Limonlu su kansere karşı korur mu?</p>

<p>En dikkatli yaklaşılması gereken iddialardan biri de budur.</p>

<p>Turunçgil tüketimi ile bazı kanserlerin görülme sıklığı arasında ilişki bulan gözlemsel araştırmalar mevcut. Örneğin sistematik derleme ve meta-analizlerde yüksek turunçgil tüketimi ile ağız ve yutak kanseri gibi bazı kanserlerin daha düşük görülme olasılığı arasında ilişki bildirilmiştir.</p>

<p>Ancak gözlemsel bir ilişkinin bulunması, turunçgillerin veya limonlu suyun kanseri doğrudan önlediğini kanıtlamaz. Turunçgil tüketimi yüksek kişilerin beslenme düzenleri, sigara ve alkol kullanımları, fiziksel aktiviteleri ve diğer yaşam tarzı özellikleri de sonuçları etkileyebilir.</p>

<p>Üstelik sonuçlar bütün kanser türleri için aynı değildir. Bazı çalışmalarda belirli kanserlerle ters ilişki bildirilirken farklı araştırmalarda böyle bir ilişki görülmemiştir.</p>

<p>Dolayısıyla mevcut bilimsel veriler “limonlu su kansere karşı korur” şeklinde bir sağlık iddiasını desteklemek için yeterli değildir.</p>

<p>## Sabah veya aç karnına içmenin özel bir avantajı var mı?</p>

<p>Limonlu suyun özellikle sabah aç karnına tüketilmesinin günün diğer saatlerinde içilmesine kıyasla belirgin şekilde daha fazla sağlık yararı sağladığını gösteren güçlü klinik kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Bir kişi sabah limonlu su içtiğinde kendisini iyi hissediyor ve bu alışkanlık daha fazla su tüketmesini sağlıyorsa rutinin sürdürülmesinde sakınca olmayabilir.</p>

<p>Ancak faydayı sağlayan unsurun mutlaka “aç karnına limon” olduğu sonucuna varılamaz.</p>

<p>## “Detoks” etkisi var mı?</p>

<p>Limonlu suyun toksinleri vücuttan temizlediği iddiası da bilimsel açıdan sorunlu.</p>

<p>İnsan vücudunda atık maddelerin işlenmesi ve uzaklaştırılmasında başta karaciğer ve böbrekler olmak üzere birçok sistem sürekli görev yapar. Limonlu suyun bu sistemlerin yerine geçen özel bir “detoks” mekanizması oluşturduğuna dair güvenilir klinik kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Yeterli sıvı tüketmek normal vücut işlevleri açısından gereklidir; ancak bunu “toksin temizleyen limon kürü” şeklinde tanımlamak bilimsel kanıtın ötesine geçer.</p>

<p>## Limonlu su herkes için masum mu?</p>

<p>Limon suyu asidiktir. Sık ve uzun süreli temas, özellikle diş minesinde aşınmaya katkıda bulunabilir.</p>

<p>Limonlu su tüketen kişilerin içeceği uzun süre ağızda tutmaması ve tüketimin ardından ağzını normal suyla çalkalaması dişlerin aside maruz kalmasını azaltmaya yardımcı olabilir. Asitli içeceklerin hemen ardından dişleri sert biçimde fırçalamak da uygun olmayabilir.</p>

<p>Reflü veya mide hassasiyeti bulunan bazı kişilerde turunçgiller yakınmaları artırabilir. Böyle bir durum yaşanıyorsa tüketim miktarını kişinin kendi toleransına göre değerlendirmesi gerekir.</p>

<p>## Peki her gün limonlu su içmeye değer mi?</p>

<p>Limonlu su sağlıklı beslenmenin bir parçası olabilir ancak bir tedavi değildir.</p>

<p>Şekersiz tüketildiğinde düşük kalorili bir içecek seçeneği oluşturabilir, su içmeyi kolaylaştırabilir ve kullanılan limon miktarına göre C vitamini alımına katkıda bulunabilir.</p>

<p>Bilimsel kanıtın desteklemediği nokta ise bu basit içeceğe çok daha büyük görevler yüklemek.</p>

<p>Limonlu suyun tek başına yağ yaktığı, karaciğeri temizlediği, karaciğer yağını ortadan kaldırdığı, yüksek kolesterolü tedavi ettiği veya kanseri önlediği söylenemez.</p>

<p>Sabah içilmesi de limonlu suyu günün diğer saatlerinden farklı çalışan özel bir sağlık içeceğine dönüştürmüyor.</p>

<p>Bir bardak limonlu suyun en gerçekçi faydası aslında oldukça basit: Kişinin daha fazla su içmesine yardımcı oluyorsa günlük sıvı tüketimini destekleyen pratik bir alışkanlık olabilir.</p>

<p><br />
KAYNAKLAR</p>

<p>National Institutes of Health (NIH), Office of Dietary Supplements — Vitamin C Fact Sheet for Consumers</p>

<p>Wang X, Li D, Liu F, Cui Y, Li X. Dietary citrus and/or its extracts intake contributed to weight control: Evidence from a systematic review and meta-analysis of 13 randomized clinical trials. Phytotherapy Research, 2020.</p>

<p>Li L ve arkadaşları. Does Flavonoid Supplementation Alleviate Non-Alcoholic Fatty Liver Disease? A Systematic Review and Meta-Analysis of Randomized Controlled Trials. Molecular Nutrition &amp; Food Research, 2023.</p>

<p>Cirmi S, Navarra M, Woodside JV, Cantwell MM. Citrus fruits intake and oral cancer risk: A systematic review and meta-analysis. Pharmacological Research, 2018.</p>

<p>Cirmi S ve arkadaşları. Anticancer Potential of Citrus Juices and Their Extracts: A Systematic Review of Both Preclinical and Clinical Studies. Frontiers in Pharmacology, 2017. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/her-gun-limonlu-su-icerseniz-ne-olur-kanitlananlar-ve-abartilanlar</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 07:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9894.jpeg" type="image/jpeg" length="54706"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Orta yaşta bu 3 risk fark yaratıyor: Demanssız yaşam süresinde 12,6 yıllık fark]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/orta-yasta-bu-3-risk-fark-yaratiyor-demanssiz-yasam-suresinde-126-yillik-fark</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/orta-yasta-bu-3-risk-fark-yaratiyor-demanssiz-yasam-suresinde-126-yillik-fark" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kalp ve damar sağlığını korumak, ilerleyen yaşlarda beyin sağlığı açısından da önemli olabilir. 12 binden fazla kişinin uzun yıllar izlendiği yeni bir araştırma; orta yaşta sigara kullanımı, hipertansiyon ve diyabet yükü arttıkça demans gelişmeden geçirilen yaşam süresinin belirgin biçimde kısaldığını gösterdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Araştırmada bu üç risk faktöründen hiçbirine sahip olmayan kişiler, 55-95 yaşları arasında ortalama 30,1 yıl demanssız yaşam geçirirken; üç risk faktörünün tamamına sahip kişilerde bu süre 17,5 yıl olarak hesaplandı. Gruplar arasındaki fark yaklaşık 12,6 yıl oldu.</p>

<p>Araştırmada 12 binden fazla kişi takip edildi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Neurology Open Access’te yayımlanan çalışma, uzun soluklu Atherosclerosis Risk in Communities (ARIC) araştırmasının verilerine dayanıyor.</p>

<p>Analize, 55 yaşında hayatta olan ve demans tanısı bulunmayan toplam 12 bin 409 kişi dahil edildi. Katılımcıların başlangıçtaki ortalama yaşı 56,2 idi ve yüzde 56’sını kadınlar oluşturuyordu.</p>

<p>Araştırmacılar özellikle üç değiştirilebilir vasküler risk faktörüne odaklandı:</p>

<ul>
 <li>Hipertansiyon</li>
 <li>Diyabet</li>
 <li>Sigara kullanımı</li>
</ul>

<p>Katılımcılar ortanca 26,3 yıl boyunca takip edildi. Bu süreçte 3 bin 8 kişide demans gelişirken, 5 bin 238 kişi demans gelişmeden yaşamını yitirdi.</p>

<p>Risk faktörü arttıkça demanssız geçirilen yıllar azaldı</p>

<p>Çalışmanın dikkat çekici taraflarından biri, sonuçların yalnızca “demans riski yüzde kaç arttı?” şeklinde ifade edilmemesiydi. Araştırmacılar bunun yerine insanların demans olmadan geçirdikleri tahmini yaşam süresini hesapladı.</p>

<p>Orta yaşta üç risk faktöründen hiçbirini taşımayanlarda 55-95 yaşları arasındaki ortalama demanssız yaşam süresi 30,1 yıl olarak hesaplandı.</p>

<p>Üç risk faktörünün tamamına sahip kişilerde ise bu süre 17,5 yıla düştü.</p>

<p>Başka bir ifadeyle, orta yaşta daha iyi damar sağlığına sahip grupla en yüksek risk yüküne sahip grup arasında yaklaşık 12,6 yıllık demanssız yaşam süresi farkı bulundu.</p>

<p>Sigara, hipertansiyon ve diyabet neden beyin sağlığıyla ilişkili?</p>

<p>Beyin, sürekli ve sağlıklı kan akışına ihtiyaç duyan bir organ. Bu nedenle damar sağlığını bozan faktörler yalnızca kalp ve dolaşım sistemi açısından değerlendirilmemeli.</p>

<p>Hipertansiyon uzun dönemde damar yapısını etkileyebilir. Diyabet kan damarları üzerinde olumsuz sonuçlara yol açabilirken sigara kullanımı da damar hasarı ve kardiyovasküler hastalıklarla güçlü biçimde ilişkilidir.</p>

<p>Geçmişte yapılan uzun süreli araştırmalarda da orta yaştaki hipertansiyon, diyabet ve sigara kullanımı gibi vasküler risk faktörleri ilerleyen yaşlardaki demans riskiyle ilişkilendirilmişti.</p>

<p>Yeni araştırmanın farkı ise bu bağlantıyı okuyucunun daha kolay anlayabileceği bir ölçüyle, yani demans olmadan geçirilen yaşam yıllarıyla değerlendirmesi oldu.</p>

<p>Üç risk faktörüne sahip olanlarda demans gelişme hızı da daha yüksekti</p>

<p>Araştırmada üç risk faktörünün tamamına sahip kişiler, hiçbir risk faktörüne sahip olmayanlarla karşılaştırıldığında demans gelişme hızının yaklaşık 2,69 kat daha yüksek olmasıyla ilişkilendirildi.</p>

<p>Ancak araştırmanın yorumlanmasında önemli bir ayrıntı bulunuyor.</p>

<p>Üç risk faktörünü taşıyanlarda demans gelişmeden önce ölüm hızı da çok daha yüksekti. Araştırmacılar bu nedenle analizlerinde demans ile ölüm arasındaki “rekabet eden risk” durumunu dikkate aldı.</p>

<p>Bu nokta özellikle önemli: Bir grupta ileri yaşlara ulaşan kişi sayısının azalması, yaşam boyu demans istatistiklerinin ilk bakışta beklenmedik görünmesine yol açabiliyor.</p>

<p>Araştırma “demans 13 yıl önlenebilir” anlamına gelmiyor</p>

<p>Çalışmanın sonuçları güçlü bir ilişki gösterse de araştırma gözlemsel nitelikte.</p>

<p>Bu nedenle bulgulardan, sigarayı bırakmanın veya tansiyon ve diyabeti kontrol altında tutmanın tek başına bir kişide demansı kesin olarak 12,6 yıl geciktireceği sonucu çıkarılamaz.</p>

<p>Araştırma bireysel bir tedavi sonucu değil, farklı vasküler risk yüklerine sahip geniş grupların uzun dönemli yaşam sonuçlarını karşılaştırıyor.</p>

<p>Ayrıca demans gelişiminde genetik özelliklerden yaşa, fiziksel aktiviteden metabolik sağlığa kadar çok sayıda faktör etkili olabiliyor.</p>

<p>Orta yaş neden önemli olabilir?</p>

<p>Demans çoğunlukla ileri yaşlarla ilişkilendirilse de beyin ve damar sistemindeki değişiklikler tanıdan yıllar önce başlayabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle orta yaş dönemindeki kan basıncı, kan şekeri ve sigara kullanımı gibi değiştirilebilir faktörler uzun dönemli beyin sağlığı araştırmalarının önemli çalışma alanlarından biri haline geldi.</p>

<p>Daha önceki ARIC araştırmalarında da orta yaştaki vasküler risk faktörleri ile yıllar sonraki bilişsel bozukluk ve demans arasında bağlantılar bildirilmişti.</p>

<p>Yeni çalışma bu bilimsel birikime farklı bir perspektif ekliyor: Kalp ve damar sağlığını orta yaşta korumak, yalnızca daha uzun yaşamakla değil, yaşamın daha büyük bölümünü demans olmadan geçirmekle de ilişkili olabilir.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>Neurology Open Access — Midlife Vascular Risk Burden and Dementia-Free Survival Years: The Atherosclerosis Risk in Communities Neurocognitive Study, 2026.</p>

<p>National Institutes of Health (NIH) — Dementia-free years may decrease with smoking, hypertension, and diabetes, 2026.</p>

<p>Health — Research Suggests Avoiding These 3 Things in Midlife Could Delay Dementia for Years, 2026.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/orta-yasta-bu-3-risk-fark-yaratiyor-demanssiz-yasam-suresinde-126-yillik-fark</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 07:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9893.jpeg" type="image/jpeg" length="19047"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsan Ölürken Ne Hisseder? Bilim Ölümün Son Anları Hakkında Ne Biliyor?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/insan-olurken-ne-hisseder-bilim-olumun-son-anlari-hakkinda-ne-biliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/insan-olurken-ne-hisseder-bilim-olumun-son-anlari-hakkinda-ne-biliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsan ölürken ne hisseder, bizi duyabilir mi, bilinç ne zaman kaybolur? Beyin kayıtları ve kalp durmasından kurtulanların anlatıları, ölümün son anlarına ilişkin dikkat çekici ipuçları veriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>İnsan ölürken ne hisseder? Acı mı, korku mu, huzur mu? Çevresindeki insanların seslerini duyabilir mi? Kalp durduğunda bilinç hemen sona mı erer, yoksa beynin bazı işlevleri bir süre daha devam edebilir mi?</p>

<p>Bilimin bugün verebildiği en doğru cevap şu: Ölüm deneyimi herkeste aynı değil ve insanın geri döndürülemez ölümden sonraki öznel deneyimini doğrudan ölçmek mümkün değil. Bildiklerimiz; yaşamının son dönemindeki hastaların gözlemlerinden, beyin kayıtlarından ve kalp durmasının ardından yeniden hayata döndürülen kişilerin anlatılarından geliyor.</p>

<p>Ölüm tek bir anda gerçekleşen basit bir kapanma değil</p>

<p>Günlük dilde ölüm çoğu zaman tek bir an olarak düşünülüyor. Tıbbi açıdan ise özellikle beklenen doğal ölüm, vücudun farklı sistemlerinde aşamalı değişikliklerin yaşandığı bir süreç olabiliyor.</p>

<p>İleri hastalığı bulunan bir kişi yaşamının son günlerinde giderek daha fazla uyuyabilir. Çevresiyle iletişimi azalabilir, yemek ve sıvı alma isteği kaybolabilir, yutma güçleşebilir.</p>

<p>Son saatlere yaklaşıldığında solunum düzensiz hale gelebilir. Derin nefesleri yüzeysel solunum veya nefesler arasındaki uzun duraklamalar izleyebilir.</p>

<p>Dolaşımın yavaşlamasıyla eller ve ayaklar soğuyabilir. Kişinin çevresine verdiği davranışsal yanıt giderek azalabilir ve tamamen kaybolabilir.</p>

<p>Ancak dışarıdan yanıt alınamaması, beynin bütün faaliyetlerinin aynı anda sona erdiği anlamına gelmez.</p>

<p>İnsan ölürken mutlaka acı çeker mi?</p>

<p>Hayır. Ölümün son günlerinde herkesin mutlaka ağrı yaşadığına ilişkin bilimsel bir kabul bulunmuyor.</p>

<p>Bazı hastalarda ağrı hiç olmayabilir veya hafif olabilir. Bazılarında ise kanser, organ yetmezliği veya başka hastalıklar nedeniyle ağrı, nefes darlığı, bulantı ya da başka rahatsızlıklar görülebilir.</p>

<p>Yaşamın son döneminde kaygı, huzursuzluk ve deliryum da gelişebilir. Deliryum; kişinin dikkatinin, algısının ve çevresini anlamasının bozulabildiği akut bir bilinç değişikliğidir.</p>

<p>Modern palyatif bakımın temel amaçlarından biri ağrı, nefes darlığı, bulantı, kaygı ve ajitasyon gibi belirtileri mümkün olduğunca kontrol etmektir.</p>

<p>Bu nedenle dışarıdan zorlayıcı görünen her ölüm sürecinin kişinin dayanılmaz acı yaşadığı anlamına geldiğini düşünmek doğru değildir.</p>

<p>Bilinç ne zaman kayboluyor?</p>

<p>Kalp durduğunda beyne giden kan ve oksijen ciddi biçimde azalır. Kişi genellikle kısa sürede bilincini kaybeder.</p>

<p>Ancak bilinç kaybı ile beyindeki bütün elektriksel faaliyetlerin tamamen sona ermesi aynı olay değildir.</p>

<p>Bir insan konuşamıyor, hareket edemiyor veya çevresine yanıt veremiyor olabilir. Buna rağmen beynin bazı bölgelerinde belirli düzeyde bilgi işleme bir süre devam edebilir.</p>

<p>Bu ayrım son yıllarda EEG kayıtlarıyla daha görünür hale geldi.</p>

<p>EEG, kafa derisine yerleştirilen elektrotlarla beynin elektriksel faaliyetini kaydeden bir yöntemdir.</p>

<p>İnsan ölürken bizi duyabilir mi?</p>

<p>Bu soruya kesin biçimde “evet” veya “hayır” demek mümkün değil.</p>

<p>2020 yılında yayımlanan bir çalışmada yaşamının son saatlerindeki hospis hastalarının beyinlerinin seslere verdiği yanıtlar incelendi.</p>

<p>Çevrelerine artık davranışsal yanıt vermeyen hastaların çoğunda ses değişikliklerine karşı bazı beyin yanıtlarının korunabildiği görüldü.</p>

<p>Bazı hastalarda daha karmaşık işitsel işlemeyle ilişkilendirilen elektriksel yanıtlar da kaydedildi.</p>

<p>Bu bulgu, işitsel sistemin yaşamın oldukça geç dönemlerine kadar belirli ölçüde çalışabileceğini düşündürüyor.</p>

<p>Ancak önemli bir sınır var.</p>

<p>Beynin sese elektriksel yanıt vermesi, kişinin söylenenleri bilinçli biçimde duyduğu, anladığı veya daha sonra hatırlayabileceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Bu nedenle “ölmekte olan kişi söylediğiniz her şeyi kesinlikle duyar” demek bilimsel olarak doğru olmaz.</p>

<p>Bununla birlikte tepkisiz bir yakının yanında sakin ve saygılı biçimde konuşmayı sürdürmek, hem insani hem de mevcut bulgularla uyumlu bir yaklaşım olabilir.</p>

<p>Ölüm anında beyinde son bir hareketlenme yaşanıyor mu?</p>

<p>Bu konu son yılların en dikkat çekici nörobilim araştırmalarından bazılarına konu oldu.</p>

<p>2023 yılında yayımlanan küçük bir çalışmada yaşam desteği sonlandırılan dört komadaki hastanın EEG kayıtları incelendi.</p>

<p>Hastaların ikisinde yaşam desteğinin çekilmesinden sonra gamma adı verilen yüksek frekanslı beyin faaliyetinde belirgin artış görüldü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Beynin bazı bölgeleri arasındaki bağlantının da arttığı bildirildi.</p>

<p>Özellikle bilinçli işlemeyle ilişkilendirilen arka beyin bölgelerindeki faaliyet araştırmacıların ilgisini çekti.</p>

<p>Ancak çalışma yalnızca dört hastayı kapsıyordu.</p>

<p>Üstelik bu kişilerin ne hissettiğini veya herhangi bir bilinçli deneyim yaşayıp yaşamadığını öğrenmek mümkün değildi.</p>

<p>Bu nedenle söz konusu beyin faaliyetini “ölüm anında bilinç kesin olarak devam ediyor” şeklinde yorumlamak doğru değil.</p>

<p>Daha dikkatli ifade şu: Bazı insanlarda ölmekte olan beyin, bütün faaliyetlerini aynı anda kaybetmek yerine kısa süreli organize elektriksel etkinlik gösterebilir.</p>

<p>Bunun kişinin öznel deneyimi açısından ne anlama geldiği ise bilinmiyor.</p>

<p>Kalp durduktan sonra bilinç devam edebilir mi?</p>

<p>Bu soruyu araştırmak son derece zor.</p>

<p>Kalp durması sırasında kişinin ne yaşadığını öğrenebilmek için öncelikle başarıyla yeniden hayata döndürülmesi ve daha sonra yaşadıklarını anlatabilecek durumda olması gerekiyor.</p>

<p>Bu alandaki en kapsamlı araştırmalardan biri AWARE-II çalışmasıdır.</p>

<p>Çok merkezli araştırmaya hastanede kalbi duran 567 kişi dahil edildi.</p>

<p>Bunların 53’ü hastaneden sağ çıktı. Sağlık durumu ayrıntılı görüşmeye uygun olan 28 kişiyle daha sonra görüşüldü.</p>

<p>Bu 28 kişinin 11’i, yani yüzde 39,3’ü kalp durmasıyla bağlantılı olabilecek bazı anılar veya algılar bildirdi.</p>

<p>Altı kişi ise araştırmacıların ölümle ilişkili hatırlanmış deneyimler şeklinde sınıflandırdığı daha belirgin deneyimler anlattı.</p>

<p>Kalp masajı sırasında beyin tamamen sessiz mi?</p>

<p>AWARE-II araştırmasının dikkat çekici bölümlerinden biri kalp masajı sırasında yapılan EEG kayıtlarıydı.</p>

<p>Bazı hastalarda kalp masajının başlamasından 35 ila 60 dakika sonrasına kadar bilinçle ilişkilendirilebilecek normal veya normale yakın bazı elektriksel örüntülerin yeniden ortaya çıkabildiği bildirildi.</p>

<p>Ancak bunun anlamı sıklıkla yanlış yorumlanıyor.</p>

<p>Bu bulgu, hastaların 35 veya 60 dakika boyunca bilinçlerinin açık kaldığını göstermiyor.</p>

<p>EEG’de belirli örüntülerin görülmesi ile kişinin gerçekten bilinçli bir deneyim yaşaması aynı şey değildir.</p>

<p>Araştırmanın gösterdiği daha sınırlı sonuç, yeniden canlandırma sırasında beynin elektriksel faaliyetinin sanıldığından daha karmaşık olabileceğidir.</p>

<p>Araştırmacılar beden dışı deneyimi test etmeye çalıştı</p>

<p>AWARE-II yalnızca hastaların daha sonra anlattıkları deneyimleri kaydetmekle yetinmedi.</p>

<p>Araştırmacılar kalp durması sırasında çevrenin gerçekten algılanıp algılanmadığını sınamak amacıyla görsel ve işitsel hedefler kullandı.</p>

<p>Görüşme yapılabilen hastaların hiçbiri gizli görsel hedefi doğru şekilde tanımlayamadı.</p>

<p>Bir kişi işitsel uyaranı tanıdı.</p>

<p>Bu nedenle çalışma, insanların kalp durması sırasında bedenlerinden ayrılarak odada yaşananları gördüğünü bilimsel olarak kanıtlamadı.</p>

<p>Aynı şekilde çalışma, bütün olağan dışı deneyimlerin anlamsız veya gerçek dışı olduğunu da göstermedi.</p>

<p>Araştırmanın temel önemi, kalp durması ve yeniden canlandırma sırasındaki insan bilincinin henüz tam olarak açıklanamamış yönleri bulunduğunu göstermesidir.</p>

<p>Yakın ölüm deneyimi nedir?</p>

<p>Ölüm tehlikesi veya kalp durması yaşadıktan sonra hayatta kalan bazı insanlar son derece canlı ve sıra dışı deneyimler anlatıyor.</p>

<p>Bilimsel literatürde bunlar yakın ölüm deneyimleri olarak araştırılıyor.</p>

<p>Anlatımlar kişiden kişiye değişiyor.</p>

<p>En sık bildirilen temalar arasında yoğun huzur hissi, zaman algısının değişmesi, parlak ışık görme, bir tünelden geçtiğini hissetme, bedenin dışındaymış gibi algılama, yaşam olaylarını yeniden yaşama ve ölmüş yakınlarla karşılaşma hissi bulunuyor.</p>

<p>Bu deneyimleri yaşayan insanlar açısından yaşananlar son derece gerçek ve etkileyici olabilir.</p>

<p>Bilimin araştırdığı asıl soru, bu deneyimlerin hangi fizyolojik ve psikolojik koşullar altında oluştuğudur.</p>

<p>Yakın ölüm deneyimleri ne kadar yaygın?</p>

<p>2024 yılında yayımlanan kapsamlı bir değerlendirmede kalp durmasının ardından yakın ölüm deneyimlerini araştıran 11 prospektif çalışma incelendi.</p>

<p>Çalışmalarda bildirilen oranlar yüzde 6,3 ile yüzde 39,3 arasında değişiyordu.</p>

<p>Bu geniş aralık önemli.</p>

<p>Çünkü bütün araştırmalar yakın ölüm deneyimini aynı ölçütlerle tanımlamıyor.</p>

<p>Hasta grupları, görüşme zamanı, kullanılan ölçekler ve kişinin deneyimini aktarma biçimi sonuçları değiştirebiliyor.</p>

<p>Üstelik yalnızca hayatta kalan ve görüşme yapılabilecek durumda olan kişilerin anlatıları öğrenilebiliyor.</p>

<p>Bu nedenle bu oranlar bütün ölümleri temsil eden kesin sayılar olarak değerlendirilmemeli.</p>

<p>Hayat gerçekten gözlerin önünden geçiyor mu?</p>

<p>Bazı yakın ölüm deneyimlerinde insanlar geçmiş yaşamlarından olayları son derece hızlı veya yoğun biçimde yeniden yaşadıklarını bildiriyor.</p>

<p>Bu tür deneyimler bilimsel araştırmalarda da kayıt altına alınmış durumda.</p>

<p>Ancak “ölürken herkesin hayatı gözlerinin önünden geçer” şeklinde bir sonuca ulaşmak mümkün değil.</p>

<p>En önemli sorunlardan biri zamanlama.</p>

<p>Kişinin hatırladığı deneyimin kalbin durduğu sırada mı, kalp masajı sırasında mı, dolaşım yeniden kurulurken mi yoksa yoğun bakımda bilincin geri dönmeye başladığı dönemde mi oluştuğunu her vakada kesin olarak belirlemek mümkün değil.</p>

<p>İnsan hafızası bir video kaydı gibi çalışmaz.</p>

<p>Bu nedenle daha sonra hatırlanan çok canlı bir deneyimin tam olarak hangi saniyede meydana geldiğini yalnızca kişinin anlatımına bakarak belirlemek zor.</p>

<p>Tünel ve parlak ışık neden görülüyor?</p>

<p>Bilim insanları yakın ölüm deneyimlerinin nörolojik açıklamalarını uzun süredir araştırıyor.</p>

<p>Beyne giden oksijen ve kan akımındaki değişimler, görsel sistemin farklı biçimde çalışması, nörotransmitterlerde meydana gelen değişiklikler ve beynin normalde ayrı çalışan ağlarının olağan dışı biçimde etkileşime girmesi olası mekanizmalar arasında.</p>

<p>Uyku ile ilişkili bazı beyin mekanizmaları ve gerçeklik algısını oluşturan ağlardaki değişimler de araştırılıyor.</p>

<p>Ancak bütün yakın ölüm deneyimlerini tek başına açıklayan ve bilim dünyasında kesin kabul gören tek bir mekanizma bulunmuyor.</p>

<p>Bu nedenle “parlak ışığın nedeni kesin olarak budur” demek de mevcut kanıtların ötesine geçer.</p>

<p>Ölüm döşeğinde ölmüş yakınlarını görmek</p>

<p>Ölümün son döneminde araştırılan bir başka dikkat çekici konu yaşam sonu rüyaları ve vizyonlarıdır.</p>

<p>Hospis ve palyatif bakım hastaları üzerinde yapılan araştırmalarda bazı kişilerin ölüm yaklaşırken son derece canlı rüyalar veya görüntüler bildirdiği görülüyor.</p>

<p>Bu deneyimlerde daha önce ölmüş aile üyeleri veya yakınlarla karşılaşma sık bildirilen temalardan biri.</p>

<p>Bazı hastalar bunları uyku sırasında rüya olarak, bazıları ise uyanıkken yaşanmış bir deneyim şeklinde anlatıyor.</p>

<p>Sistematik incelemeler, bu deneyimlerin birçok hastada korkudan ziyade rahatlama, anlam ve huzur hissiyle bağlantılı olabildiğini gösteriyor.</p>

<p>Bu deneyimlere doğrudan “halüsinasyon” demek doğru mu?</p>

<p>Her yaşam sonu deneyimini aynı kategoriye koymak doğru olmayabilir.</p>

<p>Deliryum sırasında görülen kafa karışıklığı, korkutucu görüntüler ve dikkat bozukluğu ile kişinin tutarlı biçimde hatırladığı, anlamlı bulduğu ve kendisine huzur verdiğini söylediği yaşam sonu deneyimleri klinik açıdan birbirinden farklı özellikler gösterebilir.</p>

<p>Bu nedenle palyatif bakım literatüründe yaşam sonu rüyaları ve vizyonları ayrı bir araştırma konusu olarak ele alınıyor.</p>

<p>Ancak diğer yönde de kesin bir hüküm verilemez.</p>

<p>Bilim, bir hastanın gördüğünü söylediği ölmüş yakının gerçekten fiziksel dünyanın dışında var olduğunu gösterebilecek bir ölçüm yöntemine sahip değildir.</p>

<p>Bu nedenle iki uç yorumdan da kaçınmak gerekir.</p>

<p>“Bunların tamamı anlamsız halüsinasyondur” demek de, “bilim ölen insanların yakınlarıyla gerçekten buluştuğunu kanıtladı” demek de mevcut verilerin sınırlarını aşar.</p>

<p>Bilimsel olarak söylenebilecek şey, bu deneyimlerin gerçekten insanlar tarafından bildirildiği, bazı ortak özellikler taşıdığı ve tıbbi araştırmalara konu olduğu gerçeğidir.</p>

<p>Ölmeden önce birden zihnin açılması mümkün mü?</p>

<p>Ölüm araştırmalarındaki ilginç başlıklardan biri de terminal berraklık olarak adlandırılan fenomen.</p>

<p>İleri demans veya başka ağır nörolojik hastalıkları bulunan bazı kişilerin ölümden kısa süre önce beklenmedik biçimde daha açık konuştuğu, yakınlarını tanıdığı veya anlamlı iletişim kurduğu yönünde vakalar bildirilmiştir.</p>

<p>Bu fenomen tıp literatüründe uzun süredir yer alıyor.</p>

<p>Ancak bunun ne kadar sık gerçekleştiği ve hangi biyolojik mekanizmaların buna yol açtığı kesin olarak bilinmiyor.</p>

<p>Kanıtların önemli bölümü vaka bildirimleri ve gözlemsel verilerden oluşuyor.</p>

<p>Bu nedenle terminal berraklık ilgi çekici bir bilimsel araştırma alanıdır ancak mekanizması çözülmüş bir olay değildir.</p>

<p>Ölüm huzurlu bir deneyim olabilir mi?</p>

<p>Olabilir.</p>

<p>Yakın ölüm deneyimlerini bildiren birçok kişinin anlatısında huzur ve korkunun azalması dikkat çeken unsurlar arasında yer alıyor.</p>

<p>Yaşam sonu rüyaları ve vizyonları yaşayan bazı palyatif bakım hastaları da bu deneyimlerin kendilerine rahatlık verdiğini bildiriyor.</p>

<p>Ancak bunun herkes için geçerli olduğunu söylemek mümkün değil.</p>

<p>Bazı hastalarda hastalığa bağlı ağrı, nefes darlığı, kaygı, ajitasyon veya deliryum görülebilir.</p>

<p>Dolayısıyla “ölüm mutlaka huzurludur” veya “ölüm mutlaka korkunç ve acı vericidir” şeklindeki iki genelleme de bilimsel olarak savunulamaz.</p>

<p>Bilim ile inanç burada nerede ayrılıyor?</p>

<p>Ölüm hakkında konuşurken bilimsel bilgi ile dinî veya metafizik inançları birbirine karıştırmamak gerekir.</p>

<p>Tıp; dolaşımın, solunumun ve beynin ölüm sürecinde nasıl değiştiğini ölçebilir.</p>

<p>Beynin elektriksel faaliyetini kaydedebilir, kişinin davranışsal olarak bilinçli olup olmadığını değerlendirebilir ve kalp durmasından kurtulan insanların hatırladıkları deneyimleri araştırabilir.</p>

<p>Ancak ruhun varlığı, ahiret, berzah, ölümden sonra varlığın sürmesi veya yeniden diriliş gibi konular deneysel bilimin doğrudan ölçebildiği konular değildir.</p>

<p>Bu nedenle bilimsel araştırmalar “ölümden sonra hiçbir şey yoktur” sonucunu ortaya koymuş değildir.</p>

<p>Aynı şekilde yakın ölüm deneyimleri de ölümden sonraki hayatın bilimsel olarak kanıtlandığı anlamına gelmez.</p>

<p>Bilimin burada yapabileceği şey, ölçülebilen biyolojik ve psikolojik süreçleri araştırmaktır.</p>

<p>Ölüm sonrası varoluşun mahiyeti ise din, inanç ve felsefenin ele aldığı farklı bir bilgi alanıdır.</p>

<p>Dinî inançlarla bilimsel bulgular birbirinin alternatifi olmak zorunda değil</p>

<p>İslam başta olmak üzere birçok dinî gelenekte insanın varlığının bedensel ölümle tamamen sona ermediğine ilişkin inançlar bulunur.</p>

<p>İslam inancında ölüm sonrası dönem, berzah ve ahiret kavramları çerçevesinde değerlendirilir. Yeniden diriliş de ahiret inancının temel unsurlarından biridir.</p>

<p>Bilimsel araştırmalar bu inançları doğrulamak veya yanlışlamak amacıyla geliştirilmiş yöntemlere sahip değildir.</p>

<p>Aynı nedenle EEG kaydında görülen bir beyin dalgası da ruhun varlığı veya yokluğu hakkında hüküm veremez.</p>

<p>Bu ayrımı korumak hem bilimsel doğruluk hem de inançlara saygı açısından önemlidir.</p>

<p>Yakın ölüm deneyimleri ölümden sonra hayatı kanıtlıyor mu?</p>

<p>Bilimsel açıdan hayır.</p>

<p>Yakın ölüm deneyimlerinin varlığı ve insanlar üzerindeki güçlü etkileri araştırmalarla gösterilebilir.</p>

<p>Ancak bu deneyimlerin ölümden sonra yaşamın doğrudan kanıtı olduğunu göstermek için mevcut veriler yeterli değildir.</p>

<p>Diğer taraftan bu çalışmalar “ölümden sonra bilinç kesinlikle yoktur” sonucunu da ortaya koymuş değildir.</p>

<p>Çünkü bilim yalnızca ölçebildiği olaylar hakkında deneysel sonuç üretebilir.</p>

<p>Geri döndürülemez ölüm sonrasındaki öznel deneyimi doğrudan ölçebilen doğrulanmış bir bilimsel yöntem bugün bulunmuyor.</p>

<p>Öyleyse bilim bugün ne biliyor?</p>

<p>Mevcut araştırmalar birkaç noktada güçlü bir tablo ortaya koyuyor.</p>

<p>Ölüm süreci herkeste aynı şekilde ilerlemiyor.</p>

<p>İnsan çevresine yanıt vermeyi bıraktıktan sonra bile bazı işitsel beyin yanıtları bir süre korunabiliyor.</p>

<p>Bazı ölmekte olan insanlarda kısa süreli organize beyin faaliyetleri gözlenebiliyor.</p>

<p>Kalp durmasından kurtulan kişilerin bir bölümü son derece canlı ve yapılandırılmış deneyimler hatırlıyor.</p>

<p>Yaşamının son dönemindeki bazı hastalar ölmüş yakınlarıyla ilgili canlı rüyalar veya görüntüler bildiriyor.</p>

<p>Ancak bunların hiçbiri tek başına kişinin ölümden sonra ne yaşadığını bilimsel olarak göstermiyor.</p>

<p>Bilimin sınırı da burada ortaya çıkıyor.</p>

<p>Beynin ölüm sürecindeki faaliyetlerini ölçmek mümkündür. Ancak bir insanın geri döndürülemez ölümden sonra herhangi bir öznel deneyim yaşayıp yaşamadığını bugünkü yöntemlerle doğrudan araştırmak mümkün değildir.</p>

<p>Bu nedenle “insan ölürken kesin olarak şunu hisseder” veya “ölümden sonra kesin olarak şu olur” şeklindeki iddialar bilimsel verilerin söyleyebildiğinden daha ileri gider.</p>

<p>Bugünkü kanıtların gösterdiği daha temkinli ve daha ilginç gerçek şu:</p>

<p>İnsan bilincinin ölüm sürecinde nasıl değiştiğini hâlâ tam olarak bilmiyoruz.</p>

<p>Bilimin ölçebildiği biyolojik süreç giderek daha iyi anlaşılırken, ölümün öznel deneyimi insanlığın cevap aradığı en büyük sorulardan biri olmaya devam ediyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>Parnia S ve çalışma arkadaşları. AWAreness during REsuscitation II: A Multi-Center Study of Consciousness and Awareness in Cardiac Arrest. Resuscitation, 2023. DOI: 10.1016/j.resuscitation.2023.109903</p>

<p>Xu G ve çalışma arkadaşları. Surge of Neurophysiological Coupling and Connectivity of Gamma Oscillations in the Dying Human Brain. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2023. DOI: 10.1073/pnas.2216268120</p>

<p>Blundon EG, Gallagher RE, Ward LM. Electrophysiological Evidence of Preserved Hearing at the End of Life. Scientific Reports, 2020. DOI: 10.1038/s41598-020-67234-9</p>

<p>Kovoor JG ve çalışma arkadaşları. Near-Death Experiences After Cardiac Arrest: A Scoping Review. Discover Mental Health, 2024. DOI: 10.1007/s44192-024-00072-7</p>

<p>Hession A, Luckett T, Chang S, Currow D, Barbato M. End-of-Life Dreams and Visions: A Systematic Integrative Review. Palliative and Supportive Care, 2023. DOI: 10.1017/S1478951522000876</p>

<p>Rabitti E ve çalışma arkadaşları. Hospice Patients’ End-of-Life Dreams and Visions: A Systematic Review of Qualitative Studies. American Journal of Hospice and Palliative Medicine, 2024. DOI: 10.1177/10499091231163571</p>

<p>Silva TO, Ribeiro HG, Moreira-Almeida A. End-of-Life Experiences in the Dying Process: Scoping and Mixed-Methods Systematic Review. BMJ Supportive and Palliative Care, 2024. DOI: 10.1136/spcare-2022-004055</p>

<p>Nahm M, Greyson B, Kelly EW, Haraldsson E. Terminal Lucidity: A Review and a Case Collection. Archives of Gerontology and Geriatrics, 2012. DOI: 10.1016/j.archger.2011.06.031</p>

<p>National Institute for Health and Care Excellence. Care of Dying Adults in the Last Days of Life. Klinik Rehber NG31. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/insan-olurken-ne-hisseder-bilim-olumun-son-anlari-hakkinda-ne-biliyor</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 06:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9892.jpeg" type="image/jpeg" length="35995"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[2026 Tıp Fakültesi Taban Puanları Belli Oldu: İşte Devlet Üniversitelerinde İlk 100]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/2026-tip-fakultesi-taban-puanlari-belli-oldu-iste-devlet-universitelerinde-ilk-100</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/2026-tip-fakultesi-taban-puanlari-belli-oldu-iste-devlet-universitelerinde-ilk-100" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2026 yılı merkezi yerleştirme sonuçlarının ardından devlet üniversitelerindeki tıp programlarının taban puanları da şekillendi. Genel kontenjan verilerine göre hazırlanan sıralamada İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi üst sıralarda yer aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Listede aynı üniversitenin Türkçe ve İngilizce tıp programları ile farklı tıp fakülteleri ayrı programlar olarak değerlendirildi.</p>

<p>Zirvede İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa var</p>

<p>Paylaşılan verilere göre devlet üniversitelerindeki tıp programları arasında en yüksek taban puan 542,96874 ile İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İngilizce Tıp programında oluştu.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin birden fazla programı listede</p>

<p>Sıralamada Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) bünyesindeki farklı tıp fakülteleri de dikkat çekiyor.</p>

<p>Hamidiye Tıp Fakültesi, 523,41721 taban puanıyla 14’üncü sırada bulunurken; Gülhane Tıp Fakültesi İngilizce Tıp programı 521,23318 puanla 16’ncı sırada yer aldı.</p>

<p>SBÜ’nün listede görülen diğer programları ise şöyle: İzmir Tıp Fakültesi 21’inci, Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesi 24’üncü, Bursa Tıp Fakültesi 31’inci, Adana Tıp Fakültesi 32’nci, Kayseri Tıp Fakültesi 47’nci ve Erzurum Tıp Fakültesi 74’üncü sırada.</p>

<p>Anadolu’daki köklü tıp fakülteleri de üst sıralarda</p>

<p>İlk 50 içerisinde Akdeniz, Çukurova, Ondokuz Mayıs, Selçuk, Kocaeli, Mersin, Pamukkale, Erciyes, Karadeniz Teknik, Atatürk ve Gaziantep gibi çok sayıda devlet üniversitesi bulunuyor.</p>

<p>Örneğin Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi 508,05127 puanla 44’üncü sırada yer alırken, üniversitenin İngilizce Tıp programı 501,32920 puanla 70’inci sırada bulunuyor.</p>

<p>İlk 100’ün son sırasında Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi bulunuyor</p>

<p>Listenin ikinci yarısında puanların 506 seviyesinden 497 seviyesine doğru gerilediği görülüyor.</p>

<p>51’inci sıradaki Kırıkkale Üniversitesi’nin taban puanı 506,56453 olurken, 75’inci sıradaki Kırklareli Üniversitesi 500,83497 puanda kaldı.</p>

<p>İlk 100 listesinin 100’üncü sırasında ise Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Tıp programı 497,24546 taban puanıyla yer aldı.</p>

<p>Böylece paylaşılan ilk 100 program içerisinde zirvedeki program ile 100’üncü sıradaki program arasında yaklaşık 45,72 puanlık fark oluştu.</p>

<p>2026 devlet üniversiteleri tıp taban puanlarında öne çıkanlar</p>

<p>Listenin genel görünümü, yüksek taban puanların özellikle İstanbul ve Ankara’daki köklü tıp fakültelerinde yoğunlaştığını gösteriyor. Bununla birlikte İzmir, Antalya, Adana, Samsun, Konya, Kayseri, Trabzon, Erzurum ve diğer birçok şehirdeki devlet üniversitelerinin tıp programları da ilk 100 içerisinde yer alıyor.</p>

<p>Adayların tercih yaparken yalnızca taban puanı değil; başarı sırası, kontenjan, eğitim dili, fakültenin eğitim olanakları ve tercih kılavuzundaki güncel koşulları birlikte değerlendirmesi önem taşıyor.</p>

<p><strong>2026 Devlet Üniversiteleri Tıp Taban Puanları – İlk 100</strong></p>

<p>Sıra 1 — İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa — Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Tıp (İngilizce) — 542,96874</p>

<p>Sıra 2 — Hacettepe Üniversitesi (Ankara) — Tıp (İngilizce) — 541,38019</p>

<p>Sıra 3 — Hacettepe Üniversitesi (Ankara) — Tıp — 537,80956</p>

<p>Sıra 4 — İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa — Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Tıp — 535,36107</p>

<p>Sıra 5 — Ankara Üniversitesi — Tıp (İngilizce) — 533,30757</p>

<p>Sıra 6 — İstanbul Üniversitesi — İstanbul Tıp Fakültesi, Tıp (İngilizce) — 533,03816</p>

<p>Sıra 7 — Ankara Üniversitesi — Tıp — 531,79539</p>

<p>Sıra 8 — İstanbul Üniversitesi — İstanbul Tıp Fakültesi, Tıp — 530,37143</p>

<p>Sıra 9 — Gazi Üniversitesi (Ankara) — Tıp — 527,96567</p>

<p>Sıra 10 — Ege Üniversitesi (İzmir) — Tıp — 526,97542</p>

<p>Sıra 11 — Gazi Üniversitesi (Ankara) — Tıp (İngilizce) — 525,87744</p>

<p>Sıra 12 — Marmara Üniversitesi (İstanbul) — Tıp (İngilizce) — 525,20335</p>

<p>Sıra 13 — Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi — Tıp — 524,01729</p>

<p>Sıra 14 — Sağlık Bilimleri Üniversitesi (İstanbul) — Hamidiye Tıp Fakültesi, Tıp — 523,41721</p>

<p>Sıra 15 — Dokuz Eylül Üniversitesi (İzmir) — Tıp — 521,51183</p>

<p>Sıra 16 — Sağlık Bilimleri Üniversitesi (İstanbul) — Gülhane Tıp Fakültesi, Tıp (Ankara) — 521,23318</p>

<p>Sıra 17 — Akdeniz Üniversitesi (Antalya) — Tıp — 520,72487</p>

<p>Sıra 18 — Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi — Tıp (İngilizce) — 519,88847</p>

<p>Sıra 19 — Dokuz Eylül Üniversitesi (İzmir) — Tıp (İngilizce) — 519,18694</p>

<p>Sıra 20 — İstanbul Medeniyet Üniversitesi — Tıp — 518,97258</p>

<p>Sıra 21 — Sağlık Bilimleri Üniversitesi (İstanbul) — İzmir Tıp Fakültesi, Tıp — 518,93245</p>

<p>Sıra 22 — Eskişehir Osmangazi Üniversitesi — Tıp — 518,74605</p>

<p>Sıra 23 — Çukurova Üniversitesi (Adana) — Tıp — 517,50980</p>

<p>Sıra 24 — Sağlık Bilimleri Üniversitesi (İstanbul) — Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesi, Tıp — 517,36847</p>

<p>Sıra 25 — Bursa Uludağ Üniversitesi — Tıp — 516,93863</p>

<p>Sıra 26 — Ondokuz Mayıs Üniversitesi (Samsun) — Tıp — 516,24435</p>

<p>Sıra 27 — Bitlis Eren Üniversitesi — Tıp — 515,76385</p>

<p>Sıra 28 — İzmir Katip Çelebi Üniversitesi — Tıp — 514,92243</p>

<p>Sıra 29 — Selçuk Üniversitesi (Konya) — Tıp — 514,42940</p>

<p>Sıra 30 — Kocaeli Üniversitesi — Tıp — 513,85651</p>

<p>Sıra 31 — Sağlık Bilimleri Üniversitesi (İstanbul) — Bursa Tıp Fakültesi, Tıp — 513,77410</p>

<p>Sıra 32 — Sağlık Bilimleri Üniversitesi (İstanbul) — Adana Tıp Fakültesi, Tıp — 513,36094</p>

<p>Sıra 33 — Ondokuz Mayıs Üniversitesi (Samsun) — Tıp (İngilizce) — 512,65814</p>

<p>Sıra 34 — Mersin Üniversitesi — Tıp — 511,76078</p>

<p>Sıra 35 — Pamukkale Üniversitesi (Denizli) — Tıp — 511,71519</p>

<p>Sıra 36 — Erciyes Üniversitesi (Kayseri) — Tıp — 511,30440</p>

<p>Sıra 37 — Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi — Tıp — 511,28863</p>

<p>Sıra 38 — Karadeniz Teknik Üniversitesi (Trabzon) — Tıp — 510,70136</p>

<p>Sıra 39 — İzmir Bakırçay Üniversitesi — Tıp — 509,09476</p>

<p>Sıra 40 — Necmettin Erbakan Üniversitesi (Konya) — Tıp — 509,06910</p>

<p>Sıra 41 — Aydın Adnan Menderes Üniversitesi — Tıp — 508,90417</p>

<p>Sıra 42 — Samsun Üniversitesi — Tıp — 508,86669</p>

<p>Sıra 43 — Gaziantep Üniversitesi — Tıp — 508,55410</p>

<p>Sıra 44 — Atatürk Üniversitesi (Erzurum) — Tıp — 508,05127</p>

<p>Sıra 45 — Sakarya Üniversitesi — Tıp — 508,03534</p>

<p>Sıra 46 — Manisa Celâl Bayar Üniversitesi — Tıp — 507,93762</p>

<p>Sıra 47 — Sağlık Bilimleri Üniversitesi (İstanbul) — Kayseri Tıp Fakültesi, Tıp — 507,83969</p>

<p>Sıra 48 — Süleyman Demirel Üniversitesi (Isparta) — Tıp — 507,56900</p>

<p>Sıra 49 — Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi — Tıp — 507,39763</p>

<p>Sıra 50 — Dicle Üniversitesi (Diyarbakır) — Tıp — 506,65570</p>

<p>51–100</p>

<p>Sıra 51 — Kırıkkale Üniversitesi — Tıp — 506,56453</p>

<p>Sıra 52 — Trakya Üniversitesi (Edirne) — Tıp — 506,43540</p>

<p>Sıra 53 — Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi — Tıp — 506,10047</p>

<p>Sıra 54 — İnönü Üniversitesi (Malatya) — Tıp — 506,08984</p>

<p>Sıra 55 — Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi (Balıkesir) — Tıp — 506,08362</p>

<p>Sıra 56 — Trabzon Üniversitesi — Tıp — 505,27534</p>

<p>Sıra 57 — Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi — Tıp — 504,79756</p>

<p>Sıra 58 — Balıkesir Üniversitesi — Tıp — 504,66184</p>

<p>Sıra 59 — Yalova Üniversitesi — Tıp — 504,35638</p>

<p>Sıra 60 — Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi (Antalya) — Tıp — 504,16613</p>

<p>Sıra 61 — Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi — Tıp — 503,79423</p>

<p>Sıra 62 — Sivas Cumhuriyet Üniversitesi — Tıp — 503,64432</p>

<p>Sıra 63 — Düzce Üniversitesi — Tıp — 502,87633</p>

<p>Sıra 64 — Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi — Tıp — 502,56847</p>

<p>Sıra 65 — Ordu Üniversitesi — Tıp — 502,11540</p>

<p>Sıra 66 — Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi — Tıp — 501,99069</p>

<p>Sıra 67 — Fırat Üniversitesi (Elazığ) — Tıp — 501,97559</p>

<p>Sıra 68 — Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi — Tıp — 501,57513</p>

<p>Sıra 69 — Gaziantep Üniversitesi — Tıp (İngilizce) — 501,49559</p>

<p>Sıra 70 — Atatürk Üniversitesi (Erzurum) — Tıp (İngilizce) — 501,32920</p>

<p>Sıra 71 — Uşak Üniversitesi — Tıp — 501,14954</p>

<p>Sıra 72 — Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi — Tıp — 501,13568</p>

<p>Sıra 73 — İzmir Demokrasi Üniversitesi — Tıp (İngilizce) — 500,89325</p>

<p>Sıra 74 — Sağlık Bilimleri Üniversitesi (İstanbul) — Erzurum Tıp Fakültesi, Tıp — 500,83855</p>

<p>Sıra 75 — Kırklareli Üniversitesi — Tıp — 500,83497</p>

<p>Sıra 76 — İnönü Üniversitesi (Malatya) — Tıp (İngilizce) — 500,81238</p>

<p>Sıra 77 — Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi — Tıp — 500,81040</p>

<p>Sıra 78 — Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi — Tıp — 500,37586</p>

<p>Sıra 79 — Amasya Üniversitesi — Tıp — 500,22394</p>

<p>Sıra 80 — Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi (Karaman) — Tıp — 500,01782</p>

<p>Sıra 81 — Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi — Tıp — 499,90485</p>

<p>Sıra 82 — Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi — Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi, Tıp — 499,83145</p>

<p>Sıra 83 — Aksaray Üniversitesi — Tıp — 499,77137</p>

<p>Sıra 84 — Gaziantep İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi — Tıp — 499,75332</p>

<p>Sıra 85 — Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi — Tıp — 499,56151</p>

<p>Sıra 86 — Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi — Tıp — 499,35649</p>

<p>Sıra 87 — Kastamonu Üniversitesi — Tıp — 499,11532</p>

<p>Sıra 88 — Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (Rize) — Tıp — 499,07641</p>

<p>Sıra 89 — Malatya Turgut Özal Üniversitesi — Tıp — 498,96062</p>

<p>Sıra 90 — Harran Üniversitesi (Şanlıurfa) — Tıp — 498,77713</p>

<p>Sıra 91 — Giresun Üniversitesi — Tıp — 498,52841</p>

<p>Sıra 92 — Mardin Artuklu Üniversitesi — Tıp — 498,38769</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sıra 93 — Hitit Üniversitesi (Çorum) — Tıp — 498,15446</p>

<p>Sıra 94 — Siirt Üniversitesi — Tıp — 497,93051</p>

<p>Sıra 95 — Adıyaman Üniversitesi — Tıp — 497,82994</p>

<p>Sıra 96 — Yozgat Bozok Üniversitesi — Tıp — 497,80908</p>

<p>Sıra 97 — Karabük Üniversitesi — Tıp — 497,74483</p>

<p>Sıra 98 — Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi — Tıp — 497,58379</p>

<p>Sıra 99 — Kafkas Üniversitesi (Kars) — Tıp — 497,37332</p>

<p>Sıra 100 — Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi — Tıp — 497,24546</p>

<p>Bilgi notu: Sıralamada “2026 Yılı Merkezi Yerleştirme Sonuçları, Tablo-3 ve Tablo-4” esas alınmış; KKTC uyruklu, Bakanlık adına ve UOLP özel kontenjanları hariç tutulmuştur </p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık Eğitimi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/2026-tip-fakultesi-taban-puanlari-belli-oldu-iste-devlet-universitelerinde-ilk-100</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 06:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9891.jpeg" type="image/jpeg" length="80857"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gece uykuya dalamıyor musunuz? Daha iyi uyku için 9 doğal yöntem]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/gece-uykuya-dalamiyor-musunuz-daha-iyi-uyku-icin-9-dogal-yontem</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/gece-uykuya-dalamiyor-musunuz-daha-iyi-uyku-icin-9-dogal-yontem" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uykuya dalmakta zorlanmak her zaman takviye kullanmayı gerektirmiyor. Düzenli uyku saatleri, ışığın azaltılması ve gevşeme teknikleri daha iyi uykunun temelini oluşturabilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gece uykuya dalmakta zorlanmak ya da sabah dinlenmemiş uyanmak, birçok kişinin dönem dönem yaşadığı bir sorun. Daha iyi uyku için ilk adım çoğu zaman bir takviye aramak değil; uyku saatlerini, akşam ışık maruziyetini, kafein tüketimini ve yatak odası koşullarını düzenlemek.</p>

<p>Doğal uyku yöntemleri arasında gevşeme tekniklerinden melatonine, papatya çayından magnezyuma kadar çok sayıda seçenek bulunuyor. Ancak bilimsel kanıtların gücü yöntemden yönteme ciddi biçimde değişiyor.</p>

<p>Kronik uykusuzluk söz konusu olduğunda ise uzmanların en güçlü önerilerinden biri bilişsel davranışçı terapidir. Uykusuzluk için bilişsel davranışçı terapi olarak bilinen CBT-I; uyku düzeni, yatağa ilişkin alışkanlıklar ve uykuyu zorlaştıran düşünce ve davranışların birlikte ele alınmasını amaçlar.</p>

<p>Daha iyi uyku için hangi doğal yöntemler denenebilir?</p>

<p>Düzenli bir uyku saati oluşturun</p>

<p>Her gün mümkün olduğunca benzer saatlerde yatmak ve kalkmak, vücudun biyolojik saatinin düzenlenmesine yardımcı olabilir. Hafta sonları uyku saatlerinin çok fazla kaydırılması bazı kişilerde pazartesi sabahlarını daha zor hale getirebilir.</p>

<p>Buradaki amaç yalnızca erken yatmak değil, vücudun tahmin edebileceği istikrarlı bir uyku-uyanıklık düzeni oluşturmaktır.</p>

<p>Akşam saatlerinde ışığı azaltın</p>

<p>Telefon, tablet, bilgisayar ve parlak ev aydınlatmaları gece saatlerinde beynin gündüz sinyalleri almaya devam etmesine neden olabilir. Özellikle yatmadan hemen önce yoğun ışığa maruz kalmak uykuya geçişi zorlaştırabilir.</p>

<p>Uyku saatine yaklaşıldığında ekran kullanımını azaltmak ve evde daha yumuşak bir aydınlatmaya geçmek gece rutinini destekleyebilir.</p>

<p>Kafeini düşündüğünüzden daha erken bırakmanız gerekebilir</p>

<p>Kahve yalnızca sabah içilen bir içecek değil; çay, enerji içecekleri, kola ve bazı yiyecekler de kafein içerebilir. Kafeinin etkileri kişiden kişiye değiştiğinden öğleden sonra veya akşam tüketimi bazı insanlarda uykuya dalmayı geciktirebilir.</p>

<p>Gece uyku problemi yaşayanların birkaç hafta boyunca kafein saatlerini takip etmesi, kendi hassasiyetlerini anlamalarına yardımcı olabilir.</p>

<p>Yatak odasını serin, karanlık ve sessiz tutun</p>

<p>Uyku ortamı düşündüğünüzden daha fazla fark yaratabilir. Fazla sıcak bir oda, dışarıdan gelen ışık veya sürekli gürültü gece boyunca uykunun bölünmesine yol açabilir.</p>

<p>Rahat bir yatak, mümkün olduğunca karanlık bir ortam ve kişiye uygun serinlikte oda sıcaklığı daha iyi bir uyku ortamı oluşturabilir.</p>

<p>Gevşeme tekniklerini deneyin</p>

<p>Yavaş nefes alma, aşamalı kas gevşetme ve yönlendirilmiş imgeleme gibi yöntemler uyku öncesindeki zihinsel ve fiziksel uyarılmışlığı azaltmaya yardımcı olabilir.</p>

<p>Bilimsel değerlendirmelerde gevşeme tekniklerinin tek başına etkisine ilişkin kanıtların sınırlı olduğu belirtilse de bu yöntemler uykusuzluk için uygulanan bilişsel davranışçı terapinin bileşenleri arasında yer alabiliyor.</p>

<p>Melatonin herkese uygun bir uyku çözümü değil</p>

<p>Melatonin, vücudun gece-gündüz döngüsünün düzenlenmesinde görev alan doğal bir hormondur. Takviye biçimindeki melatonin özellikle jet lag veya vardiyalı çalışma gibi biyolojik saatin kaydığı bazı durumlarda yararlı olabilir.</p>

<p>Uykusuzluğu olan kişilerde uykuya dalma süresini bir miktar kısaltabileceğini gösteren araştırmalar bulunuyor. Buna karşılık kronik uykusuzluğun rutin tedavisinde melatonin kullanımını destekleyen kanıtlar sınırlı ve bazı klinik kılavuzlar hızlı salımlı melatonini önermiyor.</p>

<p>Yaş, kullanılan ilaçlar ve mevcut hastalıklar melatonin kullanımının değerlendirilmesinde önemlidir. Özellikle düzenli ilaç kullananların takviye başlamadan önce sağlık profesyoneline danışması gerekir.</p>

<p>Magnezyum konusunda kanıtlar henüz güçlü değil</p>

<p>Magnezyum son yıllarda uyku için en çok konuşulan takviyelerden biri haline geldi. Bazı araştırmalar özellikle ileri yaştaki kişilerde uykuya dalma süresinde iyileşme olabileceğini düşündürse de mevcut çalışmalar kesin bir öneri yapmak için yeterince güçlü değil.</p>

<p>Takviye şeklinde yüksek miktarda magnezyum kullanılması ishal, bulantı ve karın kramplarına neden olabilir. Çok yüksek dozların daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceği de göz önünde bulundurulmalı.</p>

<p>Papatya çayı rahatlatabilir ancak kanıt sınırlı</p>

<p>Bir fincan sıcak papatya çayı birçok kişinin gece rutininin parçası. Papatya geleneksel olarak rahatlama ve uyku amacıyla kullanılsa da klinik araştırmalar uykusuzluk üzerindeki etkisini kesin biçimde ortaya koymuş değil.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Papatyagiller ailesindeki bitkilere karşı alerjisi bulunan kişilerde alerjik reaksiyon gelişebileceği için dikkatli olunması gerekir.</p>

<p>Kediotu için sonuçlar tutarlı değil</p>

<p>Valerian olarak da bilinen kediotu, uyku amacıyla kullanılan en eski bitkisel desteklerden biri. Ancak klinik araştırmalarda elde edilen sonuçlar birbirleriyle tutarlı değil ve kronik uykusuzluğun tedavisindeki yararı net biçimde gösterilebilmiş değil.</p>

<p>Uzun süreli kullanımının güvenliği konusunda da yeterli veri bulunmadığından “bitkisel” olması otomatik olarak risksiz olduğu anlamına gelmiyor.</p>

<p>Alkol uyku getiriyor gibi görünse de çözüm değil</p>

<p>Alkol bazı kişilerde başlangıçta uyku hali yaratabilir. Buna karşın gecenin ilerleyen saatlerinde uykunun yapısını bozabilir, sık uyanmaya neden olabilir ve dinlendirici uyku kalitesini düşürebilir.</p>

<p>Bu nedenle alkolün uykuya yardımcı bir yöntem olarak kullanılması uygun bir yaklaşım değildir.</p>

<p>Doğal olan her ürün güvenli değildir</p>

<p>Bitkisel ürünler ve besin takviyeleri reçetesiz satılabildiği için zararsız oldukları düşünülebiliyor. Oysa bazı ürünler ilaçlarla etkileşime girebilir veya belirli hastalıkları bulunan kişiler açısından risk oluşturabilir.</p>

<p>Örneğin kava adı verilen bitkisel ürün ciddi karaciğer hasarıyla ilişkilendirilmiştir. L-triptofan ve benzeri destekler de özellikle serotonin sistemini etkileyen bazı ilaçlarla birlikte kullanıldığında ciddi etkileşimlere yol açabilir.</p>

<p>Kronik uykusuzlukta asıl yaklaşım ne olmalı?</p>

<p>Uyku hijyeni yararlı alışkanlıkların temelini oluşturabilir ancak uzun süren uykusuzlukta tek başına yeterli olmayabilir. Güncel uyku tıbbı kılavuzları, yetişkinlerde kronik uykusuzluğun ilk basamak tedavisinde çok bileşenli CBT-I yaklaşımını güçlü biçimde destekliyor.</p>

<p>Bu yaklaşım uyaran kontrolü, uyku süresinin düzenlenmesi, gevşeme teknikleri ve uykuyla ilişkili düşünce ve davranışların değiştirilmesi gibi bileşenleri bir araya getiriyor.</p>

<p>Ne zaman doktora başvurmalı?</p>

<p>Uyku sorunu haftalar boyunca devam ediyorsa, günlük yaşamı veya iş performansını belirgin biçimde etkiliyorsa değerlendirme gerekebilir. Yüksek sesle horlama, uykuda nefesin durduğunun fark edilmesi, sabah baş ağrısı veya gün içinde kontrol edilemeyen uyuklama gibi belirtiler başka bir uyku bozukluğuna işaret edebilir.</p>

<p>Uzun süren uykusuzluğun altında kullanılan ilaçlar, ruhsal sorunlar, ağrı, hormonal değişiklikler veya başka sağlık problemleri de bulunabilir. Bu nedenle kalıcı uyku sorununu yalnızca takviyelerle bastırmaya çalışmak yerine nedeninin araştırılması daha doğru bir yaklaşım olabilir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>WebMD – Natural Sleep Remedies</p>

<p>ABD Ulusal Tamamlayıcı ve Bütünleştirici Sağlık Merkezi – Uyku bozukluklarında tamamlayıcı sağlık yaklaşımları</p>

<p>American Academy of Sleep Medicine – Yetişkinlerde kronik uykusuzluğun davranışsal ve psikolojik tedavisine ilişkin klinik uygulama kılavuzu</p>

<p>European Sleep Research Society – Avrupa Uykusuzluk Kılavuzu, 2023 güncellemesi</p>

<p>World Sleep Society – Kronik uykusuzlukta davranışsal ve psikolojik tedavilere ilişkin uluslararası görüş bildirisi </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/gece-uykuya-dalamiyor-musunuz-daha-iyi-uyku-icin-9-dogal-yontem</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 06:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9890.jpeg" type="image/jpeg" length="32030"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sağlıklı yaşlanma için hangi takviyeler öne çıkıyor? Uzmanların listesinde 9 seçenek var]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/saglikli-yaslanma-icin-hangi-takviyeler-one-cikiyor-uzmanlarin-listesinde-9-secenek-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/saglikli-yaslanma-icin-hangi-takviyeler-one-cikiyor-uzmanlarin-listesinde-9-secenek-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Omega-3, D vitamini, B12 ve kreatin… Sağlıklı yaşlanma amacıyla kullanılan takviyelerin sayısı artıyor. Ancak uzmanlara göre ihtiyaç kişiden kişiye değişiyor ve her takviye herkes için gerekli değil.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlıklı Yaşlanmada Öne Çıkan 9 Takviye: Herkesin Kullanması Gerekiyor mu?</p>

<p>Yaş ilerledikçe kas kütlesinin korunması, kemik sağlığı, yeterli besin alımı ve bazı vitaminlerin emilimi daha fazla önem kazanabiliyor. Omega-3, D vitamini, B vitaminleri, magnezyum ve kreatin gibi takviyeler bu nedenle sağlıklı yaşlanma tartışmalarında sıkça gündeme geliyor.</p>

<p>Ancak temel nokta şu: Bu dokuz takviyenin tamamını herkesin kullanması gerekmiyor. Yaş, beslenme düzeni, kullanılan ilaçlar, böbrek ve karaciğer fonksiyonları ile laboratuvar sonuçları hangi takviyenin gerçekten gerekli olduğunu değiştirebilir.</p>

<p>ABD Ulusal Yaşlanma Enstitüsü de besin öğelerinin öncelikle dengeli beslenmeden karşılanmasını öneriyor. Takviye gerektiğinde ise kişinin ihtiyacına ve sağlık durumuna göre seçim yapılması gerekiyor.</p>

<p>Omega-3</p>

<p>Balık yağında bulunan EPA ve DHA gibi omega-3 yağ asitleri, özellikle kalp ve damar sağlığı üzerindeki etkileri nedeniyle uzun süredir araştırılıyor. Beyin sağlığı ve yaşa bağlı bilişsel değişiklikler üzerindeki olası etkileri de bilimsel çalışmaların konusu.</p>

<p>Ancak omega-3 takviyelerinin hafıza kaybını veya bilişsel gerilemeyi kesin olarak önlediğini söylemek mümkün değil. Bu alandaki insan çalışmalarından elde edilen sonuçlar birbiriyle tamamen uyumlu değil.</p>

<p>Balık tüketimi düşük kişilerde omega-3 alımının değerlendirilmesi düşünülebilir. Kan sulandırıcı ilaç kullananların ise yüksek doz omega-3 takviyelerine başlamadan önce hekimlerine danışmaları gerekir.</p>

<p>D vitamini ve K vitamini</p>

<p>D vitamini, kalsiyumun bağırsaklardan emilmesine yardımcı olur ve kemiklerle kasların normal işlevlerinin sürdürülmesine katkıda bulunur. İleri yaşlarda kemik kaybı ve düşmeye bağlı kırıklar daha fazla önem kazandığı için yeterli D vitamini alımı özellikle dikkat çeker.</p>

<p>ABD Ulusal Yaşlanma Enstitüsü verilerine göre 51-70 yaş arasında günlük D vitamini gereksinimi 15 mikrogram, yani 600 IU düzeyindedir. 70 yaşın üzerinde ise bu miktar 20 mikrograma, yani 800 IU'ya çıkar.</p>

<p>K vitamini ise kanın normal pıhtılaşmasında ve kemik metabolizmasında görev alan proteinlerin üretiminde kullanılır. Fakat özellikle warfarin gibi K vitaminiyle etkileşebilen kan sulandırıcı ilaç kullanan kişiler gelişigüzel K vitamini takviyesi almamalıdır.</p>

<p>B vitaminleri ve özellikle B12</p>

<p>B vitaminleri enerji metabolizmasından sinir sistemine kadar birçok biyolojik süreçte görev yapar. İleri yaşlarda özellikle B12 vitamini üzerinde durulmasının önemli bir nedeni ise emilim sorunudur.</p>

<p>Bazı 50 yaş üzerindeki kişiler, besinlerde doğal olarak bulunan B12 vitaminini yeterince ememeyebilir. B12 eksikliği sinir sistemi sorunları ve kansızlık gibi sonuçlara yol açabileceğinden şüpheli durumlarda kan testiyle değerlendirme yapılabilir.</p>

<p>ABD Ulusal Yaşlanma Enstitüsü, 51 yaş üzerindeki yetişkinler için günlük B12 gereksinimini 2,4 mikrogram olarak bildiriyor. Eksiklik saptandığında takviyenin miktarı ve kullanım şekli hekim tarafından belirlenebilir.</p>

<p>Magnezyum</p>

<p>Magnezyum; kas ve sinir fonksiyonlarından enerji üretimine kadar yüzlerce biyokimyasal süreçte görev alan bir mineraldir. Kuruyemişler, tohumlar, baklagiller, tam tahıllar ve yeşil yapraklı sebzeler önemli magnezyum kaynakları arasındadır.</p>

<p>Magnezyum düzeylerinin yaşlanmayla ilişkili biyolojik süreçlerdeki yeri araştırılıyor. Ancak yalnızca daha uzun yaşamak amacıyla herkesin magnezyum takviyesi kullanmasını destekleyen yeterli kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Eksiklik riski veya yetersiz besin alımı bulunan kişilerde ihtiyaç sağlık profesyoneli tarafından değerlendirilebilir.</p>

<p>Koenzim Q10</p>

<p>Koenzim Q10, hücrelerin enerji üretiminde görev alan ve vücutta doğal olarak bulunan bir bileşiktir. Yaşlanma, kalp-damar hastalıkları ve bazı tedavilerle ilişkisi nedeniyle uzun süredir araştırılıyor.</p>

<p>Buna karşılık sağlıklı kişilerde rutin Koenzim Q10 kullanımının yaşam süresini uzattığı gösterilmiş değil. Kan basıncı veya kan şekeri üzerinde etkileri olabileceğinden düzenli ilaç kullanan kişilerin takviyeye başlamadan önce hekim görüşü alması uygun olur.</p>

<p>Lif takviyeleri</p>

<p>Lif klasik anlamda bir vitamin takviyesi olmasa da sağlıklı yaşlanma açısından beslenmenin en değerli bileşenlerinden biri. Sebze, meyve, baklagil, tam tahıl, kuruyemiş ve tohumlardan alınan lif bağırsak sağlığını destekler.</p>

<p>Beslenmeyle yeterli lif alamayan bazı kişilerde psyllium gibi lif ürünleri değerlendirilebilir. Ancak miktarın birden artırılması gaz ve şişkinlik oluşturabileceğinden kademeli artış ve yeterli sıvı tüketimi önemlidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kalsiyum</p>

<p>Kemik yoğunluğu yaşla birlikte azalabilir ve özellikle osteoporoz gelişen kişilerde kırık riski yükselir. Kalsiyum bu nedenle ileri yaş beslenmesinde dikkat edilmesi gereken minerallerden biridir.</p>

<p>51 yaş üzerindeki kadınlar için günlük kalsiyum hedefi 1.200 miligramdır. Erkeklerde 51-70 yaş arasında 1.000 miligram, 71 yaşından itibaren ise 1.200 miligram önerilir.</p>

<p>Ancak bu miktar yalnızca tabletlerden karşılanması gereken bir doz değildir; günlük besinlerden alınan kalsiyum da toplam hesaba dahildir. Gereksiz ve yüksek miktarda kalsiyum takviyesi kullanmak yerine önce beslenme düzeninin değerlendirilmesi daha doğru bir yaklaşımdır.</p>

<p>Kreatin</p>

<p>Kreatin çoğunlukla sporcularla ilişkilendirilse de son yıllarda ileri yaşlarda kas sağlığı açısından giderek daha fazla araştırılıyor. Yaşlanmayla ortaya çıkan kas kütlesi ve güç kaybı, tıpta sarkopeni olarak adlandırılıyor.</p>

<p>Kreatin, özellikle direnç egzersiziyle birlikte kullanıldığında ileri yaştaki yetişkinlerde kas kütlesi ve fiziksel performansın desteklenmesi açısından araştırılmış durumda. Beyin ve hafıza üzerindeki potansiyel etkileri konusunda da çalışmalar sürüyor.</p>

<p>Bununla birlikte böbrek hastalığı bulunan kişiler başta olmak üzere kronik hastalığı olanların kreatin kullanmadan önce sağlık profesyoneline danışması gerekir.</p>

<p>Kurkumin</p>

<p>Kurkumin, zerdeçalın karakteristik renginden sorumlu temel aktif bileşenlerden biridir. İltihaplanmayla ilişkili biyolojik yollar üzerindeki etkileri nedeniyle yaşlanma araştırmalarında da inceleniyor.</p>

<p>Bazı çalışmalar özellikle osteoartrite bağlı diz ağrısı gibi alanlarda yarar olabileceğini düşündürüyor. Buna rağmen kurkuminin insan ömrünü uzattığını veya yaşa bağlı hastalıkları önlediğini söylemek için yeterli klinik kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Safra taşı bulunan, sindirim sistemi hassasiyeti yaşayan veya düzenli ilaç kullanan kişilerin kurkumin takviyelerini gelişigüzel kullanmaması gerekiyor.</p>

<p>Takviyeden önce beslenme ve hareket geliyor</p>

<p>Sağlıklı yaşlanmayı yalnızca kapsüller ve vitamin tabletleri üzerinden değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Düzenli fiziksel aktivite, özellikle direnç egzersizleri; dengeli beslenme, yeterli uyku, sigaradan uzak durma, sosyal ilişkilerin sürdürülmesi ve düzenli sağlık kontrolleri sağlıklı yaşlanmanın temel parçalarıdır.</p>

<p>Takviyeler ise esas olarak beslenmeyle karşılanamayan ihtiyaçların veya saptanan eksikliklerin tamamlanmasında anlam kazanır.</p>

<p>Ayrıca “doğal” olması bir takviyenin tamamen güvenli olduğu anlamına gelmez. Vitaminler, mineraller ve bitkisel ürünler reçeteli ilaçlarla etkileşebilir; bazı ürünlerin yüksek dozları ise sağlık sorunlarına yol açabilir.</p>

<p>Özellikle çok sayıda ilaç kullanan ileri yaştaki kişilerin yeni bir takviyeye başlamadan önce kullandıkları tüm ilaç ve takviyeleri hekim veya eczacıyla birlikte değerlendirmesi gerekir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>Health — Healthy Aging Supplements, Allison Forsyth; güncelleme: 4 Ağustos 2026</p>

<p>ABD Ulusal Yaşlanma Enstitüsü — Vitamins and Supplements</p>

<p>ABD Ulusal Yaşlanma Enstitüsü — Vitamins and Minerals for Older Adults</p>

<p>ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Besin Takviyeleri Ofisi — Omega-3 Fatty Acids, Health Professional Fact Sheet</p>

<p>ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Besin Takviyeleri Ofisi — Vitamin B12, Health Professional Fact Sheet </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/saglikli-yaslanma-icin-hangi-takviyeler-one-cikiyor-uzmanlarin-listesinde-9-secenek-var</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 06:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9889.jpeg" type="image/jpeg" length="84073"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Peniste Beyaz Nokta, benek ve Kabarıklık Neden Olur, Ne Zaman Tehlikeli?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/peniste-beyaz-nokta-benek-ve-kabariklik-neden-olur-ne-zaman-tehlikeli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/peniste-beyaz-nokta-benek-ve-kabariklik-neden-olur-ne-zaman-tehlikeli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Peniste fark edilen yeni bir kabarıklık veya lezyon her zaman kanser anlamına gelmiyor. Uzmanlara göre iyi huylu anatomik yapılar, HPV ve bazı cilt hastalıkları benzer görüntülere yol açabiliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Peniste yeni ortaya çıkan bir kabarıklık, benek, sertlik veya renk değişikliği erkeklerde ciddi endişeye yol açabiliyor. Ancak bu tür değişikliklerin önemli bir bölümü kanser dışındaki nedenlerden kaynaklanıyor.</p>

<p>İnci penil papülleri gibi tamamen normal anatomik oluşumlardan Fordyce noktalarına, genital siğillerden bazı deri hastalıklarına kadar çok sayıda durum peniste kabarıklık veya lezyon oluşturabiliyor. Bununla birlikte yeni gelişen, büyüyen, kanayan veya iyileşmeyen bir değişikliğin yalnızca görüntüsüne bakarak teşhis edilmesi doğru değil.</p>

<p>Peniste kabarıklık neden olur?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Penis derisindeki her çıkıntı hastalık belirtisi değildir. Bazı erkeklerde yaşam boyunca var olan küçük bezler veya papüller ilk kez fark edildiğinde yeni ortaya çıkmış gibi algılanabilir.</p>

<p>Diğer taraftan enfeksiyonlar, kronik deri hastalıkları ve penis dokusundaki yapısal değişiklikler de benzer belirtiler oluşturabilir. Bu nedenle lezyonun görünümü kadar ne zaman ortaya çıktığı, değişip değişmediği ve eşlik eden belirtiler de değerlendirilir.</p>

<p>Genital siğiller</p>

<p>Genital siğiller, insan papilloma virüsünün bazı tipleriyle ilişkili oluşumlardır. Deri renginde veya beyazımsı küçük kabarıklıklar şeklinde görülebilir; tek tek ortaya çıkabilecekleri gibi kümelenebilirler.</p>

<p>Genital siğillere yol açan HPV tipleri genellikle kansere en güçlü biçimde bağlanan HPV tiplerinden farklıdır. Ancak yeni gelişen genital bir oluşumun yalnızca fotoğraflarla karşılaştırılarak siğil olduğuna karar verilmemesi gerekir.</p>

<p>Peyronie hastalığı</p>

<p>Penisin derisinde değil daha derindeki dokularda hissedilen sertlik, Peyronie hastalığıyla ilişkili olabilir. Bu hastalıkta penis içinde fibröz yara dokusu gelişir.</p>

<p>Özellikle sertleşme sırasında yeni başlayan eğrilik, çöküklük, kum saati görünümü veya ele gelen sert bir bölge varsa üroloji değerlendirmesi gerekebilir. Hastalık bazı kişilerde ağrılı ereksiyon ve cinsel ilişki sırasında rahatsızlığa da neden olabilir.</p>

<p>Liken sklerozus</p>

<p>Penis başında veya sünnet derisinde beyazımsı alanlar, kaşıntı ve cilt dokusunda değişiklik liken sklerozus adı verilen kronik inflamatuvar deri hastalığıyla ilişkili olabilir.</p>

<p>Hastalık zaman içinde yara dokusu oluşmasına ve sünnet derisinin daralmasına yol açabilir. İdrar deliğinin çevresindeki dokular da etkilenebileceğinden şüpheli değişikliklerin hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>İnci penil papülleri</p>

<p>Penis başının kenarında düzenli sıralar halinde bulunan, birbirine benzeyen küçük ve pürüzsüz kabarıklıklar inci penil papülleri olabilir. Bunlar hastalık değil, normal anatomik bir varyasyondur.</p>

<p>Cinsel yolla bulaşmaz ve genital siğil değildir. Tedavi edilmeleri de tıbben gerekli değildir.</p>

<p>Belirgin penis damarları</p>

<p>Penis üzerindeki damarların görünür olması çoğu zaman normaldir. Özellikle ereksiyon sırasında damarlar daha belirgin hale gelebilir.</p>

<p>Ancak daha önce olmayan bir damarın aniden sertleşmesi, ağrıması, kızarması veya şişmesi değerlendirme gerektirir. Nadir durumlarda yüzeysel damarlarda iltihap veya pıhtı gelişebilir.</p>

<p>Fordyce noktaları</p>

<p>Fordyce noktaları, deride bulunan yağ bezlerinin görünür hale gelmesiyle oluşan küçük beyaz, sarımsı veya ten rengindeki noktalardır. Penis gövdesinde, sünnet derisinde veya penis başında görülebilirler.</p>

<p>Bunlar cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyon değildir ve çoğunlukla herhangi bir tedavi gerektirmez. Görünümünden emin olunamıyorsa başka lezyonlardan ayırt edilmesi için muayene uygun olur.</p>

<p>Her genital yara aynı anlama gelmiyor</p>

<p>Peniste açık yara veya ülser gelişmesi farklı bir değerlendirme gerektirir. Genital herpes ve frengi gibi cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar genital yaralara neden olabilirken travma, bazı deri hastalıkları ve daha seyrek olarak tümörler de benzer bulgular oluşturabilir.</p>

<p>Bu nedenle genital ülserlerde yalnızca görünüşe dayanarak tanı koymak güvenilir değildir. Hekim gerekli gördüğünde fizik muayenenin yanı sıra enfeksiyonlara yönelik testler veya başka incelemeler isteyebilir.</p>

<p>Penisteki değişiklik ne zaman doktora gösterilmeli?</p>

<p>Yeni bir lezyonun büyümesi, renginin veya şeklinin değişmesi, kanaması, yara haline gelmesi, ağrı oluşturması ya da akıntıyla birlikte görülmesi durumunda tıbbi değerlendirme gerekir.</p>

<p>İyileşmeyen yara, kabuklanma, giderek artan şişlik veya nedeni açıklanamayan kalıcı değişikliklerde de muayene ertelenmemelidir. Penis kanseri nadir görülse de erken dönemde ortaya çıkan değişikliklerin bazı iyi huylu hastalıklarla benzer görünmesi mümkündür.</p>

<p>İnternetteki fotoğraflarla teşhis koymak yanıltabilir</p>

<p>Genital bölgedeki oluşumların birçoğu birbirine benzeyebilir. Normal bir anatomik yapı siğil sanılabileceği gibi enfeksiyona bağlı bir lezyon da zararsız bir cilt değişikliğiyle karıştırılabilir.</p>

<p>Bu nedenle internet fotoğraflarıyla kendi kendine teşhis koymak veya lezyonu evde müdahaleyle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, özellikle yeni veya değişen oluşumlarda dermatoloji ya da üroloji uzmanına başvurmak daha güvenli bir yaklaşımdır.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>Men’s Health — Ürolog görüşleriyle penis üzerindeki kanser dışı kabarıklık nedenleri</p>

<p>ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri — Genital HPV enfeksiyonu ve genital ülserlere ilişkin klinik bilgiler</p>

<p>ABD Ulusal Kanser Enstitüsü — Penis kanseri, risk faktörleri ve klinik bilgiler</p>

<p>ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri Halk Sağlığı Görüntü Kütüphanesi — İnci penil papüllerine ilişkin klinik bilgi </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/peniste-beyaz-nokta-benek-ve-kabariklik-neden-olur-ne-zaman-tehlikeli</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 05:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9888.jpeg" type="image/jpeg" length="54151"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sağlık Bilimleri Üniversitesi 92 Öğretim Üyesi Alacak]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/saglik-bilimleri-universitesi-92-ogretim-uyesi-alacak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/saglik-bilimleri-universitesi-92-ogretim-uyesi-alacak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ), farklı fakülte ve Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezlerinde (SUAM) görevlendirilmek üzere toplam 92 öğretim üyesi kadrosu için ilana çıktı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Profesör, doçent ve doktor öğretim üyesi kadrolarını kapsayan ilanda; tıptan eczacılığa, diş hekimliğinden hemşirelik ve psikolojiye kadar çok sayıda akademik alana yer verildi.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörlüğü tarafından yayımlanan öğretim üyesi alım ilanında akademik kadro ihtiyacı bulunan birimler ve adaylarda aranacak özel şartlar açıklandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İlan kapsamında 92 farklı sıra numarasıyla akademik kadro duyuruldu. Kadrolar İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin farklı illerindeki SBÜ fakülteleri ve eğitim ve araştırma yapılan SUAM’ları kapsıyor.</p>

<p>Gülhane ve Hamidiye Fakültelerine Akademik Personel Alınacak</p>

<p>İlanın fakülte kadrolarında Gülhane Diş Hekimliği Fakültesi, Gülhane Eczacılık Fakültesi, Gülhane Sağlık Bilimleri Fakültesi ve Gülhane Tıp Fakültesinin yanı sıra Hamidiye bünyesindeki çeşitli fakülteler bulunuyor.</p>

<p>Gülhane Tıp Fakültesinde Kadın Hastalıkları ve Doğum, Kulak Burun Boğaz Hastalıkları, Adli Tıp, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji, Halk Sağlığı, İç Hastalıkları, Kardiyoloji, Tıbbi Biyoloji ve Tıp Bilişimi gibi alanlarda akademik kadrolar ilan edildi.</p>

<p>Gülhane Eczacılık Fakültesinde ise Farmakognozi, Farmakoloji, Farmasötik Teknoloji, Radyofarmasi ve Analitik Kimya alanlarında kadrolar bulunuyor.</p>

<p>Hamidiye ve Uluslararası Tıp Fakülteleri de İlanda</p>

<p>Hamidiye bünyesinde Sağlık Bilimleri, Tıp, Diş Hekimliği, Eczacılık ve Hemşirelik fakültelerine yönelik kadrolar yer aldı.</p>

<p>Hamidiye Tıp Fakültesinde Halk Sağlığı ve Anatomi, Hamidiye Hemşirelik Fakültesinde Hemşirelik Esasları ve Psikiyatri Hemşireliği alanlarında öğretim üyesi kadroları açıldı.</p>

<p>İlanda ayrıca Hamidiye Sağlık Bilimleri Fakültesi, Hamidiye Uluslararası Tıp Fakültesi ve Hamidiye Yaşam Bilimleri Fakültesine yönelik akademik kadrolar da bulunuyor.</p>

<p>Şehir Hastaneleri ve SUAM’lara Çok Sayıda Doçent Kadrosu</p>

<p>İlanın önemli bölümünü Sağlık Bilimleri Üniversitesine bağlı veya birlikte kullanım kapsamında akademik faaliyet yürütülen sağlık uygulama ve araştırma merkezlerindeki kadrolar oluşturdu.</p>

<p>Kadroların yer aldığı merkezler arasında Adana Şehir SUAM, Ankara Atatürk Sanatoryum SUAM, Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt SUAM, Ankara Etlik Şehir SUAM, Ankara Gülhane SUAM, Ankara Şehir SUAM, Antalya SUAM, Balıkesir Atatürk Şehir SUAM, Bursa Yüksek İhtisas SUAM, Elazığ Fethi Sekin Şehir SUAM, Erzurum Şehir SUAM, Eskişehir Şehir SUAM, Gaziantep Şehir SUAM, İstanbul Başakşehir Çam ve Sakura Şehir SUAM, İstanbul Haseki SUAM, Konya Şehir SUAM ve Van SUAM gibi merkezler bulunuyor.</p>

<p>Bu kadrolarda özellikle Acil Tıp, İç Hastalıkları, Kardiyoloji, Nöroloji, Genel Cerrahi, Üroloji, Çocuk Cerrahisi, Göğüs Cerrahisi, Ortopedi ve Travmatoloji, Anesteziyoloji ve Reanimasyon, Kadın Hastalıkları ve Doğum, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon gibi branşlar öne çıkıyor.</p>

<p>Van SUAM’a Enfeksiyon Hastalıkları Kadrosu</p>

<p>İlanın 92. sırasında Van SUAM için de öğretim üyesi kadrosu bulunuyor.</p>

<p>Dahili Tıp Bilimleri Bölümü, Enfeksiyon Hastalıkları alanındaki kadro doçent unvanıyla ilan edildi. Kadro için bir kişilik kontenjan ayrıldı.</p>

<p>Özel şartlarda adayın Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji alanında doçent unvanına sahip olması isteniyor. Ayrıca kronik toksoplazmozun madde bağımlılığı olan bireylerdeki etkisi konusunda çalışma yapmış olma şartı bulunuyor.</p>

<p>Başvurular 15 Gün İçinde Yapılacak</p>

<p>İlan metnine göre profesör ve doçent kadrolarına başvuracak adayların başvurularını, ilanın yayımlandığı tarihten itibaren 15 gün içinde online olarak gerçekleştirmeleri gerekiyor. Doktor öğretim üyesi kadroları için de başvuru süresi ilan tarihinden itibaren 15 gün olarak belirtildi.</p>

<p>Başvuruların Sağlık Bilimleri Üniversitesinin Akademik Bilgi Yönetim Sistemi üzerinden elektronik ortamda gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Adayların başvurmak istedikleri kadronun özel şartlarını dikkatle incelemeleri gerekiyor; çünkü birçok kadro için yalnızca akademik unvan değil, belirli araştırma konularında çalışma yapmış olma şartı da aranıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kariyer &amp; Atamalar</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/saglik-bilimleri-universitesi-92-ogretim-uyesi-alacak</guid>
      <pubDate>Sun, 06 Sep 2026 00:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9887.jpeg" type="image/jpeg" length="80630"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hafızayı Destekleyen 9 Bitki ve Baharat: Hangileri Gerçekten Etkili?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/hafizayi-destekleyen-9-bitki-ve-baharat-hangileri-gercekten-etkili</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/hafizayi-destekleyen-9-bitki-ve-baharat-hangileri-gercekten-etkili" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarçın, zerdeçal, zencefil, nane, muskat, biberiye, safran, adaçayı ve kekik hafıza için araştırılıyor. Peki insan çalışmalarında hangileri öne çıkıyor, kanıtlar ne kadar güçlü ve güvenli kullanım ne gerektiriyor?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hafızayı destekleyebileceği araştırılan 9 bitki ve baharat: Bilim ne söylüyor?</p>

<p>Unutkanlık başladığında ilk akla gelenlerden biri beslenme oluyor. Son yıllarda tarçın, zerdeçal, zencefil, nane, muskat, biberiye, safran, adaçayı ve kekik; hafıza, dikkat ve bilişsel işlevler üzerindeki olası etkileri nedeniyle bilimsel araştırmalara konu oluyor.</p>

<p>Ancak önemli bir ayrım var: Bu bitki ve baharatların hiçbirinin tek başına Alzheimer hastalığını veya diğer demans türlerini önlediği kanıtlanmış değil. Bazıları için insan çalışmalarından umut verici sonuçlar bulunurken, bazıları hakkındaki veriler büyük ölçüde laboratuvar ve hayvan araştırmalarına dayanıyor.</p>

<p>Bu nedenle “hafıza kaybını önleyen baharatlar” yerine “beyin sağlığı ve bilişsel işlevler üzerindeki etkileri araştırılan besinler” ifadesi bilimsel açıdan daha doğru.</p>

<p>Tarçın</p>

<p>Tarçın, özellikle antioksidan özellikleri ve metabolik sağlık üzerindeki olası etkileri nedeniyle araştırılıyor. Laboratuvar çalışmalarında tarçından elde edilen bazı bileşiklerin Alzheimer hastalığında görülen tau proteinlerinin anormal kümelenmesiyle ilişkili süreçleri etkileyebileceği gösterildi.</p>

<p>Bununla birlikte bu bulgular, günlük tarçın tüketiminin insanlarda Alzheimer hastalığını önlediğini göstermiyor. Hafıza üzerindeki doğrudan klinik kanıtlar halen sınırlı.</p>

<p>Tarçının türü de önemli. Cassia olarak bilinen yaygın tarçın türü kumarin içerir ve çok yüksek miktarlarda uzun süre tüketildiğinde karaciğer açısından sorun oluşturabilir.</p>

<p>Zerdeçal ve kurkumin</p>

<p>Zerdeçalın sarı renginden büyük ölçüde sorumlu olan kurkumin, beyin sağlığı araştırmalarında en fazla ilgi gören bitkisel bileşiklerden biri.</p>

<p>Kurkuminin oksidatif stres ve inflamasyonla ilişkili bazı biyolojik yolları etkileyebildiği laboratuvar çalışmalarında gösterildi. Sağlıklı ileri yaştaki yetişkinlerle yapılan bazı küçük kontrollü çalışmalarda belirli kurkumin preparatlarının dikkat ve hafıza testlerinde iyileşmeyle ilişkili olduğu bildirildi.</p>

<p>Alzheimer hastalarıyla yapılan klinik çalışmalar ise aynı ölçüde ikna edici değil. Bazı araştırmalarda bilişsel işlev açısından belirgin yarar gösterilemedi. Kurkuminin ağızdan alındığında vücutta düşük oranda emilmesi de araştırmaların önemli sorunlarından biri.</p>

<p>Zencefil</p>

<p>Zencefil; gingerol ve shogaol gibi çeşitli biyolojik aktif bileşikler içeriyor. Antioksidan ve inflamasyonla ilişkili etkileri nedeniyle nörodejeneratif hastalık araştırmalarında da inceleniyor.</p>

<p>Buna rağmen zencefilin insanlarda yaşa bağlı hafıza kaybını veya demansı önlediğini gösterecek güçlü klinik kanıt henüz bulunmuyor. Sofrada baharat olarak kullanılması ile yoğunlaştırılmış zencefil takviyesi kullanılması aynı şey değil.</p>

<p>Yüksek miktarlarda zencefil bazı kişilerde mide yakınmalarına neden olabilir. Kan sulandırıcı ilaç kullananların yüksek doz takviyeleri hekim değerlendirmesi olmadan kullanmaması gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nane</p>

<p>Nane ve özellikle nane kokusunun dikkat, uyanıklık ve hafıza performansı üzerindeki etkileri küçük insan çalışmalarında araştırıldı.</p>

<p>Bazı deneysel çalışmalarda nane aromasına maruz kalan kişilerde belirli bilişsel testlerde farklılıklar bildirildi. Ancak bunlardan “nane tüketmek hafıza kaybını önler” sonucu çıkarılamaz.</p>

<p>Nane beslenmenin doğal bir parçası olabilir ancak özellikle reflüsü bulunan bazı kişilerde yakınmaları artırabilir.</p>

<p>Muskat</p>

<p>Muskatın içerdiği myristicin ve benzeri bileşikler sinir sistemi üzerindeki etkileri nedeniyle laboratuvar araştırmalarına konu oldu.</p>

<p>Fakat hafızayı koruduğuna ilişkin insan verileri oldukça yetersiz. Üstelik muskat, listedeki bitkiler arasında doz konusunda en dikkatli olunması gerekenlerden biri.</p>

<p>Yemeklerde kullanılan küçük miktarlar ile yüksek doz tüketim birbirinden tamamen farklıdır. Fazla muskat tüketimi bilinç değişikliği, çarpıntı, ajitasyon, halüsinasyon ve başka nörolojik belirtilere yol açabilir.</p>

<p>Biberiye</p>

<p>Biberiyenin içerdiği rosmarinik asit ve karnosik asit gibi bileşikler antioksidan özellikleri nedeniyle beyin araştırmalarında inceleniyor.</p>

<p>Biberiye kokusunun bilişsel performans üzerindeki etkilerini araştıran küçük insan çalışmaları da bulunuyor. Bununla birlikte mevcut veriler biberiyenin demansı önleyen veya tedavi eden bir yöntem olarak kabul edilmesi için yeterli değil.</p>

<p>Biberiyeyi yemeklerde kullanmak çoğu insan için olağan beslenmenin bir parçasıdır. Yoğunlaştırılmış ekstre ve yüksek doz preparatlar ise aynı güvenlik profiline sahip kabul edilmemeli.</p>

<p>Safran</p>

<p>Dokuz seçenek arasında insanlarda bilişsel bozukluk konusunda en dikkat çekici klinik araştırmalardan bazıları safran üzerine yapıldı.</p>

<p>Hafif ve orta düzey Alzheimer hastalığı bulunan kişilerle gerçekleştirilen küçük randomize kontrollü çalışmalarda safran ekstresinin plaseboyla karşılaştırıldığında bazı bilişsel ölçümlerde daha iyi sonuç verdiği bildirildi.</p>

<p>Başka küçük çalışmalarda safran, donepezil veya memantin gibi Alzheimer tedavisinde kullanılan ilaçlarla karşılaştırıldı ve belirli bilişsel ölçümlerde benzer sonuçlar gözlendi.</p>

<p>Ancak bu çalışmaların katılımcı sayılarının sınırlı olması çok önemli. Safranın Alzheimer tedavisinde ilaçların yerine geçebileceğini veya sağlıklı kişilerde demansı önlediğini söylemek için yeterli kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Yüksek doz safran takviyeleri ilaçlarla etkileşebilir ve gebelik gibi bazı özel durumlarda güvenli olmayabilir.</p>

<p>Adaçayı</p>

<p>Adaçayı, hafıza ve öğrenmeyle ilişkili bir sinir ileticisi olan asetilkolinin parçalanmasında görev alan enzimler üzerindeki olası etkileri nedeniyle inceleniyor.</p>

<p>Bazı küçük insan çalışmalarında adaçayı içeren preparatların dikkat veya hafıza testlerinde olumlu sonuçlarla ilişkili olabileceği bildirildi. Alzheimer hastalığı konusundaki klinik kanıt ise kesin bir tedavi önerisi oluşturacak düzeyde değil.</p>

<p>Adaçayının bazı türleri thujone adı verilen bir bileşik içerir. Bu nedenle mutfakta kullanılan olağan miktarlar ile yüksek doz bitkisel ürünlerin birbirine karıştırılmaması gerekiyor.</p>

<p>Kekik</p>

<p>Kekik; timol, karvakrol ve çeşitli polifenoller açısından zengin bir bitki. Bu maddelerin antioksidan özellikleri beyin hücreleri üzerindeki olası koruyucu etkileri açısından deneysel araştırmalara konu oluyor.</p>

<p>Ancak kekik ile insan hafızası veya Alzheimer hastalığı arasındaki ilişki konusunda doğrudan klinik kanıt oldukça sınırlı. Bu nedenle kekiği “hafızayı güçlendiren” bir tedavi gibi tanımlamak bilimsel olarak doğru değil.</p>

<p>Hangi baharat için kanıt daha güçlü?</p>

<p>Bu dokuz seçenek karşılaştırıldığında safran, Alzheimer hastaları üzerinde yapılmış kontrollü insan çalışmaları bulunması nedeniyle dikkat çekiyor. Kurkumin ve adaçayı için de insan araştırmaları mevcut.</p>

<p>Tarçın, zencefil, nane, muskat, biberiye ve kekik hakkındaki iddiaların önemli bölümü ise deneysel çalışmalar, küçük araştırmalar veya dolaylı biyolojik mekanizmalara dayanıyor.</p>

<p>Araştırmanın erken aşamasındaki bir biyolojik etkinin gerçek yaşamda hastalığı önleyeceği anlamına gelmediğini unutmamak gerekiyor.</p>

<p>Baharatlar Alzheimer hastalığını önleyebilir mi?</p>

<p>Bugünkü kanıtlarla herhangi bir baharatın tek başına Alzheimer hastalığını önlediğini söylemek mümkün değil.</p>

<p>Demans riski yalnızca beslenmeyle belirlenmiyor. Yaş, genetik yatkınlık, fiziksel aktivite, sigara ve alkol kullanımı, yüksek tansiyon, diyabet, kolesterol, işitme kaybı, sosyal izolasyon ve başka birçok etken bilişsel sağlıkla ilişkili.</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü'nün güncel yaklaşımı da tek bir besin veya takviye yerine yaşam boyunca değiştirilebilir risk faktörlerinin birlikte yönetilmesine odaklanıyor.</p>

<p>Sağlıklı ve dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite, sigara kullanmama, zararlı düzeyde alkol tüketiminden kaçınma, tansiyon, kan şekeri ve kolesterolün kontrol altında tutulması bilişsel gerileme riskinin azaltılmasına yönelik daha güçlü kanıta sahip yaklaşımlar arasında.</p>

<p>Baharat mı, takviye mi?</p>

<p>Bir yemeğe zerdeçal, tarçın veya biberiye eklemek ile aynı bitkinin yoğunlaştırılmış ekstresini kapsül halinde almak aynı değildir.</p>

<p>Takviyelerde alınan etkin madde miktarı çok daha yüksek olabilir. Bu durum mide-bağırsak yakınmalarından karaciğer üzerindeki etkilere, kanama riskinden ilaç etkileşimlerine kadar farklı sorunları gündeme getirebilir.</p>

<p>Özellikle düzenli ilaç kullananlar, gebeler, kronik hastalığı bulunanlar ve yüksek doz bitkisel takviye kullanmayı düşünenler sağlık profesyoneline danışmadan tedavi amacıyla ürün kullanmamalı.</p>

<p>Unutkanlık ne zaman ciddiye alınmalı?</p>

<p>Ara sıra bir ismi hatırlayamamak veya anahtarı nereye koyduğunu unutmak tek başına demans anlamına gelmez.</p>

<p>Ancak unutkanlık giderek artıyorsa, aynı sorular tekrar tekrar soruluyorsa, kişi bildiği yerlerde yönünü kaybediyorsa, günlük işleri yönetmek zorlaşıyorsa veya davranış ve muhakemede belirgin değişiklikler ortaya çıkıyorsa değerlendirme geciktirilmemeli.</p>

<p>Çünkü hafıza sorunlarının nedeni yalnızca Alzheimer hastalığı değildir. Uyku sorunları, depresyon, bazı ilaçlar, tiroit hastalıkları, vitamin eksiklikleri ve başka tıbbi durumlar da bilişsel yakınmalara katkıda bulunabilir.</p>

<p>Mutfaktaki baharatlığın beyin sağlığı araştırmalarında giderek daha fazla ilgi gördüğü doğru. Ancak bilimsel tablo, tek bir baharatı öne çıkarıp ona koruyucu tedavi anlamı yüklemekten çok daha karmaşık.</p>

<p>Tarçın, zerdeçal, zencefil, nane, muskat, biberiye, safran, adaçayı ve kekik dengeli bir beslenmenin parçası olabilir. Hafızanın korunması söz konusu olduğunda ise asıl kanıt, tek bir kavanozdan değil yaşam tarzının bütününden geliyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü – Bilişsel gerileme ve demans riskinin azaltılmasına ilişkin güncel rehber</p>

<p>International Journal of Preventive Medicine – Alzheimer hastalığında yaygın baharatların olası koruyucu ve tedavi edici etkilerine ilişkin bilimsel derleme</p>

<p>Journal of Psychopharmacology – Sağlıklı ileri yaştaki yetişkinlerde kurkumin, bilişsel işlev ve duygu durumu araştırması</p>

<p>Journal of Clinical Pharmacy and Therapeutics – Hafif ve orta düzey Alzheimer hastalığında safranla yapılan randomize plasebo kontrollü çalışma</p>

<p>Psychopharmacology – Safran ve donepezilin karşılaştırıldığı randomize kontrollü Alzheimer çalışması</p>

<p>Human Psychopharmacology – Safran ve memantinin karşılaştırıldığı randomize kontrollü çalışma</p>

<p>International Journal of Neuroscience – Nane aromasının bilişsel performans ve duygu durumu üzerindeki etkilerini inceleyen çalışma </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Beslenme</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/hafizayi-destekleyen-9-bitki-ve-baharat-hangileri-gercekten-etkili</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 21:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9871.jpeg" type="image/jpeg" length="50901"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çanakkale’de Bir Osmanlı Askeri Yaralandığında Ne Oluyordu? Siperden Hastaneye Uzanan Hayat Hattı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/canakkalede-bir-osmanli-askeri-yaralandiginda-ne-oluyordu-siperden-hastaneye-uzanan-hayat-hatti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/canakkalede-bir-osmanli-askeri-yaralandiginda-ne-oluyordu-siperden-hastaneye-uzanan-hayat-hatti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çanakkale’de yaralanan bir Osmanlı askeri siperden doğrudan hastaneye gitmiyordu. Harp paketinden yaralı yuvasına, sargı yerlerinden seyyar hastanelere ve vapurlarla büyük merkezlere uzanan çok aşamalı bir sağlık ve tahliye zinciri vardı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yıl 1915.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gelibolu Yarımadası’nda topçu ateşi, şarapnel parçaları ve piyade mermileri siperlerin üzerinden eksik olmuyor.</p>

<p>Bir asker vurulduğunda onun için savaşın başka bir safhası başlıyordu.</p>

<p>Artık mesele yalnız düşman ateşinden kurtulmak değildi.</p>

<p>Kanamanın kontrol altına alınması, yaralının ateş hattından çıkarılması, ilk müdahalenin yapılması, bir tabip tarafından değerlendirilmesi ve gerekiyorsa kilometrelerce gerideki bir hastaneye ulaştırılması gerekiyordu.</p>

<p>Bugünkü motorize acil sağlık, travma merkezi ve yoğun bakım sistemleri henüz yoktu. Buna karşılık Osmanlı ordusunda yaralıları cepheden geriye doğru taşıyan <strong>basamaklı bir askerî sağlık ve tahliye teşkilatı</strong> bulunuyordu.</p>

<p>Çanakkale Cephesi, bu sistemin en yoğun biçimde çalışmak zorunda kaldığı savaş alanlarından biri oldu.</p>

<p>Bir askerin hastaneye ulaşması bazen birkaç yüz metrelik bir yolculuk değildi.</p>

<p>Sedye, sıhhiye ve nakliye arabaları, sargı yerleri, seyyar hastaneler, iskeleler ve vapurlarla devam eden uzun bir hayat hattı söz konusuydu.</p>

<h2>İlk sağlık malzemesi askerin kendi üzerindeydi</h2>

<p>Yaralanmanın ardından ilk hedef kanamayı azaltmak ve yarayı mümkün olduğu kadar kısa sürede kapatmaktı.</p>

<p>Çanakkale Muharebeleri sırasında askerlerin yanında <strong>“harp paketi”</strong> adı verilen bireysel ilk müdahale malzemeleri bulunuyordu.</p>

<p>Yaralanan asker durumuna göre kendi harp paketini kullanabiliyor; bunu yapamayacak durumdaysa arkadaşları veya sıhhiye personeli yardım ediyordu.</p>

<p>Bu paketler yaralıyı tamamen tedavi etmek için değil, kanama ve açık yara gibi acil sorunları kontrol altında tutarak onu bir sonraki sağlık basamağına ulaştırabilmek için önemliydi.</p>

<p>Kültür ve Turizm Bakanlığının Çanakkale’deki tarihî sağlık hizmetlerine ilişkin bilgilendirmelerinde de askerlerin harp paketlerinden yararlandıkları, ardından sıhhiye personeli tarafından cephe gerisine taşındıkları belirtiliyor.</p>

<p>Ancak asıl güçlük bundan sonra başlıyordu.</p>

<p>Yaralı askerin ateş hattından çıkarılması gerekiyordu.</p>

<h2>Teskereciler ve sıhhiye erleri yaralıları geriye taşıyordu</h2>

<p>Cephede yaralıların geriye taşınmasında <strong>teskereciler ve sıhhiye erleri</strong> önemli görev üstleniyordu.</p>

<p>Dönemin askerî terminolojisinde yaralıların taşındığı sedyeler için “teskere” ifadesi kullanılıyordu. Teskereciler, siperlerde veya açık arazide kalan yaralıları bu sedyelerle geriye taşımaya çalışıyordu.</p>

<p>Bu son derece tehlikeli bir görevdi.</p>

<p>Yaralıya ulaşabilmek için kimi zaman düşman ateşinin etkili olduğu bölgelere yaklaşmak gerekiyor, ağır yaralı bir askeri bozuk arazi üzerinde taşımak ise hem zaman alıyor hem de sağlık personelini hedef hâline getiriyordu.</p>

<p>Çanakkale’deki muharebelerde yaralıların ateş hattından çıkarılması sağlık teşkilatının en zor görevlerinden biriydi.</p>

<p>Siperden çıkarılan askerin ilk durağı çoğu zaman büyük bir hastane değildi.</p>

<p><strong>Yaralı yuvasıydı.</strong></p>

<h2>İlk durak: Yaralı yuvası</h2>

<p>Yaralı yuvaları cephe hattına yakın, mümkün olduğunca korunaklı bölgelerde oluşturulan ilk toplama ve müdahale noktalarıydı.</p>

<p>Burada yaralının ilk sargısı kontrol ediliyor, gerekli basit müdahaleler yapılıyor ve bir sonraki sağlık basamağına taşınması sağlanıyordu.</p>

<p>Yarası hafif olan bazı askerler tedavilerinin ardından yeniden birliklerine dönebiliyordu.</p>

<p>Daha ciddi durumda olanların yolculuğu ise devam ediyordu.</p>

<p>Bir sonraki basamak genellikle <strong>kıta veya tabur sargı yeri</strong> oluyordu.</p>

<p>Sağlık zincirinin tıbbi karar açısından kritik aşamalarından biri burada başlıyordu.</p>

<h2>Tabur doktoru yaralıyı değerlendiriyordu</h2>

<p>Sargı yerlerine getirilen askerler tabipler tarafından değerlendiriliyordu.</p>

<p>Her yaralı aynı şekilde geriye gönderilmiyordu.</p>

<p>Yürüyebilen ve daha hafif yaralanmış askerlerle, sedye veya araçla taşınması gereken ağır yaralıların tahliye yolları burada ayrılabiliyordu.</p>

<p>Hafif yaralılar <strong>hafif yaralı toplama yerlerine</strong>, taşınması gereken daha ağır durumdakiler ise sıhhiye veya nakliye arabalarının bulunduğu <strong>araba durak yerlerine</strong> yönlendirilebiliyordu.</p>

<p>Bu uygulama, yaralıların durumlarına göre ayrılması ve mevcut sağlık imkânlarının önceliğe göre kullanılmasını sağlıyordu.</p>

<p>İşlev bakımından günümüzdeki triyaj anlayışıyla benzerlik taşısa da 1915’teki uygulamayı bugünün standartlaştırılmış acil tıp triyaj sistemiyle tamamen aynı kabul etmek doğru olmaz.</p>

<p>Ancak çözülmeye çalışılan temel sorun aynıydı:</p>

<p><strong>Çok sayıda yaralı vardı ve kimin önce, nereye gönderileceğine karar verilmesi gerekiyordu.</strong></p>

<h2>Yaralının boynundaki künye sağlık zincirinin parçasıydı</h2>

<p>Cephede yalnızca yaralının taşınması yeterli değildi.</p>

<p>Kim olduğu, yarasının niteliği ve kendisine hangi müdahalelerin yapıldığının bir sonraki sağlık birimine aktarılması gerekiyordu.</p>

<p>Bu nedenle yaralıların üzerinde durumlarını gösteren <strong>künyeler veya sevk pusulaları</strong> kullanılabiliyordu.</p>

<p>Dönemin sağlık uygulamalarını inceleyen akademik çalışmalarda, yaralının boynuna yarasının durumunu ve yapılan tedaviyi gösteren bir künye asıldığı aktarılıyor.</p>

<p>Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı da ilk müdahalesi yapılan yaralıların durumlarını gösteren pusulaların boyunlarına asıldığını belirtiyor.</p>

<p>Bunun son derece çarpıcı bir örneği bugün müzede görülebiliyor.</p>

<p>Çanakkale Muharebeleri sırasında yaralanan <strong>Yüzbaşı Eşref Efendi’nin kanlı üniforması</strong>, hastaneye getirildiğinde ceketine iliştirilmiş hasta sevk pusulasıyla birlikte Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’nde sergileniyor.</p>

<p>Bir asırdan fazla zaman sonra kalan o küçük belge büyük bir sistemi görünür kılıyor.</p>

<p>Çünkü yaralı asker yalnız bir sedyeden diğerine aktarılmıyordu.</p>

<p>Onunla birlikte <strong>tıbbi bilgi de taşınıyordu.</strong></p>

<h2>Ağır yaralının yolu büyük sargı yerine çıkıyordu</h2>

<p>Araba durak yerlerine ulaştırılan ağır yaralılar buradan daha geride bulunan <strong>büyük sargı yerlerine</strong> gönderiliyordu.</p>

<p>Çanakkale Cephesi’nde Kerevizdere, Soğanlıdere, Havuzlardere ve Kocadere gibi bölgelerde büyük sargı yerleri oluşturuldu.</p>

<p>Burada artık yalnız basit bir pansuman yapılmıyordu.</p>

<p>Tümen sıhhiye bölükleri yaralıların durumunu değerlendiriyor, imkânlar ölçüsünde cerrahi girişimlerde bulunuyor ve hangi hastaların daha gerideki sağlık kuruluşlarına gönderileceğine karar veriyordu.</p>

<p>Muharebelerin çok şiddetli olduğu günlerde sağlık sistemi ağır baskı altında kalıyordu.</p>

<p>Bazı dönemlerde tümen sıhhiye bölüklerine bir gün içinde <strong>iki bin veya daha fazla yaralının ulaştığı</strong> tarihî araştırmalarda aktarılıyor.</p>

<p>Sargı bezi, pamuk, ilaç, taşıma aracı ve sağlık personeli yetersizliği savaşın sağlık hizmetlerinin temel sorunları arasındaydı.</p>

<p>Buna rağmen tahliye zinciri işlemeye devam etmek zorundaydı.</p>

<h2>Sonraki durak: Seyyar hastaneler</h2>

<p>Büyük sargı yerinde tedavisi tamamlanamayan yaralılar <strong>seyyar hastanelere</strong> gönderiliyordu.</p>

<p>Seyyar hastaneler cephe gerisinde görev yapan ve savaşın şartlarına göre yer değiştirebilen askerî sağlık kuruluşlarıydı.</p>

<p>Çanakkale’de farklı tümen ve kolordulara bağlı sıhhiye birimleri ile seyyar hastaneler faaliyet gösterdi.</p>

<p>Ağadere ve Akbaş bölgeleri zamanla tahliye sisteminin önemli merkezleri hâline geldi.</p>

<p>Özellikle Ağadere çevresinde seyyar hastaneler, sevk hastaneleri ve çeşitli sıhhiye teşkilleri yoğunlaştı.</p>

<p>Bölge, kuzey ve güney muharebe alanlarından getirilen yaralıların tedavi edildiği ve daha gerideki hastanelere sevk edildiği önemli merkezlerden biriydi.</p>

<p>Cephedeki sağlık imkânlarının yetersiz kaldığı yaralılar için yolculuk burada da bitmiyordu.</p>

<h2>Cephe hastanesine 24 saat, geriye sevkte 48 saat esası</h2>

<p>Çanakkale’de yaralı tahliyesi yalnız mekâna göre değil, <strong>zamana göre de planlanmaya çalışılıyordu.</strong></p>

<p>Dönemin sistemini ele alan kaynaklara göre cephe hattında yaralanan askerlerin, mümkün olduğunca <strong>24 saat içinde cephedeki uygun hastanelere ulaştırılması</strong> hedefleniyordu.</p>

<p>İlk tedavileri tamamlanan ve daha gerideki sağlık kuruluşlarına gönderilmesi gereken yaralıların sevk ve sağlık işlemleri ise <strong>48 saat esası</strong> dikkate alınarak yürütülmeye çalışılıyordu.</p>

<p>Bu süreler, sistemin yaralı tahliyesini gelişigüzel değil, belirli bir zaman planı içinde yürütmek istediğini gösteriyor.</p>

<p>Ancak savaş sahasının gerçekleri çoğu zaman bu hedeflerin önüne geçiyordu.</p>

<p>Yoğun yaralı akışı, ulaşım araçlarının yetersizliği, yolların durumu, hava şartları, hastanelerdeki doluluk ve devam eden düşman ateşi tahliyeyi geciktirebiliyordu.</p>

<p>Özellikle büyük taarruzların ardından kısa sürede binlerce yaralının sağlık birimlerine ulaşması sistemin kapasitesini zorladı.</p>

<p>Bu nedenle bazı yaralıların daha gerideki hastanelere ulaştırılması planlanandan çok daha uzun sürebiliyordu.</p>

<h2>Menzil hastaneleri cephe ile ülke içi arasında köprüydü</h2>

<p>İleri tedavi gereken yaralılar seyyar hastanelerden <strong>menzil veya harp hastanelerine</strong> gönderilebiliyordu.</p>

<p>Çanakkale Muharebeleri uzadıkça cephe gerisindeki hastane kapasitesi de artırıldı.</p>

<p>Lapseki, Çardak, Biga, Şarköy, Tekirdağ ve başka merkezlerde sağlık kuruluşları oluşturuldu veya mevcut hastanelerin yatak kapasitesi genişletildi.</p>

<p>Böylece yaralı tahliyesi yalnız Gelibolu Yarımadası içinde gerçekleşen bir sağlık faaliyeti olmaktan çıktı.</p>

<p>Cephe ile Marmara Bölgesi ve ülke içindeki büyük sağlık merkezleri arasında geniş bir tedavi ağı oluştu.</p>

<p>Ancak Çanakkale’nin coğrafyası sağlık zincirine başka bir ulaşım unsurunu daha ekliyordu:</p>

<p><strong>Deniz yolu.</strong></p>

<h2>İskeleler sağlık zincirinin aktarma merkezleriydi</h2>

<p>Eceabat ve özellikle Akbaş gibi noktalar yalnız ulaşım iskelesi olarak kullanılmıyordu.</p>

<p>Bu alanlar aynı zamanda yaralıların toplandığı ve daha gerideki merkezlere gönderildiği önemli <strong>aktarma noktaları</strong> hâline geldi.</p>

<p>Kara yoluyla buraya getirilen yaralılar uygun vapur ve deniz araçlarına bindirilerek Gelibolu, Tekirdağ, İstanbul ve diğer sağlık merkezleri yönüne gönderilebiliyordu.</p>

<p>Yaralı naklinde çeşitli vapur, gemi ve daha küçük deniz araçlarından yararlanıldı.</p>

<p>Böylece siperin birkaç yüz metre gerisinde başlayan sağlık yolculuğu Marmara Denizi üzerinden yüzlerce kilometre devam edebiliyordu.</p>

<p>Bir asker Çanakkale’de yaralandıktan sonra tedavisinin sonraki aşamasını İstanbul’daki veya başka bir merkezdeki hastanede sürdürebiliyordu.</p>

<h2>İstanbul’da okullar bile hastaneye dönüştürüldü</h2>

<p>Çanakkale’den gelen yaralıların sayısı yükseldikçe İstanbul’daki mevcut askerî hastanelerin kapasitesi zorlandı.</p>

<p>Hilâl-i Ahmer Cemiyeti bu süreçte sağlık hizmetlerinin önemli destek unsurlarından biri oldu.</p>

<p>Arşiv belgelerine dayalı araştırmalara göre İstanbul’da yaralılar için yeni yatak kapasitesi oluşturulurken <strong>Galatasaray Mekteb-i Sultanisi ve Darüşşafaka gibi bazı büyük binalar da hastane amacıyla kullanıldı.</strong></p>

<p>Darüşşafaka binasında kurulan Hilâl-i Ahmer Hastanesi de Çanakkale’den getirilen yaralıların tedavisinde kullanılan sağlık kuruluşları arasında yer aldı.</p>

<p>Yaralıların İstanbul’a ulaştıktan sonra farklı sağlık kuruluşlarına dağıtılması için sevk planları oluşturuldu.</p>

<p>Hilâl-i Ahmer yalnız hastane hizmeti vermiyordu.</p>

<p>Tıbbi malzeme temin ediyor, hasta ve yaralı nakline katkıda bulunuyor, hastabakıcılar görevlendiriyor ve savaşın büyüyen sağlık yükünün karşılanmasına destek sağlıyordu.</p>

<p>Böylece askerî sıhhiye teşkilatının yanında geniş bir yardım ve sağlık ağı da faaliyet gösteriyordu.</p>

<h2>On binlerce yaralı cephe gerisine taşındı</h2>

<p>Sistemin karşı karşıya kaldığı yükü rakamlar daha açık biçimde gösteriyor.</p>

<p>Askerî kaynaklara dayanan araştırmalara göre yalnız <strong>25 Nisan-30 Haziran 1915 döneminde Akbaş ve Ağadere Sevkiyat Hastanelerinden 56 bin 396 yaralı ile 2 bin 355 hasta</strong> daha gerideki sağlık kuruluşlarına gönderildi.</p>

<p>Aynı tarihî çalışmalarda Çanakkale Muharebeleri boyunca cepheden <strong>110 bin 220 yaralının</strong> vatan ve menzil hastanelerine sevk edildiği aktarılıyor.</p>

<p>Tarihî savaş istatistiklerinde kaynaklar arasında küçük farklılıkların bulunabileceği unutulmamalı.</p>

<p>Ancak sayıların ortaya koyduğu ölçek son derece açık:</p>

<p>Osmanlı sağlık teşkilatı yüzlerce değil, <strong>on binlerce yaralının kısa sürede cepheden geriye taşınması ve tedavi edilmesi sorunuyla</strong> karşı karşıyaydı.</p>

<h2>Her zaman özel hasta nakliye aracı bulunamıyordu</h2>

<p>Sistemin belirlenmiş sağlık basamakları vardı ancak sahadaki imkânlar sınırlıydı.</p>

<p>Savaşın yoğun dönemlerinde yeterli sayıda hasta nakliye aracı bulunmadığı için yaralıların taşınmasında yalnız sıhhiye için ayrılmış araçlardan yararlanılamıyordu.</p>

<p>Cepheye erzak veya cephane götürüp geri dönen nakliye kolları da zaman zaman yaralı tahliyesinde kullanıldı.</p>

<p>Yerel halkın ulaşım araçlarıyla yaralı taşınmasına destek verdiğini gösteren kayıtlar da bulunuyor.</p>

<p>Bazı güzergâhlarda nakliye ve sıhhiye istasyonları arasında kademeli bir taşıma sistemi uygulanıyordu.</p>

<p>Kaynaklarda bazı sıhhiye istasyonlarının yaklaşık <strong>20 kilometrelik aralıklarla</strong> oluşturulduğu ve yaralıların bir noktadan diğerine kademeli olarak taşındığı belirtiliyor.</p>

<p>Bir araç yaralıyı belirli bir noktaya ulaştırıyor, sonraki aşamada başka bir nakliye unsuru yolculuğu devam ettiriyordu.</p>

<p>Bugünün motorize ambulans ve acil sağlık sistemiyle karşılaştırıldığında süreç çok daha yavaş ve zordu.</p>

<p>Ancak temel amaç değişmemişti:</p>

<p><strong>Yaralıyı mümkün olan en kısa sürede uygun tıbbi bakıma ulaştırmak.</strong></p>

<h2>Her yaralı bütün basamaklardan geçmiyordu</h2>

<p>Çanakkale’deki askerî sağlık sistemini anlatırken önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor.</p>

<p>Cephede yaralanan her asker sırasıyla bütün sağlık noktalarından geçmiyordu.</p>

<p>Yaranın ağırlığı, askerin yürüyebilmesi, muharebenin şiddeti, o anda mevcut taşıma araçları, sağlık kuruluşlarının kapasitesi, yol ve hava şartları tahliye güzergâhını değiştirebiliyordu.</p>

<p>Hafif bir yaralı sargı yerindeki müdahalenin ardından birliğine dönebilirken, ağır yaralanan başka bir asker yaralı yuvasından büyük sargı yerine, oradan seyyar hastaneye, menzil hastanesine ve gerektiğinde İstanbul’a veya başka bir büyük merkeze kadar sevk edilebiliyordu.</p>

<p>Dolayısıyla Çanakkale’deki sistem tek bir sabit yol değil, <strong>birbirine bağlanan sağlık ve tahliye basamaklarından oluşan bir ağdı.</strong></p>

<h2>Çanakkale’nin görünmeyen cephesi</h2>

<p>Çanakkale denildiğinde hafızamızda çoğunlukla siperler, toplar, süngüler ve hücumlar canlanıyor.</p>

<p>Oysa cephe çizgisinin hemen gerisinde başka bir mücadele daha vardı.</p>

<p>Doktorlar…</p>

<p>Sıhhiye erleri…</p>

<p>Teskereciler…</p>

<p>Hastabakıcılar…</p>

<p>Eczacılar…</p>

<p>Yaralı taşıyan nakliye personeli…</p>

<p>Denizciler…</p>

<p>Onların mücadelesi bir mevziyi ele geçirmek için değil, <strong>yaralanmış bir insanı hayatta tutabilmek için</strong> veriliyordu.</p>

<p>Bir askerin üzerindeki harp paketiyle başlayan sağlık yolculuğu bazen yaralı yuvasında, bazen büyük sargı yerinde, bazen Ağadere’deki bir sağlık kuruluşunda, bazen bir vapurun güvertesinde ve bazen de İstanbul’daki bir hastane koğuşunda devam etti.</p>

<p>Bugün Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’nde Yüzbaşı Eşref Efendi’nin kanlı üniformasına iliştirilmiş hasta sevk pusulasının hâlâ görülebilmesi bu sistemin en somut tanıklarından biri.</p>

<p>Küçük bir kâğıt parçası gibi görünüyor.</p>

<p>Ancak aslında yüz yılı aşkın süre önce kurulmuş büyük bir sağlık zincirinin izini taşıyor.</p>

<p><strong>Harp paketinden sedyeye, sedyeden sargı yerine, sargı yerinden hastaneye ve gerektiğinde vapurla ülke içindeki büyük sağlık merkezlerine uzanan bir hayat hattının.</strong></p>

<h1>KAYNAKLAR</h1>

<ul>
 <li>
 <p>Nurhan Aydın. <strong>“Çanakkale Savaşları’nda Sıhhiye ve Tahliye Hizmetleri.”</strong> Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt XXVI, Sayı 77, 2010.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Lokman Erdemir. <strong>“Çanakkale Muharebeleri Sırasında Cephe’den İstanbul’a Yaralıların Nakli.”</strong> Bilim ve Teknik, Sayı 568, Mart 2015.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Cahide Sınmaz Sönmez. <strong>“Çanakkale Cephesi’nde Sağlık Kuruluşları ve Kızılay Arşiv Belgelerine Göre Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin Faaliyetleri.”</strong> Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı. <strong>Ağadere Hastane Şehitliği ve Kocadere sağlık teşkilatına ilişkin tarihî bilgi kayıtları.</strong></p>
 </li>
 <li>
 <p>T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı. <strong>Çanakkale 1915 Hilâl-i Ahmer Hastanesi Canlandırma Alanı tarihî bilgilendirme kayıtları.</strong></p>
 </li>
 <li>
 <p>T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı. <strong>Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi koleksiyon bilgileri – Yüzbaşı Eşref Efendi’nin üniforması ve hasta sevk pusulası.</strong></p>
 </li>
 <li>
 <p>Türk Kızılay. <strong>Çanakkale Savaşı’nda Hilâl-i Ahmer faaliyetlerine ilişkin tarihî kayıt ve yayınlar.</strong></p>
 </li>
 <li>
 <p>Darüşşafaka Cemiyeti. <strong>Darüşşafaka’nın Hilâl-i Ahmer Hastanesi olarak kullanıldığı döneme ilişkin tarihî kayıtlar.</strong></p>
 </li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/canakkalede-bir-osmanli-askeri-yaralandiginda-ne-oluyordu-siperden-hastaneye-uzanan-hayat-hatti</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 21:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/canakkalenin-saglik-zinciri-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="45147"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bulantı ve kusmayı hafife almayın: Vücudunuz ne anlatmaya çalışıyor?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/bulanti-ve-kusmayi-hafife-almayin-vucudunuz-ne-anlatmaya-calisiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/bulanti-ve-kusmayi-hafife-almayin-vucudunuz-ne-anlatmaya-calisiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bulantı ve kusma çoğu zaman kısa sürede geçse de enfeksiyondan migrene, ilaçlardan bağırsak sorunlarına kadar birçok nedeni olabilir. Bazı belirtiler ise gecikmeden tıbbi değerlendirme gerektirir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Bulantı, kişinin kusacakmış gibi hissetmesi; kusma ise mide içeriğinin ağız yoluyla dışarı çıkmasıdır. İkisi her zaman birlikte görülmez ve tek başına bir hastalık değil, çok farklı sağlık sorunlarının belirtisi olabilir.</p>

<p>En sık nedenler arasında mide-bağırsak enfeksiyonları, gıda zehirlenmesi, gebelik, migren, hareket hastalığı ve bazı ilaçların yan etkileri bulunur. Ancak şiddetli veya uzun süren kusma özellikle sıvı kaybına yol açabileceği için dikkatle izlenmelidir.</p>

<p>Bulantı ve kusma neden olur?</p>

<p>Bulantı denildiğinde ilk akla gelen yer mide olsa da bu his yalnızca sindirim sisteminden kaynaklanmaz. Beyin, iç kulaktaki denge sistemi, hormonlar, kullanılan ilaçlar ve çeşitli hastalıklar da bulantı-kusma mekanizmasını etkileyebilir.</p>

<p>Viral mide-bağırsak enfeksiyonları sık karşılaşılan nedenlerden biridir. İshal, karın krampları ve zaman zaman ateş de tabloya eşlik edebilir.</p>

<p>Bozulmuş veya mikroorganizmalarla kirlenmiş yiyecek ve içeceklerin tüketilmesinden sonra gelişen gıda zehirlenmeleri de ani başlayan bulantı, kusma, karın ağrısı ve ishale neden olabilir.</p>

<p>Sadece mide hastalıklarından kaynaklanmıyor</p>

<p>Migren atakları bazı kişilerde şiddetli bulantı ve kusmayla seyredebilir. Araç, uçak veya deniz yolculuğunda ortaya çıkan hareket hastalığında ise gözlerden gelen bilgiler ile iç kulağın denge sistemi arasındaki uyumsuzluk bulantıyı tetikleyebilir.</p>

<p>Gebeliğin özellikle ilk aylarında görülen bulantı ve kusma da oldukça yaygındır. Bununla birlikte sıvı ve besin alımını ciddi biçimde engelleyen yoğun gebelik kusmaları doktor değerlendirmesi gerektirir.</p>

<p>Reflü, mide boşalmasının yavaşlaması, bazı ülserler ve bağırsak tıkanıklığı gibi sindirim sistemi sorunlarında da bulantı veya kusma görülebilir.</p>

<p>Kullandığınız ilaçlar da bulantıya neden olabilir</p>

<p>Bazı ilaçlar ve tıbbi tedaviler bulantı-kusmaya yol açabilir. Özellikle yeni bir ilaca başladıktan sonra ortaya çıkan veya belirgin biçimde artan şikâyetlerde kullanılan ilaçların hekim tarafından değerlendirilmesi gerekebilir.</p>

<p>İlacın bulantıya neden olduğundan şüphelenilmesi, tedavinin kişinin kendi kararıyla bırakılması gerektiği anlamına gelmez. Reçeteli bir ilacın kesilmesi veya dozunun değiştirilmesi konusunda sağlık profesyoneline danışılmalıdır.</p>

<p>Kusmada en önemli risklerden biri sıvı kaybı</p>

<p>Tekrarlayan kusmada vücut yalnızca su değil, normal işleyiş için gerekli bazı mineralleri de kaybedebilir. Bu nedenle kusmanın önemli komplikasyonlarından biri dehidrasyon, yani vücudun ihtiyaç duyduğundan daha fazla sıvı kaybetmesidir.</p>

<p>Ağız kuruluğu, yoğun susama, normalden daha az idrara çıkma, koyu renkli idrar, halsizlik ve ayağa kalkınca baş dönmesi sıvı kaybını düşündürebilecek belirtiler arasındadır.</p>

<p>Özellikle bebeklar, küçük çocuklar, ileri yaştaki kişiler ve bazı kronik hastalıkları bulunanlarda sıvı kaybı daha hızlı ciddi hale gelebilir.</p>

<p>Bulantı ve kusma sırasında ne yapılabilir?</p>

<p>Sıvı alınabiliyorsa bir anda büyük miktarda içmek yerine küçük miktarların sık aralıklarla tüketilmesi daha kolay tolere edilebilir. Kusma nedeniyle belirgin sıvı kaybı gelişmişse uygun sıvı ve elektrolit desteğinin nasıl sağlanacağı konusunda sağlık profesyonelinden yardım alınmalıdır.</p>

<p>Bulantı azaldığında kişinin tolere edebildiği sade ve kolay sindirilen yiyeceklere küçük porsiyonlarla dönmesi tercih edilebilir. Yağlı, çok baharatlı veya yoğun kokulu yiyecekler bazı kişilerde bulantıyı artırabilir.</p>

<p>Güçlü yemek kokuları, parfüm, sigara dumanı ve bazı çevresel kokular da bulantıyı tetikleyebilir. Kişinin kendi tetikleyicilerini fark etmesi şikâyetlerin yönetilmesine yardımcı olabilir.</p>

<p>Kusma ne zaman tehlikeli olabilir?</p>

<p>Kusmanın görünümü ve beraberindeki belirtiler önemlidir. Kusmukta kan bulunması veya kahve telvesini andıran koyu bir görünüm olması acil değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p>Şiddetli karın ağrısı, göğüs ağrısı, nefes darlığı, bilinç bulanıklığı, şiddetli veya alışılmadık baş ağrısı, yüksek ateşle birlikte ense sertliği gibi belirtilerin kusmaya eşlik etmesi de beklenmemesi gereken durumlar arasındadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yeşil renkli kusma, ciddi sıvı kaybı belirtileri veya sıvıların dahi tutulamaması da tıbbi değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p>Zehirlenme veya aşırı doz ilaç alınmasından şüpheleniliyorsa evde kusmayı tetiklemeye çalışmak yerine acil sağlık desteğine başvurulmalıdır.</p>

<p>Uzun süren bulantı başka bir sorunun işareti olabilir</p>

<p>Bir kez kusmak ile günlerce devam eden veya belirli aralıklarla sürekli tekrarlayan bulantı-kusma aynı şekilde değerlendirilmez. Şikâyetin ne zaman başladığı, yemeklerle ilişkisi, eşlik eden ağrı, ateş, ishal, baş ağrısı, kullanılan ilaçlar ve gebelik olasılığı nedenin belirlenmesinde önem taşır.</p>

<p>Uzun süren veya tekrarlayan bulantı-kusmaya açıklanamayan kilo kaybı eşlik ediyorsa doktor değerlendirmesi gerekir.</p>

<p>Hekim gerekli gördüğünde kan ve idrar testleri, gebelik testi veya görüntüleme yöntemleri gibi incelemeler isteyebilir. Tedavi ise bulantıyı yalnızca baskılamaya değil, mümkün olduğunda altta yatan nedeni belirlemeye göre planlanır.</p>

<p>Çocuklarda ve ileri yaşta daha dikkatli olunmalı</p>

<p>Kusma özellikle küçük çocuklarda sıvı kaybının daha hızlı gelişmesine neden olabilir. Çocuğun sıvı alamaması, idrar miktarının belirgin azalması, aşırı halsizlik veya olağandışı davranış değişiklikleri tıbbi değerlendirme gerektirir.</p>

<p>İleri yaştaki kişilerde de susama hissinin azalması ve eşlik eden hastalıklar nedeniyle sıvı kaybının sonuçları daha ciddi olabilir.</p>

<p>Bulantının süresinden çok eşlik eden belirtiler de önemli</p>

<p>Bulantı ve kusmanın büyük bölümü ciddi bir hastalık anlamına gelmez. Ancak şikâyetin şiddeti, süresi ve beraberinde ortaya çıkan belirtiler hangi durumda tıbbi yardım alınması gerektiğini belirler.</p>

<p>Özellikle kanlı kusma, ciddi sıvı kaybı, şiddetli karın veya göğüs ağrısı, bilinç değişikliği ve olağandışı şiddette baş ağrısı gibi bulgular varsa nedenin kendiliğinden geçmesini beklemek doğru olmayabilir.</p>

<p>Bu içerik genel sağlık bilgilendirmesi amacı taşır; kişisel tanı veya tedavinin yerine geçmez.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>WebMD — Nausea and Vomiting</p>

<p>MedlinePlus Medical Encyclopedia — Nausea and Vomiting, Adults</p>

<p>MedlinePlus — Nausea and Vomiting</p>

<p>Mayo Clinic — Nausea and Vomiting, Causes and Medical Evaluation</p>

<p>Mayo Clinic — Nausea or Vomiting in Adults</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/bulanti-ve-kusmayi-hafife-almayin-vucudunuz-ne-anlatmaya-calisiyor</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 21:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9865-1.jpeg" type="image/jpeg" length="67532"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Romalı Cerrahın Alet Çantası: 2 Bin Yıl Önce Kullanılan Aletler Bugünkülere Ne Kadar Benziyordu?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/romali-cerrahin-alet-cantasi-2-bin-yil-once-kullanilan-aletler-bugunkulere-ne-kadar-benziyordu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/romali-cerrahin-alet-cantasi-2-bin-yil-once-kullanilan-aletler-bugunkulere-ne-kadar-benziyordu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Pompeii ve Allianoi’de bulunan neşter, forseps, kateter, sonda ve spekulumlar, Roma cerrahlarının iki bin yıl önce kullandığı araçların günümüzdekilerle dikkat çekici işlevsel benzerlikler taşıdığını gösteriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Pompeii’de, Vezüv’ün MS 79 yılındaki patlamasıyla zamanın adeta durduğu yapılardan birinde bulunan metal aletler bugün bir cerrahın önüne konsa, bazıları muhtemelen yabancı gelmezdi.</p>

<p>İnce uçlu pensler, kesici aletler, sondalar, kancalar ve farklı amaçlara göre biçimlendirilmiş metal araçlar...</p>

<p>Bugün <strong>Casa del Chirurgo</strong>, yani “Cerrahın Evi” olarak bilinen yapı, adını burada bulunan <strong>40’tan fazla cerrahi aletten</strong> aldı. Pompeii Arkeoloji Parkı’nın resmî rehberi de yapıda sondalar ve neşterler dahil 40’tan fazla cerrahi araç bulunduğunu belirtiyor.</p>

<p>Bununla birlikte yapının sahibinin kesin olarak bir cerrah olduğu söylenemez. “Cerrahın Evi” adı esas olarak burada ortaya çıkarılan tıbbi aletlere dayanıyor.</p>

<p>Pompeii yalnız değil.</p>

<p>British Museum koleksiyonlarından Anadolu’daki Allianoi buluntularına kadar Roma dünyasının farklı bölgelerinde ele geçen araçlar, dönemin hekimlerinin belirli tıbbi ve cerrahi işlemler için özelleşmiş aletler kullandığını gösteriyor.</p>

<p>Peki yaklaşık iki bin yıllık bu araçlar günümüz ameliyathanelerindeki aletlere gerçekten benziyor mu?</p>

<p>Cevap büyük ölçüde <strong>evet</strong>, ancak önemli bir bilimsel kayıtla:</p>

<p><strong>Bu benzerlik çoğu durumda doğrudan bir teknolojik soy bağını değil, aynı anatomik problemlere geliştirilen benzer mekanik çözümleri yansıtır.</strong></p>

<h2>Roma cerrahi aletleri neden bu kadar tanıdık görünüyor?</h2>

<p>Tıp tarihçisi Ralph Jackson’ın Roma dünyasındaki tıbbi aletler üzerine yaptığı çalışmalar, bu araçların MS 1. yüzyılın başlarında belirgin ve görece standart biçimler kazandığını gösteriyor.</p>

<p>Bazı temel formlar daha sonraki yüzyıllarda da kullanılmaya devam etti.</p>

<p>Roma tıbbi aletleri yalnızca kaba metal parçalar değildi. Bazılarında belirli anatomik bölgelere ulaşmaya, dokuyu kavramaya, kesmeye veya cerrahın görüşünü kolaylaştırmaya yönelik dikkatli bir tasarım anlayışı görülüyor.</p>

<p>Bu durum Roma cerrahisini modern cerrahiyle eşitlemiyor.</p>

<p>Asıl dikkat çekici nokta başka:</p>

<p><strong>İnsan anatomisi değişmedi.</strong></p>

<p>Bir cerrah iki bin yıl önce de bugün olduğu gibi dokuyu kesmek, bir yabancı cismi kavramak, dar bir alana ulaşmak, bir boşluğu görmek veya dokuyu cerrahi alandan uzaklaştırmak zorundaydı.</p>

<p>Bu nedenle bazı mekanik çözümlerin çağlar boyunca birbirine benzemesi şaşırtıcı değil.</p>

<h2>neşter: kesme probleminin iki bin yıllık çözümü</h2>

<p>Cerrahinin en temel araçlarından biri bugün bistüri veya neşter olarak adlandırdığımız kesici alettir.</p>

<p>Roma dünyasında da çeşitli cerrahi girişimlerde kullanılmak üzere neşterler bulunuyordu.</p>

<p>Arkeolojik örneklerin yanı sıra antik tıp metinleri de bu araçların nasıl kullanılabildiğine ilişkin bilgiler veriyor.</p>

<p>MS 1. yüzyılın önemli tıp yazarlarından <strong>Aulus Cornelius Celsus</strong>, <i>De Medicina</i> adlı eserinde vücuda saplanmış bir ok veya başka bir yabancı cismin çıkarılması sırasında yaranın gerektiğinde neşterle genişletilmesini tarif eder.</p>

<p>Amaç, yabancı cismin kontrolsüz biçimde çekilirken çevredeki dokulara daha fazla zarar vermesini önlemektir.</p>

<p>Ardından yabancı cismin forseps benzeri bir araçla kavranarak çıkarılması önerilir.</p>

<p>Bu yöntem modern cerrahiyle bire bir aynı değildir.</p>

<p>Ancak arkasındaki temel düşünce tanıdıktır:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Cerrahi erişimi kontrollü biçimde oluşturmak ve gereksiz doku travmasını azaltmak.</strong></p>

<p>Bugünkü bistürilerin malzemesi, üretim tekniği, keskinliği ve sterilizasyon koşulları Roma araçlarından tamamen farklıdır.</p>

<p>Fakat kontrollü kesi için sap ile kesici ucun birlikte kullanılması aynı temel mekanik probleme verilen benzer bir çözümdür.</p>

<h2>forseps: kavrama prensibi değişmedi</h2>

<p>Roma tıbbi aletleri arasında modern hekimlerin en kolay tanıyabileceği araçlardan biri forsepslerdir.</p>

<p>Temel prensip son derece basittir:</p>

<p><strong>İki kol arasında kontrollü kuvvet oluşturarak bir doku veya nesneyi kavramak.</strong></p>

<p>Celsus’un yabancı cisimlerin çıkarılmasıyla ilgili tariflerinde forseps kullanması, bu araçların yalnızca arkeolojik buluntulardan bilinmediğini; yazılı tıp kaynaklarında da karşılığının bulunduğunu gösteriyor.</p>

<p>Pompeii’den bilinen bazı kıvrımlı forseps örnekleri de bu cerrahi tariflerle karşılaştırılmıştır.</p>

<p>Günümüzde farklı dokular, damarlar ve cerrahi işlemler için yüzlerce farklı forseps ve pens tipi bulunuyor.</p>

<p>Roma araçlarını bunların doğrudan ve kesintisiz “atası” olarak tanımlamak bilimsel açıdan doğru değildir.</p>

<p>Ancak <strong>iki kol arasında kontrollü kavrama kuvveti oluşturma prensibi</strong>, iki dönem arasında açık bir işlevsel paralellik oluşturur.</p>

<h2>sondalar ve spatulalar: her metal alet tıbbi olmayabilir</h2>

<p>Roma dönemine ait koleksiyonlarda uzun saplı sondalar, kaşık biçimli uçları olan araçlar ve spatula-problar sık görülür.</p>

<p>Bunların bazıları yaraların değerlendirilmesi, ilaç veya merhem hazırlanması, ilaçların uygulanması ya da küçük anatomik alanlarda işlem yapılması amacıyla kullanılmış olabilir.</p>

<p>Ancak burada önemli bir arkeolojik sorun vardır:</p>

<p><strong>Bir nesnenin tıbbi alete benzemesi, onun kesinlikle tıbbi amaçla kullanıldığını göstermez.</strong></p>

<p>2026 yılında <i>The Antiquaries Journal</i>da yayımlanan Colchester araştırmasında ligula, kaşık-prob, spatula-prob ve parçalarından oluşan <strong>197 uzun saplı Roma nesnesi</strong> değerlendirildi.</p>

<p>Çalışma, benzer araçların tıbbi uygulamalar dışında kozmetik ve merhemlerin hazırlanması, mürekkep üretimi ve farklı zanaat faaliyetlerinde de kullanılabilmiş olabileceğini ortaya koydu.</p>

<p>Bu nedenle Roma tıp tarihindeki bir nesneyi değerlendirirken yalnızca biçimine bakmak yeterli değildir.</p>

<p>Bulunduğu arkeolojik bağlam, yanında bulunan diğer araçlar, yerleşimin niteliği ve antik metinlerdeki tarifler birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu ihtiyat, Roma tıbbi aletleri hakkındaki akademik çalışmaların temel metodolojik ilkelerinden biridir.</p>

<h2>kateter: en çarpıcı benzerliklerden biri</h2>

<p>Modern gözle bakıldığında Roma dünyasının en dikkat çekici tıbbi araçlarından biri kateterlerdir.</p>

<p>British Museum koleksiyonunda MS 1. yüzyıla tarihlenen bronz erkek ve kadın üriner kateterleri bulunuyor.</p>

<p>Koleksiyondaki kadın kateterlerinden biri <strong>14,4 santimetre</strong>, erkek kateterlerinden biri ise <strong>30,2 santimetre</strong> uzunluğunda.</p>

<p>Araçların boyut ve biçimlerinin kadın ve erkek anatomisine göre farklılaşması özellikle dikkat çekici.</p>

<p>Modern üriner kateterler esnek polimerlerden üretiliyor, steril koşullarda kullanılıyor ve hem malzeme teknolojisi hem de enfeksiyon kontrolü bakımından Roma örneklerinden tamamen farklı.</p>

<p>Fakat temel amaç tanıdıktır:</p>

<p><strong>Üriner sisteme kontrollü biçimde ulaşmak ve mesanenin boşaltılmasını sağlamak.</strong></p>

<p>Bu nedenle Roma kateterleri, antik tıp ile modern tıbbi cihaz tasarımı arasındaki en belirgin işlevsel paralelliklerden birini oluşturuyor.</p>

<p>Bu durum modern kateterin Roma kateterinden kesintisiz bir teknolojik çizgiyle geliştiği anlamına gelmez.</p>

<p>Benzerliğin temelinde aynı insan anatomisi ve aynı mekanik problem bulunur.</p>

<h2>spekulum: içeriyi görmek için alan açmak</h2>

<p>Bir hekimin vücudun doğal açıklıklarından birini değerlendirebilmesi için yalnızca içeri ulaşması yetmez.</p>

<p>Görüş alanı da oluşturması gerekir.</p>

<p>Roma dünyasında bu amaçla kullanılan spekulum örnekleri bulunuyor.</p>

<p>British Museum koleksiyonundaki MS 1. yüzyıla tarihlenen bronz <strong>rektal spekulum yaklaşık 15,5 santimetre uzunluğundadır.</strong></p>

<p>Pompeii’den vajinal spekulum örnekleri de biliniyor.</p>

<p>Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde korunan Pompeii kökenli bir vajinal spekulum örneğinin modern müze koleksiyonlarında hazırlanmış kopyaları da bulunuyor.</p>

<p>Bu araçların temel mekanik düşüncesi, kapalı veya dar durumda vücut açıklığına yerleştirilen parçaların daha sonra açılarak hekime görüş alanı sağlamasıdır.</p>

<p>Ancak burada da doğrusal bir teknoloji tarihi kurmak doğru değildir.</p>

<p>“Modern spekulum Roma döneminde icat edildi ve değişmeden günümüze ulaştı” denemez.</p>

<p>Daha doğru ifade şudur:</p>

<p><strong>Roma dönemindeki rektal ve vajinal spekulumlarla modern spekulumlar, doğal vücut açıklığını kontrollü biçimde genişleterek muayene veya girişim alanı oluşturma bakımından benzer mekanik problemlere cevap verir.</strong></p>

<h2>kancalar ve retraksiyon araçları: cerrahın görmesi gerekiyordu</h2>

<p>Cerrahi yalnızca kesmek veya çıkarmak değildir.</p>

<p>Cerrahın üzerinde çalıştığı dokuyu görebilmesi gerekir.</p>

<p>Roma tıbbi koleksiyonlarında farklı biçimlerde metal kancalar bulunuyor.</p>

<p>Bunların bir bölümünün dokuyu tutmak, çekmek veya cerrahi alandan uzaklaştırmak için kullanılmış olabileceği değerlendiriliyor.</p>

<p>Modern retraktörler çok daha gelişmiş tasarımlara sahip.</p>

<p>Ancak temel problem aynı:</p>

<p><strong>Cerrahi sahayı açık tutarken çevredeki dokulara verilen zararı mümkün olduğunca sınırlamak.</strong></p>

<p>Farklı boyutlarda ve biçimlerde araçların bulunması, Roma cerrahlarının bütün girişimlerde tek tip araç kullanmadığını da gösteriyor.</p>

<h2>koter: elektrik yoktu ama ısıyla dokuya müdahale vardı</h2>

<p>Roma cerrahisinde kullanılan önemli araç gruplarından biri koterlerdi.</p>

<p>Isıtılmış metal araçların kanamayı kontrol etmek veya belirli dokular üzerinde tedavi edici etki oluşturmak amacıyla kullanıldığı antik tıp metinlerinden biliniyor.</p>

<p>2025 yılında yayımlanan tarihsel bir kulak burun boğaz araştırmasında Celsus’un bazı burun hastalıklarına yönelik cerrahi tarifleri Pompeii’de bulunan aday cerrahi araçlarla karşılaştırıldı.</p>

<p>Araştırmacılar bazı araçların saplarının cerrahın görüş hattından uzak kalacak şekilde biçimlendirilmiş olabileceğine dikkat çekti.</p>

<p>Bu ergonomik özellik, modern KBB cerrahisindeki bayonet forsepsler ve Frazier tipi aspirasyon araçlarının görüş alanını açık tutmaya yönelik tasarım mantığıyla karşılaştırıldı.</p>

<p>Bu örnek özellikle önemlidir.</p>

<p>Çünkü ortak problem yalnızca dokuya ulaşmak değildir:</p>

<p><strong>Cerrahın kullandığı aletin hedef bölgeyi görmesini engellememesi de gerekir.</strong></p>

<p>Yine de Roma koterini modern elektrokoterle eşitlemek doğru olmaz.</p>

<p>Modern elektrokoter sistemleri elektrik enerjisi, kontrollü enerji iletimi ve çağdaş cerrahi güvenlik standartlarına dayanır.</p>

<p>Roma döneminde kullanılan ısıtılmış metal araçlarla ortak olan nokta, yalnızca <strong>ısı aracılığıyla doku üzerinde kontrollü etki oluşturma amacı</strong>dır.</p>

<h2>göz cerrahisi: katarakta iki bin yıl önce de müdahale ediliyordu</h2>

<p>Roma dönemi cerrahisinin en dikkat çekici alanlarından biri göz hastalıklarıdır.</p>

<p>Celsus, günümüz tıp tarihi literatüründe <strong>couching</strong> olarak adlandırılan katarakt girişimini tarif etmiştir.</p>

<p>Bu yöntem modern katarakt ameliyatıyla aynı değildir.</p>

<p>Opaklaşmış göz merceği, göz içine sokulan ince bir araç yardımıyla görme ekseninden uzaklaştırılmaya çalışılıyordu.</p>

<p>Pompeii ve Roma dünyasının başka bölgelerinde bu tür işlemlerde kullanılmış olabilecek bronz iğneler bulunmuştur.</p>

<p>Pompeii örnekleri, MS 79’daki Vezüv patlaması sayesinde özellikle iyi tarihlenebilmektedir.</p>

<p>Benzer araçların Avrupa, Akdeniz dünyası ve Anadolu’nun farklı bölgelerinde de bulunduğu bildirilmektedir.</p>

<p>Bazı arkeolojik alanlarda ortaya çıkarılan içi boş iğneler, antik dönemde aspirasyon benzeri yöntemlerin uygulanmış olabileceği ihtimalini gündeme getirmiştir.</p>

<p>Ancak burada kanıt sınırını korumak gerekir.</p>

<p><strong>Bu içi boş araçların gerçekten katarakt aspirasyonu amacıyla kullanıldığı kesin olarak gösterilmiş değildir.</strong></p>

<p>Dolayısıyla “Romalılar modern katarakt ameliyatı yapıyordu” demek doğru değildir.</p>

<p>Daha akademik ifade şöyledir:</p>

<p><strong>Roma ve Greko-Romen tıp geleneğindeki bazı cerrahlar, ince araçlarla göz içine girerek katarakta mekanik olarak müdahale edebiliyordu.</strong></p>

<h2>Anadolu’daki Allianoi: yüzlerce tıbbi alet</h2>

<p>Roma tıbbi aletlerinin hikâyesi yalnızca Pompeii ve İtalya ile sınırlı değildir.</p>

<p>Bugünkü İzmir’in Bergama ilçesi yakınlarında bulunan <strong>Allianoi</strong>, Anadolu açısından son derece önemli bir arkeolojik merkezdir.</p>

<p>Allianoi’de yapılan kazılarda <strong>yüzlerce tıbbi ve cerrahi alet</strong> ortaya çıkarıldı.</p>

<p>Kaynaklarda toplam sayı konusunda farklı rakamlar bulunuyor. Vivian Nutton’ın 2014 tarihli akademik değerlendirmesinde Allianoi’de <strong>yaklaşık 348 cerrahi aletten</strong> söz edilirken, Ergün Karaca’nın 2017 yılında Daniş Baykan’ın çalışmasını değerlendirdiği yazıda <strong>428 metal cerrahi alet</strong> bildiriliyor.</p>

<p>Bu nedenle Allianoi buluntularını tek bir kesin toplam üzerinden değil, <strong>Roma dönemi tıp teknolojisine ilişkin yüzlerce araçtan oluşan geniş bir arkeolojik topluluk</strong> olarak değerlendirmek daha güvenlidir.</p>

<p>Buluntular arasında neşterler, bıçaklar, sondalar, iğneler ve forsepsler gibi görece yaygın araçların yanı sıra matkaplar ve kafatası cerrahisiyle ilişkilendirilen <i>meningophylax</i> gibi daha özel araçlar da bulunuyor.</p>

<p>Allianoi’nin önemi yalnızca alet sayısından kaynaklanmıyor.</p>

<p>Farklı biçim ve boyutlarda çok sayıda aracın bulunması, bazı Roma dönemi hekimlerinin farklı girişimler için farklı araçlar kullandığını düşündürüyor.</p>

<p>Ancak burada da aynı akademik ihtiyat gereklidir:</p>

<p><strong>Çok sayıda tıbbi aletin bulunması, Allianoi’nin modern anlamdaki bir “hastane” olduğunu tek başına kanıtlamaz.</strong></p>

<p>Antik sağlık yapılarının bugünkü hastane kavramıyla bire bir eşleştirilmesi anakronizme yol açabilir.</p>

<h2>Roma aletleri ve günümüzdeki işlevsel karşılıkları</h2>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <th>Roma dönemindeki araç</th>
   <th>Temel işlev</th>
   <th>Günümüzdeki işlevsel karşılık</th>
  </tr>
  <tr>
   <td>Neşter</td>
   <td>Dokuyu kontrollü kesmek</td>
   <td>Cerrahi bistüri</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Forseps</td>
   <td>Doku veya yabancı cisim kavramak</td>
   <td>Cerrahi pens ve forseps</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Prob/sonda</td>
   <td>Yara veya boşluğu araştırmak</td>
   <td>Cerrahi prob</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Kateter</td>
   <td>Vücut kanalına ulaşmak ve drenaj sağlamak</td>
   <td>Üriner kateter</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Kanca/retraksiyon aracı</td>
   <td>Dokuyu tutmak veya kenara çekmek</td>
   <td>Cerrahi kanca ve retraktör</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Rektal/vajinal spekulum</td>
   <td>Doğal açıklığı genişleterek görüş sağlamak</td>
   <td>Modern spekulum</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Koter</td>
   <td>Isıyla dokuya müdahale etmek</td>
   <td>Elektrokoter; teknoloji farklıdır</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Katarakt iğnesi</td>
   <td>Opak merceği görme ekseninden uzaklaştırmak</td>
   <td>Modern oftalmik araçlarla yalnız amaç düzeyinde paralellik</td>
  </tr>
  <tr>
   <td>Spatula/kaşık-prob</td>
   <td>İlaç, merhem veya başka maddeleri hazırlamak ve uygulamak</td>
   <td>Spatula veya prob; antik kullanım her örnekte kesin değildir</td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>Bu tablo <strong>doğrudan bir teknolojik soy ağacı olarak okunmamalıdır.</strong></p>

<p>“Roma forsepsi modern forsepsin atasıdır” veya “modern kateter Roma kateterinden kesintisiz olarak gelişmiştir” biçimindeki sonuçlar mevcut arkeolojik kanıtın ötesine geçer.</p>

<p>Karşılaştırmanın gösterdiği şey daha farklıdır:</p>

<p><strong>Benzer anatomik ve mekanik problemlerin farklı çağlarda benzer tasarım çözümleri ortaya çıkarabilmesi.</strong></p>

<h2>Roma ameliyathanesi modern ameliyathaneye benziyor muydu?</h2>

<p>Hayır.</p>

<p>Cerrahi aletlerdeki şaşırtıcı biçim ve işlev benzerliği, Roma tıbbının modern tıpla aynı bilimsel veya teknolojik düzeyde bulunduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Roma döneminde modern genel ve lokal anestezi teknikleri, <strong>modern antisepsi ve asepsi ilkeleri</strong>, antibiyotikler, güvenli kan transfüzyonu, yoğun bakım, modern görüntüleme sistemleri ve günümüz laboratuvar olanakları bulunmuyordu.</p>

<p>Antik dünyada ağrıyı azaltmaya, yaraları temizlemeye ve enfeksiyon riskini sınırlamaya yönelik çeşitli uygulamalar bulunmakla birlikte bunlar günümüzün anestezi, antisepsi ve asepsi sistemleriyle eşdeğer değildi.</p>

<p>Dolayısıyla bir Roma forsepsinin bugünkü forsepsi hatırlatması, o forsepsin kullanıldığı ameliyatın güvenlik ve başarı düzeyinin de modern cerrahiye benzediği anlamına gelmez.</p>

<p><strong>Aletin şekli benzer olabilir; tıbbi ekosistem tamamen farklıdır.</strong></p>

<h2>Roma dünyasında tıbbi uzmanlaşma var mıydı?</h2>

<p>Roma döneminden kalan bazı alet setleri hekimlerin çalışma alanları konusunda da ipuçları veriyor.</p>

<p>Ralph Jackson’ın farklı Roma tıbbi alet setlerini değerlendirdiği çalışmalar, bazı setlerin geniş bir tıbbi uygulama alanına sahip hekimler tarafından kullanılmış olabileceğini; bazılarının ise göz hastalıkları, diş tedavileri veya mesane taşı cerrahisi gibi daha sınırlı alanlara yönelik araçlar içerdiğini düşündürüyor.</p>

<p>Bu durum modern anlamda uzmanlık dallarının ve uzmanlık eğitim sisteminin var olduğu anlamına gelmez.</p>

<p>Ancak bütün Roma hekimlerinin aynı araçlarla aynı işlemleri gerçekleştirdiği şeklindeki basit bir tabloyu da desteklemez.</p>

<p>Belirli hekimlerin belirli girişimlerde daha fazla deneyim ve beceri kazanmış olmaları mümkündür.</p>

<h2>bir Roma aletine bakarken aslında ne görüyoruz?</h2>

<p>Pompeii’deki bir forseps, British Museum’daki bronz kateter veya Allianoi’deki bir sonda ilk bakışta yalnızca eski bir metal nesnedir.</p>

<p>Fakat bu nesneler çok daha geniş bir hikâye anlatıyor.</p>

<p>Yaklaşık iki bin yıl önce bir hekim yine aynı insan bedeninin karşısındaydı.</p>

<p>Bir yaraya ulaşması gerekiyordu.</p>

<p>Bir yabancı cismi çıkarması gerekiyordu.</p>

<p>Bir kanalı geçmesi gerekiyordu.</p>

<p>Dar bir bölgeyi görmesi gerekiyordu.</p>

<p>Dokuyu kesmesi, tutması veya kenara çekmesi gerekiyordu.</p>

<p>Aletlerin biçimini belirleyen temel sorunların bir bölümü bugün de aynı.</p>

<p>Malzemeler değişti.</p>

<p>Bronz ve demirin yerini paslanmaz çelik, titanyum, polimerler ve yüksek teknoloji alaşımları aldı.</p>

<p>Isıtılmış metalin yerini kontrollü enerji sistemleri aldı.</p>

<p>Çıplak gözle gerçekleştirilen işlemlere mikroskoplar, endoskoplar, görüntüleme sistemleri ve robotik cerrahi eklendi.</p>

<p>Ancak cerrahi alet tasarımının bazı temel soruları değişmedi:</p>

<p><strong>Nasıl kesilir?</strong></p>

<p><strong>Nasıl tutulur?</strong></p>

<p><strong>Nasıl görülür?</strong></p>

<p><strong>Nasıl ulaşılır?</strong></p>

<p><strong>Ve bütün bunlar yapılırken çevredeki dokuya nasıl daha az zarar verilir?</strong></p>

<p>Roma dönemindeki tıbbi aletlerin günümüz araçlarıyla benzerliğinin asıl önemi burada yatıyor.</p>

<p>Bu buluntular modern tıbbın iki bin yıl önce hazır halde bulunduğunu göstermiyor.</p>

<p>Daha ilginç bir şeyi gösteriyor:</p>

<p><strong>İnsan anatomisi değişmediğinde, iyi bir mekanik çözüm iki bin yıl sonra bile şaşırtıcı derecede tanıdık görünebilir.</strong></p>

<h2>akademik değerlendirme notu</h2>

<p>Roma döneminden günümüze ulaşan metal nesnelerin kullanım amaçlarını kesin olarak belirlemek her zaman mümkün değildir.</p>

<p>Özellikle problar, spatulalar, ligula ve kaşık biçimli araçlar tıp dışında kozmetik, ilaç veya merhem hazırlama, yazı malzemesi üretimi ve çeşitli gündelik işlerde de kullanılmış olabilir.</p>

<p>2026 tarihli Colchester araştırması bu metodolojik sorunu güçlü biçimde ortaya koymaktadır.</p>

<p>Bu nedenle Roma ve modern tıbbi aletler arasındaki karşılaştırmalar;</p>

<p><strong>“aynı alet iki bin yıldır değişmeden kullanılıyor”</strong></p>

<p>veya</p>

<p><strong>“modern cerrahi araçlar doğrudan Roma araçlarından gelişti”</strong></p>

<p>şeklinde yorumlanmamalıdır.</p>

<p>Bilimsel açıdan daha doğru yaklaşım, aralarındaki benzerlikleri <strong>işlevsel, mekanik ve bazı örneklerde ergonomik paralellikler</strong> olarak değerlendirmektir.</p>

<h2>temel akademik ve kurumsal kaynaklar</h2>

<ol start="1">
 <li>
 <p>Pompeii Archaeological Park. <i>A Guide to the Pompeii Excavations</i>. House of the Surgeon bölümü.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Jackson R. <i>Medical Instruments in the Roman World</i>. Medicina nei Secoli. 1997.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Jackson R. <i>A Set of Roman Medical Instruments from Italy</i>. Britannia.</p>
 </li>
 <li>
 <p>British Museum. Roman bronze male catheter. Museum no. 1968,0626.25.</p>
 </li>
 <li>
 <p>British Museum. Roman bronze female catheter. Museum no. 1968,0626.26.</p>
 </li>
 <li>
 <p>British Museum. Roman bronze rectal speculum. Museum no. 1968,0626.27.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Crummy N ve ark. <i>Roman Multi-Functional Long-Handled Instruments: A Colchester Perspective</i>. The Antiquaries Journal. 2026.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nutton V. Daniş Baykan’ın <i>Allianoi Tıp Aletleri</i> çalışmasına ilişkin değerlendirme. <i>Medical History</i>. 2014.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Baykan D. <i>Allianoi Tıp Aletleri</i>. Studia ad Orientem Antiquum 2. 2012.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Karaca E. Daniş Baykan’ın <i>Allianoi Tıp Aletleri</i> eseri üzerine değerlendirme. <i>Balkan Medical Journal</i>. 2017.</p>
 </li>
 <li>
 <p><i>The History of Cataract Surgery: From Couching to Phacoemulsification</i>. Katarakt cerrahisinin tarihsel gelişimine ilişkin derleme.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hammond ve ark. <i>An Account of Roman Surgical Treatments for Ozena: Historical Review</i>. The Laryngoscope. 2025.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Science Museum Group. Pompeii kökenli Roma vajinal spekulumunun tarihsel koleksiyon kaydı.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Jackson R. Roma dönemindeki tıbbi alet setleri ve olası hekim uzmanlaşmaları üzerine çalışmalar.</p>
 </li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/romali-cerrahin-alet-cantasi-2-bin-yil-once-kullanilan-aletler-bugunkulere-ne-kadar-benziyordu</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 21:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/roma-tibbi-aletler-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="69874"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Zayıflama ilacında “uzun yaşam” bulgusu: Semaglutide yaşlanmayı yavaşlatabilir mi?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/zayiflama-ilacinda-uzun-yasam-bulgusu-semaglutide-yaslanmayi-yavaslatabilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/zayiflama-ilacinda-uzun-yasam-bulgusu-semaglutide-yaslanmayi-yavaslatabilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diyabet ve obezite tedavisinde kullanılan Ozempic ve Wegovy’nin etken maddesi semaglutide, bu kez kilo kaybıyla değil “sağlıklı yaşlanma” üzerindeki olası etkileriyle gündemde.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlarda yapılan randomize kontrollü bir araştırmada semaglutide kullananlarda bazı epigenetik yaşlanma göstergelerinin daha yavaş ilerlediği belirlendi. Üstelik Nature’da yayımlanan yeni bir hayvan çalışmasında semaglutide verilen yaşlı farelerin yaşam süresi de uzadı. Prof. Dr. Kaan Yılancıoğlu ise gelişmeyi, “Bir anlamda hücrenin paslanmasını engelliyor ve genetik saatin tik-taklarını yavaşlatıyor” sözleriyle değerlendirdi.</p>

<p>Son yılların en çok konuşulan ilaçlarından semaglutide’ın hikâyesi yeni bir yöne doğru ilerliyor.</p>

<p>GLP-1 reseptör agonisti olan semaglutide başlangıçta tip 2 diyabette kan şekeri kontrolü için geliştirildi. Daha sonra güçlü kilo kaybı etkisi nedeniyle obezite tedavisinde de kullanılmaya başlandı.</p>

<p>Şimdi ise bilim insanlarının önünde çok daha büyük bir soru var:</p>

<p>Semaglutide yalnızca metabolizmayı düzeltmekle kalmayıp biyolojik yaşlanmanın hızını da etkileyebilir mi?</p>

<p>2026 yılında yayımlanan iki önemli araştırma bu ihtimali güçlendiren sonuçlar ortaya koydu.</p>

<p>İnsanlarda biyolojik yaşlanmaya ilişkin dikkat çekici sonuç</p>

<p>Nature Communications’ta 19 Mayıs 2026’da yayımlanan araştırmada, HIV ile yaşayan ve lipohipertrofisi bulunan yetişkinlerden elde edilen veriler incelendi.</p>

<p>Araştırma, 32 hafta süren randomize, çift kör ve plasebo kontrollü Faz 2b klinik çalışmanın sonradan yapılan epigenetik analizine dayanıyor. Analizde 45’i semaglutide, 39’u plasebo alan toplam 84 kişinin kan örnekleri değerlendirildi.</p>

<p>Araştırmacılar katılımcıların DNA metilasyonunu inceleyerek biyolojik yaşlanmayı tahmin etmek amacıyla geliştirilen 17 farklı epigenetik saati analiz etti.</p>

<p>Sonuçlar oldukça dikkat çekiciydi.</p>

<p>Semaglutide grubunda PhenoAge, PCGrimAge, GrimAge V2, OMICmAge ve RetroAge dahil olmak üzere birden fazla epigenetik yaşlanma ölçümünde plaseboya kıyasla daha düşük yaşlanma değerleri görüldü.</p>

<p>En ilgi çekici sonuçlardan biri ise DunedinPACE adı verilen ölçümde ortaya çıktı.</p>

<p>Bu biyobelirteç, kişinin kronolojik yaşından ziyade biyolojik olarak ne hızda yaşlandığını tahmin etmeye çalışıyor. Semaglutide kullananlarda DunedinPACE değerine göre yaşlanma hızının plaseboya kıyasla yaklaşık yüzde 9 daha düşük olduğu bildirildi.</p>

<p>Beyin, kalp ve inflamasyon göstergelerinde de değişim</p>

<p>Araştırmanın bulguları genel epigenetik saatlerle sınırlı kalmadı.</p>

<p>Organ ve sistemlere ilişkin DNA metilasyonu temelli ölçümlerde de semaglutide lehine değişimler görüldü. Araştırmacılar en belirgin farklılıkların inflamasyon, beyin ve kalple ilişkili yaşlanma göstergelerinde ortaya çıktığını bildirdi.</p>

<p>Bu bulgular GLP-1 ilaçlarının etkisinin yalnızca iştahın azalması, kilo kaybı ve kan şekeri kontrolünden ibaret olmayabileceğine ilişkin ilgiyi artırdı.</p>

<p>Ancak bilim dünyasını asıl heyecanlandıran gelişmelerden biri birkaç gün önce geldi.</p>

<p>Nature’dan yeni araştırma: Semaglutide yaşlı farelerin ömrünü uzattı</p>

<p>2 Eylül 2026’da Nature’da yayımlanan yeni bir araştırmada bilim insanları semaglutide’ı 20 aylık yaşlı dişi farelerde test etti.</p>

<p>Semaglutide verilen farelerin medyan yaşam süresi 742 günden 834 güne çıktı. Başka bir ifadeyle araştırmada yaklaşık 92 günlük, yani kabaca yüzde 12’lik bir medyan yaşam süresi artışı görüldü.</p>

<p>Araştırmacılar yalnızca yaşam süresine bakmadı.</p>

<p>Semaglutide yaşlanmayla bağlantılı inflamasyon, hücresel yaşlanma, mitokondriyal işlev bozukluğu, genomik kararsızlık ve protein dengesinin kaybı gibi yaşlanmanın çeşitli biyolojik özelliklerini de olumlu yönde etkiledi.</p>

<p>Gen aktivitesi analizlerinde ise yaşla artan inflamasyon ve lipid metabolizmasıyla ilişkili süreçlerin baskılandığı; adaptif bağışıklık yanıtı, DNA onarımı, glukoz-insülin yanıtı ve protein homeostazıyla ilişkili bazı süreçlerin desteklendiği görüldü.</p>

<p>Daha da ilginci, semaglutide’ın oluşturduğu değişikliklerin bir bölümü, uzun yaşam araştırmalarının en iyi bilinen müdahalelerinden kalori kısıtlamasının oluşturduğu etkilerle benzerlik gösterdi. Araştırmacılar bu nedenle GLP-1 reseptörü aktivasyonunun bir çeşit “kalori kısıtlaması taklitçisi” olabileceğini değerlendiriyor.</p>

<p>Prof. Dr. Kaan Yılancıoğlu: “Bir taşla birkaç kuş vurmak”</p>

<p>Araştırmaları değerlendiren, longevity yani sağlıklı yaşlanma alanındaki çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Kaan Yılancıoğlu, ortaya çıkan tablonun GLP-1 ilaçlarının metabolizmanın çok ötesinde etkiler oluşturabileceğine işaret ettiğini söyledi.</p>

<p>Yılancıoğlu şu değerlendirmeyi yaptı:</p>

<p>“Bu mesele aslında tıp dünyasında ‘bir taşla birkaç kuş vurmak’ ifadesinin tam karşılığı. Aslen tip 2 diyabet hastalarının kan şekerini düzenlemek ve obeziteyle mücadele etmek amacıyla geliştirilen GLP-1 analogları, semaglutid gibi ilaçlar, beklenenden çok daha derin bir biyolojik etki mekanizmasına sahip olduğunu kanıtlıyor.”</p>

<p>Yılancıoğlu’na göre meselenin önemli taraflarından biri de GLP-1 ilaçlarının hücresel düzeydeki etkileri.</p>

<p>“Sadece iştahı kesmekten ibaret değil”</p>

<p>Yaşlanma araştırmalarında son yıllarda öne çıkan kavramlardan biri “inflammaging”.</p>

<p>Bu kavram, yaş ilerledikçe vücutta ortaya çıkan kronik ve düşük düzeyli inflamasyonu tanımlamak için kullanılıyor. Kronik inflamasyonun yaşa bağlı pek çok hastalık ve doku bozulmasıyla ilişkili olduğu biliniyor.</p>

<p>Yılancıoğlu, semaglutide gibi GLP-1 ilaçlarının bu mekanizmalar üzerindeki potansiyel etkilerine dikkat çekerek şunları söyledi:</p>

<p>“İşin moleküler tarafına baktığımızda, bu ilaçların hücresel düzeyde yarattığı değişim sadece iştahı kesmekten ibaret değil. Vücutta yaşlanmanın ve doku harabiyetinin en büyük sürücülerinden biri olan ‘inflammaging’i, yani kronik düşük düzeyli enflamasyonu bıçak gibi kesiyor.”</p>

<p>“Bir anlamda hücrenin paslanmasını engelliyor”</p>

<p>Yılancıoğlu, epigenetik yaşlanma sonuçlarının arkasındaki olası mekanizmalara ilişkin değerlendirmesinde ise hücresel temizlik ve yenilenme süreçlerine dikkat çekti:</p>

<p>“Aynı zamanda hücre içi temizlik ve yenilenme süreci olan otofajiyi tetikleyerek, DNA’mızın üzerindeki epigenetik işaretlerin —yani bir nevi biyolojik yaşımızı belirleyen metilasyon kalıplarının— bozulmasını yavaşlatıyor. Bir anlamda hücrenin paslanmasını engelliyor ve genetik saatin tik-taklarını yavaşlatıyor.”</p>

<p>Nature Communications araştırmasındaki DNA metilasyonu sonuçları, semaglutide’ın epigenetik yaşlanma biyobelirteçlerini etkileyebildiğine dair insanlardan elde edilmiş önemli bir sinyal sunuyor. Ancak çalışmanın yazarları da bu bulguların daha büyük ve bu amaçla özel olarak tasarlanmış klinik araştırmalarda doğrulanması gerektiğini vurguluyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gelecekte Alzheimer ve damar hastalıklarına karşı kullanılabilir mi?</p>

<p>Yılancıoğlu’na göre bu mekanizmalar yeni çalışmalarla doğrulandığı takdirde GLP-1 ilaçlarının gelecekteki rolü yalnızca diyabet ve obeziteyle sınırlı kalmayabilir.</p>

<p>“Tıbbi açıdan baktığımızda ise bu durum, semaglutidin metabolizma sınırlarını aşıp doğrudan sistemik bir hücresel koruyucuya dönüştüğünü gösteriyor. Mitokondriyal stresi azaltan ve epigenetik hafızayı koruyan bu mekanizma doğrulandıkça, bu moleküller gelecekte sadece zayıflama veya şeker ilacı olarak değil; Alzheimer, damar sertliği ve yaşlılığa bağlı yıpranmaları önleyen koruyucu tıp (longevity) protokollerinin de ana aktörlerinden biri olacaktır.”</p>

<p>Peki Ozempic gerçekten yaşlanmayı yavaşlatıyor mu?</p>

<p>Burada önemli bir bilimsel sınır bulunuyor.</p>

<p>Bugünkü veriler “Ozempic insan ömrünü uzatıyor” veya “insanları gençleştiriyor” demek için yeterli değil.</p>

<p>İnsanlarda yapılan çalışmada ölçülen şey gerçek yaşam süresi değil, DNA metilasyonundan hesaplanan epigenetik yaşlanma göstergeleri.</p>

<p>Üstelik epigenetik analiz çalışmanın başlangıçta belirlenen ana sonlanım noktası değildi; post-hoc ve keşifsel olarak gerçekleştirildi. Örneklem yalnızca 84 kişiden oluşuyordu, takip 32 haftaydı ve katılımcılar genel nüfusu değil HIV ile yaşayan ve lipohipertrofisi bulunan özel bir grubu temsil ediyordu. Araştırmacılar da bu sınırlamalara açıkça dikkat çekiyor.</p>

<p>Farelerde elde edilen sonuç ise çok daha ileri bir bulgu: burada gerçekten yaşam süresinde artış görüldü. Fakat deney yalnızca yaşlı dişi farelerde gerçekleştirildi ve aynı etkinin insanlarda ortaya çıkıp çıkmayacağı bilinmiyor. Nature çalışmasının araştırmacıları da bunun anlaşılması için yaşlanma sonuçlarını doğrudan değerlendiren uzun süreli insan çalışmalarına ihtiyaç olduğunu belirtiyor.</p>

<p>GLP-1’ler longevity dünyasının yeni oyuncusu olabilir</p>

<p>Yine de 2026’da ortaya çıkan iki veri yan yana konulduğunda dikkat çekici bir bilimsel tablo oluşuyor.</p>

<p>Bir tarafta insanlarda bazı epigenetik yaşlanma göstergelerinin yavaşlaması, diğer tarafta yaşlı farelerde yaşlanmanın çeşitli biyolojik özelliklerinin azalması ve yaşam süresinin uzaması var.</p>

<p>Bu sonuçlar semaglutide’ı kanıtlanmış bir “anti-aging ilacı” haline getirmiyor. İlacın yalnızca uzun yaşam amacıyla kullanılmasını destekleyen klinik kanıt da henüz bulunmuyor.</p>

<p>Fakat GLP-1 ilaçlarının metabolizma, inflamasyon ve yaşlanmanın temel biyolojik mekanizmaları arasındaki bağlantıyı etkileyebileceğine dair kanıtlar güçleniyor.</p>

<p>Bu nedenle önümüzdeki yıllarda semaglutide ve diğer GLP-1 ilaçları hakkındaki en büyük soru artık yalnızca “Ne kadar kilo verdiriyor?” olmayabilir.</p>

<p>Bilim dünyasının yanıt aradığı yeni soru çok daha büyük:</p>

<p>Metabolizmayı değiştiren bir ilaç, insanın biyolojik yaşlanma hızını da değiştirebilir mi?</p>

<p>İnsanlarda yapılacak uzun süreli klinik çalışmalar bu soruya “evet” yanıtı verirse, GLP-1 ilaçlarının hikâyesinde diyabet ve obeziteden sonra yepyeni bir dönem başlayabilir.</p>

<p>Kaynaklar:<br />
Nature Communications — Semaglutide slows epigenetic aging in a randomized trial of HIV-associated lipohypertrophy (2026)<br />
Nature — Late-life semaglutide treatment slows ageing and extends lifespan in female mice (2026) </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Longevity</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/zayiflama-ilacinda-uzun-yasam-bulgusu-semaglutide-yaslanmayi-yavaslatabilir-mi</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 20:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9862.jpeg" type="image/jpeg" length="45225"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir Hapishane 23 Yıl Boyunca İnsan Deney Laboratuvarına Dönüştü]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/bir-hapishane-23-yil-boyunca-insan-deney-laboratuvarina-donustu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/bir-hapishane-23-yil-boyunca-insan-deney-laboratuvarina-donustu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Philadelphia’daki Holmesburg Hapishanesi’nde 1951’den 1974’e kadar mahkûmlar ilaçlardan kozmetik ürünlere, enfeksiyon etkenlerinden dioksine ve farklı kimyasal maddelere uzanan çok sayıda araştırmaya dahil edildi. 1962–1966 döneminde 33 ilaç şirketi 153 deneysel ilacı burada test etti. Yarım yüzyıl sonra Pennsylvania Üniversitesi ve ardından Philadelphia Belediyesi, bu çalışmalar nedeniyle özür diledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Philadelphia, 1951.</p>

<p>Holmesburg Hapishanesi’nin ağır kapıları açıldığında içeri giren kişi bir gardiyan değildi.</p>

<p>Bir dermatologdu.</p>

<p>Adı <strong>Albert M. Kligman</strong> idi.</p>

<p>Pennsylvania Üniversitesi’nde çalışan genç hekim başlangıçta hapishaneye mahkûmlar arasında yaygın görülen mantar hastalıklarını incelemek için gelmişti.</p>

<p>Belki o gün hiç kimse, bu ziyaretin sonraki 23 yıl boyunca devam edecek tartışmalı bir insan araştırmaları döneminin başlangıcı olacağını bilmiyordu.</p>

<p>Duvarların ardında yüzlerce erkek vardı.</p>

<p>Aynı yerde yaşıyorlardı.</p>

<p>Aynı yemekleri yiyor, aynı koğuşlarda kalıyor, aynı düzen içinde günlerini geçiriyorlardı.</p>

<p>Ve dış dünyaya kıyasla araştırmacılar için son derece kolay izlenebiliyorlardı.</p>

<p>Holmesburg kısa süre içinde yalnızca bir hapishane olmaktan çıktı.</p>

<p>Mahkûmların kolları, sırtları ve bedenleri araştırma protokollerinin uygulandığı alanlara dönüşmeye başladı.</p>

<p>Önce mantar hastalıkları vardı.</p>

<p>Sonra ilaçlar geldi.</p>

<p>Ardından kozmetik ürünler, deterjanlar, kimyasal maddeler ve enfeksiyon etkenleri...</p>

<p>Yıllar geçtikçe Holmesburg’un tıp tarihindeki anlamı değişiyordu.</p>

<p>Artık yalnızca mahkûmların tutulduğu bir yer değildi.</p>

<p><strong>İnsan bedeninin araştırma malzemesine dönüştüğü büyük bir deney alanıydı.</strong></p>

<h2>Her şey ayak mantarıyla başlamıştı</h2>

<p>Kligman’ın ilk çalışmalarının önemli bölümünü tinea pedis, yani ayak mantarı oluşturuyordu.</p>

<p>Hapishane, araştırmacılar açısından neredeyse ideal bir ortam gibi görünüyordu.</p>

<p>Katılımcılar aynı yerdeydi.</p>

<p>Araştırmacılar onları haftalarca veya aylarca izleyebiliyordu.</p>

<p>Deney koşulları dış dünyaya göre daha kolay kontrol edilebiliyordu.</p>

<p>Kligman ve çalışma arkadaşlarının 1957’de yayımladığı bilimsel çalışmalarda da hapishane ortamının sağladığı bu sıkı kontrol açık biçimde vurgulanıyordu.</p>

<p>Fakat bilim insanlarının “kontrollü ortam” olarak gördüğü şeyin diğer tarafında özgürlüğünden mahrum bırakılmış insanlar bulunuyordu.</p>

<p>Ve sonraki yıllarda Holmesburg’un en büyük etik tartışması tam olarak bu noktada doğacaktı:</p>

<p><strong>Bilim için uygun görünen bir araştırma ortamı, insan için ne kadar özgür olabilirdi?</strong></p>

<h2>Deneyler büyüdü, sponsorlar çoğaldı</h2>

<p>Holmesburg’daki çalışmalar birkaç dermatoloji araştırmasıyla sınırlı kalmadı.</p>

<p>1950’ler ilerledikçe araştırmalar genişledi.</p>

<p>1960’lara gelindiğinde hapishaneye yalnızca üniversite araştırmacıları ilgi göstermiyordu.</p>

<p>İlaç şirketleri vardı.</p>

<p>Kozmetik ve kimya şirketleri vardı.</p>

<p>Tütün endüstrisi vardı.</p>

<p>ABD Ordusu vardı.</p>

<p>National Academies’in tarihsel incelemesine göre <strong>1962–1966 döneminde 33 ilaç şirketi Holmesburg’da 153 deneysel ilacı test etti.</strong></p>

<p>Bu sayı, hapishanede yürütülen araştırma sisteminin ulaştığı büyüklüğü tek başına anlatmaya yetiyordu.</p>

<p>Mahkûmların derisine yeni maddeler uygulanıyor, ortaya çıkan reaksiyonlar izleniyor, bazı çalışmalar için haftalarca takip yapılıyordu.</p>

<p><strong>Araştırmaların sayısı ve sponsorların çeşitliliği arttıkça mahkûmların bedenleri bilim ile endüstri arasındaki ilişkinin görünmeyen yüzlerinden birine dönüşüyordu.</strong></p>

<h2>Denek olmanın bir bedeli vardı</h2>

<p>Holmesburg deneylerine katılan mahkûmlar para alıyordu.</p>

<p>Bu, dönemin araştırmacılarının en güçlü savunmalarından biriydi:</p>

<p>Kimse zorla deneye sokulmuyordu.</p>

<p>İnsanlar para karşılığında gönüllü oluyordu.</p>

<p>Fakat hapishane duvarlarının içinde “gönüllülük” dışarıdakinden farklı bir anlam taşıyordu.</p>

<p>Bir mahkûmun kazanabileceği para sınırlıydı.</p>

<p>Dışarıdaki bir insan için küçük görülebilecek bir ödeme, içeride yaşayan biri için önemli bir ekonomik fırsata dönüşebiliyordu.</p>

<p>İşte modern araştırma etiğinin Holmesburg’a yönelttiği temel sorulardan biri burada ortaya çıktı:</p>

<p><strong>Seçenekleri son derece kısıtlı bir insana para teklif edildiğinde verdiği “evet” ne kadar özgür bir evettir?</strong></p>

<p>Bugün mahkûmların araştırmalara katılımına ilişkin özel etik korumaların bulunmasının nedenlerinden biri tam olarak budur.</p>

<p>Özgürlüğü kısıtlanmış bir insanın kararının baskıdan ve aşırı teşvikten ne ölçüde uzak olduğu ayrıca değerlendirilir.</p>

<p>Holmesburg döneminde ise bu düşünce bugünkü kadar güçlü bir düzenleyici çerçeveye sahip değildi.</p>

<h2>“Dönümlerce deri”</h2>

<p>Holmesburg hikâyesinin hafızalarda kalan en sarsıcı ifadelerinden biri Albert Kligman’a atfedilen bir gözlemdi.</p>

<p>Hapishaneye girdiğinde karşısında adeta <strong>“acres of skin” — dönümlerce deri</strong> gördüğünü söylediği aktarılır.</p>

<p>Yıllar sonra tarihçi Allen M. Hornblum, Holmesburg deneylerini anlattığı kitabına da bu ifadeyi verecekti:</p>

<p><strong>Acres of Skin.</strong></p>

<p>İfade yalnızca çarpıcı olduğu için hatırlanmadı.</p>

<p>Bir zihniyeti özetlediği için tarihe geçti.</p>

<p>Bir tarafta insanlar vardı.</p>

<p>İsimleri, aileleri, hayat hikâyeleri olan mahkûmlar.</p>

<p>Diğer tarafta ise araştırmacının gözünde ölçülebilir, uygulanabilir, izlenebilir bir deri yüzeyi.</p>

<p>Holmesburg’un etik problemi de giderek burada kristalleşti:</p>

<p><strong>İnsan ne zaman araştırmanın öznesi olmaktan çıkar ve araştırmanın hammaddesine dönüşür?</strong></p>

<h2>Deriye sürülen maddeler giderek değişti</h2>

<p>Holmesburg’da test edilen maddelerin tamamı aynı risk düzeyinde değildi.</p>

<p>Bazıları sıradan dermatolojik ürünlerdi.</p>

<p>Bazıları ilaç adaylarıydı.</p>

<p>Bazıları ise yıllar sonra deneylerin en tartışmalı bölümlerini oluşturacaktı.</p>

<p>Bunlardan biri <strong>dioksin</strong> idi.</p>

<p>1960’ların ortasında Dow Chemical tarafından desteklenen çalışmalarda bazı mahkûmların derilerine dioksin içeren bileşikler uygulandı.</p>

<p>Araştırmacılar deri üzerindeki etkileri gözlemlemek istiyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Fakat dioksin grubundaki maddelerin toksisitesi ve mahkûmların riskler konusunda ne ölçüde bilgilendirildiği yıllar sonra ciddi etik tartışmalara yol açtı.</p>

<p>Holmesburg’un adı bundan sonra yalnızca dermatoloji tarihiyle değil, endüstriyel kimyasalların insan üzerinde denenmesiyle de anılacaktı.</p>

<h2>Bazı çalışmalarda hastalık etkenleri kullanıldı</h2>

<p>Holmesburg’un daha karanlık sayfalarından biri enfeksiyon araştırmalarıydı.</p>

<p>Tarihsel bilimsel kayıtlarda bazı çalışmalarda;</p>

<p>herpes simplex,</p>

<p>vaccinia,</p>

<p>insan papillomavirüsü</p>

<p>ve Candida gibi etkenlerin kullanıldığı görülüyor.</p>

<p>Bu çalışmalar hastalıkların deride nasıl geliştiğini, bulaşmayı veya tedaviye verilen yanıtları anlamaya yönelikti.</p>

<p>Burada önemli olan ayrım şudur:</p>

<p>Holmesburg’daki bütün mahkûmlara bu etkenler uygulanmadı.</p>

<p>Bunlar belirli araştırma protokollerinin parçalarıydı.</p>

<p>Fakat tek tek çalışmalar değerlendirildiğinde bile bugünkü etik anlayış açısından temel soru değişmiyor:</p>

<p><strong>Katılımcılar neye maruz bırakıldıklarını, bunun hangi riskleri taşıdığını ve araştırmaya katılmayı reddedebileceklerini gerçekten biliyorlar mıydı?</strong></p>

<p>Modern araştırma etiği bu sorunun cevabını yalnızca imzalanmış bir kâğıtta aramıyor.</p>

<p>Onamın gerçekten anlaşılmış, özgürce verilmiş ve gerektiğinde geri çekilebilir olması gerekiyor.</p>

<h2>Nürnberg’den yalnızca birkaç yıl sonra</h2>

<p>Holmesburg deneylerinin tarihsel zamanlaması ayrıca dikkat çekiciydi.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Nazi doktorlarının insan deneyleri dünya kamuoyunun önüne serilmişti.</p>

<p>1947’de <strong>Nürnberg Kodu</strong> ortaya çıktı.</p>

<p>Belgenin merkezinde açık bir ilke bulunuyordu:</p>

<p><strong>İnsan deneylerinde gönüllü onam vazgeçilmezdir.</strong></p>

<p>1964’te Dünya Tabipler Birliği <strong>Helsinki Bildirgesi’ni</strong> kabul etti.</p>

<p>Araştırmanın amacı, yöntemi ve risklerinin katılımcıya açıklanması; kişinin özgür iradesiyle karar vermesi ve istediği zaman araştırmadan ayrılabilmesi modern tıp etiğinin giderek temel ilkeleri haline geliyordu.</p>

<p>Fakat Holmesburg’daki araştırmalar devam etti.</p>

<p>1950’ler geçti.</p>

<p>1960’lar geçti.</p>

<p>1970’lere gelindi.</p>

<p>Ve hapishanenin içinde deneyler hâlâ sürüyordu.</p>

<p>Holmesburg’un tarihi bu nedenle önemli bir gerçeği hatırlatıyor:</p>

<p><strong>Etik ilkelerin yazılmasıyla etik uygulamanın yerleşmesi aynı şey değildir.</strong></p>

<p>Bazen aralarında yıllar vardır.</p>

<p>Bazen de o yılların bedelini araştırmalara katılan insanlar öder.</p>

<h2>Yasal olması etik olduğu anlamına gelmedi</h2>

<p>Holmesburg’u anlatırken tarihsel bir ayrımı korumak gerekiyor.</p>

<p>Bu araştırmaları doğrudan “yasadışı deneyler” diye tanımlamak doğru olmaz.</p>

<p>Pennsylvania Üniversitesi, 2021’de yaptığı resmi değerlendirmede Kligman’ın deney protokollerinin dönemin yasal standartlarına uygun olduğunu belirtti.</p>

<p>Ancak açıklamanın devamında çok daha önemli bir ayrım vardı:</p>

<p><strong>Yasal standartlara uygun olmak, yapılanları etik açıdan kabul edilebilir hale getirmiyordu.</strong></p>

<p>Üniversite, çoğu hapsedilmiş Siyah erkeklerden oluşan katılımcıların özerkliklerinin ve bilgilendirilmiş onam haklarının yeterince gözetilmediğini kabul etti.</p>

<p>Bu ayrım Holmesburg hikâyesinin belki de en önemli dersidir.</p>

<p>Çünkü tıp tarihinde bazı yanlışlar yasa dışı oldukları için değil, insan onurunu yeterince korumadıkları için yanlış kabul edilmiştir.</p>

<p>Bir araştırmanın mevzuata uygun olması, onun ahlaken doğru olduğu anlamına gelmez.</p>

<h2>1970’lerde duvarlar çatlamaya başladı</h2>

<p>Amerika Birleşik Devletleri’nde 1960’ların sonlarından itibaren insan araştırmalarının etik sınırları giderek daha fazla sorgulanmaya başladı.</p>

<p>Mahkûmlar, çocuklar, psikiyatri hastaları ve diğer savunmasız grupların araştırmalarda kullanılması kamuoyunda tartışılıyordu.</p>

<p>Holmesburg da bu büyük tartışmanın parçalarından biriydi.</p>

<p><strong>12 Temmuz 1974’te National Research Act yasalaştı.</strong></p>

<p>İnsan araştırmalarını değerlendirecek ve etik çerçeveyi güçlendirecek yeni federal mekanizmalar oluşturuldu.</p>

<p><strong>1 Ekim 1976’da</strong> Ulusal Komisyon, mahkûmların araştırmalara katılımını özel olarak ele alan raporunu yayımladı.</p>

<p>Mahkûmları biyomedikal ve davranışsal araştırmalarda koruyan özel <strong>Subpart C</strong> federal düzenlemeleri ise 1978’de oluşturuldu.</p>

<p>Bundan sonra hapishane artık araştırmacının kolaylıkla ulaşabileceği bir “kontrollü insan havuzu” olarak görülemeyecekti.</p>

<p>Mahkûmların araştırmalara katılımı özel koruma gerektiren bir alan haline geldi.</p>

<h2>Bilimsel başarı etik tartışmayı ortadan kaldırmadı</h2>

<p>Albert Kligman yalnızca Holmesburg deneyleriyle anılan bir bilim insanı değildi.</p>

<p>Dermatoloji alanında önemli çalışmalar yaptı.</p>

<p>Retinoik asidin akne üzerindeki etkilerinin gösterilmesine katkıda bulundu.</p>

<p>Tretinoinin dermatolojide kullanımı, foto-yaşlanma ve çeşitli deri hastalıkları üzerine çalışmaları bilimsel literatürde önemli yer edindi.</p>

<p>Tam da bu nedenle Holmesburg dosyası basit bir “kötü bilim insanı” hikâyesine indirgenemez.</p>

<p>Asıl soru çok daha zor:</p>

<p><strong>Bir araştırmacının bilimsel başarıları ile o bilgiyi üretirken kullandığı yöntemler birbirinden ayrılabilir mi?</strong></p>

<p>Bilimsel keşif insan haklarının ihlalini geriye dönük olarak meşrulaştırabilir mi?</p>

<p>Modern araştırma etiğinin cevabı nettir:</p>

<p>Hayır.</p>

<p>Bilimin değeri, araştırmaya katılan insanların değerinden daha yüksek değildir.</p>

<h2>Üniversite yarım yüzyıl sonra özür diledi</h2>

<p>Albert Kligman 2010 yılında öldü.</p>

<p>Holmesburg’daki insan deneyleri ise ondan çok daha önce, <strong>1974’te sona ermişti.</strong></p>

<p>Hapishanenin kendisi faaliyetlerini sürdürdü ve <strong>1995’te kapatıldı.</strong></p>

<p>Fakat deneylerin hikâyesi kapanmadı.</p>

<p>Aradan yaklaşık yarım yüzyıl geçtikten sonra Pennsylvania Üniversitesi kendi geçmişine yeniden baktı.</p>

<p><strong>20 Ağustos 2021’de Penn Medicine resmi bir açıklama yayımladı.</strong></p>

<p>Üniversite, Kligman’ın Holmesburg’da yürüttüğü çalışmaların katılımcılara karşı son derece saygısız olduğunu kabul etti.</p>

<p>Açıklamada özellikle araştırmalara katılanların büyük bölümünün hapiste bulunan Siyah erkekler olduğuna dikkat çekildi.</p>

<p>Üniversite bu kişilerin özerkliklerinin ve bilgilendirilmiş onam haklarının yeterince gözetilmediğini belirtti.</p>

<p>Ve özür diledi.</p>

<p>Kligman adına düzenlenen yıllık konferans kaldırıldı.</p>

<p>Onun adını taşıyan profesörlüklerden biri Siyah dermatolog ve akademisyen <strong>Bernett L. Johnson Jr.</strong> adına yeniden adlandırıldı.</p>

<p>Tarihsel hesaplaşma gecikmişti.</p>

<p>Ama üniversite, bilimsel başarının etik sorumluluğu silemeyeceğini açık biçimde kabul etmişti.</p>

<h2>Bir yıl sonra şehir de özür diledi</h2>

<p>Hikâye bununla da bitmedi.</p>

<p>Pennsylvania Üniversitesi’nin özründen yaklaşık bir yıl sonra, bu kez Philadelphia şehri kendi geçmişiyle yüzleşti.</p>

<p><strong>6 Ekim 2022’de Philadelphia Belediyesi, Holmesburg Hapishanesi’nde gerçekleştirilen deneyler nedeniyle resmen özür diledi.</strong></p>

<p>Şehir yönetimi, mahkûmların çeşitli ilaçlara, virüslere, mantarlara, asbeste, dioksine ve başka maddelere maruz bırakıldığı deneylerin yol açtığı zararları kabul etti.</p>

<p>Böylece yalnızca üniversite değil, hapishanenin bağlı bulunduğu şehir yönetimi de onlarca yıl sonra yaşananları kamuoyu önünde kayıt altına almış oldu.</p>

<p>Holmesburg’un ağır kapıları kapanalı yıllar olmuştu.</p>

<p>Ama geçmiş hâlâ açık bir dosya gibi masadaydı.</p>

<p>Özürler deneyleri geri alamazdı.</p>

<p>Fakat kurumların kendi tarihleriyle yüzleşmesi, tıp tarihinin karanlık bölümlerinin unutulmaması açısından başka bir anlam taşıyordu.</p>

<h2>Holmesburg bize ne bıraktı?</h2>

<p>Bugün bir klinik araştırma formunun üzerinde sıradan görünen bazı ifadeler vardır:</p>

<p><strong>Bilgilendirilmiş onam.</strong></p>

<p><strong>Gönüllülük.</strong></p>

<p><strong>Etik kurul onayı.</strong></p>

<p><strong>Araştırmadan istediği zaman çekilebilme hakkı.</strong></p>

<p><strong>Risklerin açık biçimde anlatılması.</strong></p>

<p><strong>Savunmasız grupların ayrıca korunması.</strong></p>

<p>Bunların hiçbiri bürokratik formaliteler değildir.</p>

<p>Her birinin arkasında tıp tarihinin ağır deneyimleri bulunur.</p>

<p>Holmesburg bunlardan biridir.</p>

<p>Mahkûmlar bilim için “kolay ulaşılabilir insanlar” olarak görülmüştü.</p>

<p>Aynı yerdeydiler.</p>

<p>İzlenebiliyorlardı.</p>

<p>Paraya ihtiyaçları vardı.</p>

<p>Ve toplumsal güçleri son derece sınırlıydı.</p>

<p>Modern araştırma etiği tam da bu nedenle yalnızca “kişi kabul etti mi?” diye sormaz.</p>

<p>Şunu da sorar:</p>

<p><strong>Gerçekten reddedebilme özgürlüğü var mıydı?</strong></p>

<h2>Duvarların ardında kalan asıl soru</h2>

<p>Holmesburg’daki insan araştırmaları 1974’te sona erdi.</p>

<p>Fakat olayın bıraktığı soru bugün hâlâ geçerli:</p>

<p>Bir deney bilimsel açıdan değerli sonuçlar üretiyorsa, yöntemlerinin etik olup olmadığı ikinci plana atılabilir mi?</p>

<p>Cevap modern tıp açısından nettir.</p>

<p><strong>Hayır.</strong></p>

<p>Kligman’ın tretinoin ve akne tedavisi alanındaki çalışmaları dermatoloji için önemli bilimsel sonuçlar doğurdu.</p>

<p>Fakat bilimsel sonuçların değeri, araştırmaya katılan insanların haklarının ihlal edilmesini etik açıdan meşrulaştırmaz.</p>

<p>Holmesburg’un duvarlarının ardında yıllarca ilaçlar, kimyasallar ve farklı maddeler insan bedenleri üzerinde test edildi.</p>

<p>Sonra deneyler bitti.</p>

<p>Araştırma makaleleri kaldı.</p>

<p>Bilim ilerledi.</p>

<p>Mahkûmlar dağıldı.</p>

<p>Hapishane yıllar sonra kapandı.</p>

<p>Üniversite özür diledi.</p>

<p>Şehir özür diledi.</p>

<p>Fakat yarım yüzyıldan uzun bir süre sonra bile tıp dünyasının önünde aynı soru duruyor:</p>

<p><strong>Bilim insanı araştırdığı bedeni yalnızca bir deri yüzeyi olarak mı görür, yoksa o bedenin içinde hakları, iradesi ve insanlık onuru olan bir insan bulunduğunu hiç unutmadan mı çalışır?</strong></p>

<p>Holmesburg’un tıp tarihine bıraktığı asıl miras belki de budur.</p>

<p>Bilim insan bedenini inceleyebilir.</p>

<p>Ama insanı yalnızca bir beden olarak göremez.</p>

<h3>Kaynaklar</h3>

<ul>
 <li>
 <p>National Academies / Institute of Medicine — <i>Ethical Considerations for Research Involving Prisoners</i></p>
 </li>
 <li>
 <p>Penn Medicine — <i>Statement on Penn Medicine’s Recognition of the Legacy of Albert Kligman</i>, 20 Ağustos 2021</p>
 </li>
 <li>
 <p>City of Philadelphia — Holmesburg Hapishanesi deneylerine ilişkin resmî özür açıklaması, 6 Ekim 2022</p>
 </li>
 <li>
 <p>U.S. Department of Health and Human Services — 45 CFR Part 46, Subpart C</p>
 </li>
 <li>
 <p>National Commission for the Protection of Human Subjects — <i>Research Involving Prisoners</i>, 1 Ekim 1976</p>
 </li>
 <li>
 <p>World Medical Association — <i>Declaration of Helsinki</i>, 1964 tarihsel metni</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hornblum AM. — <i>Acres of Skin: Human Experiments at Holmesburg Prison</i></p>
 </li>
 <li>
 <p>Kligman ve arkadaşlarının Holmesburg araştırmalarına ilişkin tarihsel bilimsel yayınları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Holmesburg deneyleri ve araştırma etiğinin tarihine ilişkin National Library of Medicine / PubMed çalışmaları</p>
 </li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/bir-hapishane-23-yil-boyunca-insan-deney-laboratuvarina-donustu</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 20:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/holmesburg-23-yil-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="48682"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Beyin Ameliyatından 30 Yıl Sonra Ortaya Çıktı: Tıp Tarihinin Prion Faciası]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/beyin-ameliyatindan-30-yil-sonra-ortaya-cikti-tip-tarihinin-prion-faciasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/beyin-ameliyatindan-30-yil-sonra-ortaya-cikti-tip-tarihinin-prion-faciasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Japonya’da geçmişte bazı beyin ameliyatlarında kullanılan kadavradan elde edilmiş dura mater greftleri, yıllar sonra ölümcül Creutzfeldt-Jakob hastalığıyla ilişkilendirildi. 2017 sonu itibarıyla Japonya’nın ulusal CJD sürveyansında 154 dura mater grefti ilişkili vaka kaydedilmişti; üç hastada belirtiler ameliyattan 30 yıl sonra ortaya çıktı. 2026’da yayımlanan bir otopsi olgusu ise 27 yıllık gecikmenin ardından gelişen hastalığın izlerini yeniden gündeme taşıdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ameliyat bitmişti.</p>

<p>Hasta hastaneden çıkmış, yara iyileşmiş ve yaşamına devam etmişti.</p>

<p>Aradan beş yıl geçti.</p>

<p>On yıl geçti.</p>

<p>Yirmi yıl geçti.</p>

<p>Bazı hastalarda ise ilk nörolojik belirtilerin ortaya çıkması için yaklaşık otuz yıl geçmesi gerekti.</p>

<p>Yürümede bozulma, denge kaybı, istemsiz hareketler ve hızla ilerleyen nörolojik belirtiler başladığında hekimler hastaların geçmişine döndü.</p>

<p>Bazılarının ortak noktası dikkat çekiciydi:</p>

<p>Yıllar önce geçirdikleri beyin ameliyatlarında, beyni çevreleyen koruyucu zarın onarılması amacıyla <strong>insan kadavralarından elde edilen dura mater greftleri</strong> kullanılmıştı.</p>

<p>Daha sonra yapılan araştırmalar, belirli dönemlerde kullanılan bazı greftlerin Creutzfeldt-Jakob hastalığına yol açabilen prionlarla kontamine olmuş olabileceğini ortaya koydu.</p>

<p>Japonya’da bildirilen dura mater grefti ilişkili Creutzfeldt-Jakob hastalığı vakaları, tıp tarihinde son derece uzun kuluçka süreleriyle dikkat çeken iyatrojenik hastalık örneklerinden biri oldu.</p>

<p>2017 sonu itibarıyla Japonya’nın ulusal CJD sürveyansında <strong>154 dura mater grefti ilişkili CJD hastası</strong> kaydedilmişti.</p>

<p>Bu hastalarda dura mater grefti uygulamaları 1975–1993 yılları arasında yapılmış, hastalık başlangıçları ise 1985–2016 dönemine yayılmıştı.</p>

<p>Ameliyat ile hastalığın başlaması arasındaki ortanca süre yaklaşık 13 yıldı.</p>

<p>Ancak bazı hastalarda bu süre çok daha uzundu.</p>

<p>Üç hastada ilk belirtiler ameliyattan <strong>30 yıl sonra</strong> başladı.</p>

<h2>Dura mater neden ameliyatlarda kullanılıyordu?</h2>

<p>Beyin yalnızca kafatası tarafından korunmaz.</p>

<p>Beyni ve omuriliği çevreleyen zarların en dıştaki ve dayanıklı tabakasına <strong>dura mater</strong> adı verilir.</p>

<p>Travma, beyin tümörü ameliyatları, damar cerrahileri veya başka nöroşirürjik girişimler sırasında bu zarın açılması ya da bir bölümünün çıkarılması gerekebilir.</p>

<p>Ameliyat sonunda ortaya çıkan açıklığın kapatılması önemlidir.</p>

<p>Bu amaçla farklı dönemlerde hastanın kendi dokusu, biyolojik greftler ve sentetik materyaller kullanılmıştır.</p>

<p>Geçmişte seçeneklerden biri de kadavralardan elde edilen insan dura materiydi.</p>

<p>Hazır kullanılabilmesi ve hastanın vücudundan ikinci bir doku alınmasını gerektirmemesi dönemin cerrahları açısından önemli avantajlar sağlıyordu.</p>

<p>1970’li ve 1980’li yıllarda bu materyallerin kullanıldığı dönemde prion hastalıklarının bulaş yolları ve prionların sterilizasyon yöntemlerine direnci bugünkü ölçüde anlaşılmış değildi.</p>

<h2>Sorun bakteri ya da virüs değildi</h2>

<p>Bu tıp tarihi olayını olağan dışı yapan en önemli ayrıntılardan biri bulaşıcı etkenin niteliğiydi.</p>

<p>Çünkü prion, klasik anlamda bir bakteri ya da virüs değildir.</p>

<p><strong>Prionlar, anormal biçimde katlanmış proteinlerle ilişkili bulaşıcı hastalık etkenleridir.</strong></p>

<p>Anormal prion proteini, normal prion proteinlerinin de yapısını değiştirmesini tetikleyebilir.</p>

<p>Bu süreç zamanla beyin dokusunda ilerleyici ve geri dönüşsüz hasara yol açabilir.</p>

<p>Creutzfeldt-Jakob hastalığı, insanlarda görülen prion hastalıklarının en iyi bilinen örneklerinden biridir.</p>

<p>CJD vakalarının büyük çoğunluğu herhangi bir tıbbi işlemle ilişkili değildir.</p>

<p>Yaklaşık yüzde 85’i <strong>sporadik CJD</strong> olarak ortaya çıkar.</p>

<p>Daha küçük bir bölümü kalıtsal nedenlerle gelişir.</p>

<p>Ancak tıp tarihinde bazı vakalar insan dokuları veya tıbbi işlemler aracılığıyla prionlara maruziyet sonrasında gelişmiştir.</p>

<p>Bu durum <strong>iyatrojenik Creutzfeldt-Jakob hastalığı</strong> olarak adlandırılır.</p>

<p>Geçmişte tanımlanan bulaş yolları arasında kadavradan elde edilmiş büyüme hormonu, bazı dura mater greftleri, nadir kornea nakli vakaları ve kontamine nöroşirürji ekipmanları yer aldı.</p>

<h2>Vakaların büyük bölümü neden Japonya’da görüldü?</h2>

<p>Dura mater grefti ilişkili CJD yalnızca Japonya’da görülmedi.</p>

<p>Ancak dünyada bildirilen vakaların önemli bölümü Japonya’dan geldi.</p>

<p>2018’de yayımlanan sürveyans değerlendirmesine göre Japonya’da belirlenen 154 vaka, o tarihe kadar dünya çapında bildirilen dura mater grefti ilişkili CJD vakalarının yüzde 60’tan fazlasını oluşturuyordu.</p>

<p>Araştırmacılar bunun nedenlerinden birinin kadavradan hazırlanmış dura mater greftlerinin Japonya’da oldukça yaygın kullanılması olduğunu değerlendirdi.</p>

<p>1983–1987 döneminde Japonya’da yılda yaklaşık <strong>20 bin kişinin belirli bir ticari dura mater greftini kullandığı</strong> tahmin edildi.</p>

<p>Bu kullanım düzeyinin aynı dönem için ABD’deki tahmini kullanımın yaklaşık 50 katı olduğu bildirildi.</p>

<p>Greftler yalnızca hayatı tehdit eden beyin hastalıklarında kullanılmıyordu.</p>

<p>Sürveyans kayıtlarında beyin tümörlerinin yanı sıra <strong>yüz siniriyle ilişkili bazı hastalıklar, trigeminal nevralji, beyin kanamaları ve damar hastalıkları</strong> nedeniyle ameliyat edilen kişiler de bulunuyordu.</p>

<p>Araştırmacılar, dura mater greftlerinin Japonya’da diğer bazı ülkelere kıyasla daha geniş bir hasta grubunda kullanılmasının yüksek vaka sayısına katkıda bulunmuş olabileceğini değerlendirdi.</p>

<h2>154 hastanın 140’ında aynı ürün kayıtlıydı</h2>

<p>Sürveyansın en dikkat çekici sonuçlarından biri kullanılan dura mater greftlerinin kaynağıydı.</p>

<p>Kaydedilen 154 hastanın <strong>140’ında, yani yüzde 91’inde Lyodura adlı kadavra dura mater greftinin kullanıldığı</strong> belgelenmişti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kalan 14 hastada kullanılan greftin ticari adı belirlenemedi.</p>

<p>1987’de yapılan incelemeler, ürünün eski üretim yöntemlerine ilişkin önemli sorunları ortaya çıkardı.</p>

<p>Bazı üretim partilerinde farklı donörlerden alınan dura mater dokularının birlikte işlendiği bildirildi.</p>

<p>Ürünlerin işlenmesinde gama ışınlaması da kullanılmıştı.</p>

<p>Ancak daha sonra prionların önemli özelliklerinden biri daha iyi anlaşıldı:</p>

<p><strong>Gama ışınlaması prionları güvenilir biçimde etkisiz hale getirmiyordu.</strong></p>

<p>Üretici 1987’de donör seçimi ve üretim yöntemlerinde değişiklik yaptı.</p>

<p>Bununla birlikte ürünlerin uzun raf ömrü nedeniyle eski yöntemlerle üretilmiş bazı greftlerin sonraki yıllarda da kullanılmış olabileceği değerlendirildi.</p>

<p>Japon sürveyansında 1993 yılında ameliyat edilen üç hastanın da söz konusu grefti aldığı bildirildi.</p>

<p>Vakaların en az birinde kullanılan materyalin 1987 öncesinde üretildiği belgelenmişti.</p>

<h2>En sıra dışı özellik: Belirtilerin onlarca yıl sonra ortaya çıkabilmesi</h2>

<p>Bir enfeksiyon denildiğinde çoğu insan birkaç günlük veya birkaç haftalık bir süreci düşünür.</p>

<p>Prion hastalıklarında ise zaman ölçeği çok farklı olabilir.</p>

<p>Japonya’daki dura mater grefti ilişkili vakalarda ameliyat ile ilk belirtilerin başlaması arasındaki ortanca süre yaklaşık <strong>13 yıl</strong> olarak hesaplandı.</p>

<p>Ancak aralık çok genişti:</p>

<p><strong>1 yıldan 30 yıla kadar.</strong></p>

<p>Üç hastada hastalık belirtileri dura mater greftinin uygulanmasından yaklaşık 30 yıl sonra başladı.</p>

<p>Bu durum geçmişte yapılan bir ameliyat ile onlarca yıl sonra ortaya çıkan nörolojik hastalık arasındaki bağlantının kurulmasını son derece güçleştiriyordu.</p>

<p>Bir kişi onlarca yıl boyunca günlük yaşamını sürdürebiliyor, ameliyatı hayatının uzak bir hatırasına dönüşebiliyor ve yıllar sonra CJD belirtileriyle karşılaşabiliyordu.</p>

<h2>27 yıl sonra başlayan bir olgu 2026’da yeniden incelendi</h2>

<p>Tarihsel olayın bilimsel önemi günümüzde de araştırılmaya devam ediyor.</p>

<p><strong>Prion dergisinde 28 Şubat 2026’da çevrim içi yayımlanan bir otopsi olgu raporu</strong>, dura mater grefti ilişkili CJD’nin ne kadar uzun süre sonra ortaya çıkabileceğini yeniden gösterdi.</p>

<p>Raporda incelenen erkek hastaya 14 yaşındayken, 1985 yılında travmatik akut subdural hematom nedeniyle geçirdiği ameliyat sırasında dura mater grefti uygulanmıştı.</p>

<p>İlk nörolojik belirtiler ameliyattan <strong>27 yıl sonra</strong>, hasta 41 yaşındayken sağ elinde başlayan duyu değişikliğiyle ortaya çıktı.</p>

<p>Hastalık ilerledikçe yürüme yeteneği bozuldu.</p>

<p>Daha sonra bilişsel gerileme, miyoklonus ve akinetik mutizm gelişti.</p>

<p>Hasta belirtilerin başlamasından 26 ay sonra hayatını kaybetti.</p>

<p>Otopsi ve moleküler incelemeler bulguların dura mater grefti ilişkili CJD ile uyumlu olduğunu gösterdi.</p>

<p>Ancak önemli bir nokta var:</p>

<p><strong>Bu 2026 yayını, 2026 yılında ortaya çıkmış yeni bir prion salgını ya da yeni bir vaka kümesi anlamına gelmiyor.</strong></p>

<p>Çalışma, onlarca yıl önce gerçekleşen bir maruziyetin ardından gelişen tarihsel bir olgunun ayrıntılı bilimsel incelemesiydi.</p>

<h2>Creutzfeldt-Jakob hastalığında ne olur?</h2>

<p>CJD hızlı ilerleyen ve ölümcül bir nörodejeneratif hastalıktır.</p>

<p>Hastalarda;</p>

<ul>
 <li>
 <p>hızla ilerleyen bilişsel bozulma,</p>
 </li>
 <li>
 <p>denge ve koordinasyon kaybı,</p>
 </li>
 <li>
 <p>istemsiz kas sıçramaları,</p>
 </li>
 <li>
 <p>hareket bozuklukları,</p>
 </li>
 <li>
 <p>görme sorunları,</p>
 </li>
 <li>
 <p>davranış değişiklikleri,</p>
 </li>
 <li>
 <p>ilerleyen dönemde konuşma ve hareket yeteneğinde ciddi kayıp</p>
 </li>
</ul>

<p>görülebilir.</p>

<p>Günümüzde CJD’yi ortadan kaldıran bir tedavi bulunmamaktadır.</p>

<p>Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır:</p>

<p><strong>Sporadik CJD ile geçmişte kontamine dura mater greftleriyle ilişkilendirilen iyatrojenik CJD aynı şey değildir.</strong></p>

<p>CJD vakalarının büyük çoğunluğu herhangi bir ameliyattan veya tıbbi işlemden kaynaklanmaz.</p>

<p>Dolayısıyla bu tarihsel olayın günümüzde beyin ameliyatı geçiren hastalarda benzer bir risk bulunduğu şeklinde yorumlanması doğru değildir.</p>

<h2>Prionlar sterilizasyon anlayışını neden değiştirdi?</h2>

<p>Prionlarla ilgili en önemli sorunlardan biri dirençleridir.</p>

<p>Birçok bakteri ve virüsün etkisiz hale getirilebildiği standart yöntemler prionlar için yeterli olmayabilir.</p>

<p>Bu nedenle CJD açısından yüksek risk taşıdığı düşünülen dokularla temas eden cerrahi ekipmanlar için özel dekontaminasyon ve sterilizasyon protokolleri geliştirilmiştir.</p>

<p>Bugün enfeksiyon kontrol rehberlerinde olası prion kontaminasyonu için standart sterilizasyon uygulamalarından farklı ve daha sıkı yöntemler önerilmektedir.</p>

<p>Bu tarihsel deneyim;</p>

<p>donör seçiminin,</p>

<p>insan dokularının izlenebilirliğinin,</p>

<p>biyolojik materyallerin üretim süreçlerinin,</p>

<p>sterilizasyon yöntemlerinin</p>

<p>ve tıbbi ürün güvenliğinin</p>

<p>neden son derece sıkı biçimde kontrol edilmesi gerektiğini gösteren önemli örneklerden biri oldu.</p>

<h2>Bugünkü beyin ameliyatları açısından ne anlam ifade ediyor?</h2>

<p>Bu tarihsel olayın bugünkü nöroşirürji uygulamalarıyla doğrudan eş tutulması doğru değildir.</p>

<p><strong>Bu tarihsel vaka kümesi, özellikle geçmişte kullanılan belirli kadavra dura mater ürünleri ve dönemin üretim koşullarıyla ilişkilendirildi.</strong></p>

<p>Bugünkü dura onarımı, olayın yaşandığı dönemin Lyodura üretim ve kullanım koşullarından farklıdır.</p>

<p>Günümüzde hastanın kendi dokusu ile çeşitli biyolojik ve sentetik dura ikameleri kullanılabilmektedir.</p>

<p>Ayrıca insan kaynaklı tıbbi dokuların donör seçimi, işlenmesi, kayıt altına alınması ve izlenebilirliğine ilişkin güvenlik standartları geçmiş dönemlerden önemli ölçüde farklılaşmıştır.</p>

<p>Bu nedenle hikâyenin mesajı:</p>

<p><strong>“Beyin ameliyatları prion hastalığına yol açar” değildir.</strong></p>

<p>Asıl tarihsel ders çok daha farklıdır:</p>

<p><strong>Tıpta bazı komplikasyonların gerçek boyutunun anlaşılması için yıllar, hatta onlarca yıl gerekebilir.</strong></p>

<h2>Bir ameliyat dosyası 30 yıl sonra yeniden açıldı</h2>

<p>Dura mater grefti ilişkili CJD vakaları tıp tarihinin zaman açısından en sıra dışı olaylarından birini oluşturdu.</p>

<p>Ameliyat yapılmıştı.</p>

<p>Hasta iyileşmişti.</p>

<p>Gündelik hayat yeniden başlamıştı.</p>

<p>Ancak bazı hastalar için biyolojik süreç henüz sona ermemişti.</p>

<p>İlk belirtiler kimi zaman yıllar, kimi zaman onlarca yıl sonra ortaya çıktı.</p>

<p>2017 sonu itibarıyla Japonya’nın ulusal sürveyansında kaydedilen 154 vaka bugün yalnızca geçmişte yaşanmış bir tıbbi facianın rakamları değildir.</p>

<p>Aynı zamanda modern tıbbın bazı temel güvenlik ilkelerinin neden vazgeçilmez olduğunu hatırlatan tarihsel bir ders niteliğindedir.</p>

<p>İnsan dokusunun kaynağı bilinmeli.</p>

<p>Tıbbi materyalin üretim süreci izlenebilmeli.</p>

<p>Donörden hastaya kadar bütün zincir kayıt altında tutulmalı.</p>

<p>Sterilizasyon yöntemleri kullanılan biyolojik ajana göre belirlenmeli.</p>

<p>Ve tıp tarihinin gösterdiği gibi bazı risklerin gerçek sonucu birkaç gün sonra değil, <strong>birkaç on yıl sonra</strong> anlaşılabilir.</p>

<h3>Kaynaklar</h3>

<ul>
 <li>
 <p>Centers for Disease Control and Prevention — <i>Update: Dura Mater Graft–Associated Creutzfeldt-Jakob Disease — Japan, 1975–2017</i></p>
 </li>
 <li>
 <p>Ae R. ve arkadaşları — Japonya CJD sürveyans çalışmaları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yamada M. ve arkadaşları — <i>Dura mater graft-associated Creutzfeldt-Jakob disease in Japan</i></p>
 </li>
 <li>
 <p>Tahara D. ve arkadaşları — <i>Plaque-type dura mater graft-associated Creutzfeldt-Jakob disease: an autopsied case report</i>, Prion, 2026</p>
 </li>
 <li>
 <p>Centers for Disease Control and Prevention — <i>Classic Creutzfeldt-Jakob Disease</i></p>
 </li>
 <li>
 <p>Centers for Disease Control and Prevention — <i>Infection Control for CJD</i></p>
 </li>
 <li>
 <p>Güncel dura mater onarımı ve dura ikamelerine ilişkin nöroşirürji derlemeleri</p>
 </li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/beyin-ameliyatindan-30-yil-sonra-ortaya-cikti-tip-tarihinin-prion-faciasi</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 19:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/ameliyat-30-yil-sonra-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="13269"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Candida auris’ten D Vitaminine: Sağlık Biliminde Gündemdeki 4 Araştırma]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/candida-auristen-d-vitaminine-saglik-biliminde-gundemdeki-4-arastirma</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/candida-auristen-d-vitaminine-saglik-biliminde-gundemdeki-4-arastirma" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sağlık biliminde gündeme gelen dört araştırma; Candida auris’in bulunduğu besin ortamına göre bazı virülans özelliklerini değiştirebildiğini, D3 vitamininin erkek sıçanlarda D2’ye göre bazı kas ve kalp göstergelerinde daha belirgin sonuçlarla ilişkili olduğunu, kahvaltı yapan gençlerin günlük beslenme kalitesinin değişebildiğini ve lupus nefritinde belirli bağışıklık hücrelerinin böbrek inflamasyonu ile skarlaşmayla bağlantılı olabileceğini gösterdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Çalışmaların kanıt düzeyleri birbirinden farklı ve hiçbiri tek başına yeni bir tedavi önerisi anlamına gelmiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sağlık biliminde birbirinden oldukça farklı dört araştırma son dönemde yeniden dikkat çekiyor.<br />
Bir tarafta hastane enfeksiyonları açısından önemli bir sorun olan Candida auris’in farklı besin ortamlarında nasıl davrandığı araştırılırken, başka bir çalışmada D vitamininin D2 ve D3 formlarının kas ve kalp dokusundaki etkileri karşılaştırıldı.<br />
Gençlerde kahvaltının beslenme kalitesine etkisini inceleyen altı aylık kontrollü çalışma ise özellikle protein miktarına odaklandı.<br />
Lupus nefriti araştırmasında da yüz binlerce hücrenin analiz edilmesiyle hastaların böbreklerinde hastalıkla ilişkili hücresel durumların ayrıntılı bir haritası çıkarıldı.<br />
Ancak bu dört araştırmayı değerlendirirken önemli bir ayrım bulunuyor.<br />
Candida auris ve lupus çalışmaları hakemli bilimsel dergilerde yayımlandı. D vitamini araştırması erkek sıçanlarda gerçekleştirildi. Kahvaltı araştırmasının sonuçları ise bilimsel kongrede sunuldu ve henüz hakemli tam makale olarak değerlendirilmemeli.<br />
Candida auris bulunduğu ortama göre davranışını değiştirebiliyor<br />
Candida auris son yıllarda hastanelerin yakından izlediği mantar patojenlerinden biri hâline geldi.<br />
Dünya Sağlık Örgütü tarafından kritik öncelikli mantar patojenleri arasında değerlendirilen C. auris’in önemli özellikleri arasında antifungal ilaçlara direnç gösterebilmesi, sağlık kuruluşlarında kalıcı olabilmesi ve salgınlara yol açabilmesi bulunuyor.<br />
Tıbbiye Bülteni daha önce Candida auris’in hastanelerde yayılması ve antifungal direnç sorununu ele almıştı.<br />
Yeni araştırmanın farklılığı ise mantarın yalnızca direnç özelliklerine değil, bulunduğu besin ortamına göre bazı virülans özelliklerini nasıl değiştirdiğine odaklanması.<br />
Nature Microbiology’de yayımlanan araştırmada bilim insanları, C. auris’in çevresindeki karbon kaynaklarını algılayarak adezyon, filamentasyon ve bağışıklık yanıtıyla ilişkili özelliklerini değiştirebildiğini belirledi.<br />
Kan ve deri ortamlarını taklit eden koşullarda farklı yanıtlar<br />
Araştırmada glikoz açısından zengin koşullar ile deri ortamında karşılaşılabilecek farklı karbon kaynaklarını taklit eden laboratuvar koşulları karşılaştırıldı.<br />
Glikozdan zengin koşullarda virülansla ilişkili bazı özelliklerin baskılandığı ve makrofajların oluşturduğu inflamatuvar yanıtın daha düşük kaldığı görüldü.<br />
Buna karşılık laktat gibi fermente edilemeyen karbon kaynaklarının bulunduğu koşullarda hücrelerin yüzeylere tutunması arttı. Bazı C. auris suşlarında filament benzeri biçim değişiklikleri de ortaya çıktı.<br />
Araştırmacılar bu metabolik esnekliğin mantarın farklı konak ortamlarına uyum sağlamasına yardımcı olabileceğini değerlendiriyor.<br />
Bulgular yeni bir antifungal tedavinin bulunduğu anlamına gelmiyor.<br />
Araştırma, C. auris’in farklı konak ortamlarına uyum sağlamasında besin algılamasının virülans özellikleri ve bağışıklık yanıtıyla nasıl ilişkili olabileceğine dair deneysel bir mekanizma ortaya koyuyor.<br />
D3 ile D2 arasındaki fark yeniden araştırıldı<br />
D vitamini konusunda gündeme gelen diğer araştırma, vitaminin iki temel formu olan D2 ve D3’ü karşılaştırıyor.<br />
D2 ergokalsiferol, D3 ise kolekalsiferol olarak biliniyor.<br />
Tıbbiye Bülteni daha önce bu iki form arasındaki klinik ve biyolojik farklılıkları ele almıştı.<br />
Yeni araştırmanın dikkat çekici yönü ise D2 ve D3’ün yalnızca kandaki D vitamini göstergeleri açısından değil, iskelet kası ve kalp dokusu açısından da karşılaştırılması.<br />
Molecular Nutrition &amp; Food Research’de yayımlanan çalışma erkek sıçanlarda gerçekleştirildi.<br />
Araştırmacılar D vitamini eksikliği oluşturulan hayvanlarda farklı dozlarda D2 ve D3 içeren beslenme modellerini karşılaştırdı.<br />
Erkek sıçanlarda D3 bazı kas ve kalp ölçümlerinde daha etkili bulundu<br />
Sonuçlarda D3 verilen gruplarda kandaki 25-hidroksi D3 düzeylerinin, D2 verilen gruplardaki karşılık gelen 25-hidroksi D2 düzeylerinden daha yüksek olduğu görüldü.<br />
Her iki form da kalsiyum dengesiyle ilişkili bazı göstergelerde etkiliydi.<br />
Araştırmada D3, özellikle eksiklik sonrasındaki toparlanma modelinde kas yapısı, kavrama gücü ve kas metabolizmasıyla ilişkili bazı ölçümlerde D2’ye göre daha belirgin sonuçlarla ilişkilendirildi.<br />
Kalp dokusunda da kasılma ve enerji metabolizmasıyla ilişkili bazı moleküler göstergelerde farklılıklar saptandı.<br />
Fakat çalışmanın en önemli sınırlaması sonuçların insanlardan değil erkek sıçanlardan elde edilmiş olması.<br />
Araştırmada elektrokardiyografi gibi doğrudan kalp fonksiyon testleri de yapılmadı.<br />
Bu nedenle çalışmadan “D3 insan kalbini D2’den daha iyi korur” veya “D2 etkisizdir” sonucu çıkarılamaz.<br />
Araştırmacılar da farklı D vitamini formlarının insanlarda iskelet kası ve diğer organlar üzerindeki etkilerinin daha ileri çalışmalarla araştırılması gerektiğini belirtiyor.<br />
Kahvaltı yapan gençlerin günlük beslenmesi değişti<br />
Üçüncü araştırma günlük yaşam açısından daha tanıdık bir soruya odaklandı:<br />
Kahvaltı yapmak gençlerin gün boyunca ne yediğini değiştirebilir mi?<br />
NUTRITION 2026 bilimsel toplantısında sunulan araştırmaya, 14 ile 21 yaş arasında ve haftada en az altı gün kahvaltı yapmadığını bildiren 128 genç katıldı.<br />
Katılımcılar rastgele üç gruba ayrıldı.<br />
Bir grup kahvaltı yapmamaya devam etti.<br />
İkinci gruba yaklaşık 15 gram protein içeren normal proteinli kahvaltı, üçüncü gruba ise yaklaşık 30 gram yüksek kaliteli protein içeren kahvaltı verildi.<br />
Araştırma altı ay sürdü.<br />
Kahvaltı yapanlar daha fazla lif, demir ve çinko aldı<br />
Grupların günlük toplam enerji alımları birbirine yakın olmasına rağmen kahvaltı yapan gençlerin günlük beslenme kalitesinde bazı farklılıklar ortaya çıktı.<br />
Kahvaltı grupları gün boyunca daha fazla lif, demir, çinko ve kolin aldı.<br />
Her iki kahvaltı grubunda tatlı ve şekerleme tüketimi kahvaltıyı atlamaya devam eden gruba göre daha düşüktü.<br />
Yaklaşık 30 gram protein içeren kahvaltıyı tüketenlerde günlük protein, demir ve kolin alımının daha yüksek olduğu bildirildi.<br />
Yüksek proteinli kahvaltı grubunda eklenmiş şeker tüketiminin de daha düşük olduğu belirtildi.<br />
Çalışma kilo verme araştırması değildi<br />
Bu sonuçları “30 gram proteinli kahvaltı zayıflatıyor” şeklinde yorumlamak doğru değil.<br />
Araştırmanın temel sonucu kilo kaybı değil, besin öğesi alımı ve günlük beslenme kalitesindeki değişikliklerdi.<br />
Ayrıca katılımcıların tamamı çalışmanın başlangıcında düzenli olarak kahvaltı atlayan gençlerden oluşuyordu.<br />
Sonuçların zaten düzenli ve dengeli kahvaltı yapan bütün gençlere aynı biçimde uygulanıp uygulanamayacağı bilinmiyor.<br />
Daha önemlisi, bulgular bilimsel toplantıda sunulan ön sonuçlar niteliğinde.<br />
Hakem değerlendirmesinden geçmiş tam makale yayımlanana kadar bulguların ön sonuçlar olarak değerlendirilmesi gerekiyor.<br />
Lupus hastalarının böbreklerinden yüz binlerce hücre incelendi<br />
Dördüncü çalışma lupus nefritine odaklandı.<br />
Sistemik lupus eritematozus, bağışıklık sisteminin kişinin kendi dokularına karşı yanıt oluşturduğu otoimmün bir hastalık.<br />
Hastalık böbrekleri etkilediğinde lupus nefriti gelişebiliyor.<br />
Science Translational Medicine’da yayımlanan geniş kapsamlı araştırmada lupus nefriti bulunan 155 hastanın böbrek biyopsileri ile organ nakli öncesinde alınmış 30 kontrol böbrek biyopsisi incelendi.<br />
Araştırmacılar böbrek dokusundan 538 binden fazla tek hücre profili ve yaklaşık 143 bin tek çekirdek profili oluşturdu.<br />
Bunlara 327 binden fazla kan hücresinin analizi de eklendi.<br />
Ortaya lupus nefritinin geniş ölçekli hücresel haritalarından biri çıktı.<br />
Böbrekteki bazı makrofajlar dikkat çekti<br />
Analizlerde hastalığın patolojik özellikleriyle belirli hücre durumları arasında ilişkiler bulundu.<br />
Özellikle glomerüllerde bulunan ve skar dokusuyla ilişkili bazı makrofaj topluluklarının artışı, daha yüksek inflamatuvar hastalık aktivitesiyle ilişkiliydi.<br />
Makrofajlar, bağışıklık sisteminde mikroorganizmaları ve hücresel artıkları temizlemek başta olmak üzere çok sayıda görevi bulunan hücreler.<br />
Araştırmada skar ilişkili makrofajlar olarak tanımlanan hücre grubunun böbrek fibrozisiyle bağlantılı olduğu ve aktif hastalık sırasında glomerüllerde arttığı görüldü.<br />
Bu bulgular lupus nefritinin bütün hastalarda aynı hücresel mekanizmayla ilerlemediğini düşündürüyor.<br />
Yeni lupus tedavisi bulunduğu anlamına gelmiyor<br />
Araştırmacılar belirli miyeloid hücre gruplarının gelecekte tedavi hedefi olarak araştırılabileceğini değerlendiriyor.<br />
Ancak çalışma yeni bir lupus ilacını test etmedi.<br />
Hücre gruplarıyla hastalık aktivitesi arasındaki ilişkinin gösterilmesi, bu hücrelerin hedeflenmesinin hastalığı tedavi edeceğini kanıtlamıyor.<br />
Bulguların önemi, lupus nefritinde böbrek hasarına eşlik eden hücresel süreçlerin çok daha ayrıntılı biçimde haritalanmış olması.<br />
Bu bilgi gelecekte hangi hastada hangi biyolojik mekanizmanın daha baskın olduğunu anlamaya yönelik araştırmalara zemin hazırlayabilir.<br />
Dört araştırmanın ortak mesajı aynı: Ayrıntılar önemli<br />
Birbiriyle doğrudan ilişkili olmayan bu dört araştırma, modern sağlık araştırmalarındaki ortak bir eğilimi gösteriyor.<br />
Bilim insanları artık yalnızca “hangi hastalık var?” veya “hangi vitamin daha iyi?” sorularıyla yetinmiyor.<br />
Candida auris çalışmasında mikroorganizmanın bulunduğu besin ortamına göre davranışı, D vitamini araştırmasında aynı vitaminin farklı formları, kahvaltı araştırmasında yalnız öğünün varlığı değil protein içeriği, lupus çalışmasında ise tek bir hastalık adı yerine böbrekteki yüz binlerce hücrenin ayrı ayrı durumları inceleniyor.<br />
Fakat sonuçların kanıt düzeyleri aynı değil.<br />
Candida auris çalışması mikrobiyolojik ve deneysel mekanizmaları açıklıyor.<br />
D vitamini araştırması hayvan modeline dayanıyor.<br />
Kahvaltı araştırması henüz bilimsel toplantıda sunulan ön çalışma niteliğinde.<br />
Lupus araştırması ise insan böbrek biyopsilerinin geniş ölçekli hücresel analizine dayanıyor ancak yeni bir tedavinin etkinliğini test etmiyor.<br />
Bu nedenle dört araştırmadan da doğrudan tedavi veya takviye önerisi çıkarmak yerine, sağlık biliminde hangi soruların artık daha ayrıntılı biçimde araştırılabildiğini gösteren yeni kanıtlar olarak değerlendirmek gerekiyor.<br />
KAYNAKLAR<br />
• Nature Microbiology – Candida auris Uses Nutrient Sensing to Modulate Virulence and Host Immune Responses<br />
• Molecular Nutrition &amp; Food Research – Dietary Vitamin D2 Is Less Potent Than Vitamin D3 at Maintaining or Restoring Structure and Metabolism of Skeletal Muscle and Heart in Male Rats<br />
• NUTRITION 2026 – Teens Who Start the Day with Breakfast, Especially Foods with Protein, Eat Better Overall<br />
• Science Translational Medicine – A Population-Scale Transcriptional Atlas of Blood and Tissue in Lupus Nephritis</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/candida-auristen-d-vitaminine-saglik-biliminde-gundemdeki-4-arastirma</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 17:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/saglik-biliminde-gundemdeki-4-arastirma-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="33696"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Vergi dünyasının duayen ismi Prof. Dr. Veysi Seviğ hayatını kaybetti]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/vergi-dunyasinin-duayen-ismi-prof-dr-veysi-sevig-hayatini-kaybetti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/vergi-dunyasinin-duayen-ismi-prof-dr-veysi-sevig-hayatini-kaybetti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye’de vergi hukuku ve maliye alanının önemli isimlerinden Prof. Dr. Veysi Seviğ, 87 yaşında hayatını kaybetti. Akademisyenliği, kamu görevleri ve ekonomi basınındaki uzun soluklu yazılarıyla tanınan Seviğ’in vefatı, meslek ve ekonomi çevrelerinde üzüntü yarattı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Vergi hukuku ve maliye alanında uzun yıllar çalışmalar yürüten Prof. Dr. Veysi Seviğ’den acı haber geldi. 1939 doğumlu Seviğ, 87 yaşında yaşamını yitirdi.</p>

<p>Meslek hayatı boyunca vergi mevzuatı, maliye ve finans alanlarında çalışan Seviğ; akademik çalışmalarının yanı sıra kamu bürokrasisi ve ekonomi basınındaki faaliyetleriyle de tanınıyordu.</p>

<p>Kamu görevlerinden akademiye uzanan kariyer</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Veysi Seviğ, kariyerinin önemli bölümünde kamu kurumlarında görev aldı. Maliye Bakanlığı bünyesinde Baş Hesap Uzmanı olarak çalışan Seviğ, meslek yaşamı boyunca Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Başbakanlık ve İstanbul Ticaret Odası gibi kurumlarda da çeşitli görevler üstlendi.</p>

<p>Vergi hukuku alanındaki akademik çalışmalarıyla mesleki literatüre katkı sağlayan Seviğ, kamu tecrübesini akademik birikimiyle bir araya getiren isimlerden biri oldu.</p>

<p>30 yılı aşkın süre ekonomi yazıları kaleme aldı</p>

<p>Prof. Dr. Veysi Seviğ, akademik ve mesleki çalışmalarının yanı sıra ekonomi basınındaki yazılarıyla da geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı.</p>

<p>Vergi mevzuatındaki değişiklikler, mali düzenlemeler ve iş dünyasını yakından ilgilendiren uygulamalar üzerine 30 yılı aşkın süre yazılar kaleme aldı.</p>

<p>Son döneminde EKONOMİ Gazetesi’nde yazılarını sürdüren Seviğ, özellikle karmaşık vergi düzenlemelerini meslek mensupları ve iş dünyası açısından değerlendiren çalışmalarıyla tanınıyordu.</p>

<p>Vergi Dünyası’nın kurucuları arasında yer aldı</p>

<p>Seviğ, Türkiye’de vergi alanındaki önemli mesleki yayınlardan Vergi Dünyası dergisinin kuruluşunda görev alan isimler arasında yer aldı.</p>

<p>Yıllar boyunca yayımladığı makaleler ve mesleki çalışmalarıyla vergi hukuku alanında önemli bir birikim bıraktı.</p>

<p>Prof. Dr. Veysi Seviğ kimdir?</p>

<p>Prof. Dr. Veysi Seviğ, 1939 yılında dünyaya geldi. Eğitim hayatının ardından maliye ve vergi alanına yönelen Seviğ, kamu bürokrasisinden akademiye, mesleki yayıncılıktan ekonomi basınına uzanan uzun bir kariyere sahipti.</p>

<p>Maliye Bakanlığı’nda Baş Hesap Uzmanı olarak görev yapan Seviğ, Devlet Planlama Teşkilatı ve Başbakanlık bünyesinde de çeşitli görevler üstlendi. İstanbul Ticaret Odası’ndaki çalışmalarıyla iş dünyasının vergi ve mali mevzuata ilişkin konularıyla yakından ilgilendi.</p>

<p>Akademik kariyerinde özellikle vergi hukuku üzerine yoğunlaşan Seviğ, uzun yıllar boyunca bilgi ve deneyimini öğrenciler, meslek mensupları ve iş dünyasıyla paylaştı.</p>

<p>Vergi Dünyası dergisinin kurucuları arasında bulunan Seviğ, mesleki yayıncılığın yanı sıra ekonomi gazeteciliğinde de uzun soluklu bir kariyer yürüttü. Vergi mevzuatı ve mali düzenlemeler başta olmak üzere ekonomiyle ilgili çok sayıda konuda 30 yılı aşkın süre köşe yazıları kaleme aldı.</p>

<p>Son yıllarında EKONOMİ Gazetesi’nde yazmayı sürdüren Prof. Dr. Veysi Seviğ, vergi alanındaki akademik ve mesleki çalışmalarıyla Türkiye’de bu alanda tanınan isimlerden biri haline geldi.</p>

<p>Cenaze programı belli oldu</p>

<p>Prof. Dr. Veysi Seviğ’in cenazesinin 6 Eylül Pazar günü öğle namazının ardından İstanbul Ataköy 5. Kısım Camii’nden kaldırılması planlanıyor.</p>

<p>Seviğ’in vefatıyla Türkiye’nin vergi hukuku, maliye, akademi ve ekonomi basınında uzun yıllar çalışmalar yürütmüş önemli isimlerinden biri hayatını kaybetti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Kayıplarımız</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/vergi-dunyasinin-duayen-ismi-prof-dr-veysi-sevig-hayatini-kaybetti</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 17:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9856.jpeg" type="image/jpeg" length="11400"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Torosların Açık Hava Eczanesi: Yörüklerin Yüzyıllık Sağlık Bilgisi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/toroslarin-acik-hava-eczanesi-yoruklerin-yuzyillik-saglik-bilgisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/toroslarin-acik-hava-eczanesi-yoruklerin-yuzyillik-saglik-bilgisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yörük topluluklarının sağlık kültürü yalnızca birkaç bitkisel reçeteden ibaret değildi. Göçebe ve yarı göçebe yaşam; bitki bilgisi, hayvan sağlığı, doğum ve çocuk bakımı, kırık-çıkık uygulamaları, beslenme ve inanç temelli pratikleri aynı yaşam düzeni içinde bir araya getirdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İç Toroslar’da yapılan etnofarmakolojik araştırmalar 124 bitki ve üç hayvan türünden hazırlanan 256 geleneksel kullanım kaydederken, Mersin’deki daha yeni saha çalışmaları bu bilginin önemli bölümünün hâlâ yaşlı kuşaklarda yaşadığını gösteriyor. Ancak bu verilerin tamamı yalnızca Yörüklere ait değil; Torosların farklı yerel topluluklarını da kapsıyor.</p>

<p>Yörüklerin sağlık tarihi, Anadolu’nun tıp tarihi içinde ayrı bir yerde duruyor. Bunun nedeni yalnızca kullandıkları bitkiler değil; hastalıkla mücadele biçimlerinin doğrudan göçebe yaşamın koşulları içinde şekillenmiş olması.</p>

<p>Yaylak ile kışlak arasında hareket eden topluluklar için sağlık hizmetine sürekli erişim uzun yüzyıllar boyunca mümkün değildi. Hekime, eczaneye veya hastaneye ulaşmanın zor olduğu dönemlerde aile ve oba, karşılaştığı birçok sağlık sorununu kendi bilgi birikimiyle yönetmek zorunda kaldı.</p>

<p>Bu yapı bugünkü anlamıyla düzenli ve standartlaştırılmış bir tıp sistemi değildi. Daha doğru tanımla; çevre bilgisi, deneyim, aile içi aktarım, inanç, hayvancılık ve zorunluluğun birleştiği bir halk hekimliği kültürüydü.</p>

<h3>Eski Türk sağlık kültüründen Anadolu’ya</h3>

<p>Yörüklerin geleneksel sağlık uygulamalarını doğrudan ve kesintisiz biçimde Orta Asya’daki şaman veya kam geleneğine bağlamak bilimsel açıdan doğru değil.</p>

<p>Eski Türk topluluklarında hastalık ve şifa, bitkisel uygulamalar kadar inanç dünyasıyla da ilişkilendiriliyordu. Kam veya şamanın bazı hastalık ve ritüellerde rol üstlendiği biliniyor. Eski ve Orta Türkçe tıp metinlerinde bitkisel ilaçlar, çeşitli sağaltım yöntemleri ve koruyucu uygulamalara ilişkin kayıtlar da bulunuyor.</p>

<p>Anadolu’ya gelindikten sonra ise sağlık kültürü yeni bir coğrafyada yeniden şekillendi. Türk halk hekimliğinin daha eski unsurları, Anadolu’nun bitki bilgisi, yerel topluluklarla kültürel etkileşim ve İslami dönem uygulamalarıyla birleşti.</p>

<p>Bu nedenle günümüzde Toros Yörükleri arasında kaydedilen herhangi bir uygulamayı doğrudan “Orta Asya’dan taşınmış ve değişmeden kalmış bir reçete” olarak değerlendirmek mümkün değil.</p>

<h3>Anadolu’da göçebe yaşam sağlık bilgisini biçimlendirdi</h3>

<p>Anadolu’daki Türkmen göçer topluluklarının hayvancılığa dayalı hareketli yaşamı Selçuklu ve beylikler dönemlerinde de görülürken, “Yörük” adı özellikle XIV. yüzyıldan itibaren Anadolu ve Rumeli’deki göçebe veya yarı göçebe Türkmen topluluklarını tanımlayan yaygın bir ad hâline geldi.</p>

<p>Bu hareketlilik sağlık bilgisini de doğrudan etkiledi.</p>

<p>Bir yerleşim yerinde uzun süre kalmayan topluluklar için hangi bitkinin hangi vadide yetiştiğini, hangi mevsimde toplanacağını, hayvanlarda görülen bazı sorunlarda ne yapılacağını veya doğum sırasında hangi deneyimli kadına başvurulacağını bilmek gündelik yaşamın parçasıydı.</p>

<p>Sağlık bilgisi yazılı kitaplardan çok gözlem ve sözlü aktarım yoluyla korunuyordu.</p>

<h3>Osmanlı döneminde farklı sağlık gelenekleri yan yana yaşadı</h3>

<p>Osmanlı şehirlerinde medrese ve darüşşifa geleneği üzerinden hekimlik kurumsallaşırken, kırsal ve göçebe topluluklarda halk hekimliği uygulamaları yaşamayı sürdürdü.</p>

<p>Osmanlı dünyasında kurumsal hekimlik ile halk hekimliği aynı tarihsel dönemde yan yana varlığını sürdürdü. Yörüklerin sağlık pratikleri de bu geniş Anadolu sağlık kültürü içinde şekillendi.</p>

<p>Bitkisel uygulamalar, ocaklılar, kırık-çıkık konusunda deneyimli kişiler, yaşlı kadınlar ve aile içinde sağlık bilgisi taşıyan bireyler özellikle kırsal ve hareketli yaşam içinde önemli roller üstlendi.</p>

<p>Bu durum Yörük sağlık kültürünün yalnızca bir “bitki bilgisi” olmadığını, sosyal ilişkiler ve deneyim aktarımı üzerine kurulu daha geniş bir sistem olduğunu gösteriyor.</p>

<h3>Toroslar doğal bir sağlık bilgi alanına dönüştü</h3>

<p>Yörük halk hekimliğinin en görünür alanlarından biri bitki bilgisiydi.</p>

<p>Toroslar, Akdeniz bitki örtüsüyle yüksek dağ ekosistemlerinin kesiştiği son derece zengin bir flora barındırıyor.</p>

<p>Yüzyıllar boyunca aynı göç yollarını kullanan topluluklar hangi bitkinin nerede yetiştiğini, hangi dönemde toplanabileceğini ve halk arasında hangi amaçlarla kullanıldığını kuşaktan kuşağa aktardı.</p>

<p>Bu bilgi yalnız Yörüklere ait değildi. Torosların yerleşik köylerinde yaşayan farklı topluluklar da aynı ekolojik çevreden yararlanıyordu.</p>

<p>Bu nedenle bölgedeki etnobotanik çalışmalar Yörük kültürünün önemli bir parçasını anlamaya yardımcı olsa da elde edilen her veriyi yalnızca Yörüklere özgü kabul etmek doğru değil.</p>

<h3>İç Toroslarda 124 bitki ve 256 geleneksel kullanım kaydedildi</h3>

<p>1995 yılında Journal of Ethnopharmacology’de yayımlanan İç Toroslar araştırması, bölgenin halk hekimliği bilgisinin genişliğini ortaya koydu.</p>

<p>Araştırmada 124 bitki ve üç hayvan türünden hazırlanan toplam 256 geleneksel ilaç veya kullanım kayda geçirildi.</p>

<p>Bu sayı, Toros halk hekimliğinin yalnızca birkaç iyi bilinen bitkiye dayanmadığını gösteriyor.</p>

<p>Ancak araştırma doğrudan yalnızca Yörükler üzerinde yürütülmediği için bu 256 kullanımın tamamını “Yörük reçeteleri” olarak tanımlamak bilimsel açıdan doğru olmaz.</p>

<p>Bu veriler daha çok Yörüklerin de yaşadığı İç Toroslar’daki geniş halk hekimliği kültürünün zenginliğini gösteriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>Mersin’de geleneksel bilgi hâlâ yaşıyor</h3>

<p>2018 ve 2019 yıllarında Mersin kırsalında yapılan geniş etnobotanik araştırma, sözlü sağlık bilgisinin günümüzde de tamamen kaybolmadığını ortaya koydu.</p>

<p>Çalışmada 338 kişiyle görüşüldü.</p>

<p>Araştırma Mersin kırsalındaki farklı yerel toplulukları kapsadığı için sonuçların tamamını yalnızca Yörüklere özgülemek doğru değil.</p>

<p>Çalışmada 93 tıbbi bitki türü ve toplam 189 tıbbi kullanım kayda geçirildi.</p>

<p>Belirlenen 93 bitkinin 83’ü yabani, 10’u kültüre alınmış türlerdi.</p>

<p>En sık kullanılan bitki bölümleri toprak üstü kısımlar, yapraklar ve meyvelerdi. Hazırlama yöntemleri arasında demleme, doğrudan uygulama ve kaynatma öne çıktı.</p>

<p>Bu veriler, Toros coğrafyasında sözlü sağlık bilgisinin yakın zamana kadar ne kadar geniş bir çeşitlilik koruduğunu gösteriyor.</p>

<h3>Zeytinyağı, bal ve bitkiler aynı hazırlamada buluşuyordu</h3>

<p>Toros halk hekimliğinde bitki her zaman tek başına kullanılmıyordu.</p>

<p>Zeytinyağı, bal, un ve şeker gibi günlük yaşamda bulunan maddeler bazı geleneksel hazırlamalarda taşıyıcı veya yardımcı unsur olarak yer alıyordu.</p>

<p>Bazı reçinelerin zeytinyağıyla karıştırılarak yaralara sürüldüğü, kimi hatmi türlerinin öksürük amacıyla kaynatıldığı ve bazı bitki yapraklarının yanıklara uygulandığı saha araştırmalarında kaydedildi.</p>

<p>Bunlar tarihsel ve etnobotanik kullanım kayıtlarıdır.</p>

<p>Bir uygulamanın geçmişte kullanılmış olması, modern tıp açısından etkin ve güvenli olduğunun kanıtı değildir.</p>

<p>Açık yaralara steril olmayan maddelerin uygulanması enfeksiyon riskini artırabileceği gibi bazı bitkiler doğrudan zehirli de olabilir.</p>

<h3>Hayvancılık insan sağlığıyla iç içeydi</h3>

<p>Yörüklerin sağlık dünyasını anlamak için hayvancılığı ayrı düşünmek mümkün değil.</p>

<p>Sürü yalnız ekonomik değer taşımıyordu. Süt, et, deri, yün ve ulaşım gibi temel ihtiyaçların kaynağıydı.</p>

<p>Bu nedenle hayvan sağlığı doğrudan insan yaşamının devamlılığıyla bağlantılıydı.</p>

<p>Çobanlar ve sürü sahipleri hayvan yaralarını, doğumları, ayak sorunlarını ve çeşitli hastalık belirtilerini gözlemleyerek zamanla geniş bir pratik bilgi geliştirdi.</p>

<p>Mersin araştırmasında bazı bitkilerin hem insanlar hem de hayvanlar için geleneksel amaçlarla kullanıldığı kaydedildi.</p>

<p>Bu durum Yörük yaşamında halk hekimliği ile halk veterinerliğinin neden birbirine yakın geliştiğini açıklıyor.</p>

<h3>Kırık ve çıkık göçebe yaşamda önemliydi</h3>

<p>Dağlık arazide uzun mesafe yürümek, hayvanlarla çalışmak, yük taşımak ve zorlu doğa koşullarında hareket etmek travma riskini artırıyordu.</p>

<p>Bu nedenle kırık ve çıkıkların fark edilmesi, yaralı uzvun korunması veya hareketsiz tutulması gibi bilgiler göçebe yaşamda pratik önem taşıyordu.</p>

<p>Anadolu halk hekimliği literatüründe kırık-çıkık uygulamaları en yaygın geleneksel sağaltım alanlarından biri olarak yer alıyor.</p>

<p>Yörük topluluklarında da bu tür uygulamaların varlığı biliniyor.</p>

<p>Ancak Yörüklerin diğer Anadolu topluluklarından daha gelişmiş bir kırık-çıkık bilgisine sahip olduğunu söylemek için yeterli karşılaştırmalı bilimsel veri bulunmuyor.</p>

<p>Ayrıca geçmişte uygulanan her müdahalenin güvenli olduğu düşünülmemeli. Günümüzde kırık veya çıkık şüphesinde görüntüleme ve uzman değerlendirmesi yapılmadan yapılan müdahaleler damar, sinir ve yumuşak doku hasarına yol açabilir.</p>

<h3>Sağlık bilgisinin önemli taşıyıcılarından biri kadındı</h3>

<p>Yörük sağlık kültüründe bilgi yalnız belirli bir halk hekiminde toplanmıyordu.</p>

<p>Özellikle kadınlar; çocuk bakımı, doğum, lohusalık, beslenme, bitki toplama ve günlük sağlık sorunlarının yönetilmesinde belirgin rol oynuyordu.</p>

<p>Mersin Sarıkeçili Yörükleri üzerine yapılan çalışma, kadınların halk hekimliği uygulamalarındaki yerini doğrudan inceleyen önemli araştırmalardan biri.</p>

<p>Bu çalışmada kadınların doğum, lohusalık, çeşitli hastalıklar ve ilk yardım niteliğindeki uygulamalarda geleneksel bilgi taşıyıcısı olduğu gösterildi.</p>

<p>Bilgi çoğunlukla yazılı değildi.</p>

<p>Anne kızına, kayınvalide geline, yaşlı kadın daha genç aile üyelerine uygulamayı göstererek aktarıyordu.</p>

<p>Bu nedenle Yörük sağlık kültürünün önemli bir bölümü kadınların belleğinde taşındı.</p>

<h3>Doğum ve lohusalık ayrı bir sağlık dünyasıydı</h3>

<p>Göçebe yaşamda doğum uzun süre ev veya oba içinde gerçekleşen bir süreçti.</p>

<p>Deneyimli kadınlar ve geleneksel ebeler doğumun yönetiminde önemli rol üstlendi.</p>

<p>Doğum sonrası dönemde annenin beslenmesi, bebeğin korunması ve lohusalığa ilişkin çeşitli uygulamalar sözlü kültürle aktarıldı.</p>

<p>Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Anadolu’nun genel doğum gelenekleriyle Yörüklere özgü uygulamaların her zaman birbirinden kesin biçimde ayrılamaması.</p>

<p>Dua, çeşitli bitkiler, beslenmeye ilişkin uygulamalar ve koruyucu ritüeller Anadolu’nun birçok bölgesinde farklı topluluklarda da görülüyor.</p>

<p>Bu nedenle yalnızca belirli bir saha araştırmasıyla doğrulanabilen uygulamalar doğrudan “Yörük geleneği” olarak adlandırılmalı.</p>

<h3>Hastalık yalnız bedensel olarak açıklanmıyordu</h3>

<p>Yörüklerin geleneksel sağlık anlayışında hastalık her zaman yalnız bedensel bir sorun olarak görülmedi.</p>

<p>Nazar, korku, kutsal yerler, ocaklar, dua ve çeşitli ritüeller de halk hekimliği içinde yer buldu.</p>

<p>Manisa Yörük köylerinde kaydedilen halk uygulamalarını inceleyen çalışmalar, bitkisel ve fiziksel yöntemlerle inanç temelli uygulamaların aynı kültürel yapı içinde birlikte kullanılabildiğini gösteriyor.</p>

<p>Ağız sorunları, çıban, diş ağrısı, sarılık, siğil ve nazar gibi birbirinden farklı durumlara yönelik halk uygulamalarının kayda geçtiği biliniyor.</p>

<p>Bu ritüellerin kültürel ve tarihsel değeri bulunması, hastalık tedavisinde biyolojik etkinliklerinin bilimsel olarak kanıtlandığı anlamına gelmez.</p>

<h3>İslamiyet eski sağlık kültürünü yeniden şekillendirdi</h3>

<p>Anadolu’da İslamlaşma süreci eski Türk sağlık uygulamalarını bir anda ortadan kaldırmadı.</p>

<p>Bazı inanç ve ritüeller yeni dini kavramlarla yeniden yorumlandı.</p>

<p>Ocaklılar, okuyucular, hocalar, yaşlı kadınlar ve yerel halk hekimleri zaman içinde Anadolu sağlık kültürünün farklı aktörleri hâline geldi.</p>

<p>Ancak “şamanın yerini doğrudan hoca aldı” şeklinde basit bir tarihsel çizgi kurmak doğru olmaz.</p>

<p>Daha gerçekçi olan, farklı dönemlerden gelen uygulamaların Anadolu’da birbirine eklenerek yeni halk hekimliği biçimleri oluşturduğunu kabul etmek.</p>

<h3>Yerleşik hayata geçiş sağlık kültürünü değiştirdi</h3>

<p>Yörüklerin tarihindeki en önemli kırılmalardan biri yerleşik hayata geçiş süreciydi.</p>

<p>Osmanlı’nın çeşitli dönemlerde uyguladığı iskân politikalarıyla başlayan dönüşüm, Cumhuriyet döneminde ulaşımın, eğitimin ve kamu sağlık hizmetlerinin yaygınlaşmasıyla hızlandı.</p>

<p>Göç yollarının kısalması veya tamamen sona ermesi sağlık hizmetlerine erişimi de değiştirdi.</p>

<p>Sağlık ocaklarının, hastanelerin ve eczanelerin yaygınlaşmasıyla geleneksel uygulamaların günlük hayattaki zorunlu rolü azaldı.</p>

<p>Doğumların sağlık kuruluşlarına taşınması, antibiyotikler ve modern ilaçların yaygınlaşması, röntgen ve laboratuvar olanaklarının ulaşılabilir hâle gelmesi özellikle enfeksiyon, travma ve doğum gibi alanlarda büyük dönüşüm yarattı.</p>

<p>Geleneksel sağlık bilgisi tamamen kaybolmadı; ancak zorunlu bir sağlık sistemi olmaktan giderek kültürel ve tamamlayıcı bir bilgi alanına dönüştü.</p>

<h3>Yaşlı kuşak bilgiyle birlikte azalıyor</h3>

<p>Mersin’de yapılan etnobotanik araştırmada katılımcıların yaş ortalamasının yaklaşık 68 olması önemli bir işaret.</p>

<p>Bu veri, geleneksel sağlık bilgisinin önemli bölümünün hâlâ yaşlı kuşaklarda yoğunlaştığını gösteriyor.</p>

<p>Gençlerin şehirleşmesi, modern sağlık hizmetlerine erişimin artması ve günlük yaşamın değişmesiyle bitki toplama, hazırlama ve kullanma bilgisi giderek daha az aktarılıyor.</p>

<p>Bu nedenle araştırmacılar açısından mesele yalnızca hangi bitkinin kullanıldığı değil, bu bilginin tamamen kaybolmadan kayıt altına alınması.</p>

<h3>Geleneksel bilgi modern bilim için araştırma sorusu oluşturabilir</h3>

<p>Etnobotanik ve etnofarmakoloji araştırmalarının amacı eski reçetelerin tamamını doğru kabul etmek değil.</p>

<p>Bilimsel değer, belirli bir bitkinin belirli amaçlarla uzun süre kullanılmış olmasının yeni bir araştırma sorusu oluşturabilmesinde yatıyor.</p>

<p>Araştırmacılar önce kullanımın nerede, kim tarafından ve nasıl yapıldığını kaydediyor.</p>

<p>Daha sonra bitkinin kimyasal içeriği, toksisitesi ve biyolojik etkileri laboratuvar çalışmalarında incelenebiliyor.</p>

<p>İnsanlarda gerçekten yararlı olup olmadığı ise ancak uygun klinik araştırmalarla belirlenebilir.</p>

<p>Bu nedenle Yörük ve Toros halk hekimliği doğrudan modern tedavi rehberi olarak değil; tarih, antropoloji, farmakognozi ve etnofarmakoloji için zengin bir araştırma alanı olarak değerlendirilmeli.</p>

<h3>Doğal olan her zaman güvenli değil</h3>

<p>Geleneksel bitki bilgisinin romantikleştirilmesi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.</p>

<p>Mersin saha araştırmasında bazı bitkilerin yan etkilerine ilişkin yerel uyarılar da kaydedildi.</p>

<p>Ecballium elaterium ve Drimia maritima gibi bazı türlerin dikkatle kullanılması gerektiği belirtilirken, Atropa belladonna meyvesini tıbbi amaçla değil susuzluğunu gidermek için tüketen genç bir kişinin halüsinasyon, ağız kuruluğu ve görme bozukluğu yaşayarak hastaneye başvurduğu bildirildi.</p>

<p>Bu olay geleneksel bitki bilgisindeki temel güvenlik sorununu açık biçimde gösteriyor.</p>

<p>Doğal olması, bir bitkinin güvenli olduğu anlamına gelmiyor.</p>

<p>Yanlış türün toplanması, miktarın bilinmemesi, zehirli bileşenler veya kullanılan ilaçlarla etkileşim ciddi sonuçlara yol açabilir.</p>

<h3>Yörük halk hekimliğinin asıl mirası reçetelerden daha büyük</h3>

<p>Yörüklerin sağlık tarihine yalnızca “hangi bitki hangi hastalıkta kullanıldı?” sorusuyla bakmak yetersiz kalıyor.</p>

<p>Asıl görülen şey, hareket hâlindeki bir toplumun coğrafya ve sağlık arasında kurduğu ilişki.</p>

<p>Yaylada hangi bitkinin nerede yetiştiğini bilmek, sürünün hastalığını tanımak, doğum sırasında deneyimli kadınlardan yararlanmak, yaralanmayı yönetmek, gıdayı korumak ve bu bilgiyi sonraki kuşağa aktarmak aynı yaşam sisteminin parçalarıydı.</p>

<p>İç Toroslar’da 124 bitki ve üç hayvan türünden 256 geleneksel kullanımın kayda geçirilmesi, Mersin’de ise 93 tıbbi bitki türü ve 189 kullanım kaydının belgelenmesi bu kültürel belleğin ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Ancak bu veriler yalnızca Yörüklere ait değil; Toros coğrafyasının farklı topluluklarını da kapsıyor.</p>

<p>Yörüklere özgü halk hekimliğinin anlaşılması için Sarıkeçili gibi belirli topluluklar üzerinde yapılan saha çalışmalarının ayrıca değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bugün bu miras iki nedenle değer taşıyor.</p>

<p>Birincisi, Türk tıp tarihi ve somut olmayan kültürel mirasın belgelenmesi.</p>

<p>İkincisi, geçmişte kullanılan bitki ve yöntemlerin modern bilim tarafından bağımsız olarak incelenebileceği araştırma soruları oluşturması.</p>

<p>Yörüklerin sağlık mirasını korumanın yolu eski uygulamaları sorgulamadan yeniden kullanmak değil; onları doğru topluluğa, doğru coğrafyaya ve doğru tarihsel döneme yerleştirerek belgelemek ve tıbbi iddialarını modern bilimsel yöntemlerle ayrı ayrı sınamak.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>• Journal of Ethnopharmacology – Traditional Medicine in Turkey IV. Folk Medicine in the Mediterranean Subdivision</p>

<p>• Journal of Ethnopharmacology – Traditional Medicine in Turkey V. Folk Medicine in the Inner Taurus Mountains</p>

<p>• Frontiers in Pharmacology – An Ethnobotanical Study of Medicinal Plants in Mersin</p>

<p>• Türkiye Klinikleri Tıp Etiği, Hukuku ve Tarihi – Mersin Sarıkeçili Yörükleri’nde Halk Hekimliği Uygulamalarında Kadının Yeri</p>

<p>• International Journal of Language Academy – Manisa’da Şifa Kültürünün İzleri: Selim Altan’ın Manisa Tıp Folkloru Adlı Çalışmasının Folklorik Açıdan İncelenmesi</p>

<p>• Ondokuz Mayıs Üniversitesi – Anadolu’da Yaşayan Halk Hekimliği Uygulamalarının Eski ve Orta Türkçe Tıp Metinlerindeki Temelleri</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Tıp Tarihi</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/toroslarin-acik-hava-eczanesi-yoruklerin-yuzyillik-saglik-bilgisi</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 17:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/yoruklerin-unutulan-saglik-mirasi-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="91495"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Meme Kanserinde Oyunu Değiştirecek Karar: FDA Yeni Hapa Onay Verdi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/meme-kanserinde-oyunu-degistirecek-karar-fda-yeni-hapa-onay-verdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/meme-kanserinde-oyunu-degistirecek-karar-fda-yeni-hapa-onay-verdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[FDA, camizestrant etken maddeli Etcamah’a belirli ileri evre meme kanseri hastalarında hızlandırılmış onay verdi. Karar, ESR1 mutasyonunu kan testiyle erken saptamaya dayanan yeni bir tedavi yaklaşımını öne çıkarıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>FDA’DAN MEME KANSERİ TEDAVİSİNDE YENİ ONAY: ETCAMAH KİMLERDE KULLANILACAK?</p>

<p>ABD Gıda ve İlaç Dairesi, camizestrant etken maddesini içeren Etcamah adlı ağızdan alınan ilaca, belirli ileri evre meme kanseri hastalarında hızlandırılmış onay verdi. Onay, tüm meme kanseri hastalarını değil; hormon reseptörü pozitif, HER2 negatif, lokal ileri veya metastatik hastalığı bulunan ve tedavi sırasında ESR1 mutasyonu saptanan yetişkinleri kapsıyor.</p>

<p>Etcamah tek başına kullanılmak üzere onaylanmadı. Tedavinin abemaciclib, palbociclib veya ribociclib gibi bir CDK4/6 inhibitörüyle birlikte uygulanması öngörülüyor.</p>

<p>FDA kararını dikkat çekici kılan noktalardan biri ise tedavinin değiştirilmesi için görüntüleme yöntemlerinde hastalığın ilerlediğinin görülmesinin beklenmemesi. ESR1 adı verilen direnç mutasyonu, dolaşımdaki tümör DNA’sının incelendiği kan testiyle saptanabiliyor.</p>

<p>ESR1 MUTASYONU NEDİR?</p>

<p>ESR1, östrojen reseptörünün çalışmasını yöneten genlerden biridir. Hormon reseptörü pozitif meme kanserinde tümör hücrelerinin büyümesi büyük ölçüde östrojen sinyallerinden yararlanabilir.</p>

<p>Aromataz inhibitörü adı verilen hormon baskılayıcı ilaçlarla tedavi sırasında bazı tümörlerde ESR1 mutasyonları gelişebilir. Bu değişiklikler, kanser hücrelerinin mevcut hormon tedavisine karşı direnç kazanmasının moleküler işaretlerinden biri olabilir.</p>

<p>Yeni yaklaşımın temelinde de bu direnç işaretini hastalık görüntüleme yöntemlerinde belirgin biçimde ilerlemeden önce yakalamak bulunuyor.</p>

<p>KANDAKİ TÜMÖR DNA’SI TEDAVİ KARARINDA KULLANILIYOR</p>

<p>Tümör hücrelerinden kana çok küçük DNA parçaları geçebilir. Dolaşımdaki tümör DNA’sı olarak adlandırılan bu materyalin incelenmesi, kanserin moleküler özellikleri hakkında bilgi sağlayabilir.</p>

<p>FDA, Etcamah tedavisine uygun hastaların belirlenebilmesi için ESR1 mutasyonunu saptayan eşlikçi tanı testine de onay verdi.</p>

<p>Bu nedenle yeni onay yalnızca yeni bir ilacın kullanıma girmesi açısından değil, tedavi direncinin kan testiyle izlenerek tedavinin daha erken değiştirilmesi yaklaşımı açısından da dikkat çekiyor.</p>

<p>SERENA-6 ÇALIŞMASINDA NE BULUNDU?</p>

<p>Hızlandırılmış onayın temelini SERENA-6 adlı Faz III klinik araştırması oluşturdu. Çalışmaya hormon reseptörü pozitif, HER2 negatif ileri meme kanseri bulunan ve ilk basamakta aromataz inhibitörü ile CDK4/6 inhibitörü tedavisi alan 315 yetişkin dahil edildi.</p>

<p>Hastalarda ESR1 mutasyonu kan dolaşımındaki tümör DNA’sı üzerinden takip edildi. Mutasyon saptandığında ancak görüntüleme değerlendirmesine göre hastalık henüz ilerlememişken hastalar iki tedavi grubuna ayrıldı.</p>

<p>Bir grupta aromataz inhibitörü bırakılarak camizestranta geçildi ve mevcut CDK4/6 inhibitörüne devam edildi. Diğer grupta ise aromataz inhibitörü ile CDK4/6 inhibitörü tedavisi sürdürüldü.</p>

<p>HASTALIĞIN İLERLEMESİNE KADAR GEÇEN SÜRE UZADI</p>

<p>Araştırmada camizestrant grubunda medyan progresyonsuz sağkalım 16 ay olarak hesaplandı. Mevcut aromataz inhibitörü tedavisine devam eden grupta ise bu süre 9,2 ay oldu.</p>

<p>İstatistiksel analizde hastalığın ilerlemesi veya ölüm riskinde yüzde 56 oranında göreceli azalma bildirildi.</p>

<p>Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor: Bu sonuç, camizestrantın yaşam süresini yüzde 56 uzattığı anlamına gelmiyor. Ölçülen sonuç, çalışmanın takip dönemi içinde hastalığın ilerlemesi veya ölümden oluşan birleşik sonlanım noktasının göreceli riskindeki azalmayı ifade ediyor.</p>

<p>GENEL SAĞKALIM İÇİN HENÜZ KESİN SONUÇ YOK</p>

<p>Çalışmanın progresyonsuz sağkalım sonuçları olumlu olmakla birlikte genel sağkalım verileri analiz sırasında henüz olgunlaşmamıştı.</p>

<p>Bu nedenle Etcamah’ın hastaların toplam yaşam süresini ne ölçüde etkilediği konusunda kesin bir sonuç çıkarmak için daha uzun süreli takip gerekiyor.</p>

<p>FDA’nın verdiği onayın “hızlandırılmış onay” olması da bu noktada önem taşıyor. Kurum, klinik yararın doğrulanması ve daha ayrıntılı biçimde ortaya konması amacıyla doğrulayıcı çalışmaların sürdürülmesini istiyor.</p>

<p>FDA AÇISINDAN NEDEN FARKLI BİR KARAR?</p>

<p>FDA, bu kararı kanser tedavisinde direnç mutasyonunun dolaşımdaki tümör DNA’sında saptanmasına dayanarak, görüntüleme yöntemlerinde hastalık ilerlemesi görülmeden tedavinin değiştirilmesine yönelik ilk onay olarak tanımladı.</p>

<p>Başka bir ifadeyle tedavi değişikliğinin zamanlamasında yalnızca tümörün görüntülerde büyümesi değil, kanserin moleküler yapısında ortaya çıkan direnç işareti de belirleyici hale geliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu yaklaşım, gelecekte kanser tedavisinin nasıl izleneceği konusunda da araştırılması gereken yeni bir alan açıyor.</p>

<p>ETCAMAH NASIL ETKİ GÖSTERİYOR?</p>

<p>Camizestrant, seçici östrojen reseptörü parçalayıcı olarak tanımlanan ilaç grubunda yer alıyor. Östrojen reseptörünü hedefleyerek hormon sinyalinin kanser hücrelerini besleyen etkisini engellemeyi amaçlıyor.</p>

<p>İlaç ağızdan tablet şeklinde kullanılıyor. FDA tarafından belirtilen önerilen camizestrant dozu günde bir kez 75 miligram ve tedavi bir CDK4/6 inhibitörüyle birlikte uygulanıyor.</p>

<p>YAN ETKİLER VE UYARILAR NELER?</p>

<p>Yeni bir kanser ilacının onaylanması, ilacın risksiz olduğu anlamına gelmiyor. Camizestrantın reçete bilgilerinde belirli ilaçlarla birlikte kullanıldığında kalbin elektriksel ritmini etkileyebilecek QTc uzaması ve buna bağlı ritim bozukluğu riski için kutulu uyarı bulunuyor.</p>

<p>Kalp hızının normalden yavaşlaması anlamına gelen bradikardi ve anne karnındaki bebeğe zarar verme olasılığı da uyarılar arasında bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle tedavinin başlanması, sürdürülmesi ve diğer ilaçlarla birlikte kullanılması onkoloji ekibi tarafından hastanın klinik durumuna göre değerlendirilmelidir.</p>

<p>HER MEME KANSERİ HASTASI BU İLACI KULLANABİLİR Mİ?</p>

<p>Hayır. FDA onayı belirli moleküler ve klinik özelliklere sahip hasta grubuyla sınırlı.</p>

<p>Hasta hormon reseptörü pozitif ve HER2 negatif lokal ileri veya metastatik meme kanserine sahip olmalı; aromataz inhibitörü ve CDK4/6 inhibitörü tedavisi sırasında ESR1 mutasyonu yetkilendirilmiş bir testle saptanmış olmalı.</p>

<p>Dolayısıyla yalnızca “meme kanseri tanısı” Etcamah kullanımı için yeterli bir ölçüt değil. Hastalığın evresi, reseptör özellikleri, mevcut tedavisi ve moleküler test sonucu birlikte değerlendiriliyor.</p>

<p>HIZLANDIRILMIŞ ONAY NE ANLAMA GELİYOR?</p>

<p>Hızlandırılmış onay, ciddi hastalıklarda umut verici klinik veriler bulunan tedavilere daha erken erişim sağlanmasına yönelik düzenleyici bir mekanizma.</p>

<p>Ancak bu statü klinik yararın bütün yönleriyle kesinleştiği anlamına gelmiyor. Etcamah için devam eden onayın gelecekte yapılacak doğrulayıcı araştırmalarda klinik yararın doğrulanmasına bağlı olabileceği belirtiliyor.</p>

<p>Bu nedenle SERENA-6 araştırmasının uzun dönem sonuçları, özellikle genel sağkalım verileri, tedavinin gerçek klinik değerini değerlendirmede yakından izlenecek.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<p>ABD Gıda ve İlaç Dairesi, 4 Eylül 2026 tarihli camizestrant hızlandırılmış onay duyurusu.</p>

<p>ABD Gıda ve İlaç Dairesi, Etcamah ve eşlikçi tanı testi hakkındaki düzenleyici değerlendirme.</p>

<p>SERENA-6 Faz III klinik araştırması.</p>

<p>AstraZeneca, 4 Eylül 2026 tarihli Etcamah düzenleyici onay ve SERENA-6 sonuç açıklaması.</p>

<p>The New England Journal of Medicine, SERENA-6 Faz III araştırma sonuçları. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/meme-kanserinde-oyunu-degistirecek-karar-fda-yeni-hapa-onay-verdi</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 16:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/i-m-g-9851.jpeg" type="image/jpeg" length="95027"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kas ve Kemik İyileşirken Tendonlar Zor Toparlanıyor: Yeni Bulgular]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kas-ve-kemik-iyilesirken-tendonlar-zor-toparlaniyor-yeni-bulgular</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kas-ve-kemik-iyilesirken-tendonlar-zor-toparlaniyor-yeni-bulgular" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Michigan Medicine araştırmacıları, 4 Eylül 2026’da yayımlanan bilimsel değerlendirmede tendonların sınırlı iyileşme kapasitesini, laboratuvarda geliştirilen mikrotendon platformunu ve tendon-kemik birleşim bölgesindeki düşük oksijen ortamını inceleyen son bulguları bir araya getirdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Development’ta yayımlanan fare ve hücre çalışması, HIF-1α adlı proteinin Aşil tendonunun kemiğe bağlandığı bölgenin gelişimi, kollajen düzeni ve yapısal bütünlüğü için gerekli olduğunu gösterirken, sonuçlar henüz insanlarda yeni bir tedavi anlamına gelmiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Omuzdaki rotator cuff yırtıkları, Aşil tendonu sorunları ve tenisçi dirseği gibi tendon hastalıkları haftalar değil, çoğu zaman aylar süren bir iyileşme dönemine yol açabiliyor. Michigan Medicine araştırmacılarının 4 Eylül 2026’da yayımlanan değerlendirmesi, tendonların neden kas ve kemik kadar etkili onarılamadığını anlamaya yönelik iki araştırma hattını öne çıkardı: laboratuvarda geliştirilen mikrotendonlar ve tendonun kemiğe bağlandığı bölgedeki düşük oksijen ortamını inceleyen deneysel çalışma.<br />
Hakemli araştırma, Development dergisinde 22 Haziran 2026’da çevrim içi yayımlandı. Çalışmada farelerin Aşil tendonunun topuk kemiğine bağlandığı bölge ile tendon hücreleri incelendi.<br />
Araştırmacılar özellikle HIF-1α adı verilen proteinin rolüne odaklandı. Bu protein, hücrelerin düşük oksijen koşullarına verdiği biyolojik yanıtın düzenlenmesinde görev yapıyor.<br />
Tendonlar eski gücüne dönmekte zorlanabiliyor<br />
Tendonlar, kasların oluşturduğu kuvveti kemiğe aktaran yoğun kollajen yapılardan oluşuyor. Kanlanmalarının birçok başka dokuya göre daha sınırlı olması, yaralanma sonrası onarım sürecini zorlaştıran faktörlerden biri kabul ediliyor.<br />
Tendonun iyileşmesi yalnızca yeni kollajen üretilmesine bağlı değil. Kollajen liflerinin doğru yönde düzenlenmesi ve dokunun yeniden mekanik yüke dayanabilecek bir yapı kazanması gerekiyor.<br />
Bu nedenle tendon dokusu iyileşmiş görünse bile eski yapısını ve gücünü tamamen geri kazanamayabiliyor. Kronik tendon sorunlarında hücrelerin uzun süre stres altında kalması ve daha düzensiz, skar benzeri bir doku oluşturması da iyileşme kalitesini etkileyebiliyor.<br />
Sorunun geniş bir nüfusu ilgilendirdiğini gösteren örneklerden biri rotator cuff yırtıkları. Michigan Medicine’in aktardığı verilere göre 60 yaş üzerindeki yetişkinlerin yaklaşık yüzde 30’unda rotator cuff yırtığı bulunuyor.<br />
Aşil tendonunun kemiğe bağlandığı bölge incelendi<br />
Development’ta yayımlanan araştırma doğrudan yetişkin tendon yaralarının tedavisini test etmedi. Bilim insanları, tendonun kemiğe bağlandığı “entezis” adı verilen özel bölgenin doğum sonrası gelişimini anlamaya çalıştı.<br />
Farelerde yapılan incelemelerde hem tendonun hem de tendon-kemik birleşim bölgesinin gelişimin erken dönemlerinde düşük oksijen koşullarına maruz kaldığı görüldü.<br />
Doğumdan sonra tendon dokusundaki düşük oksijen durumu hızla azalırken, tendonun kemiğe bağlandığı bölgenin en azından doğum sonrası beşinci güne kadar düşük oksijenli ortamını koruduğu belirlendi.<br />
Araştırmacılar, bu ortamın tendon-kemik bağlantısının normal gelişiminde görev alan biyolojik süreçlerden biri olabileceğini değerlendirdi.<br />
HIF-1α devre dışı bırakıldığında yapı bozuldu<br />
Araştırmanın ikinci aşamasında tendon ve tendon-kemik bağlantısındaki belirli hücrelerde HIF-1α üretimi genetik yöntemlerle engellendi.<br />
Bu farelerde tendon-kemik bağlantısının biçiminin bozulduğu, topuk kemiğinin yapısında değişiklikler oluştuğu ve mineralizasyonun azaldığı görüldü.<br />
Kollajen liflerinin organizasyonu da normal gruptan farklıydı. Tendon-kemik birleşim bölgesinde daha fazla hücre ölümü saptandı.<br />
Hayvanların kavrama gücü ölçümlerinde de belirgin kayıplar görüldü. Bulgular, HIF-1α sinyalinin tendon-kemik bağlantısının normal gelişimi ve yapısal bütünlüğüyle ilişkili olduğunu gösterdi.<br />
Laboratuvar ortamında incelenen tendon fibroblastlarında ise HIF-1α eksikliğinin hücrelerin düşük oksijene verdiği genetik yanıtı zayıflattığı, metabolik süreçleri değiştirdiği ve hücre dışı matriks üretimini bozduğu belirlendi.<br />
Hücre dışı matriks, tendonun dayanıklılığına katkı sağlayan kollajen gibi yapısal bileşenlerin oluşturduğu destek ağı olarak tanımlanıyor.<br />
Bulgular yetişkin tendon yarasının tedavisi anlamına gelmiyor<br />
Çalışmanın önemli bir sınırı, deneylerin ağırlıklı olarak gelişmekte olan farelerin Aşil tendon-kemik birleşim bölgesinde yapılmış olması.<br />
Araştırma, yetişkin bir insanda meydana gelen Aşil tendonu kopmasının veya rotator cuff yırtığının HIF-1α üzerinden tedavi edilebileceğini göstermiyor.<br />
Düşük oksijen ortamının tendon hastalıklarında her zaman zararlı ya da her zaman yararlı olduğu sonucu da bu çalışmadan çıkarılamaz.<br />
Araştırmanın gösterdiği temel nokta, gelişim sırasında kontrollü düşük oksijen ortamının ve buna verilen HIF-1α yanıtının tendon-kemik birleşim bölgesinin normal yapısının oluşmasında rol oynaması.<br />
Bu mekanizmanın yetişkin tendon onarımında nasıl değiştiğinin ayrıca araştırılması gerekiyor.<br />
İnsan saç teli kalınlığında mikrotendonlar<br />
Michigan Medicine ekibinin tendon araştırmalarındaki diğer hattını “mikrotendon” adı verilen minyatür doku modelleri oluşturuyor.<br />
Araştırmacılar, tendon hücrelerini laboratuvar ortamında üç boyutlu küçük dokular halinde düzenleyerek tendon biyolojisini kontrollü koşullarda inceleyebiliyor.<br />
Bu yapıların yaklaşık bir insan saç teli kalınlığında olduğu ve tek bir donörden yüzlerce, hatta binlerce mikrotendon üretilebildiği belirtiliyor.<br />
Mikrotendonlar farklı ilaçlara ve mekanik kuvvetlere maruz bırakılabiliyor. Araştırmacılar daha sonra dokunun işlevindeki değişiklikleri ölçebiliyor.<br />
Bu sistem gerçek insan tendonunun bütün biyolojik ve mekanik özelliklerini yeniden oluşturmuyor. Buna karşılık çok sayıda deneyin benzer koşullarda yapılabilmesine ve tendon hücrelerinin belirli uyaranlara verdiği yanıtların karşılaştırılmasına olanak sağlıyor.<br />
Amaç tedavi adaylarını laboratuvarda daha iyi incelemek<br />
Tendon hastalıklarının araştırılmasındaki sorunlardan biri, hayvan modellerinde elde edilen sonuçların insan tendonunda her zaman aynı biçimde ortaya çıkmaması.<br />
Mikrotendon yaklaşımı, bu araştırma boşluğunun bir bölümünü laboratuvar ortamında azaltmayı amaçlıyor.<br />
Gelecekte farklı ilaçların, biyolojik moleküllerin ve mekanik yüklenme biçimlerinin tendon dokusu üzerindeki etkileri çok sayıda mikrotendon üzerinde karşılaştırılabilir.<br />
Ancak platform şu aşamada deneysel bir araştırma aracı. Rotator cuff yırtığı, Aşil tendinopatisi veya başka bir tendon hastalığı için onaylanmış yeni bir tedavi ortaya çıkmış değil.<br />
Tendon araştırmalarında iki farklı ölçek birleşiyor<br />
Michigan Medicine’de yürütülen çalışmalar tendon sorunlarını iki farklı düzeyden ele alıyor.<br />
Mikrotendon sistemi, hücrelerin ve minyatür tendon dokularının mekanik kuvvetlere veya deneysel maddelere nasıl yanıt verdiğinin laboratuvarda incelenmesine olanak sağlıyor.<br />
HIF-1α çalışması ise tendonun kemiğe bağlandığı bölgenin gelişiminde hücrelerin düşük oksijen ortamına nasıl uyum sağladığını ortaya koyuyor.<br />
Bu araştırma hatları, tendonların sınırlı onarım kapasitesinin tek bir nedene bağlanamayacağını; kanlanma, oksijen düzeyi, hücresel stres, kollajen organizasyonu ve mekanik yüklenme gibi birbiriyle bağlantılı süreçlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.<br />
Araştırmalar henüz hastalara yeni bir tedavi sunmuyor. Bilimsel hedef, tendon dokusunun neden çoğu zaman eski yapısına ve gücüne tam olarak dönemediğini daha ayrıntılı biçimde çözerek gelecekte geliştirilecek tedavilerin hangi biyolojik süreçleri hedeflemesi gerektiğini belirlemek.<br />
KAYNAKLAR<br />
• Michigan Medicine – Why Tendons Heal So Poorly and How Researchers Hope to Fix Them, 4 Eylül 2026<br />
• Development – The Developing Tendon and Enthesis Are Hypoxic and Rely on Hypoxia-Inducible Factor 1α During Postnatal Development, 22 Haziran 2026</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kas-ve-kemik-iyilesirken-tendonlar-zor-toparlaniyor-yeni-bulgular</guid>
      <pubDate>Sat, 05 Sep 2026 16:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/09/tendonlar-neden-zor-iyilesiyor-200kb.jpg" type="image/jpeg" length="58724"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trabzon Ortahisar’da Otomobil Çarptı: Genç Kız Entübe Edildi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trabzon’un Ortahisar ilçesinde yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza otomobil çarptı. Ağır yaralanan genç kız hastaneye kaldırılarak entübe edildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Trabzon’un Ortahisar ilçesine bağlı Bahçecik Mahallesi’nde meydana gelen trafik kazasında bir genç kız ağır yaralandı. Olay, dün öğle saatlerinde mahalle içindeki cadde üzerinde yaşandı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Edinilen bilgilere göre, yolun karşısına geçmeye çalışan genç kıza cadde üzerinde ilerleyen bir otomobil çarptı. Çarpmanın etkisiyle genç kız metrelerce savrularak yere düştü.</p>

<p>Kazayı gören çevredeki vatandaşlar hızla olay yerine koşarak yaralıya ilk müdahaleyi yaptı. Durumun 112 Acil Sağlık ekiplerine bildirilmesi üzerine bölgeye kısa sürede ambulans sevk edildi.</p>

<p>Olay yerine ulaşan sağlık ekipleri, ağır yaralanan genç kıza ilk müdahaleyi olay yerinde gerçekleştirdi. Ardından ambulansla <strong>hastaneye</strong> kaldırılan genç kızın tedavi altına alındığı öğrenildi.</p>

<p>Hastaneden edinilen bilgilere göre genç kızın sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu ve yoğun bakım ünitesinde <strong>entübe edilerek tedavisinin sürdüğü</strong> bildirildi.</p>

<p>Kazayla ilgili inceleme başlatıldı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/trabzon-ortahisarda-otomobil-carpti-genc-kiz-entube-edildi</guid>
      <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/JabDXO75eq4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="83266"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[14 Mart Tıp Bayramı’nın Bilinmeyen Hikâyesi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[14 Mart sadece bir meslek günü değil, bir direnişin hatırasıdır. İşgal altındaki İstanbul’da Tıbbiyeli gençlerin başlattığı o tarihi duruşu Prof. Dr. İhsan Kafadar anlatıyor. Bir bayramın ardındaki vatan, cesaret ve fedakârlık hikâyesi bu videoda.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/14-mart-tip-bayraminin-bilinmeyen-hikayesi</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 09:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/03/bedf6ab0-8103-4cb9-8101-fc233d486602.jpg" type="image/jpeg" length="83907"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[SMA Hastalığı Nedir? İlk Belirtiler ve Güncel Tedavi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[SMA hastalığı bebeklerde ve çocuklarda kas kaybına yol açıyor. Erken belirti fark edilmezse tablo ağırlaşıyor. Uzmanlar erken tanı ve tarama uyarısı yapıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir bebek başını tutamıyorsa, emmede zorlanıyorsa ya da yaşıtlarına göre daha hareketsizse… Bu durum basit bir gelişim geriliği değil, <strong>SMA hastalığı</strong> olabilir.</p>

<p>Son yıllarda hem tarama programlarının yaygınlaşması hem de ailelerin bilinçlenmesiyle <strong>SMA hastalığı</strong> daha fazla konuşuluyor. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi, Çocuk Nörolojisi Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, özellikle erken belirti ve tanının hayati önem taşıdığını vurguluyor:<br />
“Bugün artık SMA hastalığında erken tanı, hastalığın seyrini değiştirebiliyor. Ancak belirtiler gözden kaçarsa tablo ağırlaşabiliyor.”<br />
<br />
SMA Hastalığı nedir?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>SMA hastalığı (Spinal Müsküler Atrofi)</strong>, omurilikteki hareket sinir hücrelerini etkileyen genetik bir kas hastalığıdır.</p>

<p>Bu hastalıkta, kasları çalıştıran motor nöronlar hasar görür. Sonuç olarak:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Kaslarda güçsüzlük</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hareket kısıtlılığı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Zamanla kas erimesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>İleri vakalarda solunum problemleri</p>
 </li>
</ul>

<p>görülebilir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’a göre, <strong>SMA hastalığı</strong> doğuştan gelen genetik bir bozukluktur ve SMN1 genindeki eksiklik nedeniyle ortaya çıkar. “Kasın kendisi sağlamdır, sorun kası çalıştıran sinirdedir” diyerek hastalığın mekanizmasını sade bir dille anlatıyor.</p>

<p>SMA hastalığı tiplerine göre farklı şiddette seyreder. Bazı bebeklerde ilk aylarda ağır tablo görülürken, bazı çocuklarda belirtiler daha geç ortaya çıkabilir.</p>

<hr />
<h2>En sinsi belirtiler</h2>

<p>SMA hastalığı çoğu zaman sessiz başlar. Aileler ilk etapta fark etmeyebilir.</p>

<p>Dikkat edilmesi gereken belirtiler:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Baş kontrolünde gecikme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve yutma güçlüğü</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yaşıtlarına göre daha az hareket</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda gevşeklik</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sık solunum yolu enfeksiyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Oturamama ya da yürüyememe</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Bebek çok sakin diye sevinen aileler oluyor. Oysa aşırı hareketsizlik bazen <strong>SMA hastalığı belirtisi</strong> olabilir” uyarısında bulunuyor.</p>

<p>Özellikle bacaklarda güçsüzlük ön plandadır. Bazı vakalarda dilde titreme bile görülebilir. Bu belirtiler erken dönemde yakalanırsa, tedavi seçenekleri daha etkili olabilir.</p>

<hr />
<h2>Kimler risk altında?</h2>

<p>SMA hastalığı kalıtsal bir hastalıktır.</p>

<p>Risk grupları şunlardır:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Anne ve babanın taşıyıcı olduğu bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliği bulunan aileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ailesinde SMA öyküsü olanlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Türkiye’de taşıyıcılık oranının yaklaşık 1/40–1/50 civarında olduğu belirtilmektedir. Bu da toplumda azımsanmayacak bir genetik risk bulunduğunu gösterir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “Anne ve baba sağlıklı olabilir. Taşıyıcı olduklarını bilmeyebilirler. Bu nedenle evlilik öncesi ve gebelik öncesi taramalar çok önemlidir” diyor.</p>

<hr />
<h2>Neden artıyor?</h2>

<p>Son yıllarda “SMA hastalığı artıyor mu?” sorusu sıkça soruluyor.</p>

<p>Uzmanlara göre artışın birkaç nedeni var:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarının yaygınlaşması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik testlere erişimin artması</p>
 </li>
 <li>
 <p>Toplumsal farkındalığın yükselmesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Akraba evliliklerinin devam etmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Eskiden tanı alamayan vakalar vardı. Bugün erken tarama sayesinde SMA hastalığını daha erken yakalayabiliyoruz” diyerek görünürdeki artışın tanı kapasitesiyle ilişkili olduğunu vurguluyor.</p>

<p>Ayrıca son yıllarda geliştirilen gen tedavileri ve yeni ilaç seçenekleri de hastalığın daha fazla gündeme gelmesine yol açtı.</p>

<hr />
<h2>Ne zaman doktora gidilmeli?</h2>

<p>Aşağıdaki durumlarda vakit kaybetmeden bir çocuk nörolojisi uzmanına başvurulmalı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebek başını 3–4 ayda tutamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>6–7 ayda desteksiz oturamıyorsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>1 yaşında yürümeye başlamamışsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kol ve bacaklarda belirgin güçsüzlük varsa</p>
 </li>
 <li>
 <p>Emme ve beslenme problemi sürüyorsa</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar, “SMA hastalığında erken tanı hayat kurtarır. Gecikme kas kaybını artırabilir” diyerek aileleri uyarıyor.</p>

<p>Bugün <strong>SMA hastalığı tedavisi</strong> için kullanılan ilaçlar, hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyor. Bazı vakalarda gen tedavisi uygulanabiliyor. Ancak tedavinin başarısı büyük ölçüde erken teşhise bağlı.</p>

<hr />
<h2>Nasıl korunulur?</h2>

<p>SMA hastalığı tamamen önlenebilir bir hastalık değildir. Ancak risk azaltılabilir.</p>

<p>Korunma yolları:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Evlilik öncesi taşıyıcılık testi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Gebelik öncesi genetik danışmanlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Aile öyküsü varsa ileri genetik testler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Yenidoğan tarama programlarına katılım</p>
 </li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Kafadar, “Toplumsal bilinç en güçlü silahtır. Taşıyıcı olduğunuzu bilmek kader değildir, önlem alma fırsatıdır” diyor.</p>

<p>Türkiye’de yenidoğan tarama programlarının genişlemesi sayesinde <strong>SMA hastalığı</strong> artık daha erken evrede tespit edilebiliyor. Bu da çocukların yaşam kalitesini artırma açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendiriliyor.</p>

<hr />
<h2>Uzman Uyarısı: Erken Tanı Hayat Değiştiriyor</h2>

<p>SMA hastalığı kader değil, geç kalınmış tanı kader olabilir.</p>

<p>Kas kaybı başladıktan sonra geri dönüş sınırlıdır. Bu nedenle belirti, risk, genetik öykü ve erken tarama hayati önemdedir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar son olarak şu mesajı veriyor:<br />
“Her hareketsizlik masum değildir. Aileler gelişim basamaklarını yakından takip etmeli. Şüphe varsa zaman kaybetmeden uzmana başvurulmalı.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/sma-hastaligi-nedir-ilk-belirtiler-ve-guncel-tedavi</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Mar 2026 23:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Nw0exSzCb4o/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="86624"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Epilepsi Nedir? Prof. Dr. İhsan Kafadar’dan Kritik Uyarılar]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Epilepsi (sara) nedir, belirtileri nelerdir? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. İhsan Kafadar çocuklarda epilepsi, nöbet anında yapılması gerekenler ve tedaviyi anlattı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Beyin bazen kendi içinde bir fırtına çıkarır. Sessiz, görünmez ama etkisi sarsıcı bir elektrik dalgası… İşte epilepsi, bu dalganın kontrolsüzce yayılmasıyla ortaya çıkan nörolojik bir hastalık.</p>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Nöroloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. İhsan Kafadar</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada epilepsinin toplumda hâlâ yanlış bilinen yönleri olduğunu vurguladı.</p>

<hr />
<h2>Epilepsi (Sara) Nedir?</h2>

<p>Epilepsi, beyindeki sinir hücrelerinin ani ve kontrolsüz elektriksel boşalımları sonucu ortaya çıkan, tekrarlayan nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Halk arasında “sara” olarak bilinir.</p>

<p>Prof. Dr. Kafadar’a göre:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tek bir hastalık değil, birçok farklı nedeni ve türü olan bir beyin hastalıkları grubudur. Her nöbet epilepsi değildir; tanı için nöbetlerin tekrarlayıcı olması gerekir.”</p>
</blockquote>

<hr />
<h2>Nöbet Nasıl Ortaya Çıkar?</h2>

<p>Beynimiz milyarlarca sinir hücresinin uyumlu çalışmasıyla görev yapar. Ancak bazı durumlarda bu hücreler bir anda aşırı ve düzensiz elektrik sinyali üretir. Sonuç?</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ani bilinç kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kasılmalar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sabit bir noktaya dalıp kalma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ağızda köpürme</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kısa süreli hafıza kaybı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Garip kokular ya da tatlar hissetme</p>
 </li>
</ul>

<p>Bazı nöbetler dramatiktir, bazıları ise sadece birkaç saniyelik “donma” şeklinde geçer. Bu nedenle birçok epilepsi vakası uzun süre fark edilmeden devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Çocuklarda Epilepsi Daha mı Farklı?</h2>

<p>Prof. Dr. Kafadar, özellikle çocukluk çağında epilepsinin farklı belirtilerle ortaya çıkabileceğini belirtiyor:</p>

<blockquote>
<p>“Çocuklarda dalıp gitme, ders sırasında kısa süreli kopmalar, ani sıçramalar ya da sebepsiz düşmeler epilepsi belirtisi olabilir. Ailelerin bu belirtileri hafife almaması gerekir.”</p>
</blockquote>

<p>Çocukluk çağı epilepsilerinin bir kısmı yaşla birlikte düzelebilirken, bazı türleri uzun süreli takip gerektirir.</p>

<hr />
<h2>Epilepsinin Nedenleri Neler?</h2>

<p>Epilepsi her zaman tek bir nedene bağlı değildir. Olası sebepler arasında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Doğum sırasında beyin hasarı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Genetik yatkınlık</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin enfeksiyonları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kafa travmaları</p>
 </li>
 <li>
 <p>Beyin tümörleri</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nedeni bilinmeyen (idiopatik) durumlar</p>
 </li>
</ul>

<p>Vakaların önemli bir kısmında ise net bir sebep saptanamayabilir.</p>

<hr />
<h2>Tanı Nasıl Konur?</h2>

<p>Epilepsi tanısında en önemli testlerden biri <strong>EEG (Elektroensefalografi)</strong>’dir. EEG, beynin elektriksel aktivitesini kaydeder.</p>

<p>Bunun yanında:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Beyin MR görüntülemesi</p>
 </li>
 <li>
 <p>Ayrıntılı nörolojik muayene</p>
 </li>
 <li>
 <p>Nöbet öyküsünün detaylı değerlendirilmesi</p>
 </li>
</ul>

<p>Tanı sürecinde büyük önem taşır.</p>

<hr />
<h2>Tedavisi Var mı?</h2>

<p>Evet. Epilepsi hastalarının büyük bir kısmı düzenli ilaç tedavisiyle nöbetsiz bir yaşam sürebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Prof. Dr. Kafadar’ın altını çizdiği en önemli nokta şu:</p>

<blockquote>
<p>“Epilepsi tedavi edilebilir bir hastalıktır. İlaçlar düzenli kullanıldığında hastaların yaklaşık yüzde 70’inde nöbetler tamamen kontrol altına alınabilir.”</p>
</blockquote>

<p>Dirençli vakalarda ise:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Ketojenik diyet</p>
 </li>
 <li>
 <p>Vagus sinir stimülasyonu</p>
 </li>
 <li>
 <p>Cerrahi tedavi</p>
 </li>
</ul>

<p>gibi seçenekler gündeme gelebilir.</p>

<hr />
<h2>Nöbet Anında Ne Yapılmalı?</h2>

<p>Toplumda en sık yapılan yanlış, nöbet geçiren kişinin ağzına bir şey koymaya çalışmaktır. Bu son derece tehlikelidir.</p>

<p>Doğru yaklaşım:</p>

<p>✔️ Kişiyi yan yatırmak<br />
✔️ Başını sert bir zeminden korumak<br />
✔️ Süreyi takip etmek<br />
✔️ Nöbet 5 dakikayı aşarsa acil yardım çağırmak</p>

<hr />
<h2>Toplumsal Yanlış Algılar</h2>

<p>Epilepsi bulaşıcı değildir.<br />
Ruhsal bir hastalık değildir.<br />
Akıl hastalığı değildir.</p>

<p>Bu hastalık, beynin elektriksel düzeniyle ilgilidir. Doğru tedavi ve takip ile bireyler eğitimlerine, iş hayatlarına ve sosyal yaşamlarına devam edebilir.</p>

<hr />
<h2>Son Söz</h2>

<p>Epilepsi korkulacak değil, bilinmesi gereken bir hastalıktır. Bilgi, ön yargının panzehiridir.</p>

<p>Prof. Dr. İhsan Kafadar’ın da ifade ettiği gibi, erken tanı ve düzenli takip hayat kalitesini belirleyen en kritik faktördür.</p>

<p>Beynin elektriği bazen kontrolden çıkabilir. Önemli olan, o dalgayı doğru yönetmektir. ⚡<br />
Epilepsi (Sara Hastalığı) Nedir? Epilepsi Çeşitleri Nelerdir? Epilepsi Neden Olur? Epilepsi Belirtileri Nelerdir? Epilepsi Nasıl Teşhis Edilir? Epilepsi Tedavisi Nasıl Yapılır? Epilepsi Risk Faktörleri Nelerdir? Epilepsi öldürür mü? Epilepsi nasıl anlaşılır? Epilepsi geçer mi? Stres epilepsiyi etkiler mi? Epilepsi nöbeti uyurken olur mu? Epilepsi nöbeti geçirdikten sonra kişi neler hisseder? Anksiyete epilepsiye neden olur mu?</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/epilepsi-nedir-prof-dr-ihsan-kafadardan-kritik-uyarilar</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 16:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/Qo87l9ftCJg/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="48075"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Salmonella Nedir? Salmonella Belirtileri Nelerdir?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Salmonella nedir, nasıl bulaşır, belirtileri neler? Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Asuman İnan, Tıbbiye Bülteni’ne konuştu.”]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir lokma… Ve saatler içinde başlayan ateş, kramp, halsizlik.<br />
Adı sık duyuluyor ama ciddiyeti çoğu zaman hafife alınıyor: <strong>Salmonella</strong>.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı <strong>Prof. Dr. Asuman İnan</strong>, Tıbbiye Bülteni’ne yaptığı açıklamada özellikle yaz aylarında artan vakalara dikkat çekti.</p>

<p>Prof. Dr. İnan, “Salmonella en sık gıdalar yoluyla bulaşır. Çiğ veya iyi pişmemiş tavuk, yumurta, pastörize edilmemiş süt ürünleri ve iyi yıkanmamış sebzeler risk taşır” dedi.</p>

<hr />
<h2>🧫 Salmonella Nedir?</h2>

<p>Salmonella, bağırsak sistemini etkileyen bir bakteri grubudur. Halk arasında çoğu zaman “gıda zehirlenmesi” olarak bilinen tabloya neden olur. Ancak her gıda zehirlenmesi Salmonella değildir.</p>

<p>Uzmanlara göre bakteri, uygun sıcaklıkta hızla çoğalır ve özellikle hijyen kurallarına uyulmayan mutfaklarda kolayca yayılır.</p>

<hr />
<h2>⚠️ Salmonella Belirtileri Nelerdir?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’ın verdiği bilgilere göre belirtiler genellikle bakterinin alınmasından <strong>6–72 saat sonra</strong> ortaya çıkıyor:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Yüksek ateş</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sulu veya kanlı ishal</p>
 </li>
 <li>
 <p>Karın ağrısı ve kramp</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bulantı ve kusma</p>
 </li>
 <li>
 <p>Halsizlik</p>
 </li>
</ul>

<p>Çoğu vaka 4–7 gün içinde düzeliyor. Ancak bağışıklık sistemi zayıf kişilerde enfeksiyon kana karışabiliyor ve ciddi sonuçlar doğurabiliyor.</p>

<hr />
<h2>🚨 Kimler Risk Altında?</h2>

<p>Uzman isim özellikle şu grupları uyardı:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Bebekler</p>
 </li>
 <li>
 <p>65 yaş üstü bireyler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Hamileler</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kronik hastalığı olanlar</p>
 </li>
 <li>
 <p>Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler</p>
 </li>
</ul>

<p>Bu kişilerde tablo daha ağır seyredebilir ve hastane tedavisi gerekebilir.</p>

<hr />
<h2>🛡 Nasıl Korunmalı?</h2>

<p>Prof. Dr. İnan’a göre korunmanın temel anahtarı mutfak hijyeni:</p>

<ul>
 <li>
 <p>Çiğ et ve sebzeler ayrı kesme tahtasında hazırlanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tavuk ve et iyice pişirilmeli</p>
 </li>
 <li>
 <p>Eller en az 20 saniye sabunla yıkanmalı</p>
 </li>
 <li>
 <p>Soğuk zincir korunmalı</p>
 </li>
</ul>

<p>“Salmonella gözle görülmez, tadı değişmez. Bu nedenle en güçlü silahımız temizliktir” uyarısında bulundu.</p>

<hr />
<h2>📌 Uzmandan Net Mesaj</h2>

<p>Salmonella hafife alınacak bir enfeksiyon değil. Basit görünen bir ishal tablosu bazı gruplarda hayati risk oluşturabiliyor. Uzmanlar özellikle yaz aylarında açıkta satılan ve iyi muhafaza edilmeyen gıdalara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/video/salmonella-nedir-salmonella-belirtileri-nelerdir</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 15:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/p38tMWwaAvY/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="29211"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kanserden korunmanın 12 altın kuralı: Mucize formül değil, bilim öneriyor]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uzmanlara göre kanserden korunmanın en etkili yolu tek bir mucize diyet değil; sigaradan uzak durmaktan güneşten korunmaya kadar uzanan 12 bilimsel yaşam alışkanlığı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kanser, dünyada ve Türkiye’de en önemli sağlık sorunlarının başında geliyor. Sosyal medyada “alkali diyetle kanser yok olur” ya da “tek bitkiyle tümör erir” gibi iddialar yayılırken, bilimsel araştırmalar kansere karşı en güçlü korumanın <strong>günlük yaşam alışkanlıklarında</strong> saklı olduğunu gösteriyor.<br />
 </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Uzmanların ortak mesajı</h2>

<p>“Mucize aramayın.<br />
Bilimsel önlemlerle ve sağlıklı yaşamla riskleri azaltın.”</p>

<p>Kanser riskini tamamen sıfırlamak mümkün olmasa da, bu 12 başlıkla risk belirgin biçimde azaltılabiliyor.</p>

<p>Uzmanlara göre kanserden korunma bir günde değil, bir yaşam tarzıyla mümkün. İşte bilimsel kanıtlarla desteklenen <strong>12 altın kural</strong>:</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>GALERİ</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/foto-galeri/kanserden-korunmanin-12-altin-kurali-mucize-formul-degil-bilim-oneriyor</guid>
      <pubDate>Sat, 03 Jan 2026 16:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/01/1.jpg" type="image/jpeg" length="85469"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
