<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Tıbbiye Bülteni</title>
    <link>https://tibbiyebulteni.com</link>
    <description>Tıbbiye Bülteni; sağlık, tıp ve bilim başta olmak üzere ilaç, beslenme, sağlık teknolojileri, mevzuat, kariyer, üniversiteler ve güncel gelişmeleri güvenilir kaynaklardan aktaran dijital haber platformudur.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://tibbiyebulteni.com/rss/bilim" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sun, 16 Aug 2026 03:30:18 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/rss/bilim"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Vitiligo tedavisinde yeni dönem: Avrupa’dan ağızdan alınan ilaca onay]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/vitiligo-tedavisinde-yeni-donem-avrupadan-agizdan-alinan-ilaca-onay</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/vitiligo-tedavisinde-yeni-donem-avrupadan-agizdan-alinan-ilaca-onay" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avrupa Komisyonu, iki Faz 3 çalışmada toplam 614 yetişkin ve ergen üzerinde değerlendirilen upadacitinibi, sistemik tedaviye uygun 12 yaş ve üzerindeki non-segmental vitiligo hastaları için onayladı. Günde bir kez 15 mg ilaç alan hastaların yaklaşık dörtte birinde 48 haftada yüzdeki vitiligo tutulumunda en az yüzde 75 iyileşme sağlandı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Vitiligo tedavisinde dikkat çeken klinik araştırma sonuçlarının ardından Avrupa’da önemli bir düzenleyici adım atıldı. Avrupa Komisyonu, upadacitinib etken maddeli ilacın sistemik tedaviye uygun 12 yaş ve üzerindeki yetişkin ve ergen non-segmental vitiligo hastalarında kullanılmasını onayladı.</p>

<p>Karar, 29 Temmuz 2026’da duyuruldu. Böylece upadacitinib, Avrupa Birliği’nde non-segmental vitiligo için onaylanan ilk sistemik, yani yalnızca cilde sürülmeyip vücut genelinde etki gösteren ilaç oldu.</p>

<p>Onayın temelini Viti-Up adı verilen Faz 3 klinik araştırma programından elde edilen sonuçlar oluşturdu.</p>

<p>614 hasta iki Faz 3 çalışmada değerlendirildi</p>

<p>Viti-Up 1 ve Viti-Up 2 adı verilen iki ayrı, benzer tasarımlı Faz 3 çalışmaya toplam 614 yetişkin ve ergen katıldı.</p>

<p>Araştırmalara 12 yaş ve üzerindeki, sistemik tedavi için uygun non-segmental vitiligo hastaları dahil edildi.</p>

<p>Katılımcılar ilk 48 haftalık dönemde rastgele iki gruba ayrıldı. Hastaların yaklaşık üçte ikisi günde bir kez 15 mg upadacitinib, diğerleri ise etkin madde içermeyen plasebo aldı.</p>

<p>Çalışmalar çift kör olarak yürütüldü. Bu yöntemle hem hastaların hem de tedaviyi değerlendiren araştırmacıların kimin gerçek ilacı aldığını bilmemesi sağlanarak sonuçların mümkün olduğunca tarafsız değerlendirilmesi amaçlandı.</p>

<p>Yüz bölgesindeki iyileşme dikkat çekti</p>

<p>Araştırmanın en önemli ölçütlerinden biri, yüzdeki vitiligo tutulumunun ne ölçüde azaldığıydı.</p>

<ol start="48">
 <li>haftanın sonunda yüzdeki vitiligo tutulumunda en az yüzde 75 iyileşme sağlananların oranı Viti-Up 1 çalışmasında upadacitinib kullananlarda yüzde 25,2 olarak belirlendi. Plasebo grubunda bu oran yüzde 5,9’da kaldı.</li>
</ol>

<p>Viti-Up 2 çalışmasında ise aynı düzeyde iyileşme upadacitinib grubunun yüzde 23,4’ünde görülürken, plasebo grubunda yüzde 6,9 olarak kaydedildi.</p>

<p>Başka bir ifadeyle, günde bir kez upadacitinib kullanan hastaların yaklaşık dörtte birinde 48 hafta sonunda yüzdeki vitiligo tutulumunda en az yüzde 75 iyileşme görüldü.</p>

<p>Bu sonuç, vitiligo lekelerinin her hastada tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Araştırmada kullanılan ölçüm sistemi, başlangıca göre pigment kaybındaki düzelmeyi değerlendiriyor.</p>

<p>Bazı hastalarda yüzde 90 düzeyine ulaştı</p>

<p>Daha yüksek iyileşme eşiğinde de dikkat çekici sonuçlar elde edildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Faz 3 verilerinde upadacitinib kullanan hastaların yaklaşık yüzde 12-15’inde, 48. haftada yüzdeki vitiligo tutulumunda en az yüzde 90 iyileşme düzeyine ulaşıldı.</p>

<p>Yüzde en az yüzde 50 iyileşme sağlayan hastaların oranı ise iki çalışmada upadacitinib grubunda yaklaşık yüzde 43-48 düzeyinde gerçekleşti.</p>

<p>Araştırmacılar, renk dönüşünün 48 haftalık takip boyunca artmaya devam ettiğini bildirdi. Bu durum, vitiligo tedavisinde etkinin değerlendirilmesi için uzun süreli tedavinin önemli olabileceğine işaret ediyor.</p>

<p>Vücuttaki vitiligo alanlarında da fark görüldü</p>

<p>Çalışmalarda yalnızca yüz bölgesi değil, vücudun genelindeki vitiligo tutulumundaki değişim de değerlendirildi.</p>

<ol start="48">
 <li>haftada vücuttaki vitiligo tutulumunda en az yüzde 50 iyileşme Viti-Up 1 çalışmasında upadacitinib kullanan hastaların yüzde 19,4’ünde görüldü. Plasebo grubunda bu oran yüzde 5,9 oldu.</li>
</ol>

<p>Viti-Up 2’de ise aynı hedefe upadacitinib grubunun yüzde 21,5’i ulaşırken, plasebo grubunda oran yine yüzde 5,9’da kaldı.</p>

<p>Her iki Faz 3 çalışmada da temel etkinlik hedeflerinin istatistiksel olarak karşılandığı bildirildi.</p>

<p>Upadacitinib nasıl etki ediyor?</p>

<p>Upadacitinib, JAK inhibitörü olarak adlandırılan ilaç grubunda bulunuyor ve özellikle JAK1 adı verilen hücresel sinyal yolunu baskılıyor.</p>

<p>Vitiligo, bağışıklık sisteminin cilde rengini veren pigment hücrelerini hedef aldığı kronik bir otoimmün hastalık. JAK sinyal yolunun baskılanmasıyla bu bağışıklık yanıtının azaltılması ve pigment üreten hücrelerin yeniden çalışabilmesine uygun ortam oluşturulması hedefleniyor.</p>

<p>İlacın ağızdan alınması, gelişmeyi ayrıca önemli hale getiriyor. Avrupa’daki yeni onay, sistemik tedaviye ihtiyaç duyan non-segmental vitiligo hastalarını kapsıyor.</p>

<p>Güvenlik verileri de takip edildi</p>

<p>Faz 3 çalışmalarında upadacitinibin güvenlik profili, ilacın daha önce onay aldığı hastalıklarda bilinen güvenlik profiliyle genel olarak uyumlu bulundu ve yeni bir güvenlik sinyali bildirilmedi.</p>

<p>48 haftalık dönemde en sık bildirilen istenmeyen etkiler arasında üst solunum yolu enfeksiyonları, akne ve burun-boğaz enfeksiyonları yer aldı.</p>

<p>Bununla birlikte upadacitinib güçlü bir bağışıklık sistemi düzenleyici ilaç ve JAK inhibitörleri ciddi enfeksiyonlar ile bazı önemli sağlık riskleri açısından özel uyarılar taşıyor. Bu nedenle ilaç herkes için uygun değil ve tedavinin hekim tarafından hastanın bireysel riskleri değerlendirilerek planlanması gerekiyor.</p>

<p>Avrupa’da önemli bir düzenleyici eşik aşıldı</p>

<p>Avrupa İlaç Ajansı’nın Beşeri Tıbbi Ürünler Komitesi, 25 Haziran 2026’da upadacitinibin non-segmental vitiligo tedavisinde kullanılmasına yönelik olumlu görüş vermişti.</p>

<p>Bu tavsiyenin ardından Avrupa Komisyonu 29 Temmuz 2026’da yeni kullanım alanını onayladı.</p>

<p>Onay, sistemik tedavi için uygun olan 12 yaş ve üzerindeki non-segmental vitiligo hastalarını kapsıyor.</p>

<p>Upadacitinib böylece Avrupa Birliği’nde bu hasta grubu için onaylanan ilk sistemik ilaç konumuna geldi.</p>

<p>Araştırma henüz tamamen sona ermiş değil</p>

<p>48 haftalık kontrollü Faz 3 sonuçları güçlü bir klinik veri ortaya koysa da Viti-Up programının uzun dönemli takip bölümü devam ediyor.</p>

<p>İlk 48 haftayı tamamlayan katılımcılar, tüm hastaların upadacitinib aldığı 112 haftalık uzatma dönemine geçebiliyor. Böylece çalışmaların toplam takip süresi 160 haftaya ulaşıyor.</p>

<p>Uzun dönem sonuçların, tedaviyle elde edilen renk dönüşünün ne ölçüde devam ettiği ve ilacın uzun süreli güvenliği konusunda daha fazla bilgi sağlaması bekleniyor.</p>

<p>Avrupa’daki onay, vitiligonun tüm hastalarda tamamen ortadan kaldırıldığı anlamına gelmiyor. Ancak Faz 3 verileri ve ardından gelen düzenleyici karar, özellikle yaygın hastalığı nedeniyle sistemik tedaviye ihtiyaç duyan kişiler açısından vitiligo tedavisinde yeni bir seçeneğin ortaya çıktığını gösteriyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ul>
 <li>Avrupa İlaç Ajansı (EMA)</li>
 <li>Avrupa Komisyonu</li>
 <li>Viti-Up Faz 3 Klinik Araştırma Programı</li>
 <li>Amerikan Dermatoloji Akademisi 2026 Yıllık Toplantısı</li>
 <li>AbbVie – Viti-Up Faz 3 Klinik Araştırma Programı </li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/vitiligo-tedavisinde-yeni-donem-avrupadan-agizdan-alinan-ilaca-onay</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 16:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8227.jpeg" type="image/jpeg" length="12413"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kan Testi Akciğer Kanseri Sinyalini Arıyor: FDA Süreci Hızlandırdı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kan-testi-akciger-kanseri-sinyalini-ariyor-fda-sureci-hizlandirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kan-testi-akciger-kanseri-sinyalini-ariyor-fda-sureci-hizlandirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[FDA, Freenome’un akciğer kanseri için geliştirdiği yapay zekâ destekli SimpleScreen Lung kan testine Breakthrough Device statüsü verdi. DNA metilasyonu ve protein verilerini birleştiren deneysel testin klinik geçerliliği geniş PROACT LUNG çalışmasında araştırılıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Akciğer Kanserini Kandan Arayan Yapay Zekâ Testine FDA’dan Kritik Statü</p>

<p>Akciğer kanserinin erken yakalanmasını kolaylaştırabilecek yeni nesil kan testlerinde önemli bir düzenleyici gelişme yaşandı.</p>

<p>ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Freenome tarafından geliştirilen SimpleScreen Lung adlı deneysel kan testine Breakthrough Device, yani Çığır Açan Cihaz statüsü verdi.</p>

<p>Yapay zekâ ve çoklu biyolojik veri analizini bir araya getiren test, özellikle akciğer kanseri açısından yüksek risk taşıdığı halde mevcut tarama programlarına katılmayan kişilerin belirlenmesine yardımcı olmak amacıyla geliştiriliyor.</p>

<p>Ancak karar, testin FDA tarafından kullanım için onaylandığı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Breakthrough Device statüsü, ciddi hastalıklarda önemli avantaj sağlayabilecek yeni teknolojilerin geliştirme ve değerlendirme sürecinde FDA ile daha yoğun iletişim kurulmasına olanak sağlayan bir düzenleyici mekanizma olarak kullanılıyor.</p>

<p>Tek tüp kandaki farklı kanser sinyallerini birleştiriyor</p>

<p>SimpleScreen Lung’ın temelinde klasik tek biyobelirteç yaklaşımından farklı bir teknoloji bulunuyor.</p>

<p>Test, kandaki DNA metilasyon özelliklerini ve proteinlerden elde edilen biyolojik sinyalleri birlikte değerlendiriyor.</p>

<p>DNA metilasyonu, genlerin çalışma biçimini değiştirebilen kimyasal işaretleri ifade ediyor. Kanser hücrelerinde bu işaretlerin düzeni sağlıklı hücrelerden farklılaşabiliyor.</p>

<p>Freenome’un geliştirdiği sistem bu moleküler bilgileri protein verileriyle bir araya getiriyor.</p>

<p>Ardından yapay zekâ ve makine öğrenmesi tabanlı sınıflandırıcı, elde edilen çok sayıda verinin içinde akciğer kanseriyle ilişkili bir sinyal bulunup bulunmadığını değerlendiriyor.</p>

<p>Bu yaklaşım bilim dünyasında multiomik, yani birden fazla biyolojik veri katmanını aynı analizde birleştiren yöntemler arasında yer alıyor.</p>

<p>Hedef BT’nin yerine geçmek değil</p>

<p>Yeni testle ilgili en önemli ayrıntılardan biri kullanım amacında bulunuyor.</p>

<p>SimpleScreen Lung, mevcut durumda akciğer kanseri taramasında kullanılan düşük doz bilgisayarlı tomografinin yerine geçmek için geliştirilmiyor.</p>

<p>Hedef, akciğer kanseri açısından yüksek risk taşıdığı halde önerilen taramaya katılmayan kişilere daha kolay uygulanabilecek bir ilk değerlendirme sunmak.</p>

<p>Testte kanserle ilişkili sinyal saptanan kişilerin daha sonra düşük doz BT gibi standart görüntüleme yöntemlerine yönlendirilmesi öngörülüyor.</p>

<p>Böylece basit bir kan örneğinin, tarama sistemine girmeyen yüksek riskli kişileri yakalayabilecek bir köprü işlevi görmesi amaçlanıyor.</p>

<p>673 kan örneğinde test edildi</p>

<p>SimpleScreen Lung için açıklanan geliştirme verileri, 2026 Amerikan Kanser Araştırmaları Derneği yıllık toplantısında bilim dünyasıyla paylaşıldı.</p>

<p>Testin performansı 673 plazma örneğinde değerlendirildi.</p>

<p>Bunların 363’ü farklı evrelerde akciğer kanseri bulunan kişilerden, 310’u ise kanser saptanmayan kontrol grubundan elde edildi.</p>

<p>Araştırma popülasyonu, özellikle 50-80 yaş arasındaki ve sigara kullanım öyküsü nedeniyle akciğer kanseri açısından yüksek risk taşıyan tarama grubunu temsil edecek biçimde seçildi.</p>

<p>Yapay zekâ modelinin geliştirilmesinde ise binlerce plazma ve doku örneğinden elde edilen veriler kullanıldı.</p>

<p>Duyarlılık yüzde 90’ın üzerine çıktı</p>

<p>İlk geliştirme verilerinde testin performansı farklı özgüllük eşiklerinde değerlendirildi.</p>

<p>Yüzde 50 özgüllük düzeyinde SimpleScreen Lung’ın akciğer kanserlerini yakalama duyarlılığı yüzde 90,7 olarak bildirildi.</p>

<p>Özgüllük yüzde 75’e yükseltildiğinde duyarlılık yüzde 80,4 düzeyinde gerçekleşti.</p>

<p>Bu sonuçlar testin biyolojik olarak güçlü bir kanser sinyali yakalayabildiğini düşündürüyor.</p>

<p>Ancak rakamların yorumlanmasında önemli bir nokta bulunuyor.</p>

<p>Daha yüksek duyarlılık uğruna özgüllüğün düşürülmesi, kanser olmadığı halde pozitif sonuç alan kişi sayısını artırabilir.</p>

<p>Bir tarama testinin gerçek klinik değerini yalnızca kaç kanseri yakaladığı değil, aynı zamanda ne kadar yanlış pozitif sonuç ürettiği de belirliyor.</p>

<p>Büyük klinik doğrulama sınavı başladı</p>

<p>SimpleScreen Lung’ın FDA tarafından gerçek klinik kullanım için değerlendirilmesinde en kritik aşamalardan biri PROACT LUNG araştırması olacak.</p>

<p>Prospektif ve çok merkezli olarak yürütülen çalışma, kan testinin gerçek tarama koşullarındaki performansını doğrulamayı amaçlıyor.</p>

<p>Araştırmaya akciğer kanseri açısından yüksek risk taşıyan ve standart olarak düşük doz BT taramasına uygun kişiler dahil ediliyor.</p>

<p>Katılımcılardan kan örneği alınırken aynı zamanda mevcut standartlara uygun düşük doz BT taraması gerçekleştiriliyor.</p>

<p>Böylece kan testinin sonuçları gerçek klinik tarama bulgularıyla karşılaştırılabilecek.</p>

<p>Çalışmaya 20 bine kadar kişinin dahil edilmesi planlanıyor.</p>

<p>FDA statüsü ne anlama geliyor?</p>

<p>Breakthrough Device statüsü özellikle yanlış yorumlanmaması gereken bir düzenleyici karar.</p>

<p>Bu statünün verilmesi, FDA’nın testin etkinliğini kanıtladığı veya piyasaya sürülmesine izin verdiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Program, ciddi veya yaşamı tehdit eden hastalıkların daha etkili tanı ya da tedavisini sağlayabilecek teknolojilerin geliştirme sürecini desteklemek amacıyla kullanılıyor.</p>

<p>Freenome, klinik doğrulama çalışmaları tamamlandıktan sonra gerekli verileri FDA değerlendirmesine sunmak zorunda.</p>

<p>Testin gerçek tarama programlarına girip girmeyeceğini bu sonuçlar belirleyecek.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Akciğer kanserinde en büyük sorunlardan biri geç tanı</p>

<p>Akciğer kanseri dünya genelinde kanser ölümlerinin önde gelen nedenleri arasında bulunuyor.</p>

<p>Hastalığın erken evrede yakalanması tedavi seçeneklerini ve uzun dönem sağkalım ihtimalini önemli ölçüde artırabiliyor.</p>

<p>Buna rağmen tarama kriterlerini karşılayan kişilerin önemli bir bölümü düşük doz BT taramasına düzenli olarak katılmıyor.</p>

<p>Bu nedenle araştırmacılar yıllardır akciğer kanserinin basit bir kan örneğinden yakalanmasını sağlayabilecek yöntemler üzerinde çalışıyor.</p>

<p>Kan testlerinin kolay uygulanabilmesi, rutin sağlık kontrollerine dahil edilebilmesi ve hastaların erişimini kolaylaştırması bu teknolojilerin en önemli potansiyel avantajları arasında bulunuyor.</p>

<p>Yapay zekâ tek başına tanı koymuyor</p>

<p>SimpleScreen Lung’ın yapay zekâ kullanması, sistemin bağımsız biçimde akciğer kanseri tanısı koyduğu anlamına gelmiyor.</p>

<p>Yapay zekânın görevi kandaki çok sayıdaki moleküler sinyali birlikte analiz ederek kanserle ilişkili bir örüntü bulunup bulunmadığını hesaplamak.</p>

<p>Pozitif sonuç alınması halinde kişinin standart klinik değerlendirme ve görüntüleme yöntemlerine yönlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bu nedenle teknoloji, hekimin ve görüntüleme yöntemlerinin yerini alan bir sistemden çok tarama zincirinin ilk basamaklarından biri olarak tasarlanıyor.</p>

<p>Türkiye açısından neden önemli?</p>

<p>Türkiye açısından gelişmenin önemini artıran temel unsurlardan biri tütün kullanımına bağlı akciğer kanseri yükü.</p>

<p>Kan temelli tarama teknolojilerinin klinik olarak doğrulanması halinde aile hekimliği, göğüs hastalıkları ve kanser tarama merkezleri üzerinden yüksek riskli kişilere ulaşmak için gelecekte yeni modeller geliştirilebilir.</p>

<p>Bununla birlikte böyle bir testin Türkiye’de kullanılabilmesi için yalnızca uluslararası düzenleyici onay yeterli olmayacak.</p>

<p>TİTCK süreçlerinin yanı sıra testin maliyeti, yanlış pozitif sonuçların sağlık sistemine getireceği ek BT ve biyopsi yükü, hangi yaş ve risk grubunda kullanılacağı ve mevcut tarama programlarına sağlayacağı ek yarar değerlendirilmek zorunda.</p>

<p>Asıl sınav henüz önünde</p>

<p>SimpleScreen Lung’ın şimdiye kadarki sonuçları dikkat çekici olsa da mevcut veriler henüz rutin akciğer kanseri taramasını değiştirmek için yeterli değil.</p>

<p>Geliştirme çalışmasında görülen yüksek duyarlılığın prospektif gerçek yaşam popülasyonunda korunup korunmadığı belirleyici olacak.</p>

<p>Özellikle erken evre kanserlerde performans, yanlış pozitif sonuçlar, taramaya katılım üzerindeki etkisi ve kanser kaynaklı ölümleri azaltıp azaltamayacağı gelecekte yanıtlanması gereken temel sorular arasında bulunuyor.</p>

<p>FDA’nın Breakthrough Device statüsü bu nedenle bir son noktadan çok, yapay zekâ destekli kan testinin büyük klinik sınava geçişinde önemli bir düzenleyici eşik olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Tanı veya tedavi önerisi niteliği taşımaz. Akciğer kanseri taraması kişinin yaşı, sigara öyküsü ve bireysel risk faktörleri dikkate alınarak sağlık profesyonelleri tarafından değerlendirilmelidir.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>Freenome</li>
 <li>ABD Gıda ve İlaç Dairesi – Breakthrough Devices Programı</li>
 <li>PROACT LUNG klinik araştırması</li>
 <li>Amerikan Kanser Araştırmaları Derneği</li>
 <li>Patient Care Online </li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kan-testi-akciger-kanseri-sinyalini-ariyor-fda-sureci-hizlandirdi</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 12:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8199.jpeg" type="image/jpeg" length="16864"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kilo vermeye çalışanlar dikkat: Meyveyi öğünden önce yemek daha fazla tokluk sağlayabilir]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kilo-vermeye-calisanlar-dikkat-meyveyi-ogunden-once-yemek-daha-fazla-tokluk-saglayabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kilo-vermeye-calisanlar-dikkat-meyveyi-ogunden-once-yemek-daha-fazla-tokluk-saglayabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Meyvenin yalnızca türü ve miktarı değil, öğünün hangi aşamasında tüketildiği de kilo kontrolü ve kan şekeri açısından önem taşıyabilir. İnsanlarda yapılan küçük klinik çalışmalar ve daha geniş bilimsel değerlendirmeler, özellikle bütün meyvenin öğünden önce tüketilmesinin tokluğu artırabileceğine ve bazı durumlarda yemek sonrası kan şekeri yükselişini sınırlayabileceğine işaret ediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Meyve tüketiminde yıllardır “hangi meyve daha sağlıklı?” sorusu öne çıkarken, bilimsel çalışmalar başka bir ayrıntıya daha dikkat çekiyor: Meyvenin ne zaman ve öğünün hangi aşamasında yenildiği.</p>

<p>Beslenme araştırmalarından elde edilen bulgular, özellikle kilo kontrolü hedefleyen kişilerde bütün meyvenin ana öğünden önce tüketilmesinin tokluk hissini artırabileceğini ve ardından yenilen yemek miktarını azaltabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Kan şekeri açısından ise tablo daha ayrıntılı. Meyvenin türü, porsiyonu, bütün veya işlenmiş olması ve yanında tüketilen diğer besinler kan şekerinin ne kadar hızlı yükseleceğini etkileyebiliyor.</p>

<p>Öğünden önce elma tüketenler daha az kalori aldı</p>

<p>Bu konuda dikkat çeken insan çalışmalarından birinde 17 sağlıklı genç erkeğin 120 gram kırmızı elmayı öğünden önce veya sonra tüketmesinin etkileri karşılaştırıldı.</p>

<p>Elmanın yemekten önce tüketildiği durumda katılımcıların tokluk hissinin daha yüksek olduğu belirlendi.</p>

<p>Daha dikkat çekici sonuç ise daha sonra yenilen yemekte ortaya çıktı. Meyveyi öğünden önce tüketen katılımcıların sonraki enerji alımı, meyve tüketilmeyen duruma kıyasla yüzde 18,5, yaklaşık 166 kalori daha düşük bulundu.</p>

<p>Araştırmada kan şekeri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Bu nedenle sonuçlar, “meyveyi yemekten önce tüketmek kan şekerini mutlaka düşürür” şeklinde yorumlanamıyor.</p>

<p>Bununla birlikte çalışma, ana öğünden önce bütün meyve tüketmenin iştah kontrolüne yardımcı olabileceğini düşündürüyor.</p>

<p>Kivi çalışmasında kan şekeri zirvesi dikkat çekti</p>

<p>Meyvenin tüketim zamanını inceleyen başka bir küçük araştırmada ise 20 sağlıklı yetişkin değerlendirildi.</p>

<p>Katılımcılara kivi ve tahıl içeren farklı öğünler verilerek kivinin tahıldan 90 veya 30 dakika önce, aynı anda ya da 30 dakika sonra tüketilmesinin kan şekeri üzerindeki etkisi incelendi.</p>

<p>Kivinin nişastalı besinden yaklaşık 30 dakika önce tüketildiği durumda kan şekerindeki en yüksek yükselişin belirgin biçimde daha düşük olduğu görüldü.</p>

<p>Ancak bu araştırmanın yalnızca 20 kişiyle ve belirli bir meyve-öğün kombinasyonuyla yapılmış olması önemli bir sınırlılık oluşturuyor. Sonucun bütün meyvelere ve herkese doğrudan uygulanması mümkün değil.</p>

<p>Daha geniş inceleme de “yeme sırasına” işaret ediyor</p>

<p>Besinlerin tüketilme sırasını değerlendiren yakın tarihli bir sistematik incelemede de benzer yönde sonuçlar bildirildi.</p>

<p>Toplam 107 sağlıklı yetişkinin yer aldığı altı araştırmayı değerlendiren bilim insanları, sebze, meyve veya protein açısından zengin besinlerin karbonhidrat ağırlıklı yiyeceklerden önce tüketilmesinin yemek sonrası kan şekeri yükselişini azaltabildiğini bildirdi.</p>

<p>Ancak araştırmacılar, mevcut çalışmaların katılımcı sayılarının küçük olduğuna dikkat çekerek daha büyük ve uzun süreli klinik araştırmalara ihtiyaç bulunduğunu vurguladı.</p>

<p>Bu nedenle besin sıralaması umut verici bir yaklaşım olarak görülse de tek başına kan şekeri kontrol yöntemi olarak değerlendirilmemeli.</p>

<p>Diyabeti olanların meyveyi tamamen bırakması gerekmiyor</p>

<p>Meyvenin doğal şeker içermesi, diyabeti olan kişilerin meyveden tamamen uzak durması gerektiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Diyabetli kişilerde yapılan 19 randomize kontrollü araştırmayı ve toplam 888 katılımcıyı kapsayan bir meta-analizde, meyve tüketiminin açlık kan şekerinde düşüşle ilişkili olduğu bildirildi. Buna karşılık uzun dönem kan şekeri kontrolünü gösteren HbA1c değerinde anlamlı bir değişiklik saptanmadı.</p>

<p>Bu sonuç da meyvenin kan şekeri üzerindeki etkisinin “meyve şekerdir, yenmemelidir” şeklinde basit bir yaklaşımla açıklanamayacağını gösteriyor.</p>

<p>Porsiyon büyüklüğü, meyvenin türü ve kişinin kullandığı ilaçlar dahil olmak üzere birçok faktör önem taşıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bütün meyve tercih etmek neden önemli?</p>

<p>Meyvenin nasıl tüketildiği de zamanlaması kadar önemli.</p>

<p>Bütün meyvede bulunan lif, sindirim ve emilim sürecini etkiliyor. Meyve suyu haline getirildiğinde ise meyvenin doğal yapısı değişiyor ve kısa sürede daha fazla karbonhidrat tüketmek kolaylaşabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle kilo ve kan şekeri kontrolü açısından genel yaklaşım, meyve suyu yerine mümkün olduğunca bütün meyvenin tercih edilmesi yönünde.</p>

<p>Meyveyi yoğurt, kuruyemiş veya benzeri protein ve yağ içeren besinlerle birlikte tüketmek de öğünün sindirim hızını ve tokluk hissini etkileyebilir.</p>

<p>“Gece meyve yenmez” iddiasını destekleyen güçlü kanıt yok</p>

<p>Meyve tüketimiyle ilgili yaygın inanışlardan biri de akşam veya gece meyve yemenin doğrudan kilo aldırdığı yönünde.</p>

<p>Mevcut bilimsel veriler, belirli bir saatten sonra tüketilen meyvenin tek başına kilo artışına neden olduğunu göstermiyor.</p>

<p>Kilo değişiminde günün tek bir saatinden çok toplam enerji alımı, beslenme düzeninin bütünü, fiziksel aktivite ve sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları önem taşıyor.</p>

<p>Benzer şekilde meyvenin mutlaka aç karnına ve diğer bütün yiyeceklerden ayrı tüketilmesi gerektiğini gösteren güçlü bilimsel kanıt da bulunmuyor.</p>

<p>En güçlü mesaj: Saatten çok bütün beslenme düzeni önemli</p>

<p>Araştırmaların ortaya koyduğu tablo, meyve tüketiminde herkese uygulanabilecek tek bir “mükemmel saat” bulunmadığını gösteriyor.</p>

<p>Kilo kontrolü hedefleyen kişilerde ana öğünden kısa süre önce bütün meyve tüketmek tokluğu artırarak sonraki öğünde daha az yemek yenmesine yardımcı olabilir.</p>

<p>Kan şekeri kontrolünde ise meyvenin porsiyonu, türü ve öğündeki diğer besinlerle birlikte nasıl tüketildiği daha önemli hale geliyor.</p>

<p>Özellikle diyabet tedavisi gören kişilerin meyve tüketimini yalnızca saat üzerinden planlamak yerine kişisel beslenme programları ve tedavileriyle birlikte değerlendirmeleri gerekiyor.</p>

<p>Bilimsel çalışmaların önemli bölümü küçük katılımcı gruplarıyla gerçekleştirildiğinden, meyvenin tüketim zamanının uzun vadede kilo kaybı veya diyabet kontrolü üzerinde ne ölçüde fark oluşturduğunu belirlemek için daha büyük klinik araştırmalara ihtiyaç bulunuyor.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ul>
 <li>International Journal of Environmental Research and Public Health</li>
 <li>Frontiers in Endocrinology</li>
 <li>American Society for Nutrition</li>
 <li>Nutrition Reviews</li>
 <li>Health</li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kilo-vermeye-calisanlar-dikkat-meyveyi-ogunden-once-yemek-daha-fazla-tokluk-saglayabilir</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 11:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8195.jpeg" type="image/jpeg" length="59071"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[JAMA araştırması: Gebelikte sağlıklı beslenme ile otizm tanısı arasında dikkat çeken ilişki]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/jama-arastirmasi-gebelikte-saglikli-beslenme-ile-otizm-tanisi-arasinda-dikkat-ceken-iliski</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/jama-arastirmasi-gebelikte-saglikli-beslenme-ile-otizm-tanisi-arasinda-dikkat-ceken-iliski" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[JAMA Network Open’da yayımlanan, yaklaşık 96 bin anne-çocuk verisini kapsayan geniş araştırmada, gebelik döneminde sağlıklı beslenme düzenine yüksek uyum gösteren annelerin çocuklarında otizm tanısı olasılığının yüzde 22 daha düşük olduğu görüldü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Araştırmacılar ise bunun neden-sonuç ilişkisi anlamına gelmediğinin özellikle altını çiziyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gebelik dönemindeki beslenmenin çocuğun ilerleyen yıllardaki nörogelişimiyle ilişkili olabileceğine dair dikkat çekici bulgular elde edildi.</p>

<p>JAMA Network Open’da yayımlanan geniş kapsamlı kohort araştırmasında, gebelik sırasında meyve, sebze, balık, kuruyemiş ve tam tahıllardan zengin bir beslenme düzenini daha fazla benimseyen annelerin çocuklarında otizm tanısı alma olasılığının daha düşük olduğu belirlendi.</p>

<p>Araştırmanın en önemli yanı ise örneklem büyüklüğü. Çalışmada Norveç ve İngiltere’den iki büyük doğum kohortunun verileri değerlendirildi. Norveç Anne, Baba ve Çocuk Kohortu’nda 84 bin 548, İngiltere’deki ALSPAC kohortunda ise 11 bin 760 gebelik incelendi.</p>

<p>Otizm tanısı olasılığı yüzde 22 daha düşük bulundu</p>

<p>Araştırmacılar gebelikteki beslenme biçimini düşük, orta ve yüksek düzeyde sağlıklı beslenmeye uyum şeklinde gruplandırdı.</p>

<p>Yaş, eğitim düzeyi, gebelik öncesi vücut kitle indeksi, sigara ve alkol kullanımı, depresyon öyküsü, multivitamin kullanımı, diyabet ve hipertansiyon gibi sonuçları etkileyebilecek çok sayıda faktör hesaba katıldı.</p>

<p>Düzeltilmiş analizlerde, sağlıklı beslenme düzenine en yüksek düzeyde uyan annelerin çocuklarında otizm tanısı olasılığının, uyumu düşük olan gruba göre yüzde 22 daha düşük olduğu görüldü.</p>

<p>Araştırmada ayrıca çocukların sosyal iletişim becerileriyle ilgili dikkat çekici sonuçlar elde edildi.</p>

<p>Sağlıklı beslenmeye yüksek uyum, Norveç kohortunda 3 yaşındaki çocuklarda sosyal iletişim güçlüğü olasılığının yaklaşık yüzde 24 daha düşük olmasıyla ilişkilendirildi. İngiltere kohortunda ise yaklaşık 8 yaşındaki çocuklarda sosyal iletişim güçlüğü olasılığının yüzde 26 daha düşük olduğu hesaplandı.</p>

<p>Buna karşılık otizmle ilişkili diğer özelliklerde, özellikle kısıtlı ve tekrarlayıcı davranışlar açısından sonuçlar tutarlı değildi.</p>

<p>Araştırmadaki “sağlıklı beslenme” ne anlama geliyor?</p>

<p>Çalışmada sağlıklı beslenme tek bir yiyecek, vitamin ya da takviye üzerinden tanımlanmadı.</p>

<p>Sağlıklı beslenme modeli genel olarak daha fazla:</p>

<ul>
 <li>Meyve</li>
 <li>Sebze</li>
 <li>Balık</li>
 <li>Kuruyemiş</li>
 <li>Tam tahıllı gıda</li>
</ul>

<p>tüketimiyle karakterize edildi.</p>

<p>Buna karşılık kırmızı ve işlenmiş et, şekerli içecekler, yağ oranı yüksek yiyecekler ve rafine karbonhidratların daha düşük tüketilmesi bu beslenme modelinin diğer tarafını oluşturdu.</p>

<p>Bu nokta önemli. Araştırma, belirli bir besinin ya da takviyenin otizme karşı koruyucu olduğunu göstermiyor. Bulgular, gebelik boyunca sürdürülen genel beslenme örüntüsüyle ilgili.</p>

<p>“Sağlıklı beslenme otizmi önlüyor” demek doğru değil</p>

<p>Çalışmanın sonuçlarını yorumlarken en kritik ayrım burada ortaya çıkıyor.</p>

<p>Araştırma gözlemsel bir kohort çalışması. Dolayısıyla sağlıklı beslenmenin çocuklarda otizmi doğrudan önlediği veya sağlıksız beslenmenin otizme neden olduğu sonucuna varılamaz.</p>

<p>Araştırmacılar da gözlenen ilişkinin nedensel olup olmadığının henüz bilinmediğini açık biçimde belirtiyor.</p>

<p>Otizm; genetik yapı, biyolojik süreçler ve çevresel faktörlerin karmaşık biçimde etkileşime girdiği nörogelişimsel bir durum. Tek bir yiyecek, beslenme şekli veya gebelik dönemindeki tek bir davranışla açıklanması bilimsel olarak mümkün değil.</p>

<p>Çalışmada beslenme bilgilerinin katılımcıların kendi bildirimlerine dayanması, gebelikte beslenmenin yalnızca belirli bir dönemde değerlendirilmesi ve ölçülemeyen başka faktörlerin sonuçları etkileme ihtimali de araştırmanın sınırlılıkları arasında gösterildi.</p>

<p>Yaklaşık 96 bin gebelikten gelen güçlü veri</p>

<p>Çalışmanın güçlü taraflarından biri iki farklı ülkedeki büyük, ileriye dönük doğum kohortlarının kullanılması.</p>

<p>Norveç grubundaki çocukların otizm tanıları ulusal hasta kayıtları üzerinden takip edildi. Çocukların sosyal iletişim özellikleri ise farklı yaşlarda kullanılan değerlendirme araçlarıyla incelendi.</p>

<p>Araştırmacılar ayrıca sonuçları etkileyebilecek çok sayıda değişken için istatistiksel düzeltme yaptı ve farklı analizlerle bulguların ne ölçüde değiştiğini değerlendirdi.</p>

<p>Buna rağmen araştırmanın yazarları temkinli. Bulguların başka çalışmalarla doğrulanması ve gebelikte beslenmeyle nörogelişim arasındaki ilişkinin farklı araştırma yöntemleri kullanılarak incelenmesi gerektiğini belirtiyor.</p>

<p>Gebelikte sağlıklı beslenmenin önemi yine güçleniyor</p>

<p>Araştırma, gebelikte dengeli ve çeşitli beslenmenin anne ve bebek sağlığı açısından zaten bilinen önemine yeni bir araştırma alanı daha ekliyor.</p>

<p>Ancak elde edilen veriler hamile kadınlarda kaygıya veya suçluluk duygusuna yol açacak şekilde yorumlanmamalı. Çalışma, annenin beslenme tercihlerinin tek başına çocuğun otizm geliştirip geliştirmeyeceğini belirlediğini göstermiyor.</p>

<p>Bilimsel olarak söylenebilecek en doğru ifade şu:</p>

<p>Gebelikte sağlıklı bir beslenme düzenine daha yüksek uyum, araştırılan büyük kohortlardan birinde çocuklarda daha düşük otizm tanısı olasılığı ve iki kohortta bazı sosyal iletişim güçlüklerinin daha düşük görülmesiyle ilişkili bulundu. Bu ilişkinin nedensel olup olmadığı ise henüz bilinmiyor.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>JAMA Network Open<br />
Friel C, Leyland AH, Anderson JJ ve arkadaşları<br />
Healthy Prenatal Dietary Pattern and Offspring Autism<br />
JAMA Network Open. 2024;7(7):e2422815.<br />
DOI: 10.1001/</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/jama-arastirmasi-gebelikte-saglikli-beslenme-ile-otizm-tanisi-arasinda-dikkat-ceken-iliski</guid>
      <pubDate>Sat, 15 Aug 2026 02:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8177.jpeg" type="image/jpeg" length="62821"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Akciğer kanserinde yeni ADC: 236 hastayla Faz 1 denemesi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/akciger-kanserinde-yeni-adc-236-hastayla-faz-1-denemesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/akciger-kanserinde-yeni-adc-236-hastayla-faz-1-denemesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İlk kez insanlarda denenen HS-20093, değerlendirilebilen küçük hücreli akciğer kanseri hastalarının yüzde 52,3’ünde tümörü küçülttü. Ancak çalışma Faz 1 aşamasında ve ciddi yan etkiler, sonuçların temkinli değerlendirilmesini gerektiriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Shanghai Hansoh Biomedical sponsorluğunda Çin’de çok sayıda merkezde yürütülen ARTEMIS-001 çalışmasında, deneysel antikor-ilaç bileşiği HS-20093 ileri evre kanserli hastalarda denendi. Araştırmacılar arasında Çin Ulusal Kanser Merkezi ile Çin Tıp Bilimleri Akademisi Kanser Hastanesi uzmanları da yer aldı. Çalışmaya daha önce tedavi görmüş 306 yetişkin katıldı; bunların 236’sı küçük hücreli veya küçük hücreli dışı akciğer kanserine sahipti ve kilogram başına 8 ya da 10 miligramlık dozları aldı. Cancer Cell dergisinde yayımlanan sonuçlar, ilacın bazı hastalarda tümörü küçültebildiğini ancak henüz deneysel olduğunu gösterdi. [1] [2]<br />
Hedefi bulup güçlü ilacı kanser hücresine taşıyor<br />
HS-20093 bir antikor-ilaç bileşiği, kısa adıyla ADC. Bu yöntemde antikor, kanser hücresinin yüzeyindeki belirli bir işareti tanıyan “adres bulucu”; antikora bağlanan güçlü ilaç ise hücreyi öldürmeyi amaçlayan “yük” gibi çalışıyor.<br />
Yeni bileşik, birçok katı tümörde yüksek düzeyde bulunabilen B7-H3 adlı yüzey proteinini hedefliyor. Antikor hedefe bağlandıktan sonra hücreye taşınan yük, DNA’nın çoğaltılmasında görev alan topoizomeraz I enzimini engelliyor. Böylece kanser hücresinin çoğalmasının durdurulması amaçlanıyor.<br />
Bu yaklaşım ilacın yalnızca tümöre ulaşacağı anlamına gelmiyor. ADC’ler sağlıklı dokuları da etkileyebiliyor ve kan hücrelerinde azalma, bulantı veya akciğer hasarı gibi ciddi sorunlara yol açabiliyor.<br />
Küçük hücreli kanserde yanıt oranı yüzde 52,3<br />
Çalışmanın akciğer kanseri bölümünde 236 hastaya, üç haftada bir kilogram başına 8 veya 10 miligram HS-20093 verildi. Tümör yanıtı değerlendirilebilen 65 yaygın evre küçük hücreli akciğer kanseri hastasında doğrulanmış objektif yanıt oranı yüzde 52,3 oldu. Bu oran, yaklaşık her iki hastadan birinde tümörün ölçülebilir biçimde küçüldüğü anlamına geliyor. [1]<br />
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri bulunan ve yanıt değerlendirmesine alınabilen 152 hastada ise oran yüzde 22,4 olarak hesaplandı. Başka bir ifadeyle, bu grupta yaklaşık her beş hastadan birinde belirgin tümör küçülmesi görüldü. [1]<br />
“Objektif yanıt”, kanserin tamamen ortadan kalkması veya hastanın iyileşmesi anlamına gelmiyor. Bu ölçüm, görüntüleme sonuçlarında tümörün önceden belirlenmiş ölçüde küçüldüğünü gösteriyor. Yanıtın ne kadar sürdüğü ve ilacın yaşam süresini uzatıp uzatmadığı daha ileri çalışmalarla ortaya konulmak zorunda.<br />
Yüksek dozda kan hücresi kaybı daha sık görüldü<br />
Faz 1a bölümünde kilogram başına 12 miligram, tolere edilebilen en yüksek doz olarak belirlendi. Akciğer kanserli hastalarda ciddi, yani derece 3 veya üzerindeki tedaviyle ilişkili yan etkiler özellikle kan hücrelerinde azalma şeklinde ortaya çıktı.<br />
Nötrofil adı verilen ve enfeksiyonlarla savaşan beyaz kan hücrelerinin ciddi ölçüde azalması, 8 miligramlık grupta yüzde 25,5; 10 miligramlık grupta yüzde 50,5 oranında görüldü. Ciddi kansızlık oranı aynı gruplarda sırasıyla yüzde 16,8 ve yüzde 34,3 oldu. Bu veriler, daha yüksek dozun kan hücreleri üzerindeki yükünün daha fazla olabileceğini gösterdi. [1]<br />
Hastaların yüzde 3,4’ünde tedaviyle ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, yani akciğer dokusunda iltihaplanma ve hasar gelişti. Araştırmada ölümle sonuçlanan advers olayların oranı yüzde 3,8 olarak bildirildi; ancak yayımlanan özette bu ölümlerin tamamının doğrudan ilaçtan kaynaklandığı belirtilmedi. [1]<br />
Faz 1 sonucu tedavinin onaylandığı anlamına gelmiyor<br />
ARTEMIS-001 açık etiketli bir çalışmaydı; yani hem hastalar hem de araştırmacılar hangi tedavinin verildiğini biliyordu. Ayrıca ilacın standart tedavi veya etkisiz bir karşılaştırma ürünüyle karşılaştırıldığı kontrol grubu bulunmuyordu. Çalışmanın temel amacı güvenli dozu belirlemek, yan etkileri izlemek ve ilk etkinlik işaretlerini araştırmaktı. [1] [2]<br />
Bu nedenle sonuçlar HS-20093’ün standart tedavilerden daha iyi olduğunu kanıtlamıyor. Çalışmaya katılanların daha önce tedavi görmüş, ileri evre kanserli hastalar olması da bulguların erken evredeki veya yeni tanı almış bütün hastalara uygulanamayacağı anlamına geliyor.<br />
İlk insan verileri özellikle küçük hücreli akciğer kanserinde dikkate değer bir tümör yanıtına işaret ediyor. Buna karşılık gerçek tedavi değerinin anlaşılması için daha büyük, karşılaştırmalı Faz 2 ve Faz 3 araştırmalarında yaşam süresi, yanıtın kalıcılığı ve ciddi yan etkilerin yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.<br />
Kaynaklar<br />
[1] Duan J, Sun Y, Wang Q, Xing L ve arkadaşları. HS-20093, a B7-H3-targeted antibody-drug conjugate in lung cancer: Results from the ARTEMIS-001 phase 1a/b trial. Cancer Cell. 2026. DOI: 10.1016/j.ccell.2026.02.006<br />
[2] U.S. National Library of Medicine. ARTEMIS-001: Phase 1 Study of HS-20093 in Patients With Advanced Solid Tumors. ClinicalTrials.gov çalışma kaydı NCT05276609. 2022.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/akciger-kanserinde-yeni-adc-236-hastayla-faz-1-denemesi</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 17:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/akciger-kanseri-adc-faz-1-haber-gorseli.webp" type="image/jpeg" length="72382"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kolon Kanserini Daha Oluşmadan Durdurmayı Hedefleyen Aşıdan Dikkat Çeken İlk Sonuçlar]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kolon-kanserini-daha-olusmadan-durdurmayi-hedefleyen-asidan-dikkat-ceken-ilk-sonuclar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kolon-kanserini-daha-olusmadan-durdurmayi-hedefleyen-asidan-dikkat-ceken-ilk-sonuclar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD’de MD Anderson Cancer Center araştırmacılarının yürüttüğü ve Nature Medicine’da yayımlanan Faz 1b/2 çalışmada, Lynch sendromu taşıyan 45 kişide denenen Nous-209 aşısı güçlü T hücresi yanıtları oluşturdu; bir yıllık takipte kanser öncüsü oluşumlarda azalma sinyali ve ileri düzey polip görülmemesi dikkat çekti. Bulgular henüz aşının kanseri önlediğini kanıtlamasa da araştırmacılar daha büyük bir klinik çalışma için hazırlanıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kalıtsal olarak kolon kanseri riski yüksek kişilerde tümör ortaya çıkmadan önce bağışıklık sistemini harekete geçirmeyi amaçlayan deneysel aşı çalışmaları yeni bir aşamaya ulaştı. ABD ve İngiltere’de geliştirilen en az üç farklı aşı yaklaşımı, Lynch sendromu taşıyan kişilerde kanser öncesi hücreleri bağışıklık sisteminin hedefi haline getirmeyi amaçlıyor.</p>

<p>13 Ağustos 2026’da yeniden gündeme gelen çalışmaların en dikkat çekici sonuçlarından biri, MD Anderson Cancer Center araştırmacılarının yer aldığı ve Nature Medicine’da yayımlanan Nous-209 çalışmasından geldi. Faz 1b/2 düzeyindeki araştırmada 45 Lynch sendromu taşıyıcısı değerlendirildi. Araştırmanın orijinal bilimsel makalesi 16 Ocak 2026’da yayımlandı.</p>

<p>Bağışıklık sistemi 209 farklı hedefe karşı eğitildi</p>

<p>Lynch sendromu, DNA çoğalması sırasında meydana gelen hataların düzeltilmesinde görev alan genlerden birindeki kalıtsal değişikliklerden kaynaklanıyor. Bu durum, hücrelerde zaman içerisinde mutasyonların birikmesini kolaylaştırarak başta kolorektal kanser olmak üzere bazı kanserlerin gelişme riskini artırıyor.</p>

<p>Nouscom tarafından geliştirilen Nous-209 aşısı ise Lynch sendromuyla ilişkili kanser öncüsü hücrelerde ve tümörlerde görülebilen 209 ortak anormal hedefi bağışıklık sistemine tanıtmak üzere tasarlandı.</p>

<p>Bilim insanlarının hedefi, bağışıklık sisteminin özellikle T hücrelerini bu anormal proteinleri taşıyan hücreleri tanıyabilecek şekilde hazırlamak ve böylece kanserleşme sürecine mümkün olduğunca erken müdahale etmek.</p>

<p>45 kişiyle yapılan Faz 1b/2 çalışmadan ilk sinyal</p>

<p>Çok merkezli ve açık etiketli Faz 1b/2 çalışmaya kanser tanısı bulunmayan 45 Lynch sendromu taşıyıcısı dahil edildi.</p>

<p>Nature Medicine’da yayımlanan sonuçlara göre aşı, hedeflenen anormal proteinlere karşı geniş kapsamlı T hücresi yanıtları oluşturdu. Araştırmacılar bu bağışıklık yanıtlarının kalıcılığını ve işlevsel özelliklerini de değerlendirdi.</p>

<p>Katılımcıların yaklaşık bir yıl sonraki kolonoskopi takiplerinde kanser öncüsü oluşumların sayısında azalma yönünde bir sinyal gözlendi ve ileri düzey polip saptanmadı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ancak bu sonuç, aşının kolon kanserini önlediği anlamına gelmiyor. Çalışma küçük katılımcı grubuyla yürütülen erken aşama bir araştırma olduğundan, kanser görülme sıklığını azaltıp azaltmadığının belirlenmesi için daha büyük ve kontrollü klinik çalışmalar gerekiyor.</p>

<p>Daha büyük klinik çalışma gündemde</p>

<p>Çalışmanın önde gelen araştırmacılarından MD Anderson Cancer Center’dan Dr. Eduardo Vilar-Sanchez, erken bulguların ardından daha büyük bir araştırmaya geçilmesinin planlandığını belirtti. Yeni çalışmanın 2027’nin başlarında başlaması bekleniyor.</p>

<p>Araştırmanın yanıt aradığı temel sorulardan biri, aşıyla güçlendirilen bağışıklık sisteminin Lynch sendromunun neden olduğu sürekli kanserleşme baskısına uzun vadede karşı koyup koyamayacağı.</p>

<p>Çalışmadaki bazı katılımcılara ilk aşılamadan yaklaşık bir yıl sonra hatırlatma dozu da uygulandı. Bu gruba ilişkin ek sonuçların 2026 sonbaharında açıklanması bekleniyor.</p>

<p>Moderna’nın mRNA aşısı da klinik araştırmaya giriyor</p>

<p>Lynch sendromunda kanseri ortaya çıkmadan engellemeyi amaçlayan çalışmalar Nous-209 ile sınırlı değil.</p>

<p>Oxford Üniversitesi ile Moderna’nın iş birliğinde geliştirilen mRNA-4194 adlı deneysel aşı için İngiltere’de Faz 1 INTERCEPT-Lynch çalışmasına izin verildi. İngiltere İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu tarafından yetkilendirilen araştırmanın ilk aşamasında güvenlilik, bağışıklık yanıtı ve ileri çalışmalar için uygun doz değerlendirilecek.</p>

<p>Aşı, COVID-19 döneminde geniş ölçekte kullanılan mRNA platformundan yararlanarak bağışıklık sisteminin Lynch sendromuyla bağlantılı kanser öncesi değişiklikleri tanımasını sağlamayı amaçlıyor.</p>

<p>Oxford Üniversitesi, ilk katılımcının 2026 yazında aşılanmasının planlandığını, çalışmanın ikinci aşamasının ise 2027’de İngiltere’deki başka merkezlere genişletilmesinin öngörüldüğünü açıkladı.</p>

<p>Üçüncü aşı yaklaşımının sonuçları bekleniyor</p>

<p>Araştırmacıların takip ettiği bir diğer yaklaşım ise ImmunityBio tarafından geliştirilen Tri-Ad5 aşısı.</p>

<p>Bu aşıda farklı kanser belirteçlerinin bağışıklık sistemine tanıtılması hedefleniyor. Tri-Ad5’in plaseboyla karşılaştırıldığı klinik araştırmadan gelecek sonuçların, Lynch sendromuna yönelik koruyucu kanser aşılarının potansiyelini değerlendirmede yeni veriler sağlaması bekleniyor.</p>

<p>Böylece Lynch sendromu için farklı teknolojilere dayanan en az üç koruyucu aşı yaklaşımı klinik geliştirme sürecinde bulunuyor.</p>

<p>Hedef kanseri tedavi etmek değil, oluşmasını engellemek</p>

<p>Kanserden korunmada aşı yaklaşımı tamamen yeni değil. HPV ve hepatit B aşıları, kansere neden olabilen viral enfeksiyonları engelleyerek bazı kanserlerin gelişme riskini azaltabiliyor.</p>

<p>Lynch sendromuna yönelik çalışmaların farkı ise doğrudan kalıtsal genetik değişikliklerin tetiklediği kanserleşme sürecinde ortaya çıkan anormal proteinleri hedeflemeleri.</p>

<p>Bu yaklaşımda amaç, bağışıklık sistemini bir tümör ortaya çıktıktan sonra harekete geçirmek yerine, kanser öncüsü hücrelerin taşıdığı değişiklikleri daha erken aşamada tanıyabilecek şekilde hazırlamak.</p>

<p>Henüz koruyucu kanser aşısı olarak onaylanmadı</p>

<p>Erken safha bulgularına göre Nous-209’un güçlü bağışıklık yanıtı oluşturabilmesi araştırmacılar açısından önemli bir sinyal olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte hiçbir sonuç, aşının kolon kanserini kesin olarak önlediğini göstermiyor.</p>

<p>Nous-209, mRNA-4194 ve Tri-Ad5 halen araştırma aşamasındaki deneysel aşılar. Lynch sendromuna bağlı kanserleri önlemek amacıyla rutin klinik kullanım için onaylanmış aşılar değiller.</p>

<p>Bulguların daha geniş katılımcı gruplarında, kontrollü araştırmalar ve uzun süreli takiplerle doğrulanması gerekiyor. Özellikle aşıların gerçekten kanser görülme oranını azaltıp azaltmadığı, koruyucu bağışıklığın ne kadar sürdüğü ve hatırlatma dozlarının gerekli olup olmadığı ileri klinik çalışmalarla belirlenecek.</p>

<p>Çalışmalar başarıya ulaşırsa onkolojide önemli bir yaklaşım değişikliğinin kapısı açılabilir: Yüksek genetik risk taşıyan kişilerde kanseri yalnızca erken teşhis etmek yerine, bağışıklık sistemini önceden hazırlayarak tümör oluşum sürecini kesintiye uğratmak.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ul>
 <li>Nature Medicine</li>
 <li>MD Anderson Cancer Center</li>
 <li>University of Oxford</li>
 <li>Oxford Cancer</li>
 <li>Medicines and Healthcare products Regulatory Agency (MHRA)</li>
</ul></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kolon-kanserini-daha-olusmadan-durdurmayi-hedefleyen-asidan-dikkat-ceken-ilk-sonuclar</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 08:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8101.jpeg" type="image/jpeg" length="21374"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Diş eti hastalığında yeni seçenek mi? Klinik çalışmadan önemli bulgular]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/dis-eti-hastaliginda-yeni-secenek-mi-klinik-calismadan-onemli-bulgular</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/dis-eti-hastaliginda-yeni-secenek-mi-klinik-calismadan-onemli-bulgular" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Brezilya’da 109 kişiyle yapılan klinik araştırmada, ileri diş eti hastalığının standart tedavisine omega-3 ve düşük doz aspirin eklendi. Bir yılın sonunda bu gruptaki hastaların yüzde 57,7’si araştırmacıların belirlediği tedavi hedefine ulaştı. Antibiyotik verilen grupta ise oran yüzde 58,6 oldu. Sonuçlar umut verici ancak araştırma, “omega-3 ve aspirin antibiyotiğin yerini alabilir” anlamına gelmiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diş eti hastalıklarının tedavisinde omega-3 ve düşük doz aspirinin etkisini araştıran yeni bir çalışma dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu.</p>

<p>Journal of Periodontology dergisinde yayımlanan araştırmaya, ileri derecede diş eti hastalığı bulunan 109 yetişkin katıldı.</p>

<p>Araştırmanın en dikkat çekici tarafı ise omega-3 ve düşük doz aspirin verilen hastalarda elde edilen sonuçların, antibiyotik verilen hastalardaki sonuçlara oldukça yakın olmasıydı.</p>

<p>Önce bütün hastalara standart diş eti tedavisi yapıldı</p>

<p>Burada önemli bir ayrıntı var.</p>

<p>Araştırmada omega-3 veya aspirin, diş eti hastalığının tek başına tedavisi olarak kullanılmadı.</p>

<p>Bütün hastalara önce diş hekimlerinin uyguladığı standart periodontal tedavi yapıldı. Diş eti altında biriken bakteri plağı ve diğer birikintiler profesyonel olarak temizlendi.</p>

<p>Ardından hastalar dört farklı gruba ayrıldı.</p>

<p>Bir grup yalnızca standart tedavi aldı. Diğer gruplara ise standart tedavinin yanında antibiyotik, omega-3 + düşük doz aspirin veya bunların birlikte kullanıldığı tedaviler verildi.</p>

<p>Hastalar bir yıl boyunca takip edildi.</p>

<p>Omega-3 ve aspirin grubunda yüzde 57,7</p>

<p>Bir yılın sonunda araştırmacıların önceden belirlediği tedavi hedefine ulaşanların oranı şöyle gerçekleşti:</p>

<ul>
 <li>Omega-3 + düşük doz aspirin verilenlerde yüzde 57,7</li>
 <li>Antibiyotik verilenlerde yüzde 58,6</li>
 <li>Antibiyotik + omega-3 + aspirin verilenlerde yüzde 57,1</li>
 <li>Yalnızca standart mekanik tedavi uygulananlarda yüzde 23,1</li>
</ul>

<p>Rakamlar özellikle omega-3 ve aspirin grubuyla antibiyotik grubu arasındaki yakınlık nedeniyle dikkat çekti.</p>

<p>Ancak burada önemli bir bilimsel ayrıntı bulunuyor.</p>

<p>Yüzde 57,7 rakamı “hastaların yüzde 57,7’sinin enfeksiyonu geçti” anlamına gelmiyor.</p>

<p>Bu oran, araştırmacıların önceden belirlediği diş eti sağlığıyla ilgili klinik tedavi hedefine ulaşan hastaları ifade ediyor.</p>

<p>Peki omega-3 ve aspirin antibiyotik kadar etkili mi?</p>

<p>Araştırmanın sonuçlarına bakıldığında iki gruptaki oranlar gerçekten birbirine çok yakın.</p>

<p>Fakat bu çalışmadan yola çıkarak “omega-3 ve aspirin antibiyotik kadar etkilidir” veya “artık antibiyotiğe gerek yok” demek için henüz erken.</p>

<p>Çünkü çalışma, iki tedavinin birbirine kesin olarak eşit olduğunu kanıtlamak amacıyla tasarlanmadı.</p>

<p>Sonuçlar daha çok omega-3 ve düşük doz aspirinin, standart diş eti tedavisine yardımcı bir seçenek olarak araştırılmaya değer olduğunu gösteriyor.</p>

<p>Bunun kesinleşmesi için daha fazla hasta üzerinde yapılacak yeni araştırmalara ihtiyaç var.</p>

<p>Neden omega-3 ve aspirin?</p>

<p>İleri diş eti hastalığında sorun yalnızca ağızdaki bakteriler değil.</p>

<p>Vücudun bu bakterilere verdiği aşırı iltihabi yanıt da diş etlerine ve dişleri destekleyen dokulara zarar verebiliyor.</p>

<p>Omega-3 yağ asitleri, vücuttaki iltihabi süreçlerle ilişkili etkileri nedeniyle uzun süredir araştırılıyor.</p>

<p>Düşük doz aspirin de bu süreçleri etkileyebildiği için araştırmacılar iki maddenin birlikte kullanılmasının diş eti tedavisindeki sonuçları iyileştirip iyileştiremeyeceğini görmek istedi.</p>

<p>Ortaya çıkan sonuçlar da bu yaklaşımın daha kapsamlı biçimde araştırılabileceğini gösterdi.</p>

<p>Üçünü birlikte kullanmak daha iyi sonuç vermedi</p>

<p>Araştırmanın ilginç sonuçlarından biri de antibiyotik, omega-3 ve aspirinin birlikte verilmesiyle ortaya çıktı.</p>

<p>“Üçü birlikte kullanılırsa sonuç daha iyi olur” düşüncesi bu çalışmada karşılık bulmadı.</p>

<p>Antibiyotik verilen grupta tedavi hedefine ulaşanların oranı yüzde 58,6 iken, antibiyotik + omega-3 + aspirin grubunda oran yüzde 57,1 oldu.</p>

<p>Yani tedavilerin hepsini bir araya getirmek ek bir üstünlük sağlamadı.</p>

<p>“Antibiyotiğin yerine omega-3 kullanın” sonucu çıkarılmamalı</p>

<p>Araştırmanın sosyal medyada en kolay yanlış anlaşılabilecek noktası burası.</p>

<p>Çalışma, antibiyotiklerin bırakılıp yerine omega-3 ve aspirin kullanılmasını önermiyor.</p>

<p>Ayrıca omega-3 ve aspirinin antibiyotik direncini ortadan kaldırdığı da gösterilmiş değil.</p>

<p>Araştırmacılar yalnızca ileri diş eti hastalığında standart tedaviye eklenen farklı yöntemlerin sonuçlarını karşılaştırdı.</p>

<p>Bu nedenle çalışmanın bulguları umut verici olsa da tedavi kararının diş hekimi tarafından hastanın durumuna göre verilmesi gerekiyor.</p>

<p>Kendi kendinize aspirin başlamayın</p>

<p>Araştırmada kullanılan tedaviyi evde uygulamaya çalışmak da doğru değil.</p>

<p>Çalışmada omega-3 grubundaki hastalara günde 3 gram omega-3 ve 100 mg aspirin verildi ve tedavi kontrollü koşullarda yürütüldü.</p>

<p>Özellikle aspirin herkes için güvenli değildir. Kanama riskini artırabilir, bazı mide ve bağırsak sorunlarında sakıncalı olabilir ve kullanılan başka ilaçlarla etkileşime girebilir.</p>

<p>Bu nedenle bu araştırmayı okuyup “Diş etlerim için her gün aspirin ve omega-3 kullanayım” sonucuna varılmamalı.</p>

<p>Araştırmanın asıl mesajı ne?</p>

<p>Çalışmanın verdiği mesaj oldukça açık:</p>

<p>İleri diş eti hastalığında temel tedavi yine profesyonel periodontal tedavidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ancak standart tedaviye eklenen omega-3 ve düşük doz aspirin, bu klinik araştırmada dikkat çekici sonuçlar verdi.</p>

<p>Bir yıl sonunda omega-3 + aspirin grubundaki hastaların yüzde 57,7’si belirlenen tedavi hedefine ulaşırken antibiyotik grubunda bu oran yüzde 58,6 oldu.</p>

<p>Bu yakınlık, bilim insanlarına önemli bir araştırma alanı açıyor.</p>

<p>Şimdi yanıtlanması gereken asıl soru şu:</p>

<p>Omega-3 ve düşük doz aspirin, hangi hastalarda antibiyotiklere ihtiyaç duyulmadan güvenli ve etkili bir yardımcı tedavi olabilir?</p>

<p>Bunun cevabı için daha büyük ve özellikle bu soruya yanıt vermek üzere tasarlanmış klinik araştırmalar gerekiyor.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>Journal of Periodontology</li>
 <li>American Academy of Periodontology</li>
 <li>PubMed</li>
 <li>Hospital Israelita Albert Einstein</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/dis-eti-hastaliginda-yeni-secenek-mi-klinik-calismadan-onemli-bulgular</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 16:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8040.jpeg" type="image/jpeg" length="48609"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Glioblastomada Yeni Umut: CAR-T Hücreleri Tümöre Yakından Ulaştırıldı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/glioblastomada-yeni-umut-car-t-hucreleri-tumore-yakindan-ulastirildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/glioblastomada-yeni-umut-car-t-hucreleri-tumore-yakindan-ulastirildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Nature Medicine’da yayımlanan Faz I çalışmada, tekrarlayan glioblastoma hastalarına B7-H3 hedefli CAR-T hücreleri doğrudan kafa içine uygulandı. Erken sonuçlarda doz sınırlayıcı toksisite görülmezken klinik aktivite sinyalleri bildirildi. Tedavinin etkinliği için daha büyük çalışmalar gerekiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Glioblastomada CAR-T Doğrudan Beyne Verildi: İlk Sonuçlar Geldi</p>

<p>Tedavi seçeneklerinin sınırlı olduğu agresif beyin tümörü glioblastomada, CAR-T hücrelerini doğrudan merkezi sinir sistemine ulaştırmayı amaçlayan yeni bir yaklaşımın ilk insan sonuçları yayımlandı.</p>

<p>Nature Medicine dergisinde 6 Ağustos 2026’da yayımlanan Faz I klinik araştırmada, tekrarlayan glioblastoma hastalarında B7-H3 hedefli CAR-T hücre tedavisinin kafa içi uygulanması değerlendirildi.</p>

<p>Araştırmanın öncelikli amacı yeni yöntemin güvenliliğini ve uygulanabilirliğini belirlemekti. Erken klinik veriler tedavinin araştırılmaya devam edilmesini destekleyen sinyaller ortaya koydu.</p>

<p>CAR-T hücreleri doğrudan merkezi sinir sistemine ulaştırıldı</p>

<p>CAR-T tedavisinde hastanın kendi T hücreleri toplanıyor ve kanser hücrelerindeki belirli bir hedefi tanıyacak şekilde laboratuvarda genetik olarak yeniden programlanıyor.</p>

<p>Hazırlanan hücreler daha sonra hastaya geri veriliyor.</p>

<p>Yeni araştırmada hedef olarak B7-H3 seçildi. B7-H3, glioblastoma dahil bazı solid tümörlerde yüksek düzeyde bulunabilen bir hücre yüzeyi proteini olarak biliniyor.</p>

<p>Araştırmacılar CAR-T hücrelerini yalnızca sistemik dolaşıma vermek yerine doğrudan merkezi sinir sistemi bölgesine ulaştıran bir uygulama stratejisini değerlendirdi.</p>

<p>Bu yöntem, glioblastoma tedavisindeki en büyük engellerden birini aşmayı hedefliyor.</p>

<p>Beyin tümörlerinde CAR-T neden daha zor?</p>

<p>CAR-T hücre tedavileri bazı lösemi, lenfoma ve multipl miyelom türlerinde kanser tedavisini önemli ölçüde değiştirdi.</p>

<p>Ancak aynı başarı henüz glioblastoma gibi solid tümörlerde elde edilemedi.</p>

<p>Bunun önemli nedenlerinden biri, CAR-T hücrelerinin solid tümör dokusuna yeterli miktarda ulaşmasının ve tümör içerisinde etkinliğini sürdürmesinin daha zor olması.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Glioblastomada buna bir de kan-beyin bariyeri ve tümörün son derece heterojen yapısı ekleniyor.</p>

<p>Aynı tümördeki kanser hücreleri bile birbirinden farklı moleküler özellikler taşıyabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle araştırmacılar CAR-T hücrelerini tümöre mümkün olduğunca yakın ulaştırmanın tedavinin biyolojik etkisini artırıp artıramayacağını araştırıyor.</p>

<p>Faz I çalışmanın temel hedefi güvenlilikti</p>

<p>Çalışma erken aşamalı bir Faz I araştırma olduğu için sonuçların yorumlanmasında en önemli nokta bu aşamanın temel amacının tedavinin etkinliğini kesin olarak kanıtlamak olmadığı.</p>

<p>Araştırmacılar öncelikle hücresel tedavinin uygulanabilirliğini, güvenlilik profilini ve uygun doz düzeylerini değerlendirdi.</p>

<p>Yayımlanan sonuçlarda doz sınırlayıcı toksisite saptanmadığı bildirildi.</p>

<p>Tedavi sonrasında hastaların klinik ve radyolojik yanıtları da takip edildi.</p>

<p>Araştırmacılar bazı hastalarda antitümör aktiviteyle uyumlu erken klinik sinyaller gözlemledi.</p>

<p>Ancak hasta sayısının sınırlı olması nedeniyle bu sonuçlar tedavinin glioblastomada etkili olduğunun kesin kanıtı olarak kabul edilmiyor.</p>

<p>En önemli yenilik uygulama biçimi olabilir</p>

<p>Araştırmanın dikkat çekici yönlerinden biri yalnızca yeni bir CAR-T hedefinin test edilmesi değil.</p>

<p>Tedavinin doğrudan kafa içi uygulanması, hücrelerin hedef bölgeye ulaşmasını güçleştiren biyolojik engelleri aşmak için geliştirilen stratejilerden biri.</p>

<p>Solid tümörlerde CAR-T araştırmalarının önündeki temel sorunlardan biri, laboratuvarda güçlü antitümör aktivite gösteren hücrelerin hastaya verildikten sonra tümör dokusuna yeterli düzeyde ulaşamaması.</p>

<p>Glioblastomada lokal veya bölgesel CAR-T uygulamasının başarılı olması, gelecekte diğer beyin tümörlerinde geliştirilecek hücresel tedaviler için de yeni bir yol açabilir.</p>

<p>Glioblastomada yeni tedavilere büyük ihtiyaç var</p>

<p>Glioblastoma erişkinlerde görülen en agresif primer beyin tümörlerinden biri.</p>

<p>Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapiden oluşan standart tedavilere rağmen hastalık birçok hastada yeniden ortaya çıkabiliyor.</p>

<p>Tekrarlayan glioblastomada tedavi seçenekleri daha da sınırlı hale geliyor.</p>

<p>Bu nedenle immünoterapiler, kişiselleştirilmiş kanser aşıları, onkolitik virüsler, hedefe yönelik ilaçlar ve CAR-T hücreleri dahil çok sayıda yeni yaklaşım araştırılıyor.</p>

<p>B7-H3 hedefli CAR-T çalışması da bu yeni nesil stratejiler arasında bulunuyor.</p>

<p>Henüz “glioblastoma tedavisi bulundu” denilemez</p>

<p>Çalışmanın erken aşamada olması önemli bir sınırlılık oluşturuyor.</p>

<p>Faz I araştırmalar genellikle az sayıda hastayla yürütülüyor ve öncelikle güvenlilik değerlendirmesine odaklanıyor.</p>

<p>Bu nedenle klinik çalışmada elde edilen ilk verilere göre yaklaşım dikkat çekici olsa da henüz nihai tedavi niteliği taşımıyor.</p>

<p>Gerçek etkinliğin belirlenebilmesi için daha fazla hastanın dahil edildiği ileri faz klinik araştırmalara ihtiyaç bulunuyor.</p>

<p>Tedavinin ne kadar süre etkili olduğu, hangi hastaların en fazla yarar gördüğü ve tümörün B7-H3 hedefinden kaçıp kaçamayacağı da yanıtlanması gereken önemli sorular arasında.</p>

<p>Türkiye açısından ileri merkezler gündeme gelebilir</p>

<p>Bu tür CAR-T uygulamalarının Türkiye’ye ulaşması halinde klasik ilaç tedavilerinden farklı bir altyapı gerekecek.</p>

<p>Hastadan hücre toplanması, hücrelerin genetik olarak değiştirilmesi, kalite kontrol süreçleri ve tedavinin hastaya uygulanması ileri hücresel tedavi altyapısına ihtiyaç duyuyor.</p>

<p>Glioblastomada buna nöroşirürji ve nöro-onkoloji ekiplerinin de eklenmesi gerekiyor.</p>

<p>Bu nedenle gelecekte başarılı olması halinde uygulamanın öncelikle ileri hücresel tedavi altyapısına sahip üniversite ve eğitim araştırma hastanelerinde gündeme gelmesi beklenebilir.</p>

<p>Türkiye’nin bu alandaki en önemli fırsatlarından biri ise ileri faz uluslararası klinik araştırmalara merkez olarak katılım sağlamak olabilir.</p>

<p>CAR-T’nin ikinci büyük sınavı solid tümörler</p>

<p>CAR-T teknolojisinin ilk büyük başarısı hematolojik kanserlerde yaşandı.</p>

<p>Şimdi bilim dünyasının önündeki büyük sorulardan biri aynı teknolojinin solid tümörlerde de kalıcı klinik başarı sağlayıp sağlayamayacağı.</p>

<p>Glioblastomada doğrudan kafa içine uygulanan B7-H3 CAR-T yaklaşımı bu arayışın dikkat çekici örneklerinden biri.</p>

<p>Faz I sonuçları bir tedavi başarısından çok, CAR-T hücrelerinin beynin en agresif tümörlerinden birine nasıl ulaştırılabileceğine ilişkin önemli bir erken klinik sinyal sunuyor.</p>

<p>Bulguların geniş katılımcı gruplarıyla doğrulanması gerekiyor.</p>

<p>DOI: 10.1038/s41591-026-04557-6</p>

<p>Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Tanı veya tedavi önerisi niteliği taşımaz. Kanser tedavileri hastanın klinik ve moleküler özelliklerine göre uzman hekimler tarafından planlanmalıdır.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>1. Nature Medicine<br />
2. ClinicalTrials<br />
3. PubMed / ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/glioblastomada-yeni-umut-car-t-hucreleri-tumore-yakindan-ulastirildi</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 12:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8022.jpeg" type="image/jpeg" length="68784"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nörolojide Yeni Tedavi Sinyali: 52 Haftada Atak Riski Sert Düştü]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/norolojide-yeni-tedavi-sinyali-52-haftada-atak-riski-sert-dustu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/norolojide-yeni-tedavi-sinyali-52-haftada-atak-riski-sert-dustu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Nature Medicine’da yayımlanan Faz III BeInmost çalışmasında obinutuzumab β, AQP4-IgG pozitif nöromiyelitis optika spektrum bozukluğunda relaps riskini plaseboya göre yüzde 93,1 azalttı. 91 hastalık araştırma, yeni anti-CD20 tedavisi için güçlü klinik kanıt sundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Nadir Sinir Sistemi Hastalığında Relaps Riskini Yüzde 93 Azaltan Tedavi</p>

<p>Görme kaybı, felç ve ciddi nörolojik engelliliğe yol açabilen nadir bir merkezi sinir sistemi hastalığında yeni bir biyolojik tedaviden dikkat çekici Faz III sonuçları geldi.</p>

<p>Nature Medicine dergisinde 10 Ağustos 2026’da yayımlanan BeInmost çalışmasında, deneysel obinutuzumab β (MIL62) tedavisinin aquaporin-4 antikoru pozitif nöromiyelitis optika spektrum bozukluğu bulunan hastalarda hastalık relapsı riskini plaseboya kıyasla yüzde 93,1 azalttığı bildirildi.</p>

<p>Çok merkezli, randomize, çift kör ve plasebo kontrollü Faz III araştırma, Çin’deki 32 merkezde gerçekleştirildi.</p>

<p>Çalışmaya 18 ile 70 yaşları arasında toplam 91 hasta dahil edildi.</p>

<p>Tedavi grubunda yalnızca 2 hastada relaps görüldü</p>

<p>Katılımcıların 45’i obinutuzumab β, 46’sı ise plasebo grubuna randomize edildi.</p>

<p>Araştırmanın en çarpıcı sonucu hastalık relapslarında görüldü.</p>

<p>Obinutuzumab β verilen 45 hastanın yalnızca 2’sinde, yani yüzde 4,4’ünde doğrulanmış relaps meydana geldi.</p>

<p>Plasebo grubunda ise 46 hastanın 21’inde, yani yüzde 45,7’sinde relaps görüldü.</p>

<p>İstatistiksel analiz, tedavinin ilk doğrulanmış relaps riskini plaseboya kıyasla yüzde 93,1 oranında azalttığını gösterdi.</p>

<p>Bu farkın istatistiksel olarak son derece güçlü olduğu bildirildi.</p>

<p>Bir yılda hastaların yaklaşık yüzde 95’i relapssız kaldı</p>

<p>Araştırmada 52 haftalık relapssız yaşam oranı da değerlendirildi.</p>

<p>Obinutuzumab β grubunda hastaların tahmini yüzde 94,8’i 52 haftalık dönemi doğrulanmış bir hastalık relapsı yaşamadan tamamladı.</p>

<p>Plasebo grubunda bu oran yalnızca yüzde 28,4 olarak hesaplandı.</p>

<p>Yıllıklandırılmış relaps oranı da tedavi grubunda belirgin biçimde daha düşük bulundu.</p>

<p>NMOSD relapsı nedeniyle hastaneye yatışlarda da obinutuzumab β lehine önemli fark görüldü.</p>

<p>Nöromiyelitis optika neden bu kadar önemli?</p>

<p>Nöromiyelitis optika spektrum bozukluğu, bağışıklık sisteminin merkezi sinir sistemine saldırdığı nadir fakat ağır seyreden otoimmün bir hastalık.</p>

<p>Hastalık özellikle görme sinirlerini ve omuriliği etkileyebiliyor.</p>

<p>Optik nörit olarak adlandırılan görme siniri iltihabı ciddi görme kaybına, omurilik tutulumu ise kas güçsüzlüğü, duyu bozuklukları ve bazı hastalarda kalıcı hareket kaybına neden olabiliyor.</p>

<p>Hastalığın önemli özelliklerinden biri, tekrarlayan atakların oluşturduğu nörolojik hasarın zaman içinde birikebilmesi.</p>

<p>Bu nedenle tedavinin temel hedeflerinden biri yeni relapsların mümkün olduğunca engellenmesi.</p>

<p>AQP4 antikoru hastalığın merkezinde</p>

<p>Çalışmaya yalnızca AQP4-IgG pozitif hastalar dahil edildi.</p>

<p>Aquaporin-4, merkezi sinir sistemindeki bazı destek hücrelerinin yüzeyinde bulunan önemli bir su kanalı proteini.</p>

<p>NMOSD hastalarının önemli bölümünde bağışıklık sistemi bu proteine karşı anormal antikorlar geliştiriyor.</p>

<p>Bu antikorların hastalıkta meydana gelen doku hasarının önemli tetikleyicilerinden biri olduğu biliniyor.</p>

<p>Dolayısıyla AQP4-IgG pozitif hastalarda antikor üretiminde rol oynayan B hücrelerini hedeflemek, hastalığın biyolojik mekanizmasına doğrudan müdahale eden stratejiler arasında bulunuyor.</p>

<p>Yeni nesil anti-CD20 antikoru</p>

<p>Obinutuzumab β, CD20 taşıyan B hücrelerini hedefleyen gliko-mühendislik uygulanmış tip II monoklonal antikor olarak geliştirildi.</p>

<p>Tedavinin amacı, hastalığın gelişiminde rol oynayan B hücrelerini güçlü biçimde azaltarak patolojik bağışıklık yanıtını baskılamak.</p>

<p>CD20 hedefli B hücresi tedavileri nöroimmün hastalıklarda tamamen yeni değil.</p>

<p>Ancak BeInmost araştırması, obinutuzumab β için AQP4-IgG pozitif NMOSD hastalarında randomize ve kontrollü Faz III düzeyinde güçlü klinik kanıt sağlaması açısından önem taşıyor.</p>

<p>Güvenlilik sonuçları da değerlendirildi</p>

<p>Araştırmada yalnızca etkinlik değil, tedavinin güvenlilik profili de incelendi.</p>

<p>Çalışmanın yayımlanan sonuçlarına göre ciddi advers olayların görülme oranı tedavi ve plasebo gruplarında benzer düzeydeydi.</p>

<p>Bununla birlikte B hücrelerini baskılayan tedaviler bağışıklık sistemi üzerinde önemli etkiler oluşturabildiğinden enfeksiyonlar ve diğer olası komplikasyonlar açısından uzun dönem takip önem taşıyor.</p>

<p>Faz III sonuçlarının güçlü olması, ilacın tüm hastalar için otomatik olarak uygun olduğu anlamına gelmiyor.</p>

<p>Hasta seçimi, enfeksiyon riski, eşlik eden hastalıklar ve uzun dönem güvenlilik verileri tedavi kararında belirleyici olacak.</p>

<p>Mevcut tedavilerin yanına yeni seçenek gelebilir</p>

<p>NMOSD için son yıllarda hastalığın farklı biyolojik mekanizmalarını hedefleyen yeni tedaviler geliştirildi.</p>

<p>Kompleman sistemini, interlökin-6 reseptörünü veya B hücrelerini hedefleyen ilaçlar bazı ülkelerde klinik kullanıma girmiş durumda.</p>

<p>Obinutuzumab β’nin bu tedaviler arasındaki kesin konumu ise doğrudan karşılaştırmalı araştırmalar ve uzun dönem sonuçlar ortaya çıktıkça daha net anlaşılacak.</p>

<p>Bu nedenle yüzde 93,1’lik sonuç mevcut tedavilere karşı yüzde 93 daha üstünlük anlamına gelmiyor. Bulgular, Faz III çalışmada plaseboya kıyasla relaps riskindeki göreceli azalmayı ifade ediyor.</p>

<p>Türkiye açısından neden önemli?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nöromiyelitis optika spektrum bozukluğu nadir görülmesine rağmen ağır nörolojik sonuçları nedeniyle yüksek klinik öneme sahip.</p>

<p>Yeni tedavinin uluslararası ruhsat süreçlerinden geçmesi ve daha sonra Türkiye’de ruhsat alması halinde uygulamanın özellikle ileri nöroloji ve nöroimmünoloji merkezlerinde gündeme gelmesi beklenebilir.</p>

<p>Ancak Türkiye’deki kullanım açısından TİTCK ruhsat süreci, tedavinin fiyatı, SGK geri ödeme koşulları ve mevcut biyolojik tedavilere göre sağlayacağı ek klinik yarar belirleyici olacaktır.</p>

<p>Faz III sonucu güçlü, ancak süreç tamamlanmadı</p>

<p>BeInmost çalışmasının sonuçları obinutuzumab β için önemli bir klinik eşik oluşturuyor.</p>

<p>Bununla birlikte bilimsel çalışmada elde edilen başarı doğrudan küresel ruhsat anlamına gelmiyor.</p>

<p>Düzenleyici kurumların etkinlik, güvenlilik, üretim kalitesi ve yarar-risk dengesini değerlendirmesi gerekiyor.</p>

<p>Uzun dönem takip verileri de özellikle nadir fakat ciddi güvenlilik sorunlarının anlaşılması açısından önem taşıyacak.</p>

<p>Buna rağmen 91 hastalık randomize Faz III çalışmada relapsların tedavi grubunda yüzde 4,4’e karşı plaseboda yüzde 45,7 oranında görülmesi, NMOSD tedavi araştırmalarında son dönemin dikkat çekici klinik sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor.</p>

<p>DOI: 10.1038/s41591-026-04583-4<br />
PubMed PMID: 42575985</p>

<p>Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Tanı veya tedavi önerisi niteliği taşımaz. Nöromiyelitis optika spektrum bozukluğunun tanı ve tedavisi uzman hekim tarafından planlanmalıdır.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>1. Nature Medicine<br />
2. PubMed / ABD Ulusal Tıp Kütüphanesi<br />
3. BeInmost Faz III Klinik Araştırması </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/norolojide-yeni-tedavi-sinyali-52-haftada-atak-riski-sert-dustu</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 12:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8021.jpeg" type="image/jpeg" length="64741"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kan Şekerini Algılayan Akıllı Probiyotik Fare ve Maymunlarda Etki Gösterdi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kan-sekerini-algilayan-akilli-probiyotik-fare-ve-maymunlarda-etki-gosterdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kan-sekerini-algilayan-akilli-probiyotik-fare-ve-maymunlarda-etki-gosterdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Nature’da yayımlanan yeni araştırmada, bağırsakta geçici olarak yaşayan genetik olarak tasarlanmış probiyotik bakteriler kan şekeri yükseldiğinde GLP-1 üretip salgılayacak şekilde programlandı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><br />
Sistem diyabetli farelerde ve tip 2 diyabetli insan dışı primatlarda kan şekeri kontrolünü iyileştirdi; ancak henüz insanlarda denenmiş bir tedavi değil.<br />
Çin’de East China Normal University bünyesindeki Shanghai Key Laboratory of Regulatory Biology ve Biomedical Synthetic Biology Research Center liderliğinde yürütülen araştırmada bilim insanları, kan şekeri yükseldiğinde bunu algılayıp tedavi edici moleküllerin üretimini artırabilen ağızdan alınabilir bir “canlı ilaç” geliştirdi. Çalışmaya Shanghai Fengxian District Central Hospital, Shanghai SynBioEra Biotechnology ve University of Texas Health Science Center at San Antonio’dan araştırmacılar da katkı sundu. Araştırma insanlar üzerinde değil, farklı diyabet fare modelleri ve tip 2 diyabetli insan dışı primatlar üzerinde yapıldı. Çalışma 12 Ağustos 2026’da Nature dergisinde yayımlandı. [1]<br />
Probiyotik bakteriye glikoz sensörü eklendi<br />
Çalışmanın temelinde, bağırsakta geçici olarak yaşayabilen genetik olarak değiştirilmiş probiyotik bakteriler bulunuyor.<br />
Araştırmacılar bakterilere HexR adı verilen glikoza duyarlı bir düzenleyici protein ve buna bağlı çalışan sentetik bir gen devresi ekledi. Gen devresi, bakterinin çevredeki glikoz düzeyini algılayıp buna göre belirli terapötik genleri açıp kapatmasını sağladı. [1]<br />
Bunu basitçe otomatik çalışan bir sensöre benzetmek mümkün.<br />
Glikoz yükseldiğinde sistem devreye giriyor; glikoz normal sınırlara yaklaştığında terapötik üretim azalıyor. Araştırmacılar bu yaklaşımı “sense-and-respond”, yani “algıla ve yanıt ver” sistemi olarak tanımlıyor. [1]<br />
Bakteriler bağırsakta kalıcı olarak yerleşmedi<br />
Yeni sistemin önemli özelliklerinden biri, bakterilerin bağırsakta kalıcı biçimde kolonileşmek üzere tasarlanmamış olması.<br />
Araştırmada kullanılan probiyotikler ağızdan verildikten sonra bağırsakta geçici olarak kaldı ve glikoz düzeyine göre terapötik molekül üretimini ayarladı. [1]<br />
Geçici bağırsak varlığı, canlı tedavilerin kontrol edilebilirliği açısından önemli bir tasarım özelliği. Ancak bunun insanlarda güvenli olduğunu göstermek için klinik çalışmalara ihtiyaç var.<br />
Glikoz yükselince GLP-1 üretildi<br />
Araştırmacılar bakterileri, glikoz yükseldiğinde GLP-1 üretip salgılayacak şekilde programladı. GLP-1, bağırsakta doğal olarak üretilen ve yemek sonrası kan şekeri kontrolünde rol oynayan bir hormondur. [1]<br />
Günümüzde bazı diyabet ve obezite ilaçları da GLP-1 sistemini hedefliyor. Ancak yeni çalışmadaki yaklaşım farklı: dışarıdan düzenli enjeksiyon yapmak yerine bağırsaktaki tasarlanmış bakterilerin glikoz yükseldiğinde gerekli molekülü üretmesi amaçlanıyor.<br />
Bu nedenle araştırma mevcut GLP-1 ilaçlarının yerine kullanılabilecek hazır bir tedavi olarak değerlendirilmemeli.<br />
Farelerde kan şekeri kontrolü iyileşti<br />
Araştırmacılar sistemi birden fazla diyabet fare modelinde test etti.<br />
Tasarlanmış probiyotiklerin ağızdan verilmesiyle kan şekeri kontrolünün iyileştiği ve özellikle yemek sonrası glikoz yükselmelerinin daha iyi düzenlenebildiği bildirildi. [1]<br />
Uzun süreli uygulamalarda kan yağları olarak bilinen lipid profillerinde de olumlu değişiklikler görüldü.<br />
Araştırmacılar ayrıca uzun süreli fare deneylerinde karaciğer ve böbrekle ilişkili bazı inflamasyon, oksidatif stres ve doku hasarı göstergelerinde iyileşmeler bildirdi. İnflamasyon, vücudun doku hasarı veya zararlı uyaranlara karşı verdiği iltihabi yanıtı; oksidatif stres ise hücrelere zarar verebilen reaktif moleküllerin artmasını ifade ediyor. [1]<br />
Bu bulgular önemli olsa da farelerde elde edilen sonuçların insanlarda aynı şekilde ortaya çıkacağı varsayılamaz.<br />
İnsan dışı primatlarda da test edildi<br />
Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri, araştırmanın yalnızca farelerle sınırlı kalmaması.<br />
Bilim insanları sistemi tip 2 diyabetli insan dışı primatlarda da değerlendirdi. Probiyotik tedavinin bu hayvanlarda da kan şekeri kontrolünü iyileştirdiği bildirildi. [1]<br />
İnsan dışı primatlar fizyolojik olarak insanlara farelerden daha yakın olduğu için bu aşama translasyonel araştırmalarda önemli kabul ediliyor.<br />
Buna rağmen primat deneylerinin olumlu sonuç vermesi, insanlarda etkinlik ve güvenliğin garanti edildiği anlamına gelmiyor.<br />
Bu bir yoğurt veya sıradan probiyotik değil<br />
“Probiyotik” kelimesi günlük yaşamda çoğunlukla yoğurt, kefir veya probiyotik takviyeleri çağrıştırıyor.<br />
Ancak araştırmada kullanılan bakteriler sıradan besinlerde bulunan probiyotiklerden farklı.<br />
Bunlar sentetik biyoloji yöntemleriyle genetik olarak programlanmış canlı mikroorganizmalardan oluşuyor. Sentetik biyoloji, hücrelere belirli görevleri yerine getirecek yeni genetik devreler kazandırmayı amaçlayan mühendislik yaklaşımıdır. [2]<br />
Bu nedenle çalışmanın sonuçları “probiyotik tüketmek kan şekerini düşürür” şeklinde yorumlanamaz.<br />
Araştırmada test edilen sistem, özel olarak tasarlanmış ve laboratuvarda üretilmiş deneysel bir canlı tedavi platformu.<br />
“Canlı ilaç” ne anlama geliyor?<br />
Klasik ilaçların büyük bölümü belirli bir kimyasal molekül veya biyolojik proteinden oluşuyor.<br />
Canlı tedavilerde ise tedaviyi gerçekleştiren yapı canlı bir hücre veya mikroorganizma oluyor.<br />
Bu hücreler genetik olarak programlanarak hastalıkla ilişkili bir sinyali algılayabilir, ardından belirli bir ilacı veya proteini üretebilir. [2]<br />
Araştırmacıların hedefi, vücuttaki değişikliklere gerçek zamanlı yanıt verebilen biyolojik tedavi sistemleri geliştirmek.<br />
Diyabette bunun teorik avantajı açık: Kan şekeri gün boyunca sürekli değişiyor. Tedavinin de bu değişime göre kendisini otomatik olarak ayarlayabilmesi, gelecekte daha hassas bir kontrol sağlayabilir.<br />
İnsanlarda denenmedi<br />
Araştırmanın en önemli sınırlılığı, sistemin henüz insanlarda test edilmemiş olması.<br />
Çalışma güçlü bir preklinik araştırma olmasına rağmen insanlarda güvenlilik, doğru doz, bağırsakta kalış süresi ve uzun dönem etkiler bilinmiyor.<br />
Genetik olarak değiştirilmiş bakterilerle ilgili bir başka önemli konu da biyolojik güvenlik.<br />
Bu mikroorganizmaların çevreye yayılması, bağırsak mikrobiyotası üzerindeki uzun dönem etkileri ve genetik materyallerinin başka bakterilere aktarılma ihtimali gibi konuların insan çalışmalarından önce ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi gerekiyor.<br />
Araştırmacılardan Haifeng Ye, Ningzi Guan ve Xianyun Gao, çalışmada kullanılan yeni glikoz sensörüyle ilişkili patent başvurularında mucit olarak yer alıyor. Bu durum araştırmanın geçerliliğini ortadan kaldırmıyor ancak çıkar çatışması değerlendirmesinde dikkate alınması gereken bir bilgi. [1]<br />
Diyabet tedavisinde neyi değiştirebilir?<br />
Bugün için hastaların tedavisinde herhangi bir değişiklik yok.<br />
Araştırma, insülinin, GLP-1 ilaçlarının veya diğer diyabet tedavilerinin yerine geçecek yeni bir seçenek sunmuş değil.<br />
Çalışmanın asıl önemi, canlı mikroorganizmaların yalnızca ilaç taşıyan araçlar değil, aynı zamanda vücuttaki metabolik değişiklikleri algılayan ve buna göre ilaç üretimini ayarlayan biyolojik sistemler olarak kullanılabileceğini göstermesinde yatıyor.<br />
İnsan çalışmalarında benzer etkinlik ve yeterli güvenlik gösterilebilirse, gelecekte diyabet gibi sürekli değişen metabolik hastalıklarda “gerektiğinde çalışan” ağızdan alınabilir canlı tedaviler araştırılabilir.<br />
Ancak bunun klinik uygulamaya dönüşebilmesi için önce insanlarda kontrollü klinik çalışmalar yapılması gerekiyor.<br />
Kaynaklar<br />
[1] Guan N, Kong D, Gao X, ve ark. Glucose-responsive probiotics for glycaemic modulation in mice and monkeys. Nature. 2026. DOI: 10.1038/s41586-026-10909-6<br />
[2] Cubillos-Ruiz A, Guo T, Sokolovska A, ve ark. Engineering living therapeutics with synthetic biology. Nature Reviews Drug Discovery. 2021;20(12):941-960. DOI: 10.1038/s41573-021-00285-3</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kan-sekerini-algilayan-akilli-probiyotik-fare-ve-maymunlarda-etki-gosterdi</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 12:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/akilli-probiyotik-1200x750-150kb.webp" type="image/jpeg" length="48681"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Popüler ketojenik diyette beklenmedik sonuç: İnce bağırsakta tümörleri hızlandırdı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/populer-ketojenik-diyette-beklenmedik-sonuc-ince-bagirsakta-tumorleri-hizlandirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/populer-ketojenik-diyette-beklenmedik-sonuc-ince-bagirsakta-tumorleri-hizlandirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD’de Massachusetts Institute of Technology (MIT) araştırmacılarının Nature dergisinde yayımlanan yeni çalışması, yüksek yağ ve düşük karbonhidrat içeren ketojenik diyetin kansere genetik yatkınlığı bulunan farelerde ince bağırsak tümörlerinin gelişimini hızlandırabildiğini ortaya koydu. Araştırmada etkinin ketonlardan değil, hücrelerin besinlerle alınan yağları enerji için kullanmasından kaynaklandığı belirlendi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ketojenik diyetlerin kanser üzerindeki etkisine ilişkin tartışmalara dikkat çekici yeni bir bilimsel çalışma eklendi. Massachusetts Institute of Technology (MIT) araştırmacıları, yüksek yağ ve çok düşük karbonhidrat içeren ketojenik beslenmenin bağırsakların farklı bölümlerinde birbirinin tam tersi biyolojik sonuçlar oluşturabileceğini belirledi.</p>

<p>15 Temmuz 2026’da Nature dergisinde yayımlanan araştırmada, bağırsak tümörü geliştirmeye genetik olarak yatkın farelerde ketojenik diyetin ince bağırsaktaki tümör oluşumunu artırdığı görüldü.</p>

<p>Araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri ise bu etkinin doğrudan ketonlardan kaynaklanmadığının belirlenmesi oldu. Bulgular, yüksek miktarda besinsel yağın hücreler tarafından enerji üretmek amacıyla kullanılmasının tümör gelişimini destekleyen biyolojik mekanizmayı harekete geçirdiğini gösterdi.</p>

<p>Ketojenik diyet nedir?</p>

<p>Ketojenik diyet, karbonhidrat tüketiminin çok büyük ölçüde sınırlandırıldığı, yağ tüketiminin ise belirgin biçimde artırıldığı bir beslenme modelidir. Protein miktarı genellikle normal veya azaltılmış düzeylerde tutulur.</p>

<p>Karbonhidratın ciddi şekilde azaltılmasıyla vücudun temel enerji metabolizması değişmeye başlar. Normal koşullarda önemli enerji kaynaklarından biri olan glikozun kullanılabilirliği azalınca vücut enerji üretmek için yağ asitlerini daha yoğun kullanır.</p>

<p>Yağların parçalanması sırasında başta beta-hidroksibütirat (BHB) ve asetoasetat olmak üzere “keton cisimleri” adı verilen moleküller oluşur. Vücudun enerji üretiminde ketonları daha yoğun kullandığı bu metabolik durum “ketozis” olarak adlandırılır.</p>

<p>Ketojenik beslenme ilk olarak 1920’li yıllarda epilepsi tedavisinde kullanılmaya başlandı. Sonraki yıllarda kilo kontrolü ve metabolik etkileri nedeniyle yaygın ilgi gördü. Kanser biyolojisi üzerindeki olası etkileri de bilimsel araştırmaların konusu haline geldi.</p>

<p>İnce bağırsakta tümör gelişimini hızlandırdı</p>

<p>Yeni araştırmada bilim insanları bağırsak kanseri geliştirmeye genetik olarak yatkın fareleri farklı beslenme modelleri altında inceledi.</p>

<p>Hayvanlara ketojenik diyet, standart kontrol diyeti veya yüksek yağlı ve yüksek kalorili beslenme uygulandı.</p>

<p>Ketojenik diyet uygulanan farelerin kontrol grubundaki farelere kıyasla ince bağırsakta daha fazla tümör geliştirdiği belirlendi.</p>

<p>Dikkat çekici biçimde, ketojenik diyet uygulanan fareler obez hale gelmemelerine rağmen tümör gelişimi yüksek yağlı ve yüksek kalorili diyet uygulanan farelerde görülen seviyelere ulaştı veya bazı deneylerde bu seviyelerin üzerine çıktı.</p>

<p>Nature’da yayımlanan deneysel veriler ayrıca ketojenik diyetin incelenen fare modellerinde tümör yükünü artırdığını ve sağkalımı kısalttığını gösterdi.</p>

<p>Asıl etki ketonlardan gelmedi</p>

<p>Araştırmacılar başlangıçta ortaya çıkan etkinin ketojenik beslenmeyle birlikte artan keton cisimlerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırdı.</p>

<p>Ancak deneyler farklı bir mekanizmaya işaret etti.</p>

<p>Keton üretiminin genetik yöntemlerle artırılması veya azaltılması tümör gelişimini belirgin biçimde değiştirmedi.</p>

<p>Bilim insanlarına göre tümör oluşumunu hızlandıran süreç, ketonlardan ziyade bağırsak hücrelerinin yüksek miktardaki besinsel yağları enerji üretmek amacıyla kullanmasıyla ilişkiliydi.</p>

<p>Bu süreç “yağ asidi oksidasyonu” olarak biliniyor.</p>

<p>Yağ metabolizması kök hücrelerini harekete geçirdi</p>

<p>Araştırmada yüksek miktarda yağın hücresel enerji üretiminde kullanılmasının PPAR adı verilen protein ailesini aktive ettiği belirlendi.</p>

<p>Bu mekanizma bağırsak kök hücrelerinin çoğalmasını hızlandırdı.</p>

<p>Kök hücrelerinin çoğalması normal şartlarda bağırsak dokusunun hasar gördüğünde kendisini yenileyebilmesi açısından önemli. Ancak aşırı hücresel çoğalma, kansere yatkın dokularda tümör oluşumu için daha elverişli bir ortam oluşturabiliyor.</p>

<p>Araştırmacılar PPAR sinyal mekanizmasını baskıladıklarında ketojenik diyetin neden olduğu bağırsak kök hücresi genişlemesi ve hücresel çoğalmanın azaldığını gözlemledi.</p>

<p>Yağ asitlerinin enerji üretiminde kullanılmasında önemli görev üstlenen CPT1A enziminin devre dışı bırakılması da ketojenik diyet koşullarındaki adenom oluşumunu sınırladı.</p>

<p>Bu sonuçlar, tümör gelişimindeki temel mekanizmanın ketonlardan ziyade besinlerle alınan yağların hücreler tarafından yakılmasıyla ilişkili olduğunu destekledi.</p>

<p>İnce bağırsakta artırdı, kolonda baskıladı</p>

<p>Çalışmanın en şaşırtıcı sonuçlarından biri bağırsakların iki farklı bölümünde tamamen farklı etkilerin görülmesi oldu.</p>

<p>Ketojenik diyet ince bağırsakta tümör gelişimini artırırken, kolonda tümör oluşumunu baskıladı.</p>

<p>Bu bulgu, aynı beslenme biçiminin gastrointestinal sistem içerisinde bile farklı dokularda farklı biyolojik sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Araştırmacılar şimdi birbirine komşu iki bağırsak bölgesinin aynı beslenme düzenine neden zıt tepkiler verdiğini ortaya çıkarmaya çalışıyor.</p>

<p>İnsanlarda kanser yaptığı sonucu çıkarılamaz</p>

<p>Araştırmanın en önemli sınırlılığı çalışmanın insanlarda değil, kansere genetik olarak yatkın farelerde gerçekleştirilmiş olması.</p>

<p>Bu nedenle sonuçlar, “ketojenik diyet insanlarda ince bağırsak kanserine neden oluyor” şeklinde yorumlanamaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Erken safha bulgularına göre araştırma, ketojenik beslenmenin belirli genetik yatkınlıklarda tümör biyolojisini etkileyebileceğine ilişkin yeni bir mekanizma ortaya koyuyor.</p>

<p>Özellikle ailesel adenomatöz polipozis gibi kalıtsal olarak bağırsak tümörlerine yatkınlığı artıran durumlar açısından sonuçların gelecekte yapılacak insan araştırmalarıyla değerlendirilmesi önem taşıyor.</p>

<p>Bulguların geniş katılımcı gruplarıyla doğrulanması gerekiyor.</p>

<p>Araştırma aynı zamanda ketojenik diyetin kanser açısından tek başına “koruyucu” veya “zararlı” şeklinde sınıflandırılmasının bilimsel olarak doğru olmayabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Nature’da yayımlanan sonuçlara göre aynı metabolik beslenme modeli, kanserin geliştiği dokuya ve genetik yatkınlığa bağlı olarak farklı sonuçlar ortaya çıkarabiliyor.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>Massachusetts Institute of Technology (MIT)</li>
 <li>Nature</li>
 <li>Koch Institute for Integrative Cancer Research</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/populer-ketojenik-diyette-beklenmedik-sonuc-ince-bagirsakta-tumorleri-hizlandirdi</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 12:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8020.jpeg" type="image/jpeg" length="68510"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Küçük Doğan Bebeklerde Çok Yönlü Destek Büyümeyi İyileştirdi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kucuk-dogan-bebeklerde-cok-yonlu-destek-buyumeyi-iyilestirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kucuk-dogan-bebeklerde-cok-yonlu-destek-buyumeyi-iyilestirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hindistan’da 1.300 zamanında doğmuş ancak gebelik haftasına göre küçük bebekle yapılan randomize çalışmada, sağlık, beslenme ve erken gelişim desteği alan bebeklerin 12 aylık büyüme sonuçları daha iyi bulundu. Müdahale grubunda düşük kilo, bodurluk, aşırı zayıflık ve kansızlık oranları da daha düşüktü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hindistan’ın Güney Delhi bölgesinde yürütülen geniş kapsamlı bir klinik araştırma, gebelik haftasına göre küçük doğan bebeklerde yaşamın ilk yılındaki çok yönlü desteğin büyüme ve gelişim sonuçlarını iyileştirebileceğini gösterdi. Yeni Delhi’deki Society for Applied Studies öncülüğünde, University of Bergen ve diğer ortak kurumlardan araştırmacıların katılımıyla yürütülen çalışmada 1.300 bebek rastgele iki gruba ayrıldı. Sağlık, beslenme, erken çocukluk gelişimi ve anneye yönelik destekleri birlikte alan bebekler, 12 aylık olduklarında standart bakım alan bebeklerden ortalama yaklaşık 220 gram daha ağırdı. Araştırma 27 Temmuz 2026’da JAMA’da yayımlandı. [1]</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>“Gebelik haftasına göre küçük” ne anlama geliyor?</h2>

<p>Araştırmaya en az 37 gebelik haftasında, yani zamanında doğmuş bebekler alındı. Ancak bu bebeklerin doğum ağırlıkları, aynı gebelik haftasında doğan bebekler arasında en düşük yüzde 10’luk dilimdeydi. Tıpta bu durum “small for gestational age” veya SGA, yani gebelik yaşına göre küçük olarak tanımlanıyor. [1]</p>

<p>Bu nedenle araştırmadaki bebekler prematüre değildi. Sorun, anne karnında geçirilen sürenin kısa olması değil, bebeğin doğum sırasındaki ağırlığının gebelik haftasına göre beklenenden düşük olmasıydı.</p>

<p>Gebelik yaşına göre küçük doğan bebeklerde ilerleyen aylarda düşük kilo, boy uzamasında gerilik ve gelişim sorunları daha sık görülebiliyor. Araştırmacılar bu nedenle yalnızca bebeğin beslenmesini değil, sağlık izlemini, erken gelişimini ve annenin bakım kapasitesini birlikte destekleyen bir programın sonuçları değiştirip değiştiremeyeceğini araştırdı. [1][2]</p>

<h2>1.300 bebek rastgele iki gruba ayrıldı</h2>

<p>Çalışmaya doğumdan sonraki ilk 14 gün içinde toplam 1.300 bebek dahil edildi. Bunların 647’si çok yönlü destek programına, 653’ü ise mevcut kamu sağlık hizmetleri kapsamında olağan bakım grubuna rastgele atandı. [1]</p>

<p>Araştırmaya katılan bebeklerin 1.261’i 12 aylık değerlendirmeyi tamamladı. Bu sayı, başlangıçta çalışmaya alınan bebeklerin yaklaşık yüzde 97’sine karşılık geliyor. [1]</p>

<p>Müdahale tek bir gıda, vitamin veya tedaviden oluşmuyordu. Annelerin ilk altı ay yalnızca anne sütüyle beslemeyi sürdürebilmeleri desteklendi. Bebeklerin büyümesi düzenli olarak izlendi, gerekli mikrobesin desteği sağlandı ve altıncı aydan sonra uygun tamamlayıcı beslenme konusunda ailelere rehberlik verildi. [2]</p>

<p>Program aynı zamanda anne ve bebeği birlikte ele aldı. Annelerin beslenmesi ve psikososyal iyilik hali desteklenirken ailelere bebekle konuşma, oyun oynama, bebeğin verdiği işaretlere karşılık verme ve erken gelişimi destekleyen günlük etkinlikler konusunda da eğitim verildi. [2]</p>

<h2>Bir yaşında yaklaşık 220 gramlık fark oluştu</h2>

<p>Araştırmanın temel ölçütü bebeğin 12 aylık ağırlığıydı. Çok yönlü destek grubundaki bebeklerin ortalama ağırlığı 8,0 kilogram, olağan bakım grubundaki bebeklerin ortalama ağırlığı ise 7,8 kilogram olarak ölçüldü. Diğer etkiler hesaba katıldığında iki grup arasındaki ortalama fark yaklaşık 0,22 kilogram, yani 220 gramdı. [1]</p>

<p>220 gram ilk bakışta küçük bir fark gibi görünebilir. Ancak araştırmacılar yalnızca tartıdaki rakama değil, bebeğin yaşına göre beklenen ağırlığa ve büyüme yetersizliği yaşayan çocukların oranına da baktı. Bu değerlendirmelerin büyük bölümünde destek grubunun sonuçları daha iyi çıktı. [1]</p>

<h2>Düşük kilo ve bodurluk daha az görüldü</h2>

<p>Bir yaşında düşük kilolu kabul edilen çocukların oranı olağan bakım grubunda yüzde 32,6 iken çok yönlü destek grubunda yüzde 23,9 olarak bulundu. Başka bir ifadeyle her 100 çocukta düşük kilo görülenlerin sayısı yaklaşık 9 çocuk daha azdı. [1]</p>

<p>Bodurluk, yani çocuğun yaşına göre boyunun belirgin biçimde kısa olması, müdahale grubunda yüzde 20,1; olağan bakım grubunda ise yüzde 27,2 oranında görüldü. [1]</p>

<p>“Wasting” olarak adlandırılan ve çocuğun boyuna göre belirgin biçimde zayıf olması anlamına gelen durum da destek grubunda daha azdı. Bu oran müdahale grubunda yüzde 13,9, olağan bakım grubunda yüzde 19,4 olarak ölçüldü. [1]</p>

<p>Bu sonuçlar, programın yalnızca ortalama ağırlığı artırmakla kalmadığını, büyüme yetersizliği yaşayan çocukların oranında da azalma sağladığını gösteriyor.</p>

<h2>Kansızlık oranında belirgin düşüş görüldü</h2>

<p>Çalışmadaki en dikkat çekici farklardan biri anemi, yani kansızlık oranında ortaya çıktı. Bir yaşında anemi müdahale grubundaki çocukların yüzde 34,0’ında görülürken olağan bakım grubunda bu oran yüzde 72,5’ti. [1]</p>

<p>Ancak bu sonuç belirli bir vitaminin, mineralin veya tek bir besinin aynı etkiyi sağlayacağı anlamına gelmiyor. Programda mikrobesin desteğinin yanı sıra emzirme danışmanlığı, tamamlayıcı beslenme, büyüme takibi, sağlık hizmetleri, erken gelişim desteği ve anneye yönelik psikososyal destek birlikte uygulandı. Bu nedenle kansızlıktaki iyileşmenin hangi tek bileşenden ne ölçüde kaynaklandığını bu araştırma gösteremiyor. [1][2]</p>

<h2>Beslenme desteği günlük yaşamda nasıl uygulandı?</h2>

<p>Altı ile 12 ay arasındaki bebeklere, müdahale kapsamında günlük yaklaşık 125 kilokalori enerji ve yaklaşık 5 gram protein sağlayan mikrobesinlerle desteklenmiş sütlü tahıl karışımı verildi. Büyümesinde yetersizlik saptanan bazı bebeklere ek beslenme desteği de sağlandı. [2]</p>

<p>Bu ayrıntı, araştırmanın sonuçlarının neden yalnızca “evde bebeğe biraz daha fazla yemek yedirmek” şeklinde yorumlanamayacağını gösteriyor. Çalışmada beslenme desteği, düzenli büyüme izlemi ve sağlık değerlendirmeleriyle birlikte yürütüldü.</p>

<p>Araştırma ayrıca tek bir gıdanın veya takviyenin etkisini ölçmedi. Dolayısıyla sonuçlardan belirli bir mama, tahıl ürünü, vitamin veya mineral için doğrudan tüketim önerisi çıkarmak bilimsel olarak doğru olmaz.</p>

<h2>Dil, hareket ve zihinsel gelişimde de olumlu sonuçlar</h2>

<p>Araştırmacılar bebeklerin zihinsel, dil ve hareket gelişimini standart gelişim testleriyle değerlendirdi.</p>

<p>Destek programındaki çocukların bilişsel gelişim puanları ortalama 1,73 puan, dil gelişimi puanları 2,74 puan ve motor gelişim puanları 2,32 puan daha yüksek bulundu. [1]</p>

<p>Bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı olsa da sonuçların dikkatli yorumlanması gerekiyor. Bir yaşındaki gelişim testlerinde görülen birkaç puanlık farkın ilerleyen çocukluk döneminde zekâ, okul başarısı veya akademik performans açısından ne anlama geleceğini bu çalışma tek başına gösteremez.</p>

<p>Bu nedenle araştırmadan “program çocukların zekâsını artırdı” sonucu çıkarılamaz. Çalışmanın gösterdiği şey, çok yönlü destek alan çocukların 12 aylık gelişim değerlendirmelerinde ortalama olarak daha iyi sonuçlar elde etmiş olmasıdır. [1]</p>

<h2>Aileler açısından en önemli mesaj ne?</h2>

<p>Araştırmanın günlük yaşamdaki en önemli sonucu, küçük doğan bir bebeğin büyümesini desteklemenin yalnızca daha fazla kalori vermek anlamına gelmediğini göstermesi.</p>

<p>Program; emzirmenin desteklenmesini, altıncı aydan sonra yeterli ve uygun tamamlayıcı beslenmeye geçilmesini, bebeğin büyümesinin düzenli izlenmesini, sağlık sorunlarının erken fark edilmesini, anne-bebek etkileşiminin güçlendirilmesini ve erken gelişimin oyun ile iletişim yoluyla desteklenmesini birlikte içeriyordu. [2]</p>

<p>Anne de programın dışında bırakılmadı. Annenin beslenmesi, ruhsal iyilik hali ve bebeğin ihtiyaçlarına karşılık verebilme becerisi de destek paketinin parçaları arasındaydı. [2]</p>

<p>Bu nedenle araştırmanın asıl mesajı tek bir besin veya takviyeden çok, yaşamın ilk yılında anne ve bebeği birlikte ele alan bütüncül bir bakım yaklaşımının önemine işaret ediyor.</p>

<h2>Çalışmanın önemli sınırlılıkları bulunuyor</h2>

<p>Araştırmanın randomize olması ve katılımcıların yaklaşık yüzde 97’sinin 12 aylık izlemi tamamlaması sonuçların güvenilirliğini güçlendiriyor. Bununla birlikte çalışma Güney Delhi’nin düşük kaynaklı kentsel mahallelerinde yürütüldü. Aynı programın farklı ülkelerde, gelir düzeylerinde ve sağlık sistemlerinde aynı büyüklükte yarar sağlayıp sağlamayacağı henüz bilinmiyor. [1]</p>

<p>Bir başka önemli sınırlılık, müdahalenin çok sayıda bileşeni aynı anda içermesi. Emzirme desteği, tamamlayıcı beslenme, mikrobesinler, büyüme izlemi, sağlık hizmetleri, erken çocukluk gelişimi ve anneye verilen destek birlikte uygulandığı için hangi bileşenin sonuçlara ne kadar katkı yaptığı ayrı ayrı belirlenemiyor. [1][2]</p>

<p>Ayrıca çocuklar bu sonuçlar açısından 12 aylık olana kadar izlendi. İlk yıldaki büyüme ve gelişim farklarının okul çağına veya daha ileri yaşlara kadar sürüp sürmeyeceğini göstermek için daha uzun süreli takip gerekiyor.</p>

<p>Çalışmanın protokolü hem prematüre doğan hem de zamanında doğmuş ancak gebelik yaşına göre küçük bebekleri kapsayacak şekilde hazırlanmıştı. JAMA’da yayımlanan bu sonuçlar ise özellikle zamanında doğmuş SGA bebeklerin 12 aylık sonuçlarını bildiriyor. [1][2]</p>

<p>Bulgular, gebelik haftasına göre küçük doğan bebeklerde ilk yılın yalnızca kilo takibiyle geçirilmesi yerine beslenme, sağlık, anne-bebek etkileşimi ve erken gelişimin birlikte ele alınmasının daha iyi sonuçlar sağlayabileceğine işaret ediyor. Ancak araştırmanın test ettiği müdahale tek bir besin veya takviye değil, yaşamın ilk yılına yayılan kapsamlı bir anne-bebek destek modeliydi.</p>

<h2>Kaynaklar</h2>

<p>[1] Chowdhury R, Manapurath R, Upadhyay RP, et al.; Small Babies Trial Study Group. Multidomain Intervention for Growth in Term Small-for-Gestational-Age Infants: A Randomized Clinical Trial. JAMA. 2026. DOI: 10.1001/jama.2026.12117.</p>

<p>[2] Chowdhury R, Manapurath R, Sandøy IF, et al.; Small Babies Trial Group. Impact of an integrated health, nutrition, and early child stimulation and responsive care intervention package delivered to preterm or term small for gestational age babies during infancy on growth and neurodevelopment: study protocol of an individually randomized controlled trial in India (Small Babies Trial). Trials. 2024;25:110. DOI: 10.1186/s13063-024-07942-z.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kucuk-dogan-bebeklerde-cok-yonlu-destek-buyumeyi-iyilestirdi</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 11:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/kucuk-dogan-bebekler-haber-gorseli-150kb.webp" type="image/jpeg" length="18498"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Felce kadar ilerleyebilen hastalıkta yeni ilaç için umut veren sonuç]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/felce-kadar-ilerleyebilen-hastalikta-yeni-ilac-icin-umut-veren-sonuc</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/felce-kadar-ilerleyebilen-hastalikta-yeni-ilac-icin-umut-veren-sonuc" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD merkezli biyoteknoloji şirketi Annexon, 12 Ağustos 2026’da açıkladığı klinik program güncellemesinde, Guillain-Barré sendromuna karşı geliştirilen deneysel C1q inhibitörü tanruprubartın ABD ve Avrupa’daki Faz 3 FORWARD çalışmasında erken dönemde hızlı fonksiyonel iyileşme ve engellilikte klinik açıdan anlamlı azalma gösterdiğini bildirdi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şirket, ABD’de biyolojik ruhsat başvurusunu 2026’nın son çeyreğinde yapmayı planlıyor. [1]</p>

<p>Guillain-Barré sendromunun doğrudan hastalık mekanizmasını hedeflemeyi amaçlayan yeni bir ilaç adayında ruhsat sürecine giden yol belirginleşiyor. Annexon tarafından geliştirilen tanruprubart için ABD ve Avrupa’da yürütülen Faz 3 FORWARD çalışmasından elde edilen erken klinik sonuçların, daha önceki kontrollü Faz 3 araştırması ve gerçek yaşam verileriyle uyumlu olduğu açıklandı. [1]</p>

<p>Tanruprubart henüz onaylanmış bir Guillain-Barré tedavisi değil. Araştırma aşamasındaki monoklonal antikor, bağışıklık sisteminin kompleman mekanizmasında yer alan C1q proteinini hedefleyerek sinirlerde gelişen inflamatuvar hasarı erken dönemde durdurmayı amaçlıyor.</p>

<p>Tek dozla C1q aktivitesini hedefliyor</p>

<p>Guillain-Barré sendromu, bağışıklık sisteminin periferik sinirlere zarar vermesiyle hızla ilerleyebilen kas güçsüzlüğü ve felce yol açabilen ciddi bir nörolojik hastalık olarak biliniyor. Ağır olgularda solunum kaslarının etkilenmesi nedeniyle mekanik ventilasyon ve yoğun bakım gerekebiliyor.</p>

<p>Günümüzde intravenöz immünoglobulin ve plazma değişimi başlıca tedavi seçenekleri arasında bulunuyor. Tanruprubart ise mevcut yaklaşımlardan farklı olarak hastalığın nöroinflamatuvar sürecinde rol oynayan klasik kompleman yolunun başlangıç bileşenlerinden C1q’yu doğrudan bloke etmek üzere geliştiriliyor. [2]</p>

<p>İlaç tek intravenöz infüzyon şeklinde uygulanıyor.</p>

<p>Bilim insanlarına göre bu yaklaşımın temel hedefi yalnızca bağışıklık yanıtını genel olarak değiştirmek değil, sinir hasarının oluşmasında rol oynayan kompleman aracılı inflamasyonu mümkün olduğunca erken baskılamak.</p>

<p>Faz 3 çalışmasında dikkat çeken sonuçlar</p>

<p>Tanruprubart için daha önce tamamlanan plasebo kontrollü Faz 3 çalışmasında 30 mg/kg dozunun sekizinci haftada Guillain-Barré Engellilik Ölçeği üzerinden değerlendirilen birincil sonlanım noktasını karşıladığı bildirilmişti. Bununla birlikte araştırmada incelenen 75 mg/kg dozunun aynı birincil sonlanım noktasını karşılamaması, sonuçların doz düzeyine göre ayrı değerlendirilmesini gerektiriyor. [3]</p>

<p>Şirketin daha önce açıkladığı verilere göre 30 mg/kg tanruprubart grubundaki hastaların yaklaşık yüzde 90’ında ilk hafta içerisinde fonksiyonel iyileşme gözlendi. 26’ncı haftada ise normal sağlık durumuna ulaştığı bildirilen hastaların oranının plasebo grubuna kıyasla iki kattan fazla olduğu açıklandı. [1]</p>

<p>Mekanik ventilasyon açısından da dikkat çekici bir sinyal bildirildi. Şirketin sunduğu karşılaştırmalı verilerde tanruprubart alan 79 hastanın 15’inin, intravenöz immünoglobulin veya plazma değişimi uygulanan karşılaştırma grubundaki 79 hastanın ise 32’sinin mekanik ventilasyona ihtiyaç duyduğu belirtildi. [4]</p>

<p>Bu sonuçlar umut verici olmakla birlikte farklı çalışma tasarımlarından ve karşılaştırma yöntemlerinden elde edilen bulguların doğrudan aynı kanıt düzeyinde değerlendirilmemesi gerekiyor.</p>

<p>ABD ve Avrupa’daki FORWARD çalışması sürüyor</p>

<p>Tanruprubartın klinik geliştirme programındaki kritik aşamalardan biri FORWARD çalışması.</p>

<p>ClinicalTrials.gov kayıtlarına göre Faz 3 olarak yürütülen açık etiketli çalışma; ABD, Kanada ve Avrupa’daki yetişkin ve pediatrik Guillain-Barré hastalarında tek doz tanruprubartın farmakokinetiğini, farmakodinamiğini, etkinliğini ve güvenliğini değerlendirmek üzere tasarlandı. Çalışmada yaklaşık 30 katılımcının yer alması planlanıyor. [5]</p>

<p>FORWARD çalışmasının plasebo kontrollü olmaması önemli bir metodolojik sınırlılık oluşturuyor. Bu nedenle çalışmadan elde edilen erken fonksiyonel iyileşme sinyallerinin kontrollü Faz 3 araştırmasının yerine geçen bağımsız bir etkinlik kanıtı olarak değerlendirilmemesi gerekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Annexon’un 12 Ağustos’taki açıklamasına göre FORWARD çalışmasındaki ilk ABD ve Avrupa hastalarında gözlenen hızlı güç kazanımı ve engellilikteki klinik açıdan anlamlı azalma, daha önceki Faz 3 ve gerçek yaşam çalışmalarında görülen tedavi etkisinin tutarlılığını destekliyor. [1]</p>

<p>Avrupa’da ruhsat dosyası incelemede</p>

<p>Tanruprubart için düzenleyici süreç de klinik programla eş zamanlı ilerliyor.</p>

<p>Annexon, Guillain-Barré sendromu tedavisi için Avrupa İlaç Ajansı’na pazarlama ruhsatı başvurusunu Ocak 2026’da yaptı. Dosyanın EMA tarafından incelenmesi sürüyor. [2]</p>

<p>Tanruprubart ayrıca Guillain-Barré sendromu için ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nden Fast Track ve yetim ilaç statülerine sahip. Avrupa’da da yetim tıbbi ürün statüsü bulunuyor. [2]</p>

<p>Bu statüler ilacın etkinliğinin kesinleştiği veya ruhsat aldığı anlamına gelmiyor. Nihai karar, düzenleyici kurumların klinik etkinlik, güvenlilik, üretim ve yarar-risk dengesine ilişkin dosyanın tamamını değerlendirmesinin ardından verilecek.</p>

<p>FDA başvurusu için takvim açıklandı</p>

<p>Yeni açıklamadaki en önemli gelişmelerden biri ABD başvurusunun zamanlaması oldu.</p>

<p>Annexon, FORWARD çalışmasından elde edilen ABD ve Avrupa verilerini de içeren Biyolojik Ruhsat Başvurusu’nu, BLA, 2026’nın dördüncü çeyreğinde FDA’ya sunmayı planladığını açıkladı. [1]</p>

<p>Bu aşama özellikle önemli. Şirketin önceki düzenleyici açıklamalarında FDA’nın, mevcut klinik verilerin Batılı hasta gruplarına genellenebilirliğini değerlendirmek amacıyla ek hasta verilerine ihtiyaç duyabileceğine işaret ettiği belirtilmişti. FORWARD çalışmasının ABD ve Avrupa’da yürütülmesinin temel gerekçelerinden biri de bu veri boşluğunu azaltmak. [4]</p>

<p>Dolayısıyla 12 Ağustos’ta açıklanan sonuçlar doğrudan bir FDA onayı anlamına gelmiyor. Bunlar, şirketin planladığı ruhsat başvurusunu desteklemek üzere oluşturulan klinik veri paketinin yeni bir parçasını oluşturuyor.</p>

<p>Guillain-Barré tedavisinde yeni bir mekanizma olabilir</p>

<p>Tanruprubartın klinik programının başarıyla tamamlanması ve düzenleyici kurumlardan onay alması halinde, Guillain-Barré sendromunda C1q aracılı nöroinflamasyonu doğrudan hedefleyen yeni bir tedavi yaklaşımının kullanıma girmesi mümkün olabilir.</p>

<p>Ancak klinik çalışmada elde edilen ilk verilere göre görülen olumlu sinyaller, ilacın kesin olarak etkili ve güvenli olduğunun kabul edilmesi için tek başına yeterli değil.</p>

<p>FORWARD çalışmasının açık etiketli ve yaklaşık 30 katılımcıyla planlanmış olması, sonuçların yorumlanmasında dikkate alınması gereken başlıca sınırlılıklar arasında bulunuyor. Ayrıca önceki kontrollü Faz 3 çalışmasında iki doz kolunun aynı sonucu vermemesi de değerlendirilmesi gereken önemli bir ayrıntı.</p>

<p>Bu nedenle tanruprubart henüz nihai tedavi niteliği taşımamakla birlikte, Guillain-Barré sendromunda hastalık mekanizmasını doğrudan hedefleyen tedavilerin geliştirilmesi açısından yakından izlenen adaylardan biri durumunda.</p>

<p>2026’nın son çeyreğinde planlanan FDA başvurusu ve EMA’nın devam eden değerlendirmesi, ilacın klinikten gerçek yaşam kullanımına geçip geçemeyeceğini belirleyecek bir sonraki kritik eşikler olacak.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>1. Annexon, Inc.<br />
2. European Medicines Agency<br />
3. Hakemli biyomedikal literatür<br />
4. U.S. Securities and Exchange Commission<br />
5. ClinicalTrials/ U.S. National Library of Medicine </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/felce-kadar-ilerleyebilen-hastalikta-yeni-ilac-icin-umut-veren-sonuc</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 11:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-8019.jpeg" type="image/jpeg" length="32205"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kemoterapi ve Radyoterapide Probiyotik Dönemi mi? Araştırmalar Ne Söylüyor?]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/kemoterapi-ve-radyoterapide-probiyotik-donemi-mi-arastirmalar-ne-soyluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/kemoterapi-ve-radyoterapide-probiyotik-donemi-mi-arastirmalar-ne-soyluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kemoterapi ve radyoterapi sırasında görülen ishal, günlük yaşamı ve tedaviye uyumu zorlaştırabiliyor. Yeni bir çalışma probiyotik kullanan hastalarda dikkat çekici bir fark saptadı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kanser tedavisi sırasında hastaları zorlayan sorunların başında yalnızca yorgunluk, bulantı ve iştahsızlık gelmiyor. Özellikle bazı kemoterapi ilaçları ve karın-pelvis bölgesine uygulanan radyoterapi, bağırsakların çalışma düzenini bozarak ishale yol açabiliyor.</p>

<p>Bu sorun bazen hafif ve geçici kalırken, bazı hastalarda sıvı kaybına, beslenmenin bozulmasına, günlük yaşamın güçleşmesine ve destek tedavisi ihtiyacının artmasına kadar ilerleyebiliyor.</p>

<p>Bu nedenle bilim dünyasında son yıllarda giderek daha fazla sorulan bir soru var: Bağırsak mikrobiyotasını desteklemek, kanser tedavisine bağlı bağırsak sorunlarını azaltabilir mi?</p>

<p>Indian Journal of Pharmacology’de yayımlanan yeni bir çalışma bu soruya dikkat çekici veriler ekledi. Araştırmada probiyotik desteği alan hastalarda orta ve daha şiddetli ishal daha az görüldü. Ancak bulgular, kanser tedavisi gören herkesin kendi başına probiyotik kullanması gerektiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Araştırmada ne yapıldı?</p>

<p>Çalışmaya kemoterapi ve/veya radyoterapiye başlayan 18-75 yaş aralığındaki yetişkin hastalar dahil edildi.</p>

<p>İleriye dönük, iki gruplu gözlemsel araştırmada hastaların bir bölümü standart bakım alırken diğer gruba standart bakıma ek olarak altı hafta boyunca Lactobacillus içeren probiyotik desteği verildi.</p>

<p>Takibi tamamlayan 100 hastanın 50’si probiyotik grubunda, 50’si ise probiyotik almayan gruptaydı.</p>

<p>Araştırmacılar yalnızca ishal olup olmadığına bakmadı. İshalin şiddeti, ishal nedeniyle kullanılan kurtarıcı ilaç ihtiyacı, ağrı ve yaşam kalitesinin farklı alanları da değerlendirildi.</p>

<p>Ortaya çıkan fark özellikle ishal açısından dikkat çekiciydi.</p>

<p>Probiyotik kullananlarda orta ve daha şiddetli ishal daha az görüldü</p>

<p>Altı haftanın sonunda orta veya daha yüksek şiddette ishal, probiyotik almayan grubun yüzde 28’inde görüldü.</p>

<p>Probiyotik kullanan grupta ise bu oran yüzde 4 olarak kaydedildi.</p>

<p>İshal şiddetini gösteren ortalama skorlar da probiyotik grubunda daha düşüktü.</p>

<p>İshalin kontrolü amacıyla kullanılan loperamid ihtiyacı probiyotik almayanlarda yüzde 44 iken probiyotik grubunda yüzde 24 olarak bildirildi.</p>

<p>Bu sonuçlar Lactobacillus desteği ile daha hafif tedavi ilişkili ishal arasında bağlantı bulunduğunu gösteriyor.</p>

<p>Ancak burada önemli bir ayrıntı var: Araştırma gözlemsel nitelikteydi. Hastaların probiyotik alıp almaması randomize edilmiş büyük ölçekli bir klinik deney düzeninde değerlendirilmedi. Bu nedenle sonuçlardan probiyotiğin tek başına bu farkın nedeni olduğu kesin biçimde çıkarılamaz.</p>

<p>Yaşam kalitesinde aynı ölçüde güçlü bir değişiklik görülmedi</p>

<p>Araştırmanın önemli taraflarından biri, yalnızca bağırsak şikâyetlerine odaklanmamasıydı.</p>

<p>Hastaların yaşam kalitesi de uluslararası olarak kullanılan bir kanser yaşam kalitesi ölçeğiyle değerlendirildi.</p>

<p>Altı hafta sonunda probiyotik kullanan hastalarda fiziksel işlev açısından küçük bir avantaj saptandı. Buna karşılık yaşam kalitesinin diğer alanlarında gruplar arasındaki farklılıklar genel olarak belirgin değildi.</p>

<p>Dolayısıyla çalışmayı “probiyotikler kanser hastalarının yaşam kalitesini belirgin biçimde artırıyor” şeklinde yorumlamak mevcut verilerin ötesine geçmek olur.</p>

<p>Asıl dikkat çekici bulgu, tedaviye bağlı ishalin sıklığı ve şiddetiyle ilgiliydi.</p>

<p>Kemoterapi neden ishale yol açabiliyor?</p>

<p>Bağırsakların iç yüzeyi sürekli yenilenen hücrelerden oluşur. Kemoterapi ise hızlı çoğalan kanser hücrelerini hedeflerken vücuttaki bazı sağlıklı ve hızlı yenilenen hücreleri de etkileyebilir.</p>

<p>Bağırsak yüzeyinin zarar görmesi, sıvı ve besinlerin emiliminin değişmesi ve bağırsaktaki mikroorganizma dengesinin bozulması ishal gelişmesine katkıda bulunabilir.</p>

<p>Her kemoterapi ilacının bağırsak üzerindeki etkisi aynı değildir. Kullanılan ilaç veya ilaç kombinasyonu, doz, eşlik eden radyoterapi, kanserin türü ve kişinin genel sağlık durumu riski değiştirebilir.</p>

<p>Özellikle bazı tedavilerde ishal, yalnızca rahatsız edici bir belirti olmaktan çıkarak yakından takip edilmesi gereken bir tedavi yan etkisine dönüşebilir.</p>

<p>Probiyotikler bağırsakta ne yapıyor?</p>

<p>Probiyotikler, yeterli miktarda alındığında sağlık üzerinde yararlı etkileri olabilen canlı mikroorganizmalardır.</p>

<p>Lactobacillus ve Bifidobacterium türleri bu alanda en sık araştırılan mikroorganizmalar arasındadır.</p>

<p>Kanser tedavisi bağırsak mikrobiyotasının dengesini değiştirebilir. Bilimsel araştırmalar probiyotiklerin bağırsak bariyerinin korunması, mikrobiyal dengenin desteklenmesi ve bazı inflamatuvar süreçlerin düzenlenmesi üzerinde etkili olabileceğini düşündürüyor.</p>

<p>Fakat “probiyotik” tek bir madde değildir.</p>

<p>Farklı ürünlerde farklı bakteri türleri ve suşları, farklı miktarlarda canlı mikroorganizma ve farklı kombinasyonlar bulunabilir. Bir probiyotik preparatıyla elde edilen araştırma sonucunun bütün probiyotik ürünlere doğrudan aktarılması bu nedenle doğru değildir.</p>

<p>Önceki araştırmalar ne gösteriyor?</p>

<p>Yeni çalışma tek başına değerlendirilmemeli.</p>

<p>Kemoterapi ve radyoterapi sırasında probiyotik kullanımını inceleyen daha önceki randomize kontrollü çalışmaların sistematik derlemelerinde de özellikle ishal açısından olası yarara işaret eden sonuçlar bulunuyor.</p>

<p>Integrative Cancer Therapies’de yayımlanan bir sistematik derleme ve meta-analizde sekiz randomize çalışma ve toplam 697 katılımcının verileri değerlendirildi.</p>

<p>Araştırmacılar bazı hasta gruplarında probiyotiklerin yararlı olabileceğine ilişkin işaretler bulmakla birlikte, bütün kanser hastalarında ağır veya genel ishalin önlenmesine ilişkin kanıtın kesin olmadığı sonucuna vardı.</p>

<p>European Journal of Clinical Nutrition’da yayımlanan daha sonraki bir sistematik derleme ve meta-analizde ise gastrointestinal sistem kanserleri bulunan 1.356 hastayı kapsayan 15 çalışma incelendi.</p>

<p>Bu analizde probiyotik veya sinbiyotik kullanılan gruplarda kemoterapiyle ilişkili ishal ile bulantı-kusma gibi bazı komplikasyonların daha az görüldüğü bildirildi.</p>

<p>Daha yeni bir sistematik derleme ve meta-analiz de 29 randomize kontrollü araştırmayı bir araya getirdi. Bu çalışmada probiyotik kullananlarda kemoterapiye bağlı ishal riskinin daha düşük olduğu, probiyotiklerle prebiyotikleri bir araya getiren sinbiyotiklerde de olumlu sonuçlar bulunduğu bildirildi.</p>

<p>Bütün bu veriler aynı yöne doğru umut verici bir tablo oluştursa da kullanılan mikroorganizmaların, kanser türlerinin, tedavilerin ve araştırma yöntemlerinin birbirinden farklı olması kesin bir “herkese probiyotik” sonucuna ulaşmayı engelliyor.</p>

<p>Kanser tedavisi gören herkes probiyotik kullanmalı mı?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Hayır.</p>

<p>Probiyotiklerin market veya eczane rafında kolay ulaşılabilir olması, kanser tedavisi sırasında tamamen risksiz oldukları anlamına gelmez.</p>

<p>Kanser hastalarında güvenlik değerlendirmesi özellikle önemlidir. Çünkü bazı kemoterapiler bağışıklık sistemini baskılayabilir ve beyaz kan hücrelerinin, özellikle enfeksiyonlarla mücadelede önemli rol oynayan nötrofillerin sayısını ciddi biçimde azaltabilir.</p>

<p>Bağışıklığı ileri derecede baskılanmış, ağır hastalığı bulunan veya bağırsak bariyerinin ciddi biçimde bozulduğu bazı kişilerde canlı mikroorganizma içeren ürünlerin kullanımı ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu nedenle kemoterapi veya radyoterapi gören bir kişinin, “bağırsaklarımı korur” düşüncesiyle rastgele probiyotik takviyesine başlaması doğru bir yaklaşım değildir.</p>

<p>Kullanılacak mikroorganizmanın türü ve suşu, ürünün içeriği, hastanın bağışıklık durumu ve aldığı kanser tedavisi birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Probiyotik yoğurt ile probiyotik takviyesi aynı şey mi?</p>

<p>Bu iki kavram sıklıkla birbirine karıştırılıyor.</p>

<p>Yoğurt ve bazı fermente gıdalar canlı mikroorganizmalar içerebilir. Ancak klinik araştırmalarda kullanılan belirli suş ve miktarlardaki probiyotik preparatlarla herhangi bir fermente gıdayı eşdeğer kabul etmek mümkün değildir.</p>

<p>Benzer biçimde piyasadaki bütün probiyotik takviyelerinin de aynı etkiye sahip olduğu söylenemez.</p>

<p>Probiyotiklerin etkisi kullanılan mikroorganizmanın suşuna, miktarına, ürünün saklanmasına ve hedeflenen sağlık sorununa göre değişebilir.</p>

<p>Bu nedenle bir çalışmada Lactobacillus içeren belirli bir ürünle elde edilen sonuç, raftaki her probiyotik ürününün kemoterapiye bağlı ishali aynı şekilde azaltacağı anlamına gelmez.</p>

<p>Kemoterapi sırasında ishal neden önemsenmeli?</p>

<p>Kanser tedavisi sırasında gelişen ishal “tedavinin normal yan etkisi” denilerek her zaman geçiştirilmemelidir.</p>

<p>Sık ve yoğun ishal sıvı ve elektrolit kaybına neden olabilir. Beslenmeyi bozabilir, halsizliği artırabilir ve bazı hastalarda tedavinin sürdürülmesini güçleştirebilir.</p>

<p>Özellikle çok sık sulu dışkılama, belirgin susuzluk, baş dönmesi, ateş, şiddetli karın ağrısı, dışkıda kan, idrar miktarında belirgin azalma veya ağızdan yeterli sıvı alınamaması durumunda sağlık ekibinin haberdar edilmesi önemlidir.</p>

<p>Kanser tedavisi sırasında ateşle birlikte gelişen ishal ise bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda ayrıca önem taşır ve gecikmeden tıbbi değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p>Bağırsak mikrobiyotası kanser tedavisinde neden bu kadar araştırılıyor?</p>

<p>İnsan bağırsağında trilyonlarca mikroorganizmanın oluşturduğu karmaşık bir yaşam alanı bulunuyor. Bu topluluk bağırsak mikrobiyotası olarak adlandırılıyor.</p>

<p>Mikrobiyotanın yalnızca sindirimle değil, bağışıklık sistemi, bağırsak bariyeri ve bazı ilaçların vücuttaki etkileriyle de ilişkili olduğu biliniyor.</p>

<p>Kanser araştırmalarında bu alan giderek genişliyor. Bilim insanları bağırsak mikrobiyotasındaki farklılıkların bazı kanser tedavilerinin yan etkileri ve tedavi yanıtıyla nasıl ilişkili olduğunu anlamaya çalışıyor.</p>

<p>Ancak mikrobiyota bilimi henüz kişiye özel bir probiyotik reçetesinin rutin biçimde verilebildiği noktada değil.</p>

<p>Bu araştırmadan ne anlamalıyız?</p>

<p>Yeni çalışma, kanser tedavisi sırasında bağırsak sağlığını desteklemenin gelecekte destekleyici tedavinin önemli parçalarından biri olabileceği fikrini güçlendiriyor.</p>

<p>Araştırmada altı haftalık Lactobacillus desteği alan hastalarda orta ve daha şiddetli ishal yüzde 4 oranında görülürken probiyotik almayanlarda bu oran yüzde 28’di. İshal nedeniyle kullanılan destek ilacına ihtiyaç da daha düşüktü.</p>

<p>Bununla birlikte çalışma yalnızca 100 hastanın takip sonuçlarına dayanıyor ve gözlemsel tasarımı nedeniyle neden-sonuç ilişkisini kesin biçimde kanıtlayamıyor.</p>

<p>Daha geniş randomize kontrollü araştırmalar, hangi kanser türünde, hangi tedavi sırasında, hangi probiyotik suşunun ve hangi hasta grubunda gerçekten yarar sağladığını daha net ortaya koymalı.</p>

<p>Bugünkü bilimsel tablo probiyotiklere kapıyı kapatmıyor, fakat kapıyı sonuna kadar da açmıyor.</p>

<p>En önemli mesaj şu: Probiyotikler kemoterapi veya radyoterapinin yerine geçen bir kanser tedavisi değildir. Bazı hastalarda tedaviye bağlı bağırsak sorunlarının azaltılmasına yardımcı olabilecek destekleyici bir yaklaşım olarak araştırılmaktadır. Kanser tedavisi sırasında kullanılmaları ise hastanın klinik durumuna göre değerlendirilmelidir.</p>

<p>KAYNAKLAR</p>

<ol>
 <li>Indian Journal of Pharmacology – Impact of probiotic supplementation on chemotherapy and radiotherapy-associated diarrhea and quality of life – Nikhil Menia, Nancy Khajuria, Seema Gupta, Sucheta Hans, Rajesh Kumar – 2026 – DOI: 10.4103/ijp.ijp_465_25</li>
 <li>Integrative Cancer Therapies – Orally Administered Probiotics in the Prevention of Chemotherapy (± Radiotherapy)-Induced Gastrointestinal Toxicity: A Systematic Review With Meta-Analysis of Randomized Trials – 2023 – DOI: 10.1177/15347354221144309</li>
 <li>European Journal of Clinical Nutrition – Efficacy of probiotics or synbiotics supplementation on chemotherapy-induced complications and gut microbiota dysbiosis in gastrointestinal cancer: a systematic review and meta-analysis – Bei Yao ve arkadaşları – 2025 – DOI: 10.1038/s41430-024-01542-5</li>
 <li>Frontiers in Nutrition – Oral Administration of Probiotics Reduces Chemotherapy-Induced Diarrhea and Oral Mucositis: A Systematic Review and Meta-Analysis – Feng ve arkadaşları – 2022 – DOI: 10.3389/fnut.2022.823288</li>
 <li>Bioinformation – Probiotics and quality of life improvement in cancer therapy – Himani Muniyal Jheetay, Nikhil Menia, Kishore Chandra Thakur, Seema Gupta – 2025 – DOI: 10.6026/973206300213110</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/kemoterapi-ve-radyoterapide-probiyotik-donemi-mi-arastirmalar-ne-soyluyor</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Aug 2026 05:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-7998-1.jpeg" type="image/jpeg" length="23932"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Astım Genetiğinde Yeni Adım: Hastalığı Yönlendirebilecek Genler Öne Çıktı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/astim-genetiginde-yeni-adim-hastaligi-yonlendirebilecek-genler-one-cikti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/astim-genetiginde-yeni-adim-hastaligi-yonlendirebilecek-genler-one-cikti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cell dergisinde yayımlanan yeni araştırma, astımla ilişkili genetik sinyaller arasından hastalık biyolojisine daha yakın genleri ayırmak için yeni bir hesaplamalı yöntem geliştirdi. Çalışma ayrıca protein palmitoilasyonu adı verilen ve proteinlerin hücre içindeki davranışını etkileyen bir süreci astımda önemli bir biyolojik yol olarak öne çıkardı. Bulgular henüz yeni bir ilaç ya da genetik test anlamına gelmiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Columbia University Mailman School of Public Health ile University of Chicago araştırmacılarının yürüttüğü çalışma, astımla ilişkili çok sayıdaki genetik işaret arasından hangilerinin hastalığın biyolojik mekanizmasına daha yakın olabileceğini belirlemeyi amaçladı. Araştırmacılar bu amaçla DANDELION adlı hesaplamalı çerçeveyi geliştirdi; insan genetik verilerini ve tek hücreli akciğer verilerini analiz etti, ardından öne çıkan biyolojik yolları laboratuvar deneyleriyle inceledi. Çalışma 11 Ağustos 2026’da Cell dergisinde yayımlandı. [1]<br />
Genetik ilişki gerçek sorumlu geni her zaman göstermiyor<br />
Astım genetiğini araştırmak için kullanılan temel yöntemlerden biri genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, kısaca GWAS.<br />
Bu araştırmalarda astımı olan ve olmayan çok sayıda kişinin DNA’sı karşılaştırılıyor ve hastalıkla daha sık birlikte görülen genetik farklılıklar belirleniyor.<br />
Ancak sorun şu: Astımla bağlantılı bir DNA değişikliğinin bulunması, o değişikliğin hemen yakınındaki genin hastalığa doğrudan neden olduğu anlamına gelmiyor.<br />
İnsan genomunda bir DNA bölgesi, yalnızca yakınındaki genleri değil, çok daha uzakta bulunan başka genleri de etkileyebiliyor. Bu uzak etkiler “trans-regülasyon”, yani genomun bir bölgesinin başka bir bölgedeki genin çalışmasını değiştirmesi olarak tanımlanıyor. [1]<br />
Yeni yöntem tam olarak bu uzak genetik bağlantılardan yararlanıyor.<br />
DANDELION ne yapıyor?<br />
DANDELION, trans-regülatuvar bağlantıları hastalıkla ilişkili genetik verilerle bir araya getiren hesaplamalı bir yöntem.<br />
Araştırmacılar yalnızca “Bu DNA değişikliği astımla ilişkili mi?” sorusunu sormuyor.<br />
Aynı zamanda bu genetik değişikliğin uzaktaki başka bir genin çalışmasını etkileyip etkilemediğini ve etkilenen genin hastalıkla ilgili başka genetik kanıtlarla desteklenip desteklenmediğini de inceliyorlar. [1]<br />
Böylece yüzlerce ya da binlerce aday arasından hastalık biyolojisine daha yakın olabilecek genlerin önceliklendirilmesi amaçlanıyor.<br />
Bunu bir şehir haritasına benzetmek mümkün. GWAS size sorunun bulunduğu mahalleyi gösterebilir; DANDELION ise o mahalleden çıkan yolları izleyerek hangi binanın sorunun merkezine daha yakın olabileceğini anlamaya çalışıyor.<br />
Astımda yeni bir biyolojik yol öne çıktı<br />
Çalışmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, protein palmitoilasyonu adı verilen biyolojik sürecin astımla bağlantısının öne çıkması oldu. [1]<br />
Protein palmitoilasyonu, palmitik asit adlı bir yağ asidinin belirli proteinlere bağlanmasıyla gerçekleşen kimyasal bir değişikliktir. Bu işlem, proteinin hücre içinde nerede bulunduğunu, başka moleküllerle nasıl etkileştiğini ve ne kadar aktif olduğunu değiştirebilir.<br />
Araştırmacılar DANDELION ile astım verilerini analiz ettiğinde, protein palmitoilasyonunda görev alan bazı enzimleri öncelikli adaylar arasında belirledi. [1]<br />
Bu sonuç, astım araştırmalarında daha önce yeterince öne çıkmamış bir biyolojik yolun daha ayrıntılı incelenmesi gerektiğine işaret ediyor.<br />
Bulgular tek hücre düzeyinde de incelendi<br />
Araştırmacılar hesaplamalı analizleri yalnızca genetik verilerle sınırlamadı.<br />
DANDELION tarafından önceliklendirilen genlerin akciğerde hangi hücrelerde etkin olduğunu görmek için Human Lung Cell Atlas gibi tek hücreli veri kaynaklarından yararlanıldı. Tek hücreli analiz, bir dokudaki binlerce hücrenin gen faaliyetini hücre hücre incelemeye olanak sağlayan bir yöntem. [1]<br />
Bu yaklaşım sayesinde belirli genetik sinyallerin akciğer dokusunda hangi hücre tipleriyle ilişkili olabileceği daha ayrıntılı biçimde değerlendirildi.<br />
Bu önemli çünkü astım tek bir hücre türünün hastalığı değil. Bağışıklık hücreleri, hava yolu epitel hücreleri ve diğer akciğer hücreleri hastalığın farklı aşamalarında rol oynayabiliyor.<br />
Laboratuvar deneyleri de yapıldı<br />
Çalışmanın önemli yönlerinden biri, sonuçların yalnızca bilgisayar analizine dayanmaması.<br />
Laboratuvar deneylerinde, protein palmitoilasyonunda görev alan enzimlerin astımla ilişkili inflamasyonu etkileyebildiği görüldü. İnflamasyon, vücudun doku hasarı veya zararlı uyaranlara karşı verdiği iltihabi yanıt anlamına geliyor. Astımda bu süreç hava yollarının şişmesine, hassaslaşmasına ve daralmasına katkıda bulunabiliyor. [1]<br />
Bununla birlikte bu deneyler, söz konusu enzimleri hedefleyen bir ilacın insanlarda astımı tedavi ettiğini göstermiyor.<br />
Çalışma insanlarda yapılmış bir ilaç denemesi değil.<br />
Astım neden genetik olarak bu kadar karmaşık?<br />
Astım tek bir gen bozukluğuyla açıklanabilen bir hastalık değil.<br />
Hastalığın ortaya çıkmasında çok sayıda genetik özellik ile alerjenler, hava kirliliği, sigara dumanı, enfeksiyonlar ve diğer çevresel etkenler birlikte rol oynayabiliyor.<br />
Üstelik astım adı altında farklı biyolojik mekanizmaların baskın olduğu hasta grupları bulunuyor. Bazı kişilerde belirli bağışıklık yolları ön plandayken başka kişilerde farklı hücresel süreçler daha önemli olabiliyor.<br />
Bu nedenle astımla ilişkili genetik bölgelerin bulunması araştırmanın yalnızca ilk basamağı.<br />
Asıl zor soru, bu genetik sinyallerin hangi genler ve hangi hücresel yollar üzerinden hastalığa dönüştüğünü anlamak.<br />
Yeni ilaç hedefleri ortaya çıkabilir mi?<br />
Uzun vadede evet, ancak bu noktada temkinli olmak gerekiyor.<br />
Bir genin DANDELION yöntemiyle önceliklendirilmesi, onun doğrudan güvenli ve etkili bir ilaç hedefi olduğu anlamına gelmiyor.<br />
Öncelikle genin hangi hücrelerde çalıştığının, astım sırasında nasıl değiştiğinin ve bu gene ya da ilgili enzime müdahale edildiğinde hastalığın gerçekten etkilenip etkilenmediğinin çok sayıda deneyle doğrulanması gerekiyor.<br />
Daha sonra hayvan modelleri, insan hücreleri, toksisite çalışmaları ve klinik araştırmalar gibi aşamalar geliyor.<br />
Dolayısıyla yeni yöntemin asıl katkısı, bilim insanlarının çok geniş bir gen listesi içinden daha anlamlı adayları seçmesine yardımcı olmak.<br />
Bugün astım hastalarının tedavisi değişiyor mu?<br />
Hayır.<br />
Bu çalışma sonucunda astım hastalarının mevcut inhalerlerini bırakmasını, ilaçlarını değiştirmesini ya da yeni bir genetik test yaptırmasını gerektiren bir klinik sonuç bulunmuyor.<br />
Araştırmanın bugünkü önemi temel bilim ve ilaç geliştirme alanında.<br />
Astımda hangi genlerin yalnızca hastalıkla birlikte görüldüğünü, hangilerinin ise hastalık mekanizmasının merkezine daha yakın olabileceğini ayırmak gelecekte daha hedefli tedavilerin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.<br />
“Hastalığı yönlendirebilecek gen” ne anlama geliyor?<br />
Cell’de yayımlanan çalışmanın başlığında “disease drivers”, yani hastalığı yönlendiren ya da sürükleyen genler ifadesi kullanılıyor. [1]<br />
Ancak bu ifade tek bir genin astıma kesin olarak neden olduğu şeklinde anlaşılmamalı.<br />
DANDELION’un yaptığı şey, hastalıkla ilişkili genetik ağ içinde biyolojik olarak daha merkezi görünme ihtimali yüksek genleri önceliklendirmek.<br />
Bu genlerin gerçek nedensel rolleri, bağımsız deneylerle doğrulanmadan kesinleşmiş kabul edilemez.<br />
Bu nedenle çalışma astımın “genetik şifresinin tamamen çözüldüğü” anlamına gelmiyor.<br />
Yeni harita, yeni hedefler gösterebilir<br />
Astım genetiğinde son yıllarda çok sayıda genetik bölge tanımlandı. Farklı kökenlerden insanları içeren büyük genom araştırmaları da hastalığın genetik yapısının oldukça karmaşık olduğunu ve araştırmalarda popülasyon çeşitliliğinin önemini gösterdi. [2]<br />
Yeni çalışma bu geniş genetik haritayı daha işlevsel hale getirmeye çalışıyor.<br />
Araştırmanın değeri yalnızca yeni genler bulmasında değil, genetik sinyalleri hücresel mekanizmalarla birbirine bağlamasında yatıyor.<br />
Protein palmitoilasyonunun ve bu süreçte görev alan enzimlerin astım biyolojisindeki rolü bağımsız çalışmalarla doğrulanırsa, gelecekte yeni ilaç hedeflerinin araştırılmasına kapı açabilir.<br />
Ancak bugün için sonuçlar, klinikte kullanılabilecek yeni bir tedaviden çok, astımın nasıl geliştiğini anlamaya yönelik önemli bir araştırma adımı olarak görülmeli.<br />
Kaynaklar<br />
[1] Salamone IM, Tian P, Qi Z, ve ark. Trans-regulatory gene mapping prioritizes disease drivers in asthma. Cell. 2026. DOI: 10.1016/j.cell.2026.07.034<br />
[2] Tsuo K, Zhou W, Wang Y, ve ark. Multi-ancestry meta-analysis of asthma identifies novel associations and highlights the value of increased power and diversity. Cell Genomics. 2022;2(12):100212. DOI: 10.1016/j.xgen.2022.100212</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/astim-genetiginde-yeni-adim-hastaligi-yonlendirebilecek-genler-one-cikti</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Aug 2026 20:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/astim-genetigi-1200x750-150kb.webp" type="image/jpeg" length="23041"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsan Kök Hücrelerinden Kalp Kapağı Benzeri Yapı Geliştirildi]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/insan-kok-hucrelerinden-kalp-kapagi-benzeri-yapi-gelistirildi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/insan-kok-hucrelerinden-kalp-kapagi-benzeri-yapi-gelistirildi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD’deki araştırmacılar, insan kök hücrelerinden kalp kapağının gelişimini taklit eden üç boyutlu “assembloid” yapılar geliştirdi. Cell Stem Cell’de yayımlanan çalışma, kalp kapağı hastalıklarının insan hücreleri üzerinde araştırılması ve gelecekte yeni tedavi adaylarının test edilmesi için gelişmiş bir laboratuvar modeli sunuyor. Geliştirilen yapı, hastaya nakledilebilecek hazır bir kalp kapağı değil.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>University of Pittsburgh School of Medicine liderliğindeki araştırmacılar, insan indüklenmiş pluripotent kök hücrelerini kullanarak kalp kapağının gelişimini ve bazı hastalık süreçlerini laboratuvar ortamında taklit edebilen üç boyutlu yapılar geliştirdi. University of Pittsburgh Swanson School of Engineering ve Carnegie Mellon University araştırmacılarının da katkı sunduğu çalışma ABD’de gerçekleştirildi. Araştırma insanlarda uygulanmış bir tedavi denemesi değil; laboratuvarda insan hücrelerinden oluşturulan gelişmiş bir hastalık ve gelişim modeli niteliğinde. Çalışma 11 Ağustos 2026’da Cell Stem Cell dergisinde yayımlandı. [1]<br />
Kalp kapağının gelişimi laboratuvarda taklit edildi<br />
Kalp kapakları, kanın kalbin içinde doğru yönde hareket etmesini sağlayan ve her kalp atımında açılıp kapanan ince yapılardır. Kapakların gelişimi yalnızca hücrelerin çoğalmasına bağlı değildir. Kan akışı, hücreler arasındaki iletişim ve kalbin hareketi sırasında ortaya çıkan mekanik kuvvetler de bu süreçte önemli rol oynar.<br />
Araştırmacılar farklı özelliklere sahip insan kök hücresi kaynaklı kalp dokularını bir araya getirerek “assembloid” adı verilen üç boyutlu yapılar oluşturdu. Assembloid, farklı hücre veya doku bileşenlerinin laboratuvarda bir araya getirilerek gerçek bir organın belirli özelliklerinin taklit edildiği deneysel yapı anlamına geliyor. [1]<br />
Çalışmada ortaya çıkan yapı tam bir kalp ya da gerçek bir kalp kapağı değildi. Araştırmacıların amacı, özellikle kapak dokusunun nasıl geliştiğini ve hastalık sırasında hücrelerin nasıl değiştiğini insan hücreleri üzerinde daha gerçekçi biçimde inceleyebilecek bir model oluşturmaktı. [1]<br />
Mekanik kuvvetlerin kapak oluşumundaki etkisi görüldü<br />
Çalışma yalnızca kalp kapağı benzeri bir yapı geliştirilmesiyle sınırlı kalmadı. Araştırmacılar, kalp dokusundaki mekanik kuvvetlerin kapak gelişimini nasıl etkilediğini de inceledi.<br />
Deneylerde mekanik kuvvetlerin kapak oluşumuna katkı sağladığı, endotel hücrelerinden gelen sinyallerin kapak dokusunun gelişimi ve sürdürülmesinde rol oynadığı görüldü. Endotel hücreleri, kalbin ve damarların iç yüzeyini kaplayan hücrelerdir. [1]<br />
Araştırmacılar ayrıca sıvı akışının oluşturduğu kesme kuvvetinin, hücrelerin çevresinde bulunan destekleyici yapıların düzenlenmesini etkilediğini gösterdi. Bu yapıların tümüne hücre dışı matriks adı veriliyor ve bu matriks, kalp kapağının dayanıklılığı ile işlevi açısından önem taşıyor. [1]<br />
Bulgular, kalp kapağının yalnızca genetik talimatlarla değil, çevresindeki fiziksel koşulların etkisiyle de şekillendiğini gösteriyor.<br />
Neden kök hücre kullanıldı?<br />
Çalışmada kullanılan indüklenmiş pluripotent kök hücreler, kısaca iPSC olarak adlandırılıyor. Bunlar deri veya kan hücreleri gibi yetişkin insan hücrelerinin laboratuvarda yeniden programlanmasıyla elde edilebiliyor ve uygun koşullarda farklı hücre türlerine dönüşebiliyor.<br />
Bu özellik kalp hastalıklarının araştırılmasında önemli bir avantaj sağlıyor. Bilim insanlarının sağlıklı veya hastalıklı insan kalp kapağından sürekli canlı doku örneği alması mümkün değil. Hayvan modelleri önemli bilgiler sağlasa da insan kalbinin gelişimini ve bazı hastalıkları her yönüyle yansıtamayabiliyor.<br />
İnsan hücrelerinden geliştirilen üç boyutlu modeller bu boşluğu azaltmayı amaçlıyor. Böylece araştırmacılar kalp dokusunun oluşumunu izleyebiliyor, belirli gen değişikliklerinin sonuçlarını inceleyebiliyor ve potansiyel tedavileri kontrollü laboratuvar koşullarında değerlendirebiliyor. [1]<br />
Mitral kapak prolapsusu da modellendi<br />
Yeni sistemin önemli özelliklerinden biri, yalnızca normal kapak gelişiminin değil, bazı hastalık süreçlerinin de laboratuvarda taklit edilebilmesi oldu.<br />
Araştırmacılar, mitral kapak prolapsusuyla ilişkili genetik değişiklikleri model üzerinde inceleyebildi. Mitral kapak prolapsusu, kalbin sol tarafındaki mitral kapağın yaprakçıklarının kalp kasılması sırasında normal konumundan geriye doğru bombeleşmesiyle ortaya çıkan bir durumdur.<br />
Hastalıkla ilişkili genetik değişiklik modele eklendiğinde, kapak benzeri dokuda mitral kapak prolapsusuyla uyumlu özellikler gelişti. Bu sonuç, sistemin bazı kalıtsal kapak hastalıklarının başlangıç mekanizmalarını incelemek için kullanılabileceğine işaret etti. [1]<br />
Araştırmacılar ayrıca kapak kalsifikasyonu, yani kapak dokusunda kalsiyum birikimine bağlı sertleşme, doku hasarı ve yüksek kan şekeriyle ilişkili anormallikleri de model üzerinde taklit etti. Böylece sistemin yalnızca kalıtsal kapak bozukluklarını değil, yaşam boyunca gelişebilen bazı kapak hasarlarını araştırmak için de kullanılabileceği gösterildi. [1]<br />
Hastalığın erken dönemlerini görme fırsatı sağlayabilir<br />
Kalp kapağı hastalıkları doğuştan ortaya çıkabileceği gibi yaşlanma, doku bozulması ve farklı hastalık süreçleri sonucunda da gelişebiliyor. Kapak yeterince açılamadığında kanın geçişi zorlaşabiliyor; tam kapanamadığında ise kan geriye doğru kaçabiliyor.<br />
Bu hastalıkların başlangıcında hücrelerde neler olduğunu anlamak her zaman kolay değil. Ameliyat sırasında çıkarılan hastalıklı kapak dokuları çoğunlukla hastalığın ileri bir dönemini temsil ediyor.<br />
Kök hücrelerden oluşturulan modeller ise araştırmacılara hastalıkla ilişkili değişikliklerin daha erken aşamalarını laboratuvar ortamında takip etme fırsatı verebilir. Bu özellik özellikle genetik değişikliklerin zaman içinde kapak dokusunu nasıl etkilediğinin anlaşılması açısından önem taşıyor. [1]<br />
Hastaya takılabilecek bir kalp kapağı üretilmedi<br />
Araştırmanın en önemli sınırlarından biri, geliştirilen yapının gerçek ve nakledilebilir bir kalp kapağı olmaması.<br />
Gerçek bir kalp kapağı yaşam boyunca milyarlarca kez açılıp kapanırken kan basıncına, sürekli akıma ve mekanik gerilime dayanmak zorunda. Laboratuvarda geliştirilen kapak benzeri yapı ise bu koşulların yalnızca belirli bölümlerini taklit ediyor.<br />
Üstelik çalışmadaki kapak benzeri yapı, oluşturulan kalp assembloidinin yüzeyinde geliştirildi. Araştırmacıların sonraki hedeflerinden biri, iki odacıklı daha gelişmiş kalp modelleri oluşturmak ve kapak dokusunu odacıkların arasında, gerçek kalbin anatomisine daha yakın bir konumda geliştirmek. [1]<br />
Bu nedenle araştırma, “kök hücreden hastaya takılabilecek kalp kapağı üretildi” şeklinde yorumlanmamalı.<br />
Yeni ilaçların test edilmesinde kullanılabilir<br />
Kalp kapağı hastalıklarının ileri evrelerinde kapak onarımı veya kapak değişimi gerekebiliyor. Buna karşılık hastalığın hücresel düzeyde başlamasını ya da ilerlemesini durdurabilecek ilaçların geliştirilmesi daha zor bir araştırma alanı.<br />
İnsan hücrelerinden oluşturulan bu tür kapak modelleri, gelecekte farklı ilaç adaylarının hücrelerin davranışı ve kapak dokusunun yapısı üzerindeki etkilerinin incelenebileceği bir deney ortamı sağlayabilir.<br />
Ayrıca belirli bir kişiden alınan hücrelerin yeniden programlanarak iPSC haline getirilebilmesi, gelecekte bazı kalıtsal kalp kapağı hastalıklarının kişiye özgü hücre modelleri üzerinde araştırılmasına da katkı sağlayabilir. Ancak bunun kişiye özel tedavi seçimine dönüşebilmesi için daha ileri doğrulama çalışmalarına ihtiyaç var.<br />
Gerçek kalbin karmaşıklığı henüz laboratuvarda yok<br />
Kalp assembloidleri ve organoidleri son yıllarda hızla gelişen araştırma araçları arasında yer alıyor. Buna rağmen laboratuvarda oluşturulan üç boyutlu bir yapı, insan vücudundaki gerçek kalp kapağının bütün özelliklerini taşıyan bir organ olarak değerlendirilemiyor.<br />
İnsan kalbindeki kapaklar dolaşım sistemi, kan basıncı, bağışıklık sistemi, çevredeki kalp kası ve diğer dokularla sürekli etkileşim halinde çalışıyor. Mevcut modeller bu karmaşıklığın yalnızca bir bölümünü yeniden oluşturabiliyor.<br />
Bu nedenle çalışma doğrudan yeni bir tedavi sunmuyor ve insanlarda klinik yarar gösterildiği anlamına gelmiyor. Araştırmanın asıl önemi, kalp kapağının nasıl oluştuğunu ve bazı kapak hastalıklarının nasıl başladığını insan hücreleri üzerinde incelemek için yeni bir deney sistemi geliştirilmiş olması. Bundan sonraki çalışmalar, modelin gerçek insan kalp kapağına ne ölçüde benzediğini ve ilaç geliştirme süreçlerinde ne kadar güvenilir sonuç verdiğini gösterecek. [1]<br />
Kaynaklar<br />
[1] He Y. ve ark. Human iPSC-derived heart valve-like assembloids model valve development and disease pathology. Cell Stem Cell. 2026. DOI: 10.1016/j.stem.2026.07.011</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/insan-kok-hucrelerinden-kalp-kapagi-benzeri-yapi-gelistirildi</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Aug 2026 15:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/kalp-kapagi-kok-hucre-1200x750-150kb.webp" type="image/jpeg" length="81287"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Pankreas Kanserinde Kritik Keşif: Yeni İlaçlara Direncin Yolu Bulundu]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/pankreas-kanserinde-kritik-kesif-yeni-ilaclara-direncin-yolu-bulundu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/pankreas-kanserinde-kritik-kesif-yeni-ilaclara-direncin-yolu-bulundu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Nature Medicine’da yayımlanan araştırmada, metastatik pankreas kanseri hastalarında deneysel RAS inhibitörü daraxonrasibe karşı gelişen direnç mekanizmaları belirlendi. Bulgular, yeni ilaç kombinasyonlarıyla direncin geciktirilebileceğine işaret etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Pankreas Kanserinde Yeni İlaçlara Direncin Şifresi Çözüldü</p>

<p>Pankreas kanserinde son yılların en önemli ilaç hedeflerinden biri haline gelen RAS proteinlerini baskılayan yeni tedavilere karşı tümörlerin nasıl direnç geliştirdiğine ilişkin dikkat çekici sonuçlar elde edildi.</p>

<p>Nature Medicine dergisinde 11 Ağustos 2026’da yayımlanan araştırmada, metastatik pankreas kanseri hastalarında deneysel daraxonrasib tedavisi sırasında ortaya çıkan genetik değişiklikler incelendi.</p>

<p>Araştırma, yeni nesil RAS inhibitörlerinin etkisini sınırlayan mekanizmaların daha tedavinin geliştirme aşamasındayken belirlenebilmesi açısından önem taşıyor.</p>

<p>44 hastanın tümör DNA’sı incelendi</p>

<p>Araştırmacılar Faz I/II klinik çalışmaya katılan metastatik pankreas kanseri hastalarından elde edilen verileri değerlendirdi.</p>

<p>Toplam 44 hastanın tedavi öncesinde ve tedavi sırasında alınan kan örneklerinde dolaşımdaki tümör DNA’sı analiz edildi.</p>

<p>Bu yöntem sayesinde tümörden yeniden doku örneği alınmasına gerek kalmadan kan dolaşımındaki kanser kaynaklı DNA parçaları üzerinden hastalığın genetik değişimi takip edildi.</p>

<p>Araştırmacılar özellikle daraxonrasib tedavisi altında tümörlerin RAS baskısından kurtulmak için hangi biyolojik yolları kullandığını araştırdı.</p>

<p>Hastaların yüzde 59’unda yeni değişiklikler ortaya çıktı</p>

<p>Sonuçlar kanser hücrelerinin tedavi baskısı altında hızla yeni kaçış yolları geliştirebildiğini gösterdi.</p>

<p>Hastaların yaklaşık yüzde 59’unda, tedavi sırasında RAS sinyal yoluyla ilişkili yeni genomik değişiklikler tespit edildi.</p>

<p>En sık görülen direnç mekanizmalarından biri mutant KRAS geninin kopya sayısının artması oldu.</p>

<p>Bu değişiklik hastaların yaklaşık yüzde 36’sında saptandı.</p>

<p>Tümör hücrelerinin hedef alınan mutant KRAS geninin kopyalarını artırarak ilacın oluşturduğu baskıyı aşmaya çalışabileceği değerlendirildi.</p>

<p>Kanser tek bir kaçış yolu kullanmıyor</p>

<p>Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biri de tedavi direncinin yalnızca KRAS üzerindeki değişikliklerle sınırlı olmadığının görülmesi oldu.</p>

<p>Bilim insanları kanser hücrelerinde RTK, MAPK ve PI3K gibi farklı hücresel sinyal yollarını etkileyen değişiklikler de belirledi.</p>

<p>Bu durum pankreas kanserinin RAS baskılandığında alternatif büyüme yollarını devreye sokabileceğini gösteriyor.</p>

<p>Dolayısıyla tek bir hedefin uzun süre baskılanması bazı hastalarda yeterli olmayabilir.</p>

<p>Bu bulgu, gelecekte birden fazla biyolojik yolu aynı anda hedefleyen kombinasyon tedavilerinin önemini artırabilir.</p>

<p>Kombinasyon tedavileri direnci geciktirdi</p>

<p>Araştırmacılar insanlardan elde edilen genetik verilerin ardından farklı tedavi kombinasyonlarını laboratuvar ve hayvan modellerinde test etti.</p>

<p>Daraxonrasibin başka RAS inhibitörleriyle veya DNA hasar yanıtı ve reseptör tirozin kinaz yollarını hedefleyen ilaçlarla birlikte kullanılmasının bazı modellerde direnç gelişimini geciktirdiği veya önlediği görüldü.</p>

<p>Bu sonuç henüz hastalarda kombinasyon tedavisinin kesin olarak etkili olduğu anlamına gelmiyor.</p>

<p>Ancak elde edilen veriler gelecekte yürütülecek klinik araştırmalar için önemli bir yol haritası oluşturuyor.</p>

<p>KRAS yıllarca ulaşılamaz hedef olarak görüldü</p>

<p>KRAS, pankreas kanserinin biyolojisindeki en önemli genetik sürücülerden biri.</p>

<p>Pankreas duktal adenokarsinomlarının büyük bölümünde KRAS geninde hastalığı tetikleyen mutasyonlar bulunuyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ancak KRAS proteininin yapısı nedeniyle bu hedef onlarca yıl boyunca ilaç geliştirme açısından son derece zor kabul edildi.</p>

<p>Son yıllarda geliştirilen yeni moleküller bu tabloyu değiştirmeye başladı.</p>

<p>Daraxonrasib de aktif durumdaki RAS proteinlerini hedeflemek üzere geliştirilen yeni nesil ilaç adayları arasında bulunuyor.</p>

<p>Daraxonrasib Faz III aşamasında</p>

<p>Daraxonrasib henüz pankreas kanseri tedavisi için rutin klinik kullanıma girmiş bir ilaç değil.</p>

<p>İlacın etkinliği halen ileri aşama klinik araştırmalarda değerlendiriliyor.</p>

<p>RASolute 302 adlı Faz III çalışma, daraxonrasibin metastatik pankreas kanserindeki klinik yararını daha geniş hasta grubunda araştırıyor.</p>

<p>Bu nedenle Nature Medicine’da yayımlanan yeni araştırma doğrudan yeni bir tedavi onayı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Çalışmanın önemi, ilacın gelecekte karşılaşabileceği direnç mekanizmalarını ve bunlara karşı geliştirilebilecek stratejileri erken dönemde ortaya koymasından kaynaklanıyor.</p>

<p>Sıvı biyopsinin önemi de artabilir</p>

<p>Araştırmanın başka bir dikkat çekici yönü ise dolaşımdaki tümör DNA’sının tedavi direncini takip etmek amacıyla kullanılması.</p>

<p>Gelecekte bu yaklaşımın klinik olarak doğrulanması halinde hastalardan belirli aralıklarla alınan kan örnekleriyle kanserin genetik değişiminin takip edilmesi mümkün olabilir.</p>

<p>Böylece direnç mekanizması tümörün radyolojik olarak büyümesinden önce saptanabilir ve tedavi stratejisinin buna göre değiştirilmesi araştırılabilir.</p>

<p>Bu yaklaşım pankreas kanserinde kişiselleştirilmiş tedavinin önemli parçalarından biri haline gelebilir.</p>

<p>Yeni nesil tedavilerin ikinci aşaması başlıyor</p>

<p>Bilim insanlarına göre RAS inhibitörlerinin geliştirilmesi pankreas kanseri araştırmalarında önemli bir aşamayı temsil ediyor.</p>

<p>Ancak bir hedefe karşı ilaç geliştirmek tek başına yeterli olmayabilir.</p>

<p>Kanserin bu tedaviden nasıl kaçtığını anlamak, yeni nesil ilaçların daha uzun süre etkili olmasını sağlayabilecek ikinci büyük aşamayı oluşturuyor.</p>

<p>Yeni çalışma da bu açıdan önemli bir direnç haritası ortaya koyuyor.</p>

<p>Bulguların geniş hasta gruplarında doğrulanması ve laboratuvar ortamında başarılı bulunan kombinasyonların klinik çalışmalarda test edilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Tanı veya tedavi önerisi değildir. Kanser tedavileri hastanın hastalık özelliklerine ve moleküler bulgularına göre uzman hekimler tarafından planlanmalıdır.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>1. Nature Medicine<br />
2. Revolution Medicines<br />
3. ClinicalTrials </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/pankreas-kanserinde-kritik-kesif-yeni-ilaclara-direncin-yolu-bulundu</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Aug 2026 12:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-7935.jpeg" type="image/jpeg" length="67082"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Burun Poliplerine Karşı Yeni Antikor: 24 Haftalık Etki Sinyali]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/burun-poliplerine-karsi-yeni-antikor-24-haftalik-etki-sinyali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/burun-poliplerine-karsi-yeni-antikor-24-haftalik-etki-sinyali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Belenos Biosciences, Çin’de yürütülen randomize, çift kör ve plasebo kontrollü Faz II klinik çalışmada, TSLP ve IL-13 adlı iki inflamasyon yolunu aynı anda hedefleyen deneysel bispesifik antikor BEL512’nin kontrol altına alınamayan kronik rinosinüzit ve burun polipi bulunan hastalarda çalışmanın temel hedeflerine ulaştığını açıkladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>120 hastanın katıldığı araştırmada tek doz tedavinin etkisinin 24 haftaya kadar sürmesi, gelecekte yaklaşık altı ayda bir uygulanabilecek yeni bir biyolojik tedavi seçeneğinin önünü açabilecek önemli bir sinyal olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>Burun Poliplerinde 6 Ayda Bir İğne Dönemi Başlayabilir</p>

<p>Burun poliplerinin tedavisinde enjeksiyon sıklığını önemli ölçüde azaltabilecek yeni bir biyolojik ilaç yaklaşımından dikkat çekici Faz II sonuçları geldi.</p>

<p>Belenos Biosciences tarafından geliştirilen BEL512 adlı deneysel bispesifik antikor, kontrol altına alınamayan kronik rinosinüzit ve nazal polipi bulunan hastalarda yürütülen Faz II klinik çalışmanın birincil ve ikincil hedeflerine ulaştı.</p>

<p>Çin’de gerçekleştirilen çok merkezli, randomize, çift kör ve plasebo kontrollü araştırmaya toplam 120 hasta katıldı.</p>

<p>Sonuçların en dikkat çekici yönlerinden biri ise tek doz tedaviden sonra klinik etkinliğin aylar boyunca devam etmesi oldu.</p>

<p>Bu bulgu ileri klinik çalışmalarda doğrulanırsa BEL512’nin yaklaşık 24 haftada bir, yani yılda iki kez uygulanabilecek uzun etkili bir biyolojik tedavi olarak geliştirilmesi mümkün olabilir.</p>

<p>İki inflamasyon yolunu aynı anda hedefliyor</p>

<p>BEL512 klasik tek hedefli monoklonal antikorlardan farklı olarak iki ayrı biyolojik yolu aynı molekül üzerinden baskılamak amacıyla geliştiriliyor.</p>

<p>Deneysel antikor TSLP ve IL-13 adlı iki önemli inflamasyon aracısını aynı anda hedefliyor.</p>

<p>Bu moleküller özellikle tip 2 inflamasyon olarak bilinen bağışıklık yanıtında önemli rol oynuyor.</p>

<p>Tip 2 inflamasyon; astım, atopik dermatit ve nazal polipli kronik rinosinüzit gibi birçok hastalığın gelişiminde etkili olabiliyor.</p>

<p>BEL512’nin iki mekanizmayı aynı anda hedeflemesi, inflamasyon zincirinin farklı noktalarına tek ilaçla müdahale edilmesini amaçlıyor.</p>

<p>Etki dördüncü haftada ortaya çıktı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şirket tarafından açıklanan klinik çalışmanın ilk sonuçlarına göre BEL512 alan hastalarda tedavinin etkileri erken dönemde görülmeye başladı.</p>

<p>Dördüncü haftadan itibaren burun poliplerinin büyüklüğünü değerlendiren nazal polip skorunda plaseboya kıyasla anlamlı iyileşme bildirildi.</p>

<p>Burun tıkanıklığı, koku kaybı ve hastalığın diğer belirtilerinde de tedavi lehine sonuçlar elde edildi.</p>

<p>Çalışmanın birincil ve açıklanan ikincil sonlanım noktalarının karşılandığı belirtildi.</p>

<p>Ancak ayrıntılı sayısal sonuçların tamamı henüz hakemli bilimsel makale olarak yayımlanmadı.</p>

<p>Bu nedenle mevcut verilerin şirket tarafından açıklanan Faz II topline sonuçları olduğu özellikle önem taşıyor.</p>

<p>En dikkat çekici sinyal 24 haftalık etki</p>

<p>BEL512’yi benzer biyolojik tedavilerden ayırabilecek temel özelliklerden biri uzun etki süresi olabilir.</p>

<p>Araştırmada tek uygulamadan sonra elde edilen klinik etkinliğin 24 haftaya kadar devam ettiği bildirildi.</p>

<p>Bu bulgu daha büyük araştırmalarda doğrulanırsa tedavinin altı ayda bir uygulanabilecek şekilde geliştirilmesi mümkün olabilir.</p>

<p>Bu durum özellikle uzun süre biyolojik ilaç kullanması gereken hastalar açısından önemli.</p>

<p>Biyolojik tedavilerde enjeksiyon sıklığının azaltılması hasta uyumunu artırabilir ve tedavi yükünü azaltabilir.</p>

<p>Ancak BEL512 için kesin dozlama rejimi henüz belirlenmiş değil.</p>

<p>“Altı ayda bir iğne” yaklaşımı şu aşamada klinik verilerin desteklediği bir geliştirme hedefi olarak değerlendirilmeli.</p>

<p>Güvenlilik sonuçlarında ilk sinyal olumlu</p>

<p>Şirketin açıkladığı verilere göre klinik araştırmada tedaviyle ilişkili ciddi bir advers olay veya hastaların tedaviyi bırakmasına yol açan önemli bir güvenlilik sorunu görülmedi.</p>

<p>Bu sonuç uzun etkili bir biyolojik tedavi açısından olumlu bir erken sinyal oluşturuyor.</p>

<p>Bununla birlikte 120 hastalık Faz II araştırması, nadir görülebilecek yan etkilerin veya uzun dönem güvenlilik sorunlarının ortaya çıkarılması için yeterli değil.</p>

<p>Tedavinin gerçek güvenlilik profilinin belirlenebilmesi için çok daha büyük hasta gruplarında yürütülecek Faz III çalışmalarına ihtiyaç bulunuyor.</p>

<p>Sadece burun polipleri için geliştirilmiyor</p>

<p>BEL512’nin potansiyeli nazal poliplerle sınırlı olmayabilir.</p>

<p>TSLP ve IL-13 mekanizmalarının farklı tip 2 inflamatuvar hastalıklarda rol oynaması nedeniyle molekülün başka hastalıkların tedavisinde de değerlendirilmesi planlanıyor.</p>

<p>Geliştirme programında astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve atopik dermatit gibi hastalıklar da bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle BEL512’nin klinik geliştirme programının başarıya ulaşması halinde aynı biyolojik platformun birden fazla kronik inflamatuvar hastalıkta kullanılabilmesi gündeme gelebilir.</p>

<p>Faz III çalışması belirleyici olacak</p>

<p>BEL512 henüz onaylanmış bir ilaç değil ve rutin tedavide kullanılamıyor.</p>

<p>Çin’in ilaç değerlendirme otoritesi CDE’nin tedaviye Breakthrough Therapy statüsü vermesi geliştirme süreci açısından önemli bir düzenleyici sinyal oluşturuyor.</p>

<p>Şirketin Çin dışındaki Faz III geliştirme programını 2027’nin ilk yarısında başlatmayı planladığı bildiriliyor.</p>

<p>Faz III çalışmalarında Faz II’deki etkinliğin doğrulanması, uzun dönem güvenlilik profilinin ortaya konması ve 24 haftalık doz aralığının sürdürülebilir olduğunun gösterilmesi gerekecek.</p>

<p>Sonuçlar doğrulanırsa BEL512, burun poliplerinin biyolojik tedavisinde yalnızca yeni bir molekül değil, tedavinin ne kadar sık uygulanması gerektiğini değiştirebilecek yeni bir yaklaşım haline gelebilir.</p>

<p>Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Tanı veya tedavi önerisi niteliği taşımaz. Burun polipleri ve kronik rinosinüzit tedavisi hastanın klinik durumuna göre uzman hekim tarafından planlanmalıdır.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<p>1. Belenos Biosciences<br />
2. Çin Ulusal Tıbbi Ürünler İdaresi İlaç Değerlendirme Merkezi (CDE)<br />
3. ClinicalTrials</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/burun-poliplerine-karsi-yeni-antikor-24-haftalik-etki-sinyali</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Aug 2026 12:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-7934.jpeg" type="image/jpeg" length="67996"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İlerleyici MS İçin CAR-T Umudu: FDA’dan Dikkat Çeken Karar]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/ilerleyici-ms-icin-car-t-umudu-fdadan-dikkat-ceken-karar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/ilerleyici-ms-icin-car-t-umudu-fdadan-dikkat-ceken-karar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Stanford Üniversitesi ve California Üniversitesi San Francisco’da yürütülen erken klinik çalışmalardan elde edilen veriler doğrultusunda, ilerleyici multipl skleroz için araştırılan mivocabtagene autoleucel adlı CAR-T hücre tedavisine RMAT statüsü verdi. [1][2][3]]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>MS’te CAR-T araştırmaları yeni bir aşamaya geçti</p>

<p>Kan kanserlerinin tedavisinde kullanılan CAR-T hücre teknolojisinin otoimmün ve nörolojik hastalıklara taşınmasına yönelik çalışmalarda dikkat çekici bir gelişme yaşandı.</p>

<p>FDA, Kyverna Therapeutics tarafından geliştirilen mivocabtagene autoleucel (miv-cel, eski adıyla KYV-101) tedavisine, aktif olmayan sekonder ilerleyici multipl skleroz tedavisi için Regenerative Medicine Advanced Therapy (RMAT) statüsü verdi. [1]</p>

<p>Karar, ilacın multipl skleroz tedavisi için onaylandığı anlamına gelmiyor. RMAT statüsü, ciddi hastalıklara yönelik umut vadeden rejeneratif tedavilerin geliştirilmesi sırasında FDA ile daha yakın çalışma ve bazı hızlandırılmış düzenleyici süreçlerden yararlanma olanağı sağlıyor.</p>

<p>Hastanın kendi bağışıklık hücreleri kullanılıyor</p>

<p>Miv-cel, tamamen insan kaynaklı ve hastanın kendi hücrelerinden hazırlanan CD19 hedefli CAR-T hücre tedavisi olarak geliştiriliyor. [1]</p>

<p>Tedavide hastadan alınan T hücreleri laboratuvarda genetik olarak yeniden programlanıyor. Bu hücrelerin, bağışıklık sisteminde önemli rol oynayan CD19 taşıyan B hücrelerini hedeflemesi amaçlanıyor.</p>

<p>Yaklaşımın temelinde, multipl sklerozdaki anormal bağışıklık yanıtında rol oynayabilen B hücrelerinin derin biçimde azaltılması ve bağışıklık sisteminin işleyişinin yeniden düzenlenmesi bulunuyor.</p>

<p>Bu nedenle araştırmacılar CAR-T yaklaşımını yalnızca geçici bağışıklık baskılanması sağlayan bir tedavi olarak değil, daha uzun süreli bir “bağışıklık sistemi sıfırlaması” oluşturma potansiyeli açısından da inceliyor.</p>

<p>Stanford ve UCSF’de klinik çalışmalar yürütülüyor</p>

<p>FDA’nın RMAT kararına temel oluşturan klinik verilerin Stanford Üniversitesi ile California Üniversitesi San Francisco’da yürütülen araştırmacı başlatımlı çalışmalardan geldiği bildirildi. [1]</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Stanford’daki Faz I çalışma, tekrarlayıcı atakların görülmediği ilerleyici multipl skleroz hastalarında miv-cel’in güvenliliğini, tolere edilebilirliğini ve klinik aktivitesini araştırıyor. [2]</p>

<p>UCSF’de yürütülen diğer erken aşama çalışmada ise standart tedavilere yeterli yanıt vermeyen ilerleyici multipl skleroz hastalarında KYV-101 değerlendiriliyor. [3]</p>

<p>Klinik çalışmada elde edilen ilk verilere göre tedavinin ilerleyici MS’teki potansiyeli FDA’nın hızlandırılmış geliştirme programlarından biri için yeterince dikkat çekici bulundu.</p>

<p>Ancak mevcut çalışmalar erken klinik aşamada olduğu için CAR-T tedavisinin MS’teki etkinliği ve uzun dönem güvenliliği konusunda kesin sonuca varmak için henüz erken.</p>

<p>Tek uygulamayla uzun süreli etki hedefleniyor</p>

<p>Miv-cel’in en dikkat çekici özelliklerinden biri tedavinin tek uygulama üzerinden geliştirilmesi.</p>

<p>Mevcut multipl skleroz tedavilerinin önemli bölümü hastalık aktivitesini kontrol altında tutabilmek için düzenli veya tekrarlayan ilaç kullanımını gerektiriyor.</p>

<p>CAR-T yaklaşımında ise hastanın bağışıklık sisteminin belirli bölümünün daha derin ve uzun süreli biçimde yeniden düzenlenmesi hedefleniyor.</p>

<p>Bilim insanlarına göre bu stratejinin başarılı olması, yalnızca multipl skleroz açısından değil, B hücrelerinin rol oynadığı başka otoimmün hastalıkların tedavisinde de yeni bir kapı açabilir.</p>

<p>CAR-T kanserden otoimmün hastalıklara taşınıyor</p>

<p>CAR-T teknolojisi esas olarak lösemi, lenfoma ve multipl miyelom gibi bazı kan kanserlerinde kullanılıyor.</p>

<p>Son yıllarda ise araştırmacılar aynı teknolojinin lupus, miyastenia gravis, sistemik skleroz ve bazı nöroimmün hastalıklarda anormal bağışıklık yanıtını yeniden düzenlemek amacıyla kullanılabileceğini araştırıyor.</p>

<p>Miv-cel de bu yeni kuşağın önemli adaylarından biri olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>Kyverna, aynı hücre tedavisini stiff person sendromu ve jeneralize miyastenia gravis dahil farklı nöroimmün hastalıklarda da geliştiriyor. [1]</p>

<p>FDA’nın RMAT statüsü ne anlama geliyor?</p>

<p>RMAT statüsü doğrudan ilaç onayı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Program, ciddi veya yaşamı tehdit eden hastalıkların tedavisinde klinik olarak anlamlı yarar sağlama potansiyeli gösteren rejeneratif tıp ürünlerinin geliştirilmesini hızlandırmayı amaçlıyor.</p>

<p>Bu statüyü alan programlar FDA ile daha yoğun görüşme olanağı elde edebiliyor ve gerekli koşullar karşılandığında hızlandırılmış onay, öncelikli inceleme veya kademeli başvuru gibi düzenleyici yollar gündeme gelebiliyor.</p>

<p>Dolayısıyla son karar, miv-cel’in multipl sklerozdaki klinik geliştirme programı açısından önemli bir düzenleyici eşik niteliği taşıyor.</p>

<p>İlerleyici MS için neden önemli?</p>

<p>Sekonder ilerleyici multipl sklerozda hastalık zaman içinde nörolojik fonksiyon kaybının giderek arttığı bir döneme geçebiliyor.</p>

<p>Özellikle belirgin inflamatuvar aktivitenin bulunmadığı hastalarda tedavi seçenekleri daha sınırlı hale gelebiliyor.</p>

<p>CAR-T tedavisinin bu hasta grubunda nörolojik kötüleşmeyi yavaşlatıp yavaşlatamayacağı veya mevcut kaybın bir bölümünü geri çevirip çeviremeyeceği ise henüz araştırılıyor.</p>

<p>Erken safha bulgularına göre yaklaşım bilimsel açıdan dikkat çekici görünse de miv-cel henüz multipl skleroz için onaylanmış bir tedavi değil.</p>

<p>Bulguların daha geniş katılımcı gruplarıyla doğrulanması, uzun dönem güvenlilik sonuçlarının ortaya konması ve kontrollü klinik araştırmalardan güçlü etkinlik verilerinin elde edilmesi gerekiyor.</p>

<p>Kyverna’nın ilerleyici multipl skleroz geliştirme stratejisine ilişkin yeni açıklamayı 2027’nin başlarında, Stanford’daki Faz I çalışmadan ek verileri ise 2026’nın son çeyreğinde paylaşması bekleniyor. [1]</p>

<p>Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Tanı veya tedavi önerisi niteliği taşımaz. Multipl skleroz tedavisi hastanın klinik durumuna göre uzman hekim tarafından planlanmalıdır.</p>

<p>Kaynaklar</p>

<ol>
 <li>Kyverna Therapeutics</li>
 <li>Stanford Üniversitesi</li>
 <li>California Üniversitesi San Francisco</li>
</ol></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/ilerleyici-ms-icin-car-t-umudu-fdadan-dikkat-ceken-karar</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Aug 2026 12:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/i-m-g-7933.jpeg" type="image/jpeg" length="81227"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İngiltere’de Psilosibin Çalışması: Sonuçlar Henüz Yayımlanmadı]]></title>
      <link>https://tibbiyebulteni.com/ingilterede-psilosibin-calismasi-sonuclar-henuz-yayimlanmadi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://tibbiyebulteni.com/ingilterede-psilosibin-calismasi-sonuclar-henuz-yayimlanmadi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İngiltere’de tedaviye dirençli depresyon için yürütülen PsiDeR çalışması, 60 katılımcıya kadar ulaşacak şekilde tasarlandı ve psilosibini psikolojik destekle birlikte plaseboyla karşılaştırıyor. Ancak çalışmanın hakemli sonuçları henüz yayımlanmış değil; bu nedenle “60 kişide anlamlı iyileşme sağlandı” demek için bilimsel veri bulunmuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tedaviye dirençli depresyonda psilosibin son yılların en dikkat çekici araştırma alanlarından biri haline geldi. İngiltere’de King’s College London ile South London and Maudsley NHS Foundation Trust bağlantılı yürütülen PsiDeR çalışması da bu alandaki önemli klinik araştırmalardan biri. Ancak kamuoyuna yansıyan bazı ifadelerin aksine, bu çalışmanın yayımlanmış bilimsel belgesi tedavinin sonuçlarını değil, araştırmanın nasıl yürütüleceğini anlatan çalışma protokolünü içeriyor. [1]</p>

<h2>60 kişi hedeflendi, 25 miligram psilosibin araştırılıyor</h2>

<p>PsiDeR adı verilen çalışma, Londra’da tek merkezli, çift kör, randomize ve plasebo kontrollü bir Faz 2 araştırma olarak tasarlandı. Araştırmacılar, majör depresyon için kanıta dayalı en az iki tedaviye yeterli yanıt vermeyen veya bunları tolere edemeyen 60 katılımcıya kadar ulaşmayı hedefledi. [1]</p>

<p>Katılımcıların rastgele iki gruba ayrılması planlandı. Bir gruba tek seferde 25 miligram psilosibin, diğer gruba ise etkin madde içermeyen plasebo verilmesi öngörüldü. Her iki gruptaki katılımcılar da psikolojik destek alacak şekilde çalışma tasarlandı. [1]</p>

<p>Bu ayrıntı önemli. Çünkü klinik araştırmalarda incelenen yöntem yalnızca bir maddeyi alıp günlük yaşama devam etmekten oluşmuyor. Psilosibin kontrollü bir sağlık ortamında uygulanıyor ve tedavi sürecine psikolojik destek eşlik ediyor.</p>

<h2>Psilosibin nedir?</h2>

<p>Psilosibin, bazı mantar türlerinde doğal olarak bulunan ve beyindeki serotonin sistemi üzerinde etkili olan psikedelik bir madde. Serotonin, ruh hali, algı ve birçok beyin işlevinde rol oynayan kimyasal haberci maddelerden biri.</p>

<p>Psilosibin alındığında algı, düşünce ve duygularda saatler sürebilen belirgin değişiklikler ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle klinik çalışmalardaki kullanım ile kişinin psilosibini kendi başına kullanması arasında önemli bir fark bulunuyor.</p>

<p>Araştırmalarda hastalar önceden değerlendiriliyor, uygulama sırasında eğitimli ekiplerin gözetiminde tutuluyor ve psikolojik destek programına dahil ediliyor. Bu nedenle elde edilen bilimsel sonuçlar kontrolsüz kullanıma doğrudan uyarlanamaz.</p>

<h2>Depresyondaki değişim nasıl ölçülüyor?</h2>

<p>İngiltere’deki çalışmada depresyon belirtileri Montgomery-Åsberg Depresyon Derecelendirme Ölçeği, kısa adıyla MADRS kullanılarak değerlendiriliyor. Bu ölçek, depresyonun şiddetini belirlemek için klinik araştırmalarda kullanılan bir ölçüm yöntemi. Puanın düşmesi, depresyon belirtilerinin hafiflediğini gösteriyor. [1]</p>

<p>PsiDeR çalışmasında temel amaçlardan biri, bu tür daha büyük çalışmaların uygulanabilir olup olmadığını değerlendirmek. Araştırmacılar katılımcı bulma ve çalışmadan ayrılma oranlarının yanı sıra depresyon puanlarındaki değişkenliği de inceliyor. Depresyon belirtilerindeki değişim ise tedavinin olası etkinliğini değerlendiren sonuçlar arasında yer alıyor. [1]</p>

<p>Çalışmanın temel değerlendirme noktası üçüncü hafta, toplam takip süresi ise altı hafta olarak planlandı. [1]</p>

<h2>İngiltere çalışmasının sonuçları henüz yayımlanmadı</h2>

<p>Bilimsel açıdan en kritik nokta burada ortaya çıkıyor.</p>

<p>PsiDeR çalışmasına ilişkin BMJ Open dergisinde 2021 yılında yayımlanan makale bir “protokol makalesi”. Başka bir ifadeyle bu yayın, araştırmacıların çalışmayı nasıl yapacağını, kimlerin çalışmaya alınacağını ve hangi ölçümlerin kullanılacağını açıklıyor; tedavinin başarılı olup olmadığını gösteren sonuçları sunmuyor. [1]</p>

<p>Bu nedenle İngiltere’de yürütülen bu araştırma için “60 hastada psilosibin depresyonu anlamlı biçimde azalttı” şeklinde bir sonuca ulaşmak mümkün değil.</p>

<p>Bununla birlikte psilosibinin tedaviye dirençli depresyondaki etkisini değerlendiren başka, daha büyük randomize çalışmalar yayımlandı ve bunlardan bazıları dikkat çekici sonuçlar verdi.</p>

<h2>233 hastalık çalışma kısa vadede olumlu sonuç verdi</h2>

<p>New England Journal of Medicine’da 2022 yılında yayımlanan Faz 2 çalışmaya tedaviye dirençli depresyonu bulunan 233 yetişkin katıldı. Katılımcılar psikolojik destek eşliğinde tek doz 25 miligram, 10 miligram veya kontrol amacıyla 1 miligram psilosibin aldı. [2]</p>

<p>Üç hafta sonunda MADRS depresyon puanı 25 miligram alan grupta başlangıca göre ortalama 12 puan azaldı. Kontrol olarak kullanılan 1 miligramlık gruptaki azalma ise 5,4 puandı. İki grup arasındaki 6,6 puanlık fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. [2]</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buna karşılık 10 miligramlık gruptaki azalma 7,9 puandı ve bu dozun 1 miligramlık kontrol grubuna üstünlüğü istatistiksel olarak gösterilemedi. [2]</p>

<p>Daha kolay anlatımla, yüksek doz grubundaki hastaların depresyon puanları üç hafta içinde kontrol grubuna göre daha fazla düştü. Ancak bu durum psilosibinin bütün hastalarda işe yaradığı veya etkinin uzun süre devam ettiği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Üçüncü haftada tedaviye yanıt oranı 25 miligramlık grupta yüzde 37, 1 miligramlık grupta yüzde 18 olarak bildirildi. Remisyon, yani depresyon belirtilerinin belirgin biçimde gerilemesi oranı ise sırasıyla yüzde 29 ve yüzde 8 oldu. Araştırmacılar, istatistiksel test planındaki sınırlılıklar nedeniyle bu ikincil sonuçların dikkatli değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. [2]</p>

<h2>2026’daki çalışma daha temkinli sonuç verdi</h2>

<p>Psilosibin araştırmalarındaki bilimsel tablo yalnızca olumlu çalışmalardan oluşmuyor.</p>

<p>JAMA Psychiatry’de 2026 yılında yayımlanan EPISODE çalışmasına tedaviye dirençli depresyonu bulunan 144 yetişkin katıldı. Almanya’da iki merkezde gerçekleştirilen randomize klinik araştırmada 25 miligram psilosibin, 5 miligram psilosibin ve aktif karşılaştırıcı olarak kullanılan nikotinamid psikoterapi eşliğinde değerlendirildi. [3]</p>

<p>Araştırmanın temel ölçütü, altıncı haftada depresyon belirtilerinin en az yüzde 50 azalmasıydı. Bu hedefe 25 miligram psilosibin alanların yüzde 17’si, 5 miligram alanların yüzde 12,5’i ve nikotinamid grubunun yüzde 10,6’sı ulaştı. Gruplar arasındaki fark temel sonlanım noktası açısından istatistiksel olarak anlamlı değildi. [3]</p>

<p>Bununla birlikte bazı ikincil değerlendirmelerde 25 miligram psilosibin alanlarda depresyon belirtilerinde klinik açıdan anlamlı olabilecek daha fazla azalma görüldü. Araştırmacılar bu nedenle sonuçların potansiyel bir antidepressan etkiye işaret ettiğini, ancak kesin kanıt olarak yorumlanmaması gerektiğini bildirdi. [3]</p>

<p>Bu bulgu psilosibin araştırmalarındaki temel sorunu da gösteriyor: Bazı ölçütlerde belirgin yarar görülürken, çalışmanın önceden belirlenmiş ana hedefinde aynı üstünlük her zaman ortaya çıkmıyor.</p>

<h2>Tedavinin önemli bir parçası psikolojik destek</h2>

<p>Psilosibin araştırmalarında ilacın etkisini, eşlik eden psikolojik destekten tamamen ayırmak kolay değil.</p>

<p>Katılımcılar genellikle uygulamadan önce tedaviye hazırlanıyor. Psilosibinin etkili olduğu saatlerde kontrollü bir ortamda sağlık ekibinin gözetiminde tutuluyor ve sonrasında yaşadıkları deneyimi değerlendirmelerine yardımcı olacak psikolojik görüşmeler yapılıyor.</p>

<p>Bu nedenle bilim dünyasında araştırılan yaklaşımı “psilosibin hapı” şeklinde düşünmek yanıltıcı olabilir. Daha doğru tanım, kontrollü koşullarda gerçekleştirilen “psilosibin destekli tedavi” yaklaşımıdır.</p>

<h2>Yan etkiler de yakından izleniyor</h2>

<p>Psilosibin güçlü bir psikoaktif madde olduğu için güvenlik konusu araştırmaların en önemli başlıklarından biri.</p>

<p>2022’de yayımlanan 233 kişilik çalışmada katılımcıların yüzde 77’sinde en az bir yan etki bildirildi. Baş ağrısı, mide bulantısı ve baş dönmesi sık görülen sorunlar arasındaydı. İntihar düşüncesi veya davranışı ile kendine zarar verme olayları farklı doz gruplarında da kaydedildi. [2]</p>

<p>2026 EPISODE çalışmasında 25 miligram psilosibin özellikle uygulamadan hemen sonraki dönemde yan etkilerle ilişkilendirildi. Uygulama günlerinde intihar düşüncesi bildirimlerinde artış görüldü ve 25 miligram psilosibin sonrasında iki ciddi advers reaksiyon raporlandı. Bunlardan biri hallüsinojen kalıcı algı bozukluğu olarak adlandırılan, algısal değişikliklerin ilacın akut etkisi geçtikten sonra da devam edebildiği nadir bir durumdu. [3]</p>

<p>Bu veriler, psilosibinin klinik araştırmalarda neden yakından gözetim altında uygulandığını da açıklıyor.</p>

<h2>Psilosibin umut veriyor ancak sonuç kesinleşmiş değil</h2>

<p>Bugünkü bilimsel tablo, psilosibinin özellikle standart tedavilere yeterli yanıt vermeyen bazı depresyon hastalarında araştırılmaya değer bir seçenek olduğunu gösteriyor. Büyük randomize çalışmalardan biri 25 miligramlık tek doz sonrasında kısa vadede anlamlı bir iyileşme gösterirken, 2026’da yayımlanan başka bir çalışma önceden belirlenen temel başarı ölçütünde istatistiksel üstünlük sağlayamadı. [2] [3]</p>

<p>İngiltere’deki PsiDeR araştırması da bu bilimsel arayışın bir parçası. Ancak çalışma 60 katılımcıya kadar ulaşacak biçimde tasarlanmış olsa da yayımlanmış protokol, hasta sonuçlarını içermiyor. Dolayısıyla bu çalışmayı şimdiden “60 hastada başarılı oldu” şeklinde sunmak bilimsel açıdan doğru değil. [1]</p>

<p>Psilosibinin tedaviye dirençli depresyonda gelecekte hangi hastalarda, hangi dozda ve ne kadar süreyle yarar sağlayabileceğinin anlaşılması için daha büyük, uzun takip süreli ve mevcut tedavilerle doğrudan karşılaştırma yapan klinik çalışmalara ihtiyaç bulunuyor. Bugünkü veriler umut verici bir araştırma alanına işaret ediyor; ancak standart depresyon tedavisinin yerini alacak kesin bir yöntemden söz etmek için henüz erken.</p>

<h2>Kaynaklar</h2>

<p>[1] Rucker J, Jafari H, Mantingh T, et al. Psilocybin-assisted therapy for the treatment of resistant major depressive disorder (PsiDeR): protocol for a randomised, placebo-controlled feasibility trial. BMJ Open. 2021;11:e056091. DOI: 10.1136/bmjopen-2021-056091</p>

<p>[2] Goodwin GM, Aaronson ST, Alvarez O, et al. Single-Dose Psilocybin for a Treatment-Resistant Episode of Major Depression. New England Journal of Medicine. 2022;387:1637-1648. DOI: 10.1056/NEJMoa2206443</p>

<p>[3] Mertens LJ, Koslowski M, Betzler F, et al. Efficacy and Safety of Psilocybin in Treatment-Resistant Major Depression: The EPISODE Randomized Clinical Trial. JAMA Psychiatry. 2026;83(5):448-460. DOI: 10.1001/jamapsychiatry.2026.0132</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>🔬 Bilim</category>
      <guid>https://tibbiyebulteni.com/ingilterede-psilosibin-calismasi-sonuclar-henuz-yayimlanmadi</guid>
      <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 18:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://tibbiyebultenicom.teimg.com/crop/1280x720/tibbiyebulteni-com/uploads/2026/08/psilosibin-haber-gorseli-1200x750-150kb.webp" type="image/jpeg" length="98052"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
